MEHMET ALTAN: AKP’YE YAKIN GAZETELER SİYASİ BASKIYLA İLAN TOPLUYOR!

MEHMET ALTAN: AKP’YE YAKIN GAZETELER SİYASİ BASKIYLA İLAN TOPLUYOR!
Hazal Özvarış
hazalozvaris@gmail.com

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Zaman gazetesinin 25. yıl dönümü için yapılan törende ideal gazetecinin portresini çizdi: “Kalemini satmayan, kiralamayan, doğruyu mertçe savunup yanlışın karşısında dik duran herkesi yürekten selamlıyorum.” Ardından ekledi: “Hakarete karşı çıktık, ama eleştiriye asla. Biz yasaklayan, kısıtlayan, engelleyen bir anlayışa asla tevessül etmedik, etmiyoruz ve etmeyeceğiz.”
Başbakan’ın konuşmasından kısa bir süre önceye kadar, Prof. Dr. Mehmet Altan Star gazetesinin başyazarlığını yapıyordu. İlk önce “gazetenin politikasını temsil etme unvanı”, yani başyazar konumu alındı, ardından yazı sayısı haftada 7 günden 5 güne indirildi. Son olarak, Fırat Haber Ajansı’na verdiği söyleşide söyledikleri üzerine gazete yönetimi “maksadını aştığını” yazmasını istedi. Altan, “teklifi” reddedince Star’la yolları ayrıldı. Aslında olan yolların ayrılması değil, ayırılmasıydı!
Mehmet Altan, bir ilk değil. Tutuklanan bazı gazetecilerin listesi bir yana, köşelerini arkalarında bırakmak zorunda kalan, gazete, televizyon değiştiren yazar sayısı da gün geçtikçe artıyor. Ahmet Taşgetiren, Fehmi Koru, Bekir Çoşkun, Ece Temelkuran, Banu Güven, Can Dündar, Ruşen Çakır… Liste uzatılabilir.
Yine de, Mehmet Altan’ın Star’dan ayrıldığını duyduğumuzda şaşırdık. Çünkü Altan, “İkinci Cumhuriyet”in fikir babası, 28 Şubat’a karşı çıkan, AKP’ye kuruluşundan itibaren destek veren, İslamcı-liberal ittifakının temsilcilerinden biri, kararlı bir “yetmez ama evet” çiydi.
Geçtiğimiz hafta, Mehmet Altan’ın “alternatif medya” kaba tarifi altında buluşan internet siteleri ve gazetelerde yayımlanan söyleşilerini okuduk. “Hükümet biat istiyor” dedi. “Sapına kadar sansür var” dedi. Kendi tabiriyle, Altan, “avaz avaz” bağırdı. Peki, hükümete yakın gazetelerde işler nasıl yürüyor, sorusunun cevabını öğrenmek için buluştuğumuz Mehmet Altan’a sorduk:

Medya ve hükümet ilişkisindeki kırmızı çizgiler ne? Biat kültürü nasıl somutlaşıyor? Tek sansür, oto-sansür mü? Baskı hangi yollardan yapılıyor? Komiser kim? Ana akım medyada sınırı aşanlara ne oluyor? Açıklanan gazete tirajlarında şike var mı? 28 Şubat gibi AKP de kendi medyasını mı yarattı? Star’dan ayrıldıktan sonra Köşk’ten arandı mı?
AKP’ye dair bir umudu olup olmadığını da sorduğumuz Mehmet Altan’a www.t24.com.tr için sorduğumuz soruların cevapları şöyle:
‘HÜKÜMETE DOSTANE ELEŞTİRİ DAHİ KABUL EDİLEMEZ HALE GELDİ’
- Medyanın sermaye sahiplerine ilişkin kırmızı çizgileri biliyoruz, ancak hükümet ve basın arasındaki ilişkiye dair büyük bir sessizlik var. Sizin Star’dan ayrılma süreciniz bunun en net göstergelerinden biri oldu. Bu ilişkinin kırmızı çizgileri neler?
Çizgilerin başında, eleştiri yapmamak geliyor. Dostane eleştiri dahi kabul edilemez hale geldi. Ayrıca, yapılan olumlu icraatları alkışlamak da yetmiyor. “Ne yapılıyorsa ilk defa yapılıyor; bu yapılanlar yeni bir Türkiye yaratıyor; bu sayede dünya bize hayran kalıyor.” Bu zeminde konular ikiye ayrılıyor; ya CHP’yi ağır bir şekilde topa tutabilirsin ya da eskisi kadar olmamakla birlikte, askeriyeyi eleştirmeye devam edebilirsin.
Türkiye’deki siyasal iktidarın kırmızı çizgilerini, varlığı siyasete bağlı yazarların yazıp yazmadıklarına bakarak da anlayabiliriz. Kişilerin politikalarını, yazılmayanlar belirliyor.
‘MEDYANIN DÜĞMESİNE BASAN VARSA BUNUN TEK PARTİ REJİMİNDEN NE FARKI VAR’
- Hangi konular yazılmıyor?
Örneğin, Şike Yasası. Vicdan sahibi, ilkeli bir insanın kabul edebileceği bir şey değildi. Van’da 70 bin kişi hâlâ bu soğukta çadırlarda yaşıyor.
“Yeni Türkiye” propagandasıyla uyuşmayan her tablonun gündemdeki yeri düşüyor. Milletvekillerinin emeklilik maaşlarının artırılmasından ziyade, düzenlemenin çok sinsi bir şekilde gece yasalaşması yine gündemden düşürüldü. Mesela Deniz Feneri bir tabudur… Hrant Dink cinayetinin 5 yıl süren dava seyri, bu konuda üstünde şüphe olan bütün bürokratların terfi ettirilmesi ya da iktidar partisinden siyasete atılması… Bunların üzerine gidilmesini istemeyen bir ileri demokrasi olabilir mi?
Uludere’de Türkiye tarihinin en trajik olaylarından birini medya görmezden gelebildi. Bu çok ürkütücü bir şey. Katliam 21.30’da olmasına rağmen basın ertesi gün saat 12′ye kadar sustu. Basın, kendiliğinden mi sustu, yoksa biri talimat mı verdi? Bu talimatı kim verdi? Belli ki birisi düğmeye bastı. Demek ki biri, Türkiye medyası için düğmeye basabiliyor. O zaman, bunun tek parti rejiminden ne farkı var?
- Düğmeye kim bastı?
Ya siyasettir ya da askerdir. Asker arka plana geçtiğine göre, bu en azından siyasetin sorumluluğu altında.
‘GAZETE YÖNETİMİNE SİYASETÇİYE BİAT EDENLER GELİYOR’
- Tam burada soralım, bahsettiğiniz biat kültürü nasıl somutlaşıyor?
Pek çok gazetede, gazetecilik ilkeleri değil, siyaset geçerli. Siyasetçiye biat edenler yönetime geliyor. Geriye kalanların da, hoşa gitmeyen bir şey yaptıklarında nasıl sindirildikleri ortada.
Şunu söylemek doğru olacak: Basının işleyişi değişmedi. Daha önce nasılsa aynı şekilde devam ediyor. Sadece eskiden o sistemi askeriye kendi lehine işletirken şimdi siyasal iktidar yönlendirmekte… Ama tüm bunları, basının finansmanını konuşmadan berraklaştıramayız.
‘GAZETELER NÜFUZ TİCARETİYLE PARA KAZANIYOR’
- Konuşalım o zaman, basın finansmanını nereden kazanıyor?
Basın, parasını halktan veya habercilikten kazanmıyor. Gazeteler, satış fiyatlarının çok üstünde maliyete sahip. Para daha ziyade nüfuz ticaretinden ve ilandan kazanılıyor. Parayı gazetecilikten kazanamayınca oyunun kuralını parayı veren belirliyor. Bu da gazeteciliği öldürüyor ve talimat gazeteciliği devreye giriyor… Bu gazetecilik de, besleme basının varlığını pekiştiriyor. Çünkü talimat gazeteciliği, saygınlığı ve tutarlılığı yok ediyor. Gerçek gazetecilik olacaksa, medya ilkelerine göre hareket edeceksin, askere veya siyasete göre değil.
‘SİYASİ BASKIYLA İLAN TOPLANIYOR, GERÇEK TİRAJLAR SAKLANIYOR’
- Maliyet ve satış arasındaki farkı kim, nasıl ödüyor?
Ya başka bir iş alıyorsun ya da siyasi baskıyla ilan topluyorsun. Yani, satış aracılığıyla halk ödemiyor. Türkiye’de reytingler konuşuluyor ama gazete tirajları sorgulanmıyor. Gerçek satışlar ile gösterilen tirajlar gözetildiği zaman bir zarar ortaya çıkıyor. O zararı kim, neden ödüyor… Bu soruyu araştırmak gerek… O zaman yaşanan berraklaşır…
- “Siyasi baskıyla ilan toplamak” ifadesini açar mısınız?
Bir medya mecrasına normalde ilan vermeyecek olanların ya da iktidarın manyetik alanında olanların mecburen verdiği ilanları kast ediyorum. Ziyan, böylece finanse ediliyor…
- Anlattıklarınız, tanıklıklarınız mı?
Buna tanıklık etmeye gerek yok. Hangi gazeteciye, gazete finansmanını sorsanız, bunu size söyler. Kimin ne kadar ilan aldığının kayıtları ortada… Sadece piyasa kuralları işlese alınmayacak ilan alınıyor ise, bunu nasıl açıklamak gerekir?
‘BUNU YAZ, BUNU YAZMA DİYORLAR’
- Sansür nasıl işliyor?
Bir kere oto-sansür var. Gazetecilerin konuşabildikleri ve konuşamadıkları var. Biraz önce bahsettiğimiz, hükümetin bugüne kadarki olumlu adımlarına hiç yakışmayan, olmaması gereken ama gittikçe artan konuların altı çizilmiyor. Mesela, Deniz Feneri hakkında bir haber bulacak olursanız eğer, bu ancak savunma düzeyinde bir yazı olur, haber olmaz. Bu konu, Uludere ve şike gibi bir tabudur. Hükümet neye kızıyorsa, oraya oto-sansür giriyor. Meslek ilkeleri yerine “hükümet buna kızar, buna kızmaz” anlayışı devreye giriyor…
- Oto-sansür dışında nasıl sansürler var?
Başlığa kadar her şeye karışılması, eleştirisel bakanların da nihayetinde işten atılması… Benim anlatmaya çalıştığım, yazıya ve çiziye karışmanın iyi bir şey olmadığı. Niye karışıyorsunuz? Özgürlük, fikir değil midir? Niye fikri istediğiniz gibi yayımlamak istiyorsunuz? Başlığını, içeriğini atıyorsun, “Bunu yaz, bunu yazma” diyorsun. Yazar olma vasfıyla çalıştırdığın insana ayar verirsen, o artık yazar sayılmaz. İç içe geçmiş kuklaya dönüşür.
- Müdahale nasıl gerçekleşiyor?
Birisi komiserlik yapmaya başladığı vakit yaşanıyor.
‘BASKI, SANSÜR VE OTO SANSÜR AYYUKA ÇIKTI’
- Komiserliği kim yapıyor? Gazete yönetimi mi yoksa mesela Başbakanlık’tan gelen bir telefon mu?
Kimse artık… Onları bilemiyorum, ben zihniyet olarak gördüklerimi söylüyorum. Somut bir örneğini, dün Can Dündar yazısında detaylarıyla anlatıyordu. Benim derdim burada, tekrar söylüyorum, “kim yapıyor, nasıl yapıyor” değil. Zihniyet olarak basında gelinen noktada sansürcülük, baskı ve oto-sansür var. Bu da hayırlı bir iş değil! Kurum veya kişiler, kısacası “gönüllü sansürcüler” önemli değil, kim olduklarını herkes biliyor…
Mesele, Türkiye’nin 2012′de geldiği nokta. İleri demokrasi diyerek, eskiden askerlerin istemediği, şimdi de siyasetçilerin istemediklerinin yazılamadığı bir noktaya doğru hızla sürüklenmesi… “Aa, böyle bir şey varmış” denilecek, ilk defa rastlanılan bir şey değil ki bu. Önemli olan baskı, sansür ve oto sansürün ayyuka çıkması.
12 Eylül rejimini demokratikleştirmek yerine onu “ele geçirmeye” öncelik verince, yönetim zihniyeti de bundan fazlasıyla nasibini alıyor… Evren’i yargılarken,12 Eylül’ün devletin çatısını oluşturan anayasası başta olmak üzere 600 yasasını da dinamitlemeyince, Evren’i yargılıyoruz ama 12 Eylül rejimini tüm varlığıyla yaşatmaya da devam ediyoruz…“Eski rejim” yeni ellere geçiyor izlenimi bundan dolayı yaygınlaşmakta…
‘KÖŞK’TEN ARAYAN, ESKİ ARKADAŞIM AHMET SEVER’Dİ’
- Bu hafta verdiğiniz söyleşilerden birinde “Belgelerim var” dediniz. Nedir bu belgeler?
Sansür örneklerine cevap olarak söylemiştim. Ama önemli olan paparazzilik değil, ben mekanizmaya dikkat çekiyorum. Herhangi biri böyle bir şey yoktur diyebilir mi? Gazetelerden kimler kayboluyor? Dün yazarken bugün yazmayanların listesi gittikçe kabarıyor…
- Yalçın Doğan, Star’dan ayrılışınız sonrasında Köşk’ten arandığınızı yazdı. Bu doğru mu?
Sanırım, (Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Basın Danışmanı) Ahmet Sever’in, eski bir arkadaşımdır, olay duyulur duyulmaz konuyla ilgilenmiş olmasını kastediyor…
- Ahmet Sever, Cumhurbaşkanı’ndan da bir mesaj iletti mi?
Sadece dertleştik.
‘TAKRİR-İ SÜKUN’DAN ÖNCE DE SATIŞLAR DÜŞMÜŞTÜ’
- Yeni Şafak yazarı Ayşe Böhürler, CNN’de Ayşenur Arslan’ın programında ayrılmanız hakkında “Eskiden muhafazakâr yazarlar CNN, NTV gibi ana akım medyada yer bulamazdı. Şimdi tam tersi bir tablo var” yorumunu yaptı.
Doğru bir tespit.
- AKP, kendi 28 Şubat medyasını mı yarattı?
İşin gereğini yapmadığın vakit, iş yürümez. O yüzden tirajları berraklaştırmak lazım. Takrir-i Sükûn’dan önce de satışlar düşmüştür. Toplum olanı yavaş yavaş anlar.
BUNUN KEMALİZM’DEN FARKI NE?’
- AKP hükümetinden ilk sert tepkiyi 2008’de türban tartışmaları esnasında açlık rakamlarını açıkladığınızda almıştınız. Erdoğan’ın sert çıkışına karşılık, “Başbakan bizi kurşun asker mi sanıyor” demiştiniz.
Türban konusunda yöntemin çok yanlış olduğunu söylemiştim. Bu bile inanılmaz bir şekilde aleyhimde kullanılmıştı ve bugün yanlış olmadığı ortada çünkü bu sorun hâlâ çözülemedi. Hâlbuki benim arzuladığım şey, halkını mağdur etmeyecek demokratik bir devlet düzeni ve birbirini mağdur etmeyecek bireyler olmak. Siz bunu Kemalistlerden rövanş almaya dönüştürdüğünüzde, “Müslümanlar ve dindarlar iktidar oldu, hukuk ve demokrasi de palavradır” anlayışı, Türkiye’yi çok büyük bir kanlı kargaşaya götürme ihtimali taşıyor.
Hâlâ 12 Eylül siyaset kurumu tartışılmıyor. Alevilerin cem evlerinin çözülmesi bir dakikalık iş ama çözülmüyor veya hiçbir potansiyel oy gücü olmadığı için yok sayılan Heybeliada Ruhban Okulu… Bunun Kemalizm’den farkı ne?
‘EVREN’İN ELBİSESİNİ BEN GİYECEKSEM ÇOK İYİ BİR ELBİSE’ MANTIĞI’
- O zaman, “AKP, kendi Kemalizm ini doğurdu” yorumunu da aşırı bulmuyorsunuz?

Daha ziyade sistemi ele geçirme olarak tanımlıyorum. Genelkurmay Başkanı size karşı değilse, MİT kontrol altındaysa, o zaman “Niye kıpraşacağız, bize biat var” anlayışı büyük tehlike doğuracak bir anlayış. Buna ister köpürsünler, ister köpürmesinler. Ben, rövanşist bir anlayış görüyorum. Çünkü temel mevzuat,12 Eylül rejiminin yapısal konumu değişmiyor.
YAŞ’ta oturma düzeni değişti ama esas değiştirilmesi gereken YAŞ Yasası değil midir? Veya Siyasi Partiler Yasası, Anayasa kadar önemli değil mi? 12 Eylül faşizminin en korkunç kurumlarından biri YÖK’ü kaldırmak yerine “Bütün üniversiteleri biz yönetelim” demek de çok yanlış, anti-demokratik bir algı. Kemalizmin, yahut 12 Eylül rejiminin bütün toplumu bunaltan sistemini berhava etmek ve bunu AB standardında bir demokrasiyle yeniden inşa etmek gerekmez mi?
Geçenlerde Nihat Ergün, mevcut anayasayı koruyarak yaşanacak muhtemel bir yarı başkanlık sisteminden bahsetti. “Evren’in elbisesini ben giyeceksem çok iyi bir elbise” gibi bir mantık, Türkiye’nin ve dünyanın geldiği noktada yürüyebilecek bir mekanizma değildir.
‘KİŞİYE GÖRE DEMOKRASİ OLUR MU, KİŞİYE MAHSUS YASA ÇIKAR MI?’
- “Evren’in elbisesini üstüne giymek” tabiri hükümete genellenebilir mi?

Sanayi Bakanı, “Tayyip Erdoğan yarı başkanlık rejimine çok yakışır” dedi. Bunu, mevcut anayasaya göre söyledi. 2007 yılındaki seçimlerde AKP’nin seçim bildirgesinde Anayasa’daki Cumhurbaşkanı yetkilerinin azaltılmasıydı. 2011 seçim bildirgesinde ise bu kalktı. En başta neden konmuştu? Zaman içinde Anayasa’da o söz verilen değişiklik neden gerçekleşmedi… Ve şimdi neden unutuldu? Verilen söz neden ortadan sessizce kayboldu?
Kişiye göre demokrasi olur mu? Kişiye mahsus, yasa çıkar mı? Bütün bunlar bir başka hukuksal tartışma konusu. Ama ortalığı susturmakla yanlış ortadan kalkmıyor. Yanlış, tartışılınca ve düzeltilince ortadan kalkar.
- Mehmet Bey, İkinci Cumhuriyet’in fikir babalığından “Yetmez ama evet e” uzanan bir geçmişiniz var. “İğneyi kendinize batırıyor musunuz” sorularına cevabınız her zaman “Benim duruşum belli. AKP ile yola çıkmadım ama AKP’nin ilk 3 yılında, ömrümde göremeyeceğim reformlar gördüm” oldu. Şimdi, “28 Şubat’ta bile işsiz kalmamıştım” derken…
Ben, yazılarım 7 günden 5′e indirinceye kadar her gün yazı yazan bir adamdım. Bunu 20 yıl Sabah’ta, son yıllarda da Star’da yaptım. 35 kitabım, haftada bir Mehtap TV’de programım var. Her gün olup biteni yorumlayan biriyim ve hiçbir zaman “Bugün şöyle diyorsun, ama dün şunu yazmıştın” benzeri bir eleştiri geldiğini görmedim.
“İkinci Cumhuriyet”i 22 yıl önce söyledim. Ama Türkiye’nin kerteriz noktaları, düşünce veya yazı değil, siyasi iktidar! Hâlbuki ben özlediğim Türkiye’yi elim kalem tuttuğundan beri anlatıyorum ve ona yakın adımlar atıldığı vakit, sonuna kadar destekçisi oluyorum. Tersi olduğunda da eleştirisini yapıyorum. Avrupa Birliği’nde beni heyecanlandıran önümü görebildiğim bir reçete olmasıydı. Ama bugün, Türkiye’de önümü göremiyorum, gelecek yıl ne olacak bilemiyorum.
- Sorumuzu başka bir açıdan tekrar soralım. 2005′ten itibaren “AKP, Şemdinli’den sonra iktidarını kaybetti”, “ANAP gibi giderler”, “AKP kendi aklıyla yol alınca Türkiye’yi tökezletiyor” dediniz ama bu görüşler terazinizde ağır basmadı. Neden?
Çünkü Türkiye değişsin istiyorum.
‘UMUDUMA TAMAMEN DUVAR ÖRMÜŞ DEĞİLİM’
- Reformların yapıldığı 3 senenin ardından 7 yıl geçti. Bu ısrar, nasıl kaybolmadı?
Çünkü en olumlu adımlar AKP içinden çıktı. Burada benim derdim AKP değil, Türkiye’nin değişmesi. Değişim, münferit ve simgesel de olsa, bunu en fazla gerçekleştiren parti oldu. Ama AKP, bugün münferit değişimleri yapmaktan da uzaklaşıyor.
- “Artık bitti” diyor musunuz, yoksa hâlâ umutlu musunuz?
Umudum bitti, diye bir şey yok. Ama düne göre daha vahim bir noktadayız. O yüzden avaz avaz bağırıyorum.
- “Yetmez ama evet”, bugün geçerliliğini koruyor mu?
Şu an zor. Ama AKP, pratik bir parti. Belki eleştirileri görür ve olmadık bir viraj kazanabilir ama burada devleti ele geçirmek meselesini altını çizmek gerekiyor. AKP zihniyeti, kuantum sıçramasına uğrar da, devlet dediğimiz şeyin bütün herkese eşit mesafede hizmet olduğunu algılarsa, bu hayırlı olur. Ama bu sıçrama olur mu, onu bilemiyorum. Yine de umuduma tamamen duvar örmüş değilim.
- Gazetelerden yazmanız için teklif geldi mi?
Siyasetin bu kadar ağırlıklı olduğu, korkunun etkinliğinden bahsedildiği bir yerde bu teklifi yapmak kolay değil. Benim konumumu, Türkiye’nin durumu gösterecek.

31.01.2012

Yorum bırakın »

ÇALIŞMA İZNİ ALMAYAN SINIR DIŞI EDİLECEK

ÇALIŞMA İZNİ ALMAYAN SINIR DIŞI EDİLECEK
Avrupa Birliği’ne (AB) uyum gerekçesiyle alınan, 1 Şubat 2012’de yürürlüğe girecek Bakanlar Kurulu kararı, evlerde çalışan yabancı uyruklu çocuk bakıcıları ile hizmetçilerin durumunu gündeme getirdi. Türkiye’de evlerde kaçak çalışan bakıcılar çalışma izni almadıkları takdirde sınır dışı edilme tehlikesi ile karşı karşıya kalacak.
1 Şubat 2012’de geçerli olacak Bakanlar Kurulu kararı ne getiriyor?
Karar ile Türkiye’de turist olarak bulunan yabancıların bir defalık kalış süresi 180 gün içinde 90 günle sınırlandırılıyor. Bu süreyi geçenlerin, Türkiye’de kalabilmek için oturma izni alması gerekiyor.
SÖZ KONUSU KARAR NEDEN ALINDI?
Bu karar, AB’ye uyum çerçevesinde alındı. Uygulama ile Türkiye’deki kaçak istihdamın ve yurtdışına 1 günlük çıkışlarla vize uzatımlarının önüne geçilmesi planlanıyor. Söz konusu uygulama AB üyesi ülkelerde de mevcut. Kararda, Türkiye’nin uluslararası göçte hedef ülke haline geldiği tespitlerinin de etkisi var.
TÜRKİYE’DEKİ YABANCI UYRUKLU BAKICI VE HİZMETÇİLERİN DURUMU NE?
Türkiye’de Romanya, Moldova, Ukrayna gibi ülkelerden gelen çok sayıda bayan çocuk bakıcısı ve hizmetçi bulunuyor. Bu bakıcıların çoğu Türkiye’de turist vizesi ile bulunuyor. Pek çoğu da vize süresi dolmuş kaçaklardan oluşan bu kişiler sosyal güvenceden yoksun. Pek çoğu da yakalanması halinde sınır dışı edileceği endişesi nedeniyle 24 saat evde tutuluyor.
YENİ KARARIN BU KİŞİLER AÇISINDAN ANLAMI NE?
1 Şubat’ta yürürlüğe girecek karar ile 90 günden fazla zamandır Türkiye’de kalan yabancı uyruklu ev çalışanları, çalışma izinleri olmaması durumunda kaçak sayılacak. Kayıt içine alınmayan bu çalışanlar sınır dışı edilecek.
TÜRKİYE’DE YASAL OLARAK ÇALIŞMAK İSTEYEN YABANCI UYRUKLULAR NE YAPACAK?
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na başvurarak çalışma izni alacak.
BU İZİNLER, NE KADARLIK SÜRELER İÇİN VERİLECEK?
İlk başvuruda 1 yıllık çalışma izni verilecek. 1 yılın dolmasının ardından yeniden çalışma izni başvurusunda bulunulabilecek. Yabancı çalışanın durumu gözden geçirilecek, buna göre 2. başvuruda daha uzun süreli izin verilebilecek. Söz konusu izinler 3 ya da 6 yıla kadar uzatılabilecek. İlerleyen başvurularda uygun görülmesi halinde süresiz çalışma izni verilebilecek.
İZİN PROSEDÜRÜ NE KADAR SÜRÜYOR?
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na başvuranlar, en erken 15 gün içinde çalışma izni alabiliyor.
KAYIT ALTINA ALINAN YABANCI ÇALIŞAN SİGORTALI OLACAK MI?
Yabancı çalışana da Türk işçi gibi sigorta yapılacak. Sigorta primleri işveren tarafından ödenecek. Yabancı çalışan, sigortalı olduğu süre zarfında hastanelere gidip sigortalı olarak tedavi görebilecek.
YABANCI ÇALIŞANLAR NE KADAR MAAŞ ALACAK?
Evlerde çalışan yabancı çalışanlar en az asgari ücret kadar maaş alacak. Daha önce asgari ücretin 1,5 katı olarak uygulanan maaş asgari ücret tutarına düşürüldü.
YABANCILARIN YERİNE NEDEN YERLİLERİN ÇALIŞMASI TEŞVİK EDİLMİYOR?
İŞKUR mevzuatına göre Türkiye’de kayıtlı işsizin olduğu bir alanda yabancı istihdam edilemiyor. Ancak “bakıcılık” alanında bir işsizlik başvurusu olmadığı kabul edilerek yabancıların evlerde yasal olarak çalışmasına izin veriliyor. Bir anlamda yabancı bakıcıları istisna tanınıyor. Bu uygulama kayıt dışı çalışmanın önlenmesi gerekçesine de dayanıyor.
SONUÇ OLARAK:
Hükümetin aldığı bu kararla yabancı işçilerin kayıt dışı çalışmasının önüne geçilmiyor ama çalışmaları zorlaştırılıyor. Artık 90 gün Türkiye’de çalışıp 3-5 gün memleketine giden ve dönenler artık dönüşü 90 gün sonra yapabilecekler yani 90 gün çalışan 90 gün yok. Çözüm, yedek eleman bulundurmakta fayda var. Bu işin komisyoncuları mutlaka buna bir çözüm bulacaklardır.
28.01.2012

Yorum bırakın »

YAVUZ LOKANTA /SEYREK

YAVUZ LOKANTA /SEYREK
Seyrek’te nereden çıktı İzmir’e kıran mı girdi demeyin. Spor salonundan arkadaşlar Mustafa ve Sait Bey karar vermişler Yılmaz bey’e de tebliğ etmişler e kambersiz düğün olmaz. Hele ben olmayınca Yılmaz Bey konuşamaz dili şişer düştük yola. Seyrek Menemen’e bağlı bir belde İzmir’in banliyösü ara yollardan gittik dönüşte alkolden kaçacağımız yolu da öğrenmiş oldum. Özellikle Foça dönüşü işe yarar.
Neden Yavuz lokantası Sait Bey Seyrek’in eniştesi pek methetti. Yazının sonunda söyleyeceğimi baştan yazayım methettiği kadar var etler nefis mekân ufak ama tertemiz pırıl pırıl, aile işletmesi baba ocakta, çocuklar serviste. Seyrek’te meydanda yanı kasap nerede ise cami ile sırt sırta. Lokanta saat ikiye kadar öğle yemeği tabldot gibi hizmet veriyor sonrasında klasik meyhane havasına dönüyormuş. Sait Bey enişte olmanın avantajını kullanıyor ve kavurmalık eti kendisi kasaptan alıp ocağa teslim ediyor. Sucuk ve her türlü et var birkaç çeşit zeytinyağlı günlük.
İçecek olarak bir 70 lik yeter mi derken kilolukta karar kılınıyor. 4103 sokak levhası manzaralı pencereden köy meydanını seyrederken yoğurt, salata servis ediliyor ve kızarmış ekmek eşliğinde ilk kadehler kaldırılıyor. Sucuk fazla yağlı değil kıvamında ve sohbet ilerledikçe Yılmaz Bey’in nasıl döndüğü meydana çıkıyor.
Kadehler ilerledikçe kiloluk rakının yetip yetmeyeceği tartışılırken kuzu kavurma arzı endam ediliyor. Hiçbir yerde yiyemeyeceğiniz şekilde zeytinyağı ile yapılmış yağı biraz da kaçırmış usta, sapsarı parıldıyor bandığınız ekmekte yağın rengi kendini gösteriyor tadı da gayet güzel. Mustafa Bey kuyruk yağı ile yapılanı tercih ettiğini söyleyince hemen kurban kavurması tarifine başlıyorum ve karar veriyoruz bir daha ki sefere kendi yağında yaptıracağız.
Ne olacak bu memleketin hali muhabbetine giriyor ve çıkıyoruz Yılmaz Bey üçümüzün karşısında pes ediyor. Zaten kayıt altına alındığından rahatsız sesi soluğu çıkmıyor. Vatanı kurtarmayı başka bir güne bırakıyoruz zaten kiloluğun dibine de gelmişiz. Bu arada aklıma Mustafa Bey’in yaptığı Adana kebap geliyor ve iddia ederim İzmir çukurunda böyle nefis kebap yapan bir mekân yok. Tadı damağımda kalan bu lezzeti tekrarlamaya karar veriyoruz.
Tatlı olarak Höşmerim cevizle servis ediliyor bi de cevizleri inceltseler iyi olacakmış ama nazar boncuğu olsun diyorum. Mustafa Bey ‘helva diyor, ben küçük bir parça helva isterim’ hemen yanda ki bakkaldan alınıyor ve hepsi masaya geliyor beş parça ve de yanında limonu ile. Anlayacağınız gönlü zengin, eli zengin bir mekân burası.
Hesap et dâhil adam başı 35 TL. Yeme de yanında yat dediklerinden. Dönüş için otobüs bekler ve soğuktan titrerken Bostanlı da nerede devam edelim hesabı yapılıyor. Önce hepimiz niyetli gibiyiz ama otobüsten inip metroda ayazda bekleyince ki soğuktan asansöre sığınıyorum aklımız bir an önce eve gidip ısınmayı düşünüyor ve öyle de yapıyoruz.
Sonuç bu dört kişiye kiloluk az tekrar gidilecek ve adam gibi içilecek ve otomobille dönülecek. İzmir de ki lokantalardan sıkılanlara sessiz, sakin, güzel et yemek isteyenlere tavsiye edilir.
27.01.2012

Yorum bırakın »

ESTİKÇE – 1

ESTİKÇE – 1
Aşağıdaki satırları 2011 Aralık sonunda Kıssadan Hisseler-52 de yazmışım.
“Demek ki yeni demokrasi paketinde resim, şiir, fıkra, makale yazmak derneklere üye olmakta terör suçu olacak hem de bilimsel terör suçu. Yukarıda yazmıştım foyası erken çıktı bu paketin. Beşir Atalay’la İçişleri Bakanının hazırlayacakları demokrasi paketi bize bu günleri aratacak. Hele bir de oralarda bir şeyler yazıp çiziyor lafı var ya, benim yazılara cuk oturuyor. En iyisi pılı pırtıyı toplayıp bu işe son vermek. Meyhane, lokanta, yemek yazmak daha garanti, oradan da suç bulurlarsa ne diyeyim. Evet, en iyisi bu 2012 de yazılar “Estikçe” yazılacak. Allah sonumuzu hayırlı eylesin”
“2011 de Son Söz” de ise Estikçe yazacağım yazılarda görüşmek üzere demişim. 20 gün geçmiş yazmayalı ki her gün çiziktiren benim için uzun bir süre. Ne oldu diyor arkadaşlar sen de tırstın mı? Yukarıda açık ve seçik beyan etmişim bu sene yokum durduk yerde “Bilimsel Terör” suçlusu olmanın âlemi yok.
Ne mi yapıyorum? ‘Bidon kafalı, göbeğini kaşıyan’ adam oldum gazetelerin 2 ve 3üncü sahifelerine bakıyorum, spora göz atıyor, magazini okuyorum. Televizyonlarda evlilik, magazin, katil kim, kayıplar ve bol vur patlasın çal oynasın programlarını seyrediyorum. Sırada ayakkabılarımı kapının önünde çıkarmak, gül yağı sürmek, sabahtan akşama kahvede pinekleyip bir çaya pişpirik oynamak var Kısacası ‘ne olacak bu memleketin hali’ muhabbeti bitti!
Size de tavsiye ederim hani detoks yapıp arınıyorlar ya onun gibi bir şey! Beyniniz rahatlıyor, umursamaz oluyor ve keyfinize bakıyorsunuz. Arada duyduklarınızla da vah vah öyle mi olmuş Allah hayırlısını versin deyip geçiştiriyorsunuz.
Yoksa Genelkurmay Başkanlığı Karargâhının amiri 2nci Başkanken ne idüğü belirsiz bir ‘İnternet Andıçı’ yüzünden TSK nın Komutanı olan eski Genkur. Bşk nın değil tutuklanması yargılanması bile gereksiz olduğu üzerine neler yazardım.
Hele KKTC eski CB nı Rauf Denktaş’ın vefatı nedeniyle ilan edilen ulusal yası sınırda kaçakçılık yaparlarken öldürülen 34 kişi için neden ilan edilmedi diye sorgulayan gazeteci Mehveş Evin’e meydanı dar etmez miydim?
Eğer yazsaydım M. Ali Birand’ da nasibini alırdı. Önce, Trakya ve İstanbul’un bir bölümünde meydana gelen elektrik kesintilerinden sonra büyük bir pişkinlikle ‘yine olabilir’ diyen Enerji Bakanına doğruyu söyledi bravo diyerek methiyeler düzdüğü yağcılığın, yalakalığın bu kadarına pes derdim. Sonra da RT nin kemoterapi almadığını gözünden anladığı için Hacettepe’den fahri doktora unvanı verilmesini tavsiye ederdim.
2006 Atatürk için “…ileride bize, neden her yer de bu adamın heykelleri var diye soracaklar” diyen Gazi Üniversitesi öğretim görevlisi Prof. Atilla Yayla’nın bu sözlerinde hakaret unsuru bulmayan sadece nezaketsiz söz nitelemesi yaparak beraat kararı hükmeden Yargıtay’a benimde nezaketsiz bir sözüm olur ve ‘bu adam’ lafını o prof’a yedirmek benim için bir keyif olurdu.
Alanlarda kutlanması iptal edilen 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramını sadece bir sportif etkinlik olarak gören ve bunu faşist bir uygulama olarak değerlendirenlere koca bir ‘yuh’ derdim “Atatürk’ü Anma” etkinliğini atladıkları için.
Hrant Dink için verilen kararı beğenmeyenlere “sizin ileri demokrasinizin, sizin mahkemelerinizin kararı” der ve ilave ederdim “yetmez ama evet.”
Başka neler var gündemde bilmiyorum 20 günden aklımda kalanlar bunlar. Şimdi asıl konuya gelelim ben niye bu yazıyı yazdım neden ne nereden esti. Esinti Urla’dan güney batıdan yani lodos.
Dün Urla’ya gittim İskelede ne gördüm dersiniz. Piri Reis gemisi dönmüş duydunuz mu, haberiniz var mı bir yer de okudunuz mu? Hem de bir hafta olmuş hani şu alayla valayla uğurladığımız “gereğini yaparız” ha diyerek yedi düvele korku saldığımız Rum’ların Akdeniz’deki egemenliğine son verecek araştırma gemisi Piri Reis sessiz sedasız gelmiş ve İskelede yerini almış. Benim Kıssadan Hisseler – 46 sorduğum ‘Sahi Piri Reis gemisi nerede, ne iş yapıyor bilen var mı?’ sorusunun cevabı o gün değil ama bu gün cevaplanmış oldu.
Şöyle bir baktım gemiye sanki biraz üzgün ve süzgündü kullanılmışta bir kenara atılmışın bir ezikliği vardı. Bir daha ki gidişimde karşısında ki lokantaya oturup hoş geldin Piri Reis diyeceğim anlat bakalım neler yaptın, neler buldun en önemlisi Rum’lara nasıl korku saldın onlara haddini nasıl bildirdin ve şerefine kadeh kaldıracağım itibarını iade edeceğim. Eminim ki benim gözlerimden onun kaptan köşkünden birer damla gözyaşı dökülecek aldatılmışlığın ve ezikliğin verdiği üzüntü ile.
Sizi de beklerim efendim belki beraber estirir Piri Reis’i beraber teselli ederiz.
20.01.2012

Yorum bırakın »

YENİ TÜRK TİCARET KANUNU’NDAKİ DEĞİŞİKLİKLER

YENİ TÜRK TİCARET KANUNU’NDAKİ DEĞİŞİKLİKLER

Yeni TTK 1535 madde ve 52 bölümden oluşmaktadır. Yani eski kanundan 60 madde daha fazladır.Yeni Kanunda 600 yeni hüküm bulunmaktadır.Yeni Kanunda taşıma hukuku bağımsız ve özel bir kitap olarak yerini aldı.Kanunda 685 maddenin dili daha anlaşılır hale getirildi.250 civarındaki madde yeniden kaleme alındı veya değiştirildi.
Kanunu Tasarısı kabul edilerek yasalaştı. 1 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girecek olan yeni Kanun ile hayatımızda meydana gelecek değişikliklerden bazıları…
* Yolcuya kurallara uyma zorunluluğu getirilirken, firmalara da hizmetten doğan kusurları için sorumluluk yüklenecek. Sefer herhangi bir sebeple yapılamamışsa harekette yolcunun katlanamayacağı zaman diliminde gecikme olursa; yolcu, sözleşmeden cayıp ödediği ücreti ve varsa zararını isteyebilecek. Yolcu, aksine bir sözleşme yoksa, bagajı için ayrı ücret ödemeyecek.
* Şehirler arası yolculuklarda yumurta, soğan, pide, lahmacun gibi kokulu yiyecekler yenilmeyecek; otobüslerde tavuk ve horoz gibi canlı hayvan taşınmayacak.
* Otobüslerde, özellikle gece yarısından sonra olmak üzere, yolcuların uyuduğu saatlerde yüksek sesle müzik çalınmayacak.
* Toplu taşım araçlarının dış yüzeyinin de sade bir görünümde olması gerekecek. Kamyon ve dolmuşlarda sık görülen “Kamyon çeker 10-20 ton, gönlüm çeker Paris Hilton”, “Rampaların ustasıyım, gözlerinin hastasıyım”, “Aşıksan vur saza, şoförsen bas gaza”, “Aşk çekenin, yol gidenin”, “Yaklaşma toz olursun, geçme pişman olursun”, “Sollama beni, mahcup ederim seni” şeklindeki yazılar kaldırılacak.
* Firmalar, bilette belirtilen yerin başka bir kişiye verilmesi; bilette gösterilen araç yerine, onunla aynı düzeyde olmayan başka bir aracın sefere konulması; aracın belli saatten önce hareketi nedeniyle yolcunun yetişememesi, araçta ilk yardım malzeme ve ilaçlarının bulundurulmaması gibi nedenlerden de nedenlerden de sorumlu olacak. Herhangi bir zarar ispat edilmese bile firma, bilet bedelinin 3 katı tazminat ödeyecek. Bu kurala uymayan araç sürücülerine ve sahiplerine 100-1500 TL arasında idari para cezası verilecek.
* Türk bayrağı çekme hakkı olmamasına rağmen bayrak çeken veya çekmesi gerekirken başka bir devletin bayrağını çeken geminin kaptanına 6 aya kadar hapis cezası verilecek.
* Bileşik faiz uygulamasına son verilecek.
* Bir kimsenin hayatı bir veya birkaç sigortacı tarafından çeşitli bedeller üzerine sigorta ettirilebilecek.
* Meslekleri gereği bir hata yapıp, tazminat talebiyle karşılaşacağını düşünen kişilerin düzenleyeceği sözleşmelerle ilgili olarak, “sorumluluk sigortaları” kavramı Türk hukukuna ilk defa girdi.
* Başkalarını veya mallarını ve fiyatlarını, yanıltıcı, incitici ve kötüleyici beyanlar, karşılaştırmalı ve aşırı reklamlar, paye, diploma veya ödül almadığı halde bunlara sahipmiş gibi hareket etme, rekabeti bozucu satış yöntemleri, haksız rekabet sayılacak. İş yerine yanıltıcı şekilde, “Paris’ten diplomalı terzi”, “Christian Dior’un kalfası”, “Ödüllü çevirmen” gibi sahte belge asarak haksız rekabet yaratanlara 2 yıla kadar hapis cezası verilecek.
* Ticari işletmesi, malları, iş ürünleri, faaliyeti, fiyatları, stokları, satış kampanyalarının biçimi ve iş ilişkileri hakkında, “gerçek dışı veya yanıltıcı” açıklamalarda bulunmak suç sayılacak. İşletmeler, rekabette öne geçmek için “sezon sonu” indirimi diye hiç bitmeyen kampanyalarla tüketiciyi yanıltamayacak.
“Yüksek kalite, düşük fiyat” sloganıyla mağazaya çekilen müşterilere, reklamı yapılan ürünlerin yerine, ucuzluk uygulanan başka mallar verilerek tüketiciler aldatılamayacak.
* Müşteri, malın gerçek değeri konusunda yanıltılamayacak. Müşterinin karar verme özgürlüğüne, hediyelerle etki edilemeyecek.
* Saldırgan satış teknikleriyle müşterinin karar verme özgürlüğü kısıtlanamayacak.Evin kapısına (kapıdan) gelerek veya yoldan çevirerek yapılan satışlar, saldırgan satış yöntemi olarak değerlendirilecek.
* Malların, iş ürünlerinin veya faaliyetlerinin özellikleri, miktarı, kullanım amaçları, yararları veya tehlikeleri gizlenerek müşteri yanıltılamayacak. Sadece açıklamalar değil, malın biçimi, paketlenme tarzı, etiketteki takdim gibi görsel algılamalar da yanıltıcı olmayacak.
* Kooperatifler ticaret şirketi sayılacak. Ticaret şirketleri; kolektif, komandit, anonim, limited şirketler ile kooperatiflerden oluşacak.
* Şirketler, elektronik ortamda yönetim kurulu ve genel kurul toplantılarını yapabilecek.
* Sermaye şirketlerinde müdürler kurulu ve yönetim kurulu; kolektif, komandit, limited ve anonim şirketlerde de ortaklar kurulu ve genel kurul toplantıları on-line gerçekleştirilebilecek. On-line toplantı sistemiyle anonim şirketlerde genel kurula katılım, öneride bulunma ve oy verme; hukuksal açıdan, fiziki katılımla aynı sonuçları doğuracak. Şirketlerin elektronik ortamda toplantı yapabilmelerinin esas ve usulleri, Sanayi ve Ticaret Bakanlığınca çıkarılacak bir yönetmelikle düzenlenecek
* Çok büyüyen ve çekirdek işletme konusundan uzaklaşan şirketlerin ana faaliyet konularına dönmelerine olanak sağlayan “bölünme” de Türkiye’de maddi hukuk yönünden ilk defa düzenleniyor. Buna göre, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde fabrikaları olan bir şirket, her fabrikayı bağımsız bir şirkete dönüştürebilecek.
* Anonim şirketlerde, yönetim kurulunun en az 3 üyeden oluşacağına ilişkin mevcut hüküm kaldırılıp, AB hukukuyla uyum sağlanarak, en az 1 üyeli yönetim kuruluna olanak tanınıyor. Anonim şirketin, esas sözleşmeyle atanmış veya genel kurul tarafından seçilmiş 1 veya daha fazla kişiden oluşan bir yönetim kurulu olacak
* Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren 3 ay içinde internet sitesini oluşturmayan veya “bilgi toplumu” hizmetlerine özgülemeyen şirket yöneticileri, 6 aya kadar hapis ve 300 güne kadar adli para cezasına çarptırılacak. Küçük ölçekli işletmelere ise internet sitesi kurmaları için 1 yıl süre verilecek.
* Karşılığı bulunmayan çek düzenleyen kişi, çekin karşılıksız kalan bedelinin yüzde 10′unu ödemekle yükümlü olacak; ayrıca hamilin bu yüzden uğradığı zararı tazmin edecek.

Türkiye’de 95 bin Anonim Şirket, 700 bin limited şirket bulunmaktadır. Görüldüğü üzere sermaye şirketi olarak kabul edilen şirketler içinde limited şirketlerin çok büyük sayısal üstünlüğü mevcuttur. Yeni Türk Ticaret Kanunu’nda da limited şirketlere ilişkin çok önemli değişiklikler yapıldı. Yeni kanunda limited şirketi, kolektif şirkete benzemekten uzaklaşarak anonim şirkete yaklaştırılmıştır. Örneğin yeni düzenleme de limited şirketler içinde Genel Kurul yapma zorunluluğu getirilmiştir. Önemli düzenlemelerde şirket müdürlerine yöneliktir. Şirket müdürleri ile ilgili olarak yapılan düzenlemeleri şöyle sıralamak mümkündür
1) Eski Türk Ticaret Kanunu’nda şirket sözleşmesiyle veya bir ortaklar kararı ile şirketi yönetecek ortaklar ve/veya üçüncü kişiler belirlenmemişse, tüm ortaklar hep birlikte müdür sıfatıyla şirketi yönetmeye hem yetkili hem zorunludur. Yeni kanun müdürlerin seçimle belirlenmesi zorunluluğunu getirerek anonim şirketlere ilişkin bir ilkeyi limited şirkete uygulamıştır
2) Eski Türk Ticaret Kanunu’ndan farklı olarak yeni kanunda müdürlerin devredilmez ve vazgeçilmez görevleri sınırlı sayıda sayılmış ve bu sayede müdürlerin yetki sınırları açıkça ortaya konmuştur. Ayrıca şirket sözleşmesinde, müdürün veya müdürlerin
a)Aldıklarıbelirlikararlarıve
b)MünferitSorunları Genel Kurul’un onayına sunmaları gereği öngörülebileceği fakat birlikte Genel Kurul’un onayının müdürlerin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı veya sınırlandırmayacağıhükmebağlanmıştır.
3) Müdürler Kanunla veya şirket sözleşmesi ile Genel Kurul’a bırakılmamış bulunan yönetime ilişkin tüm konularda karar almaya ve bu kararları yürütmeye yetkilidirler.
4) Şirketin birden fazla müdürünün bulunması halinde, bunlardan biri, şirketin ortağı olup olmadığına bakılmaksızın, Genel Kurul tarafından müdürler kurulu başkanı olarak atanır.
5) Anonim şirketin denetçiye ve işlem denetçileriyle denetime ve özel denetime ilişkin hükümleri limited şirkete de uygulanacaktır.

Salı günü yasalaşan 649 maddelik Borçlar Kanunu’ndaki bazı değişiklikler ise şöyle,
Ev sahibinin kiracısını belli koşullar altında evden çıkarmasına imkan getiriliyor. Mesela, balkonda mangal yakmak, yüksek sesle müzik dinlemek, komşuları rahatsız etmek artık tahliye gerekçesi oluyor. Ev sahibi, alt ve üst soyunun oturması için, kiracıdan evin tahliyesini talep edebilecek. Mesela, “babam/büyük annem taşınacak” ya da “Almanya’dan oğlum geldi” gibi ailevi gerekçelerle evinin tahliyesini isteyebilecek.
* Ev kiralarken kiracıdan istenen güvence parasına sınır getiriliyor. Yeni kanun uyarınca depozito miktarı 3 aylık kirayı aşmayacak.
* Kira bedeline de sınır getiriliyor. Kira bedelleri, bir önceki yıldaki üretici fiyat endeksindeki (ÜFE) artışı geçemeyecek.
* Kirasını iki ay üst üste ödemeyen kiracının tahliyesinin önü açılıyor. Kirasını ödemeyen kişiye ev sahibi öncelikle ihtar çekecek. İki defa ihtar çekilen kiracı, kira döneminin bitiminde bir ay içerisinde dava yoluyla tahliye edilecek.
* Kiracı 15 gün önceden fesih bildiriminde bulunmazsa, sözleşme bir yıl daha otomatik olarak uzamış sayılacak.
* Kiranın dövizle ödenmesine de düzenleme geliyor Buna göre, kiralarını dövizle ödeyenlerin kontratlarında 5 yıl boyunca indirim ya da zam olmayacak.
* Kira kontratındaeşin rızası zorunlu hale getiriliyor. Aile konutlarıyla ilgili kontratlar yazılı eş rızası olmadan feshedilemeyecek, yine yazılı eş rızası olmadan kefalet altına girilemeyecek.
* Bina giderlerini mal sahibi ödeyecek. Örneğin binanın çatı onarımı, dış cephe boyası gibi giderler ev sahipleri tarafından karşılanacak. Kiralık yerle ilgili zorunlu sigorta, vergi gibi yükümlülükleri de mülk sahibi karşılayacak. Kiracı, tuttuğu evdeki kırık lavabo, su akıtan küvet, arıza veren kombinin tamir edilmesini isteyebilecek
* Artık kapıdan satış yapanlar “saldırgan satış yöntemi” kullanıyor sayılacak. Böylece, evin kapısından ya da yoldan çevirerek satış yapanlar için yeni düzenlemeler getirilecek.
* Borçlular olağanüstü faizlere karşı korunacak. Sözleşmeyle belirlenecek akdi faizlere sınır konulacak. Uygulamadaki yasal faiz dikkate alınarak, akdi faiz yüzde 13.5′i, temerrüt faizi de yüzde 18′i aşamayacak.
* “Ömür boyu kefalet” kavramı tarih oluyor. Herhangi bir borca kefil olma durumunda, kefalet süresi ne olursa olsun, 10 yıl sonunda kefalet kendiliğinden sonlandırılacak.
* Eşin yazılı izni olmadan kefalet altına girilemeyecek. Kefil olanın rızası olmadıkça, kefalet miktarında sonradan bir artış yapılamayacak.
* Otellerde kaybolan eşyalardan otel sorumlu olacak. Müşteriye ait eşyaların çalınması durumunda otel konaklama ücretinin 3 katına kadar tazminat ödeyecek.
* Şehirlerarası yolculuklarda yumurta, soğan, pide, lahmacun gibi kokulu yiyecekler tüketilmeyecek. Tavuk ve horoz gibi canlı hayvan taşınamayacak.
* Yanlış tedavi uygulayan doktora, yanlış savunma yapan avukata, aldığı yanlış kararlarla şirketi zarara sokan yöneticiye tazminat ödeme yolu açılacak. Örneğin, ameliyat öncesi hastaya imzalatılan belgeler, yanlış tedavi yapan doktoru sorumluluktan kurtaramayacak. Doktor, avukat ya da üst düzey yöneticilerin bu tip tazminatlara karşı kendilerini güvenceye alması için ise, “sorumluluk sigortası” kavramı hayata geçirilecek.
* Resmi nikahı olmayan, nişanlı ve sevgililerin tazminat istekleri de yasal dayanağa kavuşacak.
* Yanlış tedavi ya da uygulama sonucunda ölenlerin yakınlarına da tazminat alma yolu açılıyor.
* En önemli düzenlemelerden biri nafakalarda olacak. İşçi ücretlerinin dörtte birinden fazlasına borca karşılık haciz konulamayacak. Ancak nafakalarda bu sınır uygulanmayacak.
* Borçlar Kanunu’nda işyerinde psikolojik taciz yani ‘mobbing’ de yerini buluyor. İşveren çalışanlarını psikolojik tacize karşı korumakla görevlendiriliyor. İşverene, kadın ve erkek işçilerin cinsel tacize uğramamaları ve tacize uğramış olanların daha fazla zarar görmemesi için güvenlik önlemi alma zorunluluğu getiriliyor.
* Haksız yere işçisini işten atan işveren, altı aylık maaşa kadar tazminat ödeme yükümlülüğü getiriliyor. 14.01.2012

Yorum bırakın »

EKONOMİDE SON DURUM

EKONOMİDE SON DURUM
Dün gazetelerde ki ana başlıklardan biri, özellikle yandaş basında “Cumhuriyet tarihinde ihracat rekoru” idi ekonomide ki olumlu havayı övüyorlardı. Bu gün okuduğum bazı yazılar ise bu konuya açıklık getiriyor. İlgilenenler için özet olarak bilgilerinize sunuyorum
FAİK ÖZTRAK
AKP kendi döneminin rekorunu kırmış olduCHP Genel Başkan Yardımcısı Faik Öztrak, iktidarın geçen yıl kendi döneminin enflasyon rekorunu kırdığını açıkladı. Öztrak, geçen ekim ortasında açıklanan hükümet programında 2011’de enflasyonun yüzde 7.8 olacağının söylendiğini ancak 2011 enflasyonunun yüzde 10.5 olduğunu belirtti.Enflasyon oranındaki sapma oranının yüzde 35 olduğunu savunan Öztrak, şöyle devam etti: “2011 enflasyonu, mevcut enflasyon serisi içinde 2003’den bu yana yaşanan, en yüksek yıllık enflasyondur. Hükümet mevcut seride enflasyon rekorunu kırmıştır. Ama bu rekoruna sahip çıkmamaktadır.”‘Başka rekorlar da var’
Hükümetin başka bir rekoru daha kırdığını hatırlatan Öztrak, “Türkiye 2011’de, 80 milyar dolara yaklaşan cari açığı (döviz açığı) ile ABD’nin ardından dünyada en fazla cari açık veren 2. ülke olmuştur. Hükümet bu rekoruna da sahip çıkmamaktadır. Dolar matbaasının başındaki Amerika’nın cari açığı Türkiye’nin sadece 5 katı iken, geliri Türkiye’nin 19 katıdır. Daha Aralık ayı ithalatı açıklanmamıştır. Ama daha 2011 bitmeden, kasım ayında 12 aylık ithalat 241 milyar dolar olmuştur.
Bu Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ithalat rekorudur. Buna da sahip çıkan yoktur. Kasımda verilen 12 aylık dış ticaret açığı ise 106.5 milyar dolardır. Bu da bir Cumhuriyet rekorudur. Bunun da sahibi AKP’dir ama buna sahip çıkmamaktadır” diye konuştu.
PROF DR. AYDIN AYAYDIN
Hükümet yeterli adımları atmadı
CHP İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Aydın Ayaydın makroekonomik göstergelerin ciddi sinyaller vermesine rağmen hükümetin yeterli adımları atmadığını dile getirdi.
Ayaydın, yaptığı yazılı açıklamada, hükümetin 2011 yılı için TÜFE’yi yüzde 5.3 olarak öngördüğünü, eylül ayında ise hedefini yüzde 7.8 olarak revize ettiğini belirterek, “Ne yazık ki dün açıklanan enflasyon rakamlarının ekonomi yönetiminin öngörüleri ile ilgisi bulunmamaktadır. TÜİK verilerine göre 2011 yılında TÜFE yüzde 10.45 olmuştur. Tüketici fiyatları bile çift haneyi aşarken, üretici fiyatlarında durum daha da vahim” dedi.
Çekirdek enflasyonun, önümüzdeki dönemde de enflasyonun artacağına işaret etttiğini savunan Ayaydın, bir diğer önemli sapmanın da cari açıkta yaşandığını, 2011 yılı orta vadeli programda cari işlemler açığının yıllık 42.2 milyar dolar olarak gerçekleşeceği belirtilirken 12 aylık dönemde 75 milyar doları aşmasının beklendiğini belirtti.
MERAL TAMER
MÜSİAD’ın ve Çağlayan’ın es geçtikleri…
İhracat rekoru 2008’de
Türkiye’nin geçen yılki ekonomik performansında madalyonun görünen yüzü, gerçekten de MÜSİAD Başkanı’nın dediği gibi pek çok ülkeyi kıskandıracak düzeyde. Ama madalyonun diğer yüzünde, endişe ve paniğin de besleyip büyüttüğü sorunlarımız var. Ve MÜSİAD Başkanı gibi Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan da madalyonun diğer yüzüne bakmamakta ısrar ediyor.
Yeni yılın ilk günü Vardan’la aynı saatlerde basın toplantısı düzenleyen Çağlayan, ihracatımızın 2011’de 134.5 milyar dolarla “tarihi rekor” kırdığını açıklıyordu. Ancak bu “tarihi rekor”un ne pahasına kırıldığından söz etmiyordu. Oysa 4 yıl önce 2008’de de ihracatımız bu “tarihi rekor”un sadece 2 milyar gerisindeydi (132.5 milyar dolar); üstelik 200 milyar dolarlık ithalata karşılık bu ihracatı gerçekleştirebilmiştik. Dış ticaret açığımız 70 milyar dolardı.
3 rekor bir arada
Sayın Çağlayan’ın pek böbürlendiği bu yılki ihracat rekorunda, 241 milyar dolarla rekor kıran ithalatımızın da katkısı var. Ayrıca dış ticaret açığımız da 106.5 milyar dolarla yeni bir rekora imza attı. Detaylı analizini yapmadım, ama bu yıl “tarihi rekor”daki ara malı ithalat oranının, 2008 yılının çok üzerinde olduğuna da kuşku yok.
Anlayacağınız 3 tarihi rekoru birarada kırdık. Biri iyi tarafından, diğer ikisi kötü tarafından… Üstelik kötü taraftaki 2 rekorda 2008’e göre artış 35-40 milyar dolarken, ihracattaki artış sadece 2 milyar dolar.Bizden hatırlatması…
GÜNGÖR URAS
Ne oldu da böyle oldu?
Biz iyilikleri kendimizden, kötülükleri başkalarından bilmeyi pek severiz. Kriz içindeki ülkelerde bile yıllık enflasyon yüzde 2-3’lerde dolanırken, “Krizin teğet geçtiği” Türkiye’de acaba enflasyon neden yüzde 10.45 olarak gerçekleşti? Suç kimde? Enerji fiyatları ise, başkaları da enerjiyi pahalıya satın alıyor. Dolar-euro kurundaki oynama ise, başkalarının paraları da bu oynamadan etkileniyor. Dünya gıda ve emtia fiyatları arttı diyemeyiz, tersine aşağılarda dolanıyor. Demek ki enflasyonu tırmandıran biziz. Biz ekonomi yönetiminde bazı hatalar yapıyoruz ki, uzun çabalarla aşağıya çektiğimiz enflasyon birden kontrolden çıktı.
- Cari açığı küçümsedik. Uyarılara (bu sütunda 2005 yılından bu yana yazılanlara) aldıran olmadı. Döviz açığı taşınamaz boyuta gelince de Ankara’nın eli ayağına dolandı.
- Milli gelirin yüzde 10’u boyutunda dış kaynak gelince insanlarımız 100 üretip 110 harcar oldu. Talep artışı enflasyonu körükledi.
- Yetmedi. Merkez Bankası zik-zak politikalarla tüketimi kırmak için finansal daraltmaya giderken birden ters dönüş yaparak finansal genişlemeyi gerçekleştirdi.Banka kredileri patladı. Halk tüketmekten çatladı.
- Merkez Bankası uzun yıllar doları düşük tutmak için güdümlü politikalar uygularken, doların ipini koyuverdi. 1.65-1.75 bandında tutunacak derken, dizginlenemez hale geldi.
Ankara ne yapacak?
Merkez Bankası stoktan dolar satarak fiyatı 2.0 TL’nin altında tutup enflasyonu kontrol altına alamayacak.
- Bir yanda dolar fiyatındaki artışı,
- Öte yanda enflasyondaki tırmanışı dizginlemeli. Bugüne kadar tüm silahları kullandı. Kullanmadığı tek silah “faiz” silahı.
- Sayın Erdoğan sıfır faizden yana. Merkez Bankası Erdoğan’ı üzmeye cesaret edemiyor.
- Arkada koskoca bir “Faiz Lobisi” var. Özellikle kökü dışarıda olan bu lobi uzun süredir Merkez Bankası’nın faizi artırmasını bekliyor. Bu iki baskı altında Merkez Bankası daha önceleri 2 veya 3 puanlık bir faiz artışı ile piyasayı etkileyebilecek iken bunu yapamadı. Şimdi ciddi bir durum ortaya çıktı. Yüzde 2 veya 3 puan faiz artışı işe yaramayacak.Piyasayı sarsabilecek yüksek faiz artışı gerekecek. Bu iyi değil. Ama bugüne kadarki hatalı politikaların faturası bu.
Eğer Merkez Bankası hatasını açık açık değerlendirmez, enflasyon ve kurdaki artışı başka nedenlerle açıklamakta ısrar eder ise hiçbir şey değişmez. İşler kötü olur. Uygulanan politikalarda bir hata var ki, döviz fiyatındaki ve enflasyondaki artış dizginlenemiyor.

İhracat değil ithalat rekor kırıyor
Kasım ayı dış ticaret rakamlarına göre, 11 aylık ithalatımız 220 milyar dolar. İhracatımız 122 milyar dolar… Dış ticaret açığımız (ithalat ile ihracat arasındaki fark) 98 milyar dolar. İhracatımız ithalat harcamasının sadece yüzde 55’ini karşılayabiliyor.
2011 yılının ekim ayından geriye 12 aylık Cari Açığımız (döviz açığımız) 78 milyar dolar.
İthalatta, dış ticaret açığında, cari açıkta rekor kırdık. Türkiye rekoru ve dünya rekoru kırdık.
Her 100 dolarlık ihracatta 82 dolarlık ithal malı girdi kullanıldığını hükümet üyeleri açıkladı.
Bugün tek derdimiz ithalatı frenlemek, cari açığı küçültmek…
İşte ülkenin en önemli sorunu bu iken, birileri bizimle alay edercesine, dalga geçercesine “Bir yıllık ihracatı, 1 saatte yaptık… Cumhuriyet rekoru kırdık!” diyerek davul zurna çalmıyor mu… Başkalarını bilemem ama ben çok bozuluyorum…
Her ay başı aynı filmi seyretmekten bıkkınlık geldi. Sayın Bakanı ortaya alan saygın işadamlarının fotoğraflarını her ay seyretmek beni üzüyor.
Şampiyona söylemcileri devletin TÜİK’in rakamlarına acaba bakmıyorlar mı? İhracat şampiyonu 4 sektörde ocak-kasım rakamları şöyledir: Motorlu taşıt araçları ihracat 14.3 milyar dolar, ithalat 15.5 milyar dolar. Kazanlar ve makinelerde ihracat 10.4 milyar dolar, ithalat 24.7 milyar dolar. Demir çelik ürünlerinde ihracat 10.1 milyar dolar, ithalat 18.6 milyar dolar.
Beyler… Ayıp oluyor… Lütfen, saf ve bakir Türk halkını uyutmaya çalışmayınız. Dış ticaret denilen şey iki yönlü bir trafiktir. Sadece döviz gelirine bakılmaz. Döviz geliri ile döviz giderinin birbirine eşit olması gerekir. Döviz gelirini elde etmek için ne kadar döviz kullanıldığı önemlidir. Ekonomimizin bugün karşılaştığı temel sorun, ihracatın dövize bağımlı olması nedeniyle ihracat arttıkça ithalatın daha fazla artmasıdır.

Yorum bırakın »

2011 DE SON SÖZ

2011 DE SON SÖZ
2011 yılına girerken 2011 de Beklentilerimi içeren bir yazı kaleme almış, son derece basit, sıradan isteklerimi sıralamış ve yazının sonunu da şöyle bitirmiştim.
“2011 yılından beklentilerim bunlar.
Çok mu?
Hayal mi?
Fakirin ekmeği “ümit” değil mi?
Ye Zeki ye.”
Arkadaşlarım yazıya gönderdikleri yorumlarda karamsar bir hava içersinde yazdıkları;
“Hayal değil, hayal ötesi. Bu yazdıklarından bir tanesinin bile gerçekleşeceğini sanmıyorum”
“Yıllardır yediğimiz bu değil mi?”
“İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar”
Yorumlarına yılsonunda baktığımda ne kadar haklı olduklarını gördüm. Özellikle demokratikleşme, özgürlükler ve insan hakları konusunda teröristlere tanınanlar hariç hiç bir ilerleme kaydedilmediğini gördüm. Bunları tek tek yazmak ve 2001in genel bir değerlendirmesini yapmak yerine Radikal Gazetesinde 27 Aralık 2011 tarihinde yayınlanan Türk dostu ve RT nin destekçileri olarak bilinen İtalya Senatosu Başkan Yardımcısı Emma Bonino, ABD’deki Ulusal Demokrat Parti’nin onursal başkanı Howard Dean, eski İspanya Dışişleri Bakanı Ana Palacio’ nun bir makalesini sizlerle paylaşmak istedim.
“NATO’nun vazgeçilmez bir üyesi olan ve AB’ye üyelik müzakereleri yürüten Türkiye, liberal demokrasi ve Batılı değerlerin İslam’la uyuşmadığına dair anlayışı sarsıyor. Ancak Türkiye, bugün bize zorlu bir bilmece sunuyor.
Batılı müttefikleri ekonomik sorunlarla boğuşurken, Türkiye’nin ekonomisi son 10 yılda dört kat büyüdü ve kredi notu 2008’den bu yana üç kez yükseltildi. İhtiyacı olan altyapı projelerini hayata geçirme, siyasi reformları ve kilit toplumsal politikaları yürürlüğe koyma konularında önemli ilerleme kaydetti. Uluslararası ilişkileri ve yumuşak güç kapasitesi çarpıcı biçimde gelişti. En kritiği de Türkiye’nin Arap Baharı için bir ilham kaynağına ve referans noktasına dönüşmüş olması. Fakat bununla birlikte Türkiye’de liberal demokrasinin durumu geriye doğru gidiyor.
Medyada oto sansür gerçeği
Geriye dönüp bakıldığında, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 2002-2004 döneminde başlattığı reformlar geniş kitleler tarafından benimsendi ve alkışlandı. Türkiye içinde ve dışında bu reformlara destek açıklayan pek çok kişi arasında biz de vardık. İlk akla gelen de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve Anayasa Mahkemesi’nin, Erdoğan ile partisinin Türkiye’yi demokratik yollarla seçilmiş hükümeti olarak yönetme meşruiyetini ve alanını elinden alma girişimlerine kamuoyu önünde karşı çıkmış olmamızdır. Fakat Türkiye’nin o etkileyici ileri atılımına liderlik etmiş olan Başbakan Erdoğan, bugün arşa varan bir özgüven ve muhaliflere yönelik giderek artan bir tahammülsüzlük havası estiriyor.
Endişe veren işaretlerden biri, medya patronlarını gazetelerindeki editoryal icraatlardan ve içeriklerden sorumlu tutmaya yönelik rahatsız edici uygulama. Türkiye’deki en büyük ve en çoğulcu medya grubu olan Doğan Grubu’nun kamuoyu önünde karalanması ve aşırı cezalarla karşılaşması da aynı derecede alarm verici. Türkiye’deki medya sahiplerinin geri kalan çoğunluğu, Doğan vakasından derslerini çıkarmışa ve bunun sonucu olarak, rahatsız edici bir oto sansür uygulaması ortaya çıkmışa benziyor. Yakın zamanda yapılan bir araştırmada görüşleri alınan ana akımdan 67 gazeteci, rutin olarak oto sansür uyguladıklarını belirtti. Kamuoyu tartışmasının bastırılmasının ve medya bağımsızlığının kalmamasının nasıl felaketlere yol açabileceğinin çok sayıda örneği için tarihe bakabiliriz. Bunun tipik bir örneği, Irak Savaşı denen felakete sürüklenirken Amerika’da medyanın ihtiyatlı davranmamış olması.
Avrupa projesinin bir parçası Türkiye’de gördüğümüz eğilimler, denetim ve dengeleme sisteminin giderek etkisiz hale getirilip aşındırıldığına işaret ediyor. Bunun örneklerinden biri, Türkiye Bilimler Akademisi’nin kendi üyelerini seçme yetkisini kaybetme tehdidiyle karşı karşıya olması. Hepsinden önce, en çok da Nedim Şener ve Büşra Ersanlı gibi hakiki gazeteci ve akademisyenlerin, hiçbir inandırıcılığı olmayan suçlamalarla gözaltında tutulmasından dolayı endişeliyiz. AKP hükümeti üyelerinin, bu meşruiyeti olmayan gözaltıları savunma girişimlerini ve yargı sürecine saygı çağrılarını dehşetle karşılıyoruz. Yargı sürecine saygı, temelsiz suçlamalar ve meşruiyeti olmayan gözaltılar için bir kamuflaj olamaz. Bariz ihlaller ve saçma suçlamalara rağmen yargı sürecine saygı göstermek temel ölçü olacaksa, o zaman 2007’de AKP’nin kapatılması davasına yüksek sesle karşı çıktığımızda veya AKP’nin laiklik karşıtı faaliyetlerin odağında bulunduğuna dair fiili hükme karşı kararlı tavır aldığımızda vahim bir hata yapmışız demektir.
Canlı bir demokrasinin işleyebilmesi için, araç gereç alarak kullanacağı iyi bir yasal çerçeve gerekir. Fakat liderlikle kapsayıcı kamusal söylem arasında bir karakter uyumu da gerekir ki, bu da onun bir nevi yazılım programıdır. Biz Türkiye’nin çoğulcu sivil topluma olanak sağlayan bu yeteneğini giderek kaybetmesinden derin endişe duyuyoruz.
Türkler, AB’ye katılma ve siyasi-ekonomik başarıların en üst düzeyine erişme arzularını defalarca dile getirdi. Pek çok kişiyle birlikte biz de Türkiye’nin kriterleri yerine getireceğine ve üye olacağına inanarak, AB’nin bu müzakerelere iyi niyetle yaklaşmasını ve Türkiye’yi inandırıcı bir ilerleme içinde tutmasını savunduk. Türkiye, Avrupa projesinin bir parçasıdır; dolayısıyla Avrupa’nın en yüksek standartlarıyla ölçülecektir. Fakat şimdi dar görüşlü dış politika pozisyonlarının ötesinde, Türklerin kendi demokrasilerinin sağlığıyla ilgili olarak dostlarının söylediklerine kulak vermeleri lazım.
Batı’yı referans almak
Türkiye, uluslararası alanda yapıcı liderlik sergiliyor, Suriye gibi stratejik meydan okumalarına müdahale etmek istiyor diye kendi içinde hukukun üstünlüğüyle ilgili eksikliklerini görmezden gelemeyiz, gelmemeliyiz. Batı’nın ahlaki sermayesini heba etmesinin en denenmiş yolunun, liberal demokrasiyle açık toplumun temel ilkelerini kısa vadeli jeostratejik çıkarlar için arka plana atması olduğunu biliyoruz. Türklerin, ilhamlarını dile getirirken Batılı kurumları referans noktası almadıkları ya da özgür ve müreffeh bir hayatın standardını Batı modelinin oluşturmadığı gün, Batı için muazzam kayıp olur. Bazı Batılı ülkeler genel geçer düşünse de iki yanlıştan bir doğru çıkmaz. Ankara’nın Avrupa-Atlantik kuşağına dahlinin kararlı savunucuları olarak, canlı bir demokrasinin varlığı ve iyi işleyişi, Türkiye’deki değişmez önceliğimizdir ve öyle kalması zorunludur.”
Bu yazının olumlu olarak yansıtılan bölümlerinin tamamına katılmam mümkün değil ama bir İtalyan, bir Amerikalı, bir İspanyol dost acı söyler kabilinden yazdıklarının iç açıcı olmadığını düşünüyorum. Hele bu yazı yazıldıktan sonra gündeme gelen ve İçişleri Bakanının bilimsel terör olarak nitelendirdiği açıklamayı okusalardı mutlaka dudakları uçuklardı.
2012 yılında yeni hiçbir beklentim yok. 2011 de ki beklentilerimi muhafaza etmekle beraber şu anda içinde bulunduğumuz durumdan daha kötü günler geçirmemek ve daha ileri demokrasi örnekleriyle karşılaşmamak ümidiyle 2012 de “Estikçe” kaleme alacağım yazılarımda görüşmek üzere sağlık ve mutluluk dileklerimi sunuyorum. Her şey gönlünüzce olsun.
29.12.2011

Yorum bırakın »

KISSADAN HİSSELER – 52

KISSADAN HİSSELER – 52
ATAMAYA BAK ATAMAYA
Atatürk Kültür ve Tarih Yüksek Kurulu Yönetim kuruluna atanlardan dört tanesi Zaman gazetesi yazarı yani cemaatten.Bu özellikleri yanında tescilli Atatürk ve Cumhuriyet’e karşı düşmanca tavır içinde oldukları nitelemesi ve bu şekilde değerlendirilmeleri seçilmeleri için geçerli bir neden. Hele ikisi var ki al birini vur diğerine. Biri Mümtaz’er Türköne TSK lerine her fırsatta kin ve nefret kusan ve AKP milletvekili aday adayı diğeri TSK’den irticai faaliyetleri nedeniyle ihraç edilmiş İskender Pala.
İlk yapacakları iş odalarında ki Atatürk resimlerini kaldırmak sonra da kurumun adındaki Atatürk’ü yok etmek olacaktır.
Bu arada bu atamaların Karşı Devrime giden bu yolda Atatürkçü kuruluşları ele geçirmede Cumhurbaşkanı’nca atılmış bir adım olduğunu ve söylediği “…cumhuriyet döneminin sonu geldi” sözünün gereğini yaptığını belirtmeme gerek var mı?
SONUCU VAHİM OLDUMU?
Fransız parlamentosunda ‘1915 olayları ile ilgili Ermeni iddialarının reddedilmesinin suç sayılacağını içeren’ yasa tasarısı görüşüldü ve Cumhurbaşkanı Sarkozy’in çabasına rağmen çok az bir milletvekilinin katılımı ile kabul edildi ve senatoda görüşülürse yasalaşacak. Yani Sakozy fare doğurdu.
Bu yasa teklifi duyulunca daha önceki yasa tekliflerinde olduğu gibi özellikle 24 Nisan öncesinde olduğu gibi Türkiye hareketlendi siyasetçisi, ticaretçisi, bilim adamı veryansın etti. Hele RT nin Sarkozy’e mektup göndererek ’…telafisi mümkün olamayacak adımların atılmasını engelleyeceğinizi umuyorum…’ yoksa sonucu vahim olur ve bir dizi tedbirler uygularız şeklinde dayılanması protestoların en babayiğidi idi. Aynı İsrail’e, Kıbrıs Rum Kesimine, Suriye’ye yaptığı gibi.
Uygulanacak tedbirler açıklandı hepsi basit ve sıradan tedbirler. Aynı yasayı 2005 te kabul eden İsviçre’ye yaptıklarımızdan bir farkı yok. Ne getirmiş, ne götürmüş bir bakın yasa orada duruyor tedbirler unutuldu gitti. Bu tedbirlerde ne Fransa’yı, ne halkını rahatsız eder bunun ilk aşama olması da Fransız’lara vız gelir tırıs gider. Aynı İsrail, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Suriye ile olduğu gibi. Şimdilik sonucu vahim olan bir uygulama yok gibi geliyor bana. 1982 den beri 22 ülkede kabul edilen Soykırım yasalarına karşı ne yapabilmişiz ki?
Bundan sonrasında yapılacaklar yok mu? Bu oylama bize ders olmalı ve özellikle 2015 yılında olayların 100 üncü yılında ki çıkabilecek yasalara karşı şimdiden bir önlem almaz ve 1915 olaylarını anlatamazsak hele buna yok derken ve “…tarih yazmak siyasetçilerin işi değildir konuyu siyasetçilere bırakalım” deyip Dersimi katliam diye iç siyaset uğruna kullanırsak sonuç bizim için vahim olur.
Kısaca karpuzcu daha geriden geliyor bunlar fındık, fıstık ve erikçi bilmem anlatabildim mi?
NİCELİK Mİ NİTELİK Mİ?
Fransız parlamentosunda kabul edilen yasa 50 milletvekilinin 8 inin red oyuna karşılık kabul edilmiş. Aynı şekilde ABD de “ Türkiye’de Hıristiyan mirasının korunması ve el konmuş kilise mallarının iadeye davet etmek “ yasası 2 ye karşı 1 oyla kabul edilen bir yasa var ki yenir yutulur değil. Lozan anlaşmasını tersine çeviriyor.
Biz yasaların niteliğinden çok niceliği yani sayısal çoğunlukla uğraşıyor ve ne kadar az katılım olursa onu kar sayıyoruz. Unuttuğumuz istenilenin hasıl olduğu ve yasanın geçtiği. Sonrada senatoda geçmez deyip yan pala yatıyoruz ta senatoda oylama gününe kadar. Hâlbuki niceliğe değil niteliğe baksak ve tedbirimizi buna göre alsak daha hayırlı olur ve kendimizi kandırmayız.
MİLLETVEKİLLERİ MAAŞINA ZAM YAPMIŞLAR!
Milletvekilleri kendi maaşlarına zam yapacağı zaman gizli kapaklı çalışır, bir gece yarısı bir kanunun ilgili yerlerine bir iki ilave yaparlar ve bir bakarsınız o ilave onlara maaş zammı olarak dönmüş. Bu seferde öyle yapmışlar ama ölçü kaçmış. Hele danışmanlarına yaptıkları zamdan sonra kendilerine yüzde doksanlara varan zam ‘zenginin parası züğürdün çenesini yorar’ deyişinin gerçek olmasına sebep oldu.
Ancak bu zam beni hiç ilgilendirmiyor çünkü ‘Tuzu Kuru Hüseyin Efendinin Torunu’ olarak çenemi yoramam. Ama AKP li milletvekillerinin oyları ile kabul edilen bu yasaya karşı bu partiye oy veren yüzde ellilik kitle ne düşünüyor merak ediyorum, yandaş medya konuyu görmezden gelip haber yapmadığına göre haberleri yok! Gerçi haberleri olsa helal hoş olsun dediklerini ümit ederim yoksa oylarına yazık olur. Malum RT ne diyordu “…biz millet iradesiyiz, biz istemeden hiçbir yasa çıkarılamaz” al sana millet iradesi tepe tepe kullan. Milletvekili ve danışmanlarının maaşına, vatandaşın hastane ve ilaç ücretlerine katkı payına zam.
YENİ DEMOKRASİ PAKETİ
Bu AKP hükümeti çıkardığı başarısız açılım ve paketlerle akılda kalacak. Açılımları malum fos çıktı, paketler ise evlere şenlik. Son paket ileri demokrasi paketiydi anayasada değişiklik yapıldı, bırakın ileri demokrasiyi normalini mumla arar olduk. 2005 de ki demokrasi paketi ise kanayan yara.
Şimdi bunları düzeltmek ve yargıyı hızlandırarak uzun tutukluluk sürelerine son verecek bir paket hazırlıyorlarmış. Bu paketle “Şiddet içermeyen her düşünce serbest kalacakmış” Diğer bir deyişle şu an şiddet içermeyen her düşünce serbest değil veya şiddet içermeyen düşünceyi savcı ve hâkim hangi kriterlere göre ayıracak. Her halde önce düşüncenin yandaşlık unsuruna bakacaklar yandaşsa serbest, yandaş değilse “öperim” desen bile ya ısırırsa diye terör ve şiddet.
Hâlbuki ne zaman çıkacağı belli olmayan paketle uğraşacaklarına CHP nin bu konuda verdiği yasa teklifini düzenleseler aynı şike yasasında ve milletvekillerine zam yasasında olduğu gibi anlaşsalar daha kolay ve çabuk olmaz mı? Olmaz, neden mi? AKP, milli iradeyi temsil ediyor onların hazırlamadığı ve desteklemediği bir yasa çıkarılamaz bu da demektir ki hapisteki milletvekilleri, aydınlar, gazeteciler, askerler, Atatürkçüler, ulusalcılar daha çok bekleyecekler.
Bir de işin başında ki şahıs Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay demek ki bu paket ele yüze bulaşacak ve bu günleri de arayacağız.
İMAM YELLENİNCE…
TRT Genel Md. Kürt sanatçı Rojin için “asüfte kadın (oynak, hafif kadın) demiş. Bu üslubu beğenmeyen RT ve Müz’iç mahlûk sanatçıdan özür dilemiş ve genel müdürü ikaz etmişler. Niye kızıyorlar ki bu üslubu yerleştiren onlar değil mi? Malum ‘imam yellenince cemaat sı..rmış’. Bir de genel müdürün hakaret ettiği sanatçı Rojin değilde kendilerine muhalif örneğin Müjdat Gezen veya Fazıl Say olsaydı yine özür dilerler miydi?
GÜNAH KEÇİSİ CHP
Gece yarısı yangından mal kaçırılır gibi AKP nin önergesi ile çıkarılan milletvekili zamları AKP li milletvekillerinin yanında iki CHP lininde önergeye imza mı attı yoksa kabul oyumu kullandığı, gurup başkan vekillerinin hangi önergeyi imzaladığı belli olmayan bir karmaşa içersinde çıkarıldı…
AKP lilere hiçbir şekilde hesap sorulmazken ve AKP den çıt çıkmazken iki CHP li çarmıha geriliyor. Parti kaynar ve milletvekilleri gurup yöneticilerini suçlarken soluğu disiplin kurulunda aldılar. CHP karıştı, bu milletvekilleri üzerinden adeta günah keçisi ilan edildi, milletvekilleri konuştukça CHP deki sahipsizlik ortaya çıkıyor. Şimdi de yok efendim Cumhurbaşkanı veto etmeliymiş, yok anayasa mahkemesine giderlermiş, yok farklar iade edilmeliymiş vs vs… Böyle bir krizi idare edemeyenler devleti nasıl idare edecekler merak ediyorum
BİLİMSEL TERÖR
Marangoz hatası olarak değerlendirilen İçişleri Bakanı hükümetin yeni hazırladığı demokrasi paketi için öyle laflar etmiş ki bu adamdan değil içişleri bakanı bakanlık kapısına bekçi bile yapılmaz. Ama RT nin İstanbul Belediye ekibinden olursan başına böyle devlet kuşu konar ve abuk sabuk konuşursun.
Bakın neler söylemiş “Terörün başka ayağı var. Bilimsel terör var. Resim yaparak tuvale yansıtarak, şiir yazarak şiirine yansıtıyor. Günlük makale, fıkra yazarak oralarda bir şeyler yazıp çiziyor. Hızını alamıyor, terörle mücadelede görev almış askeri, polisi doğrudan çalışmasına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalışıyor. Masum dernektir, bakarsınız kültür derneği, bakarsınız eğitim derneği…”
Demek ki yeni demokrasi paketinde resim, şiir, fıkra, makale yazmak derneklere üye olmakta terör suçu olacak hem de bilimsel terör suçu. Yukarıda yazmıştım foyası erken çıktı bu paketin Beşir Atalay’la İçişleri Bakanının hazırlayacakları demokrasi paketi bize bu günleri aratacak. Hele bir de oralarda bir şeyler yazıp çiziyor lafı var ya benim yazılara cuk oturuyor. En iyisi pılı pırtıyı toplayıp bu işe son vermek. Meyhane, lokanta, yemek yazmak daha garanti oradan da suç bulurlarsa ne diyeyim. Evet en iyisi bu 2012 de yazılar “Estikçe” yazılacak. Allah sonumuzu hayırlı eylesin.
HELAL NOEL BABA
Keşan Müftüsü “…Noel Baba uyduruk eve baca veya pencereden giriyor. Eve kapıdan girilir Kuran böyle yazıyor. Doğru dürüst biri olsa kapıdan girerdi… diyerek fetva vermiş. İstermisin Diyanet İşleri Başkanlığı Noel Babanın İslam âleminde uyacağı kurallar diye fetva yayınlasın ve uyduruk Hıristiyan Noel Baba olsun Müslüman Noel Baba. Olmaz olmaz demeyin bu kafada müftü olduktan sonra bu da olur. Hem de Helalinden olur Helal Noel Baba.
İZMİR’E YASAK
AKP, İzmir’de belediye başkanlığını almak için her türlü kozu oynuyor. Onlarca müfettiş, polis, özel yetkili savcı, gözetim altına almalar, tutuklamalar. Yetmemiş Sayıştay 60 yaş ve üzeri kişilerin 175 TL karşı 750 biniş için kullandığı kart uygulamasına son vermiş. Gerekçe yasaya uygun değilmiş ve yeni düzenleme yapılmalıymış. (Gerçi bu düzenleme yapılırsa iyi olacak bedel yüksekti daha makul bir fiyata düşürülmeli) Sayıştay’ın yaptığı bir tek bu değil daha öncede belediyenin sokaklardaki kaldırım ve asfalt çalışmalarından hane sahiplerinden katkı payını alınmasını da istemişti. Aksi takdirde kamuyu zarara uğratma suçu gelsin polis, gelsin tutuklama ve çıkarılan milyonlarca lira zimmet. Ancak bu işlemler Ankara ve İstanbul belediyelerinde uygulanmıyor. Malum onlar AKP li ve oradaki vatandaşlar AKP nin sevgili kulu CHP li belediyelerin vatandaşları ise ikinci sınıf vatandaş ya biat eder oyu verirsin ya da kartın iptal edilir veya kaldırım katkı payını ödersin.
YA TERSİ OLSAYDI
Yine ihmal, bu şehitlerin suçluları kim? Hesap sorulmayacak mı? Ne zaman istifa edeceksiniz? İki elimiz yakanızda, heronlar, termal kameralar, istihbaratçılar nerede? İstihbarat yok, kaçakçı zannetmişler. Silahları, katırları görmemişler.
Böyle başlıkla çıkacaktı bu günkü gazeteler eğer dün sınırı geçerken tespit edilen ve uçaklarla etkisiz hale getirilen 35 kaçakçı terörist olsaydı ve bastıkları karakolda şehitler verilseydi. Aynı daha önce ki baskınlarda olduğu gibi, biz onları kaçakçı zannetmiştik, çoban ve sürüleri olarak değerlendirmiştik zarar vermek istemedik değerlendirmesi yapılsaydı gelip basacaklardı ve başlıklar farklı olacaktı. TSK karalanacak, kara propaganda başta hükümet üyeleri olmak üzere yandaş basında alıp başını gidecekti.
Öldürülenler sigara ve mazot kaçakçılarıymış, masummuşlar, sivil vatandaşlarmış, bu işi hep yaparlarmış, aynı ailedenmişler, içlerinde lise talebeleri varmış, bazıları korucu akrabasıymış birisi gazi çocuğu imiş. Bu gün atılan başlıklar bunlar aynı şehitlerin biyografileri gibi kaçakçı biyografileri, kaçakçıyı masum gösterme çabaları, emniyet güçlerini, devleti karalama kampanyaları, yine istihbarat açığından bahis neden ve niçinler için devletten hesap sorma ama bu sefer sivil olarak adlandırdıkları kaçakçılar için. Hiç kimse terör kamplarının bulunduğu Sinat – Haftanin bölgesinde ne yapardı, katırları giderken ne götürdü, kaçak malları PKK’lılardan mı aldı karşılığında lojistik destek mi yaptı sorgulayan yok. Bunlar yasak bölgede, askeri güvenlik bölgesinde ne yapardı, kaçakçılık ne zamandır suç olmaktan çıktıda masum bir eylem halini aldı bunları da sorgulayan yok. Kısacası yavuz hırsız ev sahibini bastırma çabasında.
Hükümet üzüntülerini bildiriyor, Genelkurmay Başkanlığı baş sağlığı diliyor ya tersi olsaydı ne olacağını düşünen ve irdeleyen yok. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık misali bölgede görev yapanlara Allah kolaylık versin. Tespit eder vurursun suç, vurmazsın suç. En iyisi kaçakçılara ve bölgede dolaşanlara masum sivillere! Birer yaka kartı verilsin. ‘Hamili kart sahibi terörist değildir masum kaçakçıdır’ kaçağa giderken karakoldan alsın dönüşte versin hem de güzergâhını belirtsin ki vurulmasın.
Burada yapılması gereken olayın tekrarlanmaması için bu yörede yaşayanların ekonomik olarak güçlendirecek ve kaçakçılık yapmayacak şekilde geçimlerini sağlayacak tedbirlerin alınmasıdır. BDP bunun kavgasını yapmalıdır, olayı insan haklarının ihlali olarak değerlendirenler öncelikle bu insanların insanca yaşamaları için neler yapılacağının çözümlerini sunmalıdırlar yoksa olayı terörü daha tırmandıracak ve ortalığı yakıp yıkacak bir saldırganlıkla çözmeğe çalışmak basitlik, çözümsüzlük ve yeni olaylara kapıyı açık bırakmaktır.
Not: Bunlar terörist değildi diyenler cenazelere örtülen bayraklara ve örtülere baksınlar orada her şey apaçık ortada.
GÜNAH KEÇİSİ CHP -2
Parti içersinde ki milletvekillerine zam çalkantısını komisyona havale eden CHP’ye en büyük destek Kılıçdaroğlu’nun yasayı veto etmesi için mektup yazdığı Cumhurbaşkanından geldi. Yasayı kısmen veto etti bazı kıyaklı, akçeli maaşlar devam edecek bir bölümü yani % 100 lük zam iptal edildi ve ilk defa CHP gündeme hâkim olabildi. Ama bu devleti nasıl idare edecekleri şüphelerimi yok etmiyor.

Yorum bırakın »

KISSADAN HİSSELER – 51

KISSADAN HİSSELER – 51
BİAT GALİP GELDİ
Şikede şike yasası geri gönderildikten sonra TBMM de tekrar görüşülerek aynen AKP’li 250 CHP li 14 ve MHP li 20 milletvekilinin oyu ile tekrar kabul edildi, Cumhurbaşkanınca onayladı ve AKP de biat galip geldi. İstifa ederim diyenler, biat etmem diyenler, bu yasa bir daha meclise gelmez diyenler “AKP de tek realite var o da RTE” diye secdeye vardılar.
KKTC DE İMAM YOKMUŞ BİZDE VAR DA NE OLUYOR
KKTC de merkezi sistemle okunan ezana Rum’lar müdahale ederek Rumca şarkı yayını yapmışlar. Yetkililer yeterli imamımız yok onun için merkezi sistem kullanıyoruz diyerek kendilerini savunmuşlar. Türkiye’de yeterli imam varda ne oluyor bırakın ezan okumayı adamlar namaz saati haricinde cami de durmuyor hepsi ikinci işinde camiler kapalı. Sanki camide namaz vakti haricinde ibadet yapılmaz, camiye girilmez diye kayıt var.
GALATASARAY
Rakip Orduspor, maç deplasmanda ardı ardına alınan galibiyetlerden sonra kolay bir maç diye düşündük, sonuçta 2 -0 la öyle oldu ama ilk 20 dakika yorgun savaşçıydık. Özellikle eski oyuncumuz Culıo kök söktürdü diyebilirim her haliyle ben Riera’dan çok daha iyiyim dedirtti. Elmander şu anda takıma en faydalı oyuncu görünümünde forvet, forvet arkası, orta saha hatta defansta top çıkarırken görebiliyoruz. Fatih Terim’de artık sistemi oturttu üç haftadır aynı 11 ve aynı sistem 4-4-2.
DEMOKRASİ SAĞLAM
“Bu koltuk olayının ne anlama geldiği bir daha ki YAŞ toplantısında anlaşılacaktır. Çünkü asil o koltuğa oturacak ve koltuğun konumu o zaman meydana çıkacaktır tabi demokrasinin durumu da. Kısaca Türkiye’de demokrasi koltuğun konumuna geldi dayandı. Koltuklar yan yana askeri vesayet var demokrasi sallantıda. Koltuk yan tarafta demokrasi sağlam.”
Yukarıdaki satırları Ağustos ayındaki TSK da yaşanan çalkantıdan sonra seçilmiş Genkur. Bşk. nın koltuğunu yana çekmesi üzerine yazmıştım. Aralık Şurasında aynı düzen uygulandı seçilmiş Genkur. Bşk. nı yanda kaldı ve sağlam bir demokrasiye sahip olduğumuz tescillendi.
ÜNVAN VE ÜNVAN
Fransa eski Genelkurmay Başkanının ünvanı; Legiond Honneur Büyük Şanşölyesi Orgeneral Jean Lois Cerorgelin. Fransa devleti adına yazar Yaşar Kemal’e Fransa devlet unvanını takdim edecek. Bizde eski Genkur. Bşk. larını bir holdinge yönetim kuruluna falan atıyorlardı. Şimdi ise bırakın atamayı cezaevine göndermek için bahane arıyorlar.
HARBE HAZIRLIK GÖRÜŞÜLMÜŞ
Aralık ayı YAŞ da TSK nın harbe hazırlık durumu görüşülmüş ve akabinde MSB lığının bütçesi rekor artışla TBMM den geçti. YAŞ ta harbe hazırlık durumunun görüşüldüğüne hiç tanık olmamıştık demek ki ortalık süt liman, irtica yok, bölücü terör yok, bedelli askerlik çıktı, askeri vesayet devri bitti konuşacak konu kalmadı. İstermisiniz yarın hükümet TSK yı harbe hazırlık denetlemesine tabi tutsun olur mu olur.
RÜZGÂR TERS ESİYOR
Bizimkiler Ortadoğu’da BOP Eşbaşkanı olarak her konuya limon oluyorlar ama bu sefer ters köşe olmuşlar. AB Dışişleri Bakanlarının Suriye konulu özel oturumuna Türkiye davet edilmemiş. Ret edende AB Dönem Başkanı Kıbrıs Rum Yönetimi değil bizimkilerin kankası Mısır. Anlaşılan Mısır Türkiye’nin Arap Baharında rol kapmasından ve Yeni Osmanlıcılık hayallerinden rahatsız oldu ki vetoyu çekti. Aynı İran’ın Türkiye’yi olası bir İsrail savaşında hasım görüp vururum dediği gibi. Arap Baharında rüzgâr ters esiyor bari fırtınaya dönmese.
TERÖR ÜSSÜMÜYÜZ
TBMM’de yapılan bir konuşmadan; “…son on yılda nüfus artışı % 4, cezaevlerinde ki nüfus artışı % 250, dünyada terör suçlusu sayısı 35 bin, Türkiye’deki terör suçlusu sayısı 12 bin.” Bu rakamları okuyan, duyan Türkiye’yi terör üssü ve terörden kan gövdeyi götürüyor sanacak. Nereden bilsin poşu takmanın, saç kestirmenin, piyasada satılan kitabı bulundurmanın, yumurta atmanın, pankart taşımanın, avukatla konuşmanın, şike yapmanın, eski solcuların adını anmanın terör suçlusu olmak için yeterli olduğunu. Ayrıca 11 Filistinli ithal teröristimizin olduğunu nereden bilecek.
GALATASARAY
Yine bir Çarşamba maçı rakip Manisaspor. Geçen haftanın aynısı bir yirmi dakika, yine MS’un direkten dönen bir şutu ve yorgun savaşçı bizimkiler. Maçın ilerleyen dakikalarında baskılı bir futbol oynuyor görünsek de pozisyona girmekte zorlandığımız ve duran bir topla kazandığımız golle 1-0 aldığımız bir maç. 37 puanla lider bitirdiğimiz ilk yarıda 11 golle en az gol yeme rekoru kırmışız. Geçen seneki rekorlar terse dönmüş. Averajımız +16, ardı ardına altı galibiyet almışız. İkinci yarıya iki oyuncu takviyesi ile daha iyi olacağımız hesapları yapılıyor. Hadi hayırlısı.
YİNE MÜZ’İÇ MAHLÛK
Yapacağını yaptı, meydanı boş buldu, ağız ishali olduğunu gösterdi. Şu sözlere bir bakarmısınız “…Kendisini Kürt kimliği ile Arap kimliği ile Boşnak kimliği ile artık ne gelirse aklınıza… Hepsi, kim, ne varsa bu topraklar üzerinde kendi kimliğini rahatlıkla söyleyecektir. O kimliğe saygı duyacağız.Kürtlere eğitim, dil, bilgi, kültür ve kimlik hakkı vereceğiz. O kimliğin bütün kültürel haklarını, Anayasal haklarını vereceğiz, tanıyacağız…” TBMM kürsüsünden bu lafları söylüyor bir ‘ne mutlu kürdüm diyene’ demediği kalmış, hem AKP en hem BDP den alkış alıyor. BDP nin alkışını anladıkta AKP lilere ne oluyor belikli bu lafların nereye gittiğinin farkında değiller. İster özerklik de ister egemenlik, ister ana dil de ister otonomi, ister başşehir de, ister bayrak. Neyi nereye veriyorsun cebindeki parayı, tapulu malını mı dağıtıyorsun?
BAYKAL VE KILIÇDAROĞLU
Önce biri evine gidiyor yanında eşi ile geçmiş olsun demeye. Sanki o kasetler ortaya çıktığında onları kullanmamış seçim malzemesi yapmamış, aileye her türlü yakıştırmayı yapmamış gibi.
Sonra diğeri partisinin genel merkezine gidiyor geçmiş olsun demeye. Sanki her gün onu aşağılamamış, hakaret etmemiş, etnik kimliği ve dini inancını sorgulamamış bunun üzerinden oy peşinde koşmamış, dudakların kirinden, partisinin soykırımcı olduğundan bahsetmemiş gibi.
Arkalarından su da dökmüşler, bir de alay etmişlerdir. Yakında bunlarda biat edecek az kaldı.
25.12.2011

Yorum bırakın »

KÜÇÜK BİR MANİSA TURU

KÜÇÜK BİR MANİSA TURU
KOBALAK RESTORAN / MANİSA
Dünya rakı günü kutlamaları kapsamında çeşitli etkinlikler planlanırda Manisa Liseliler boş durur mu? Adnan abimden talimat ‘10 Aralık Cumartesi saat 14.30 da Kadir’in çay ocağında ol Manisa Hacı Rahmanlı köyüne Kobalak restorana gidiyoruz’. Emir büyük yerden, verilen saatte oradayım. Orhan abi kıdemli, Adnan abi organizatör, olmazsa olmaz Volkan abi, Cüneyt, Ahmet, Murat, Heykel Mehmet, Cemal, Tereyağı Önder, Meydan Md. ün oğlu Mehmet doluyoruz minibüse Manisa’dan Konyakçı Ercüment ile Neşet’i alacağız. Ben yine Kamyon Bülent’i Kamyonet olarak temsil ediyorum.
Önce Manisa’ya uğruyor, adet olduğu üzere şambali ve simitleri paket yaptırıyoruz. Çay molası Hacı Rahmanlı Beldesi spor kulübünün lokalinde kasabı da ziyaret edip et ve sucuk paketlerini de hazırlattıktan sonra keraat vaktini geldiğini hükmedip lokantaya doğru yola çıkıyoruz.
Kobalak, Manisa Akhisar yolu üzerinde Hacı Rahmanlı Beldesi ile İsa Çelebi köyü arasında bir et lokantası. Sahibi Alaattin Bey öz Manisalı Karaköy’den babasının lakabı Kobalak, dedesinin lakabı ise Fındık İbrahim miş. Babasının lakabını anlamı Palamut ağacının meyvesi, kozalağı olan Kobalağı lokantalarına isim olarak vermiş. Bir kebap ve dürüm yeri de Karşıyaka çarşısı Akbank sokakta olan Alaattin Bey et konusunda kendisini uzman olarak tanıtıyor. Gönlü ve sözü tok.
Mekân yol kenarında oldukça büyük bir arazi içersinde, bahçe bir harika, içerde ise çeşitli salonları var. Restoranda her şey burada hazırlanıyor buna kışlık, yazlık sebze meyve ile turşular, çorbalar, reçeller dâhil. Baharatlar Kilis’ten, salçalar Antakya’dan, sarımsaklar Tokat’tan özel olarak geliyormuş. Etler mekânda kendi kasabı tarafından işleniyor. Aşçısı da Karslı yani lokanta tam bir Anadolu mozaiği.
Servis; peynir, domates, salatalıkla başlıyor rakı gecikince sesler yükselmeye başlıyor özellikle ben elimin titrediğini belirtiyorum ve ilk kadehimizi Galatasaray’a kaldırıyoruz. Fenerbahçeliler dâhil zaten sesleri çıkmıyor halleri yok. Patlıcan söğürme geliyor ki muhteşem is kokusu içine sinmiş beni mest ediyor, ciğer sote biraz fazla pişmiş ve fazla soğuk, Hasan abinin gelemediği ama gönderdiği kuru börülce salatasının neden siyah olduğunu Önder abi sorgulasa da zeytinyağı ve limonla tadı nefis.
İkinci kadehler bu mezelerle rakı günü ve organizatör Mehmet şerefine kaldırılırken karşımda oturan Mehmet abinin yeğeni Hacı Rahmanlı Mahir’in kadehi gözüme çarpıyor ve ben şaşkına dönüyorum. Mahir’in kadehinde sadece su için iki parmaklık boş yer var ve en az dört kadeh içmeden kalmadığını vurguluyor. Biz de kendimizi rakı içiyor diye kandırıyormuşuz meğer. Gecenin ilerleyen saatlerinde öğreniyorum ki Mahir Üniversiteden onaylı rakı ve şarabını kendi yapıyormuş. Öyle olunca önceleri yaptığım bütün sağlıklı yaşam tavsiyeleri geri alıyorum.
Ercüment abinin istediği turşuların sebzeleri bahçeden acur ve gıcırın ince ve kalınlığından bahsederken söz Rumeli mutfağının zenginliğinin Büyük İskender’in seferleri ile Anadolu’ya geçtiğine kayıyor, Fatih’in domates ve patates yiyip yemediğinin tartışmalarında bilirkişiler Ercüment ve Volkan. Sobanın başında kızarttığım ekmek ve tereyağı ile birleşen tat üçüncü dublelerimize eşlik ediyor. O arada bakıyorum taze börülce salatası geliyor ve yanında buzlu badem adıyla iri diş sarımsaklar.
İkişer köfte ile başlayan sıcak servisi, pirzola ve biftekle devam ediyor köfteler damak tadıma uygun, baharatı kıvamında pişimi güzel, pirzolalar suyunda pişmiş sanki biraz daha pişse daha mı iyi olurdu diye düşünürken bakıyorum genel kanı beğeniden yana. Biftek ise oldum olası sevmem yine değişmiyor.
Bir ara boşalan 5 büyük rakı şişesine bakıyor ve ekibin rakı günü kutlamasının hakkını verdiğini düşünüyorum. Tabi şişeler boşalınca Volkan abi alıyor sözü ve vuruyor şiirin bam teline. Rahmetli arkadaşları Dr Kamil için yazdığı şiir sonrasında kadehler sevgi ve saygıyla kaldırılıyor. Akılarda kalan “resim karesinde kalan anılar, renkliler, siyah, beyaz yapboz bir hayat”
Mehmet abi ile sohbet ederken İstanbul’dan söz açılıyor ve Kireçburnu’nda bir lokantadan bahsediyor ben semti bilmiyorum ki yeri bileyim önce semti tarif ediyorlar sonra telefonla lokantanın adı öğreniliyor Set Bekir mutlaka gidilecekmiş. Oğlum Fırat’a havale ediyorum.
Volkan abinin şiir sağanağı dinmiyor peşi sıra devam ediyor ve bir anda duvarda asılı olan Yılmaz Özdil’in Rakı yazısı şiirsel bir okuma ile dilinden dökülüyor ve “PRK” yı o arada öğreniyorum. Dünyanın en tehlikeli ve bir o kadar da çekici terör örgütü “Peynir, Rakı, Kavun” biz zaten bu örgütün gönüllü militanlarıyız deyip haydi bir daha kadehler kalkıyor boşalan 6 ncı şişe ile.
Kavun ve peynir servisi, kaşık ayvası, meyve tabağı ve şambali ile devam ederken sohbet esnasında tarifini yaptığım Dorak aşını tarhana aşı adı ile mutfakta buluyor ve tadımlık servis yaptırıyorum. Masaya çaktırmadan kabak tatlısının da tadına bakıyorum olmamış benim hanım çok daha güzelini yapıyor.
Geceye maça yetişmek üzere Volkan abinin Neyzen Tevfik’ten dörtlükleri ile devam ederken bu dizelerde hem yazının hem de gecenin sonu oluyor.
“Hayat, çatlak bir bardakta ki suya benzer,
İçsen de bitecek, içmesen de.
Yaşamanın tadına bak,
Yaşasan da geçecek, yaşamasan da.”
12.12.2011

Yorum bırakın »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.