İZMİR’İN SİMGESEL LEZZETLERİ

İZMİR’İN SİMGESEL LEZZETLERİ (ALINTIDIR)
Binlerce tarihi içinde barındıran İzmir tarihsel serüveni içerisinde çağdaş ve modern bir şehir olma özelliğini; barındırdığı ve yaşattığı her topluluğa bir ifade olarak yansıtmıştır.
Bugünün ve dünlerin İzmir”i hep sakin ve huzurlu bir şehir olarak kalmıştır.
Yaşattığı onlarca kültür, kimi yok olsada kırıntıları ve kalıntılarıyla izleri günümüze kadar gelebilmiştir.
Uzun zamanlardan günümüze kadar gelen simgesel zenginliklerin, lezzetlerin ve tatların ne kadar uzun bir süreçten süzülerek geldiğini bilmemiz lazım.Bu simgelerin kaybedilmemesi anlamında her İzmir”linin duyarlılıkla bu tatların bir ucundan tutması gerekir.Buna katkımız olması amacıyla birkaç İzmir gündeliğini sizlerle beraber hatırlayıp yaşatmak adına paylaşmak istedik.

KUMRU
Kumru gerçekte bir kuştur !!
Ancak :
İzmir’de sandal formunda, kabarmış, üstü susamlı kızarmış bir tür ekmektir.
Ekmek hamuru gevrek hamuru ile aynıdır; gevreğin satıldığı her yerde kumru da bulunur.
Köşe başı gevrekçilerinde veya arabalarda; ortası sandviç olarak yarılmış, içine tulum peyniri, domates ve biber konmuş süslü şekli ile satılır.
Aynı kumru ekmeğinin başka bir uygulaması ise kumru ekmeğinin ızgarada kızartılmış; kızarmış sucuk, sosis, salam, kaşar peyniri ve üzerine domates konularak yapılanı bugün İstanbul’ da dahi taliplisini bulmaktadır.
Kumru da İzmir’in simgesel tadlarında önde duracak temel değerlerinden biridir.
Uygulamacılarında Kumrucu Hüseyin, Kumrucu Şevki, Kumrucu Hikmet, Kumrucu Erol isimlerini burada zikretmemiz gerekir.

URLA ve KATMERCİLERİ
Aslında katmer ülkemizin pek çok yerinde şekerli veya şuruplu tatlı olarak uygulanır.
Gaziantep katmeri; ince hamurlu, sadeyağlı, fıstıklı ve ince şurupludur.
Bazı yörelerde kavrulmuş, dövülmüş susamlı veya tahinli ve şekerlidir.
Urla katmercileri ise elle havalandırarak açtıkları hamuru, zeytinyağı, kıyma veya peynir devamında maydanoz ve yumurta ile çeşnilendirerek zarf şeklinde dürüp kızartırlar.
Bugün İzmir’e mal olmuş bu tadın ortaya çıkışında 50′li yıllarda Giritli Erol Ünal ustanın emeği büyüktür ve yeni nesil de bu geleneği başarılı bir şekilde sürdürmektedir.

ZAHMETSİZ
Tarihi Kemeraltı Çarşısı Kestane Pazarı girişinde sol tarafta “Tabaklar Balık” adıyla zahmetsiz balıkçı ismini kendisi ile özdeşleştirmiş bir balık lokantasıdır.
İsmini özellikle zikretmemizin sebebi, bu tarzda başka hiçbir yerde hiçbir benzerinin olmayışıdır.
Tarihi turşucu ile karşı karşıya olması ve etrafındaki peynirci, zeytinci, kuşçular ve bilumum esnaf ile ciddi bir enerji yaratmaktadır.
Basitleştirilmiş ve lezzetli bir salata, karşıdaki turşucudan ısmarlanmış bir bardak turşu suyu, tavada sardalya, devamında zahmetsiz minik fileto balıklar, sonunda kibrit kutusunun yarısı kadar helva…
Dikkate alınıp, muhakkak denenmeli.

CEVİZ ve BADEM EZMECİSİ
Aslında Burdur’ da şekillenmiş bir tat olsa da bugün bu eski geleneği İzmir’de küçük bir dükkânda sürdüren “Elgani” bol veren anlamındaki adı ile de dikkat çekici bir tat ustası…

Günlük imal ettiği belirli miktardaki badem ve ceviz ezmesini sunuşundaki titizliği, yakaladığı tat ve kıvamın gelecek zamanlarda da yeni nesillerle de devam etmesi gerektiğine inandığımdan dikkatinize sunmak istedim.

SÖĞÜŞÇÜLER
Arabacılardan mekâncılara uzanan bir tarihi süreç…
Söğüşçüleri hatırladığımızda ilk aklımıza gelen söğüşçü arabalarıdır;
Ama nasıl?
Maydanoz, domates ve biber ile süslü söğüşçü arabalarıdır.
Bugünün şartlarında ise söğüş artık mekânsal bir boyuta taşınmıştır.
Sunumda küçük farklar olsa da dilden, yanaktan; acılı, acısız; çift pide, tek pide kavramları aynıyla devam etmektedir.
Geçmişten gelen tarihsel bir potansiyeli olan söğüşün, formunu koruyup kendine mekânsal anlamda bir yer bulması ve devamlılığını sürdürmesi gelişim ve yenilikçilik adına da örnek bir durumdur.
Günümüzde bu lezzeti tadabileceğiniz yerlerin başında Kemrealtı’ndaki Hisarönü söğüşçüsü ve Cimbomlu, Kıbrıs şehitlerinde söğüşçü Murat ve söğüşçü Hüseyin usta gelmekte.

TARİHİ FIRINLAR
Yemek kültürünün sulu ve bol kaşıklı olduğu bir toplumun, güzel ekmekler yeme isteği herhalde makul bir durumdur.
İnsanımız genel itibariyle ekmeği; mayasından hamuruna, kızarıklığına kadar takip eder.
Modernleşme sürecinde bazı değerler elimizden gitse de günümüz itibariyle kıymetlerinin anlaşıldığı ve bu değerlerin birer birer geri geldiği açık açık görülmektedir.
Yani,
modernize fırınlarda yapılmış ekmek, zamanında kara fırın ekmeklerinin cazibesini yok etmişti; fakat bir süre sonra ki bugün bizler kara fırın, taş fırın ya da odun fırını tercihimizi kullanmak için yolumuzu uzatıp, yönümüzü bile değiştirebilecek hassasiyetteyiz.
Bu değerlerimizin geçmişten süzülüp günümüze gelmesini sağlayacak sosyal bilincimizi de hep diri tutmamız gerekmekte.
Bu anlamda Anafartalar Caddesi’ nin başından sonuna kadar olan tarihi fırınlarda pişen ekmekleri takip etmenizi ısrarla tavsiye ederim.

SÜTLÜ BALIK
İzmir, sadece balıkçılarıyla bile tarihi yazabilecek nitelikte bir birikime sahiptir.

İZMİR’ de :
Balık nasıl pişirilir?
İzmir’de balık, tüm maharetiyle şekilden şekile pişirilir.
Aslını kaybetmez, Ruhunu kaybetmez, Şeklini kaybetmez.
Nasıl yenir?
Saygıyla, sevgiyle, sohbetiyle, neşeyle yenir.
Ne yenir?
Sütlü yenir, tuzda yenir, ızgara yenir, buğulama yenir, pilaki yenir.
Nerede yenir?
Deniz’de,Derya’da,Mercan’da,Hasan’da,Körfez’de,Hisar’da,Cevat’ta,Gümüş’te,Adabeyi’nde,Su’da,Sipari’de, Sahil’de Yengeç’te,Mytos’ta,Güzelbahçe’ de velhasıl……İZMİR’ DE YENİR….

KIYI EGE VE GİRİT MUTFAĞI
Coğrafi yapısı benzer olan kıyı egenin denizdeki balığından toprağındaki ot ve ağacına kadar dokuları hep birbirine benzer.
Dolayısıyla kullanılan ana malzemeleri aynı olan ancak bu malzemeleri farklı yorumlayan farklı kültürlerin birbirleriyle olan etkileşimi çok iyi irdelenmelidir.
Daha da önemlisi zeytinyağının en belirleyici ortak ana malzeme olmasıdır.
Bu durumda Girit mutfağı diye bahsedilen mutfağın sadece Girit’le ilgili değil ege kıyı kültürünün bir sonucu olduğunu görebilmemiz gerekir.
Kengergiller yani enginar, şefkedibostan (akkız), Eşek helvası gibi iğne yapraklı otlar, arapsaçı gibi aromalı otlar, turp otu, çibes, radika, bambul, gibi haşlamalık otlar; iğnelik, gelincik, sarmaşık, tilkimen (yabani kuş konmaz), dağ sarımsağı, yabani soğan gibi kavurmalık otlar ayrıca deniz kıyısı ve çorak kısımlarda yetişen deniz börülcesi, kaya koruğu, deniz fasulyesi ve birbirine benzer yüzlerce ot aynı bölgenin farklı isimlerde ifade edilen temel yeşillikleridir.
Bugün bu zenginlikteki coğrafyanın sadece yaprak sarma, taze fasulye bamya, ıspanak, pırasa, semizotu, pazı gibi çok bilinen sebzeler etrafında dolaşıyor olması da ege mutfağı tarifini zemininden kaydırmaktadır.
Günümüzde sağlıklı beslenmenin ve sağlıklı yaşam tarzının, tutunacağı tek mutfak zeytinyağlı bir ege mutfağıdır.
Tabii ki Alsancak’ta radika ve Girit mutfağı gibi evsel birikimlerini şık ve sevecen bir tarzda paylaşıma açan girişimcileri çok önemsiyor ve kutluyoruz, daha önemlisi İzmir’in bu geleneklerinin ve kültürünün kaybolmaması adına sizleri hem sağlıklı yaşama hem de birikimlerimizi korumaya davet ediyoruz…

KEMERALTI TURŞUCUSU
Kestane pazarının girişinde her meyveden ve sebzeden rengarenk bir renk cümbüşü içerisinde ağzınızdan sular akarak meşhur turşucu karşılar sizi. Kütür kütür salatalık ve bir bardağa doldurulmuş acılı ya da acısız turşu suyu sizi rahatlıkla yoldan çevirebilir.
Ve hatta içtiğiniz turşuyla yetinmeyip cazibesine kapıldığınız bir turşuyu pakatletip evinize götürmenizde muhtemeldir. Uzun yıllardır mevcut yerinde geleneğini sürdüren bu turşucu kestane pazarının önemli değerinden biridir.
DİBEK KAHVESİ
Bugün İzmir’in üç-dört yerinde bulabileceğimiz dibek kahvecileri genel kültürümüzün ve İzmir kültürünün önemli unsurlarından biridir.
İçecek kültürümüzün bize ait en önemlilerinden bir tanesi Türk kahvesidir. Bu yüzden bu konunun çok daha önemsenmesi gerekir.
Dibek kahvesi, seçilmiş yeşil çekirdek kahvelerinin özel bir fırında kavrulmasından sonra taştan oyuğun (dibek) içerisinde bir demir yardımıyla (havaneli ile) dövülerek toz haline getirilmesidir. Kimi kahve tiryakileri hafif iri taneli dövülmüş kahveyi özellikle seçerler. Henüz yeni dövülmüş bir dibek kahvesi; kıvamı kokusu ve telvesiyle keyfin doruk noktasıdır.
Bugün bu geleneği sürdüren, Hisarönü ve onun yakınındaki Gönen kahvecisi ve Hatuniye Camii yakınındaki Dibek kahvecisi kalmıştır. İçtiğiniz bir Türk kahvesinin hangi süreçlerden geçerek fincanınıza süzüldüğünü bilmeniz mutlaka keyfinizi daha da artıracaktır.
PASAPORT, NARGİLE VE ÇAY
Pasaport İzmir’in çok önemli simgelerinden biridir ve onunla bütünleşen bir nargile keyfi ile bu silüette en güzel şeklini alır.
Bugün tütün ve sigara konusu ne kadar sağlıkla ilgili bir kavram olarak değerlendirilse de biz konuyu sadece biçim ve üslubuyla değerlendireceğiz.
Yani; yozlaşmış bir nargile kültüründen ise (aromalı nargile) Tömbeki tütünüyle gerçek bir nargilenin, tiryakisinin elinde zarif ve dengeli duran şişenin içerisindeki ağır hareket eden dumanından büyülenen bir izleyici olmayı tercih ederim.
Ayrıca nargile kahvelerinde, çayın çok önemli bir yeri olduğu ve en iyi çayın, nargile kahvelerinde demlendiği, bilinmesi gereken önemli bir detaydır.
BERGAMA KÖFTECİSİ
Öğrenciliğimin geçtiği 70′li yıllardan Şirinyer tren istasyonu hemzemin geçitten hatırladığım işkembe çorbası ve köftesinin tadının hala aynı ancak yerinin farklı olduğu Bergama Köftecisi bugün Şirinyer Nato kapısı karşısında.
Yeşilbiberleri hala aynı parlaklıkta, yoğurdu kaymaklı, Kemalpaşası tahinli ve kaymaklı.
Köfteci amca ızgaranın başından ayrılmış ortada dolanıyor ama hala aynı sakinlikte ve kendinden emin.

BOYOZ
Boyoz, her İzmirlinin nerede daha güzelini yiyebilirim ya da şu boyozcu diyebilecek kadar yorum yapma hakkına sahip olduğu çok eski ve o kadarda İzmir’e ait bir tat. Tarihsel süreci içerisinde 1500’lerde İzmir’e göç eden Yahudilerle birlikte gelen bir hamur işi olarak bilinmektedir. Hatta İzmir’in boyoz ustalığında Avram ustanın adı bir efsane gibi bilinir…
Bu günlere gelindiğinde, fırında pişen yumurtasıyla Alsancak Dostlar Fırını ve tabii ki İzmirlilerin her sabah işaretledikleri arabalı satıcılar ve köşebaşları bu geleneği yaşatmakta… Misina ile kesilen katı yumurtası, tuzu ve üzerine mutlaka karabiberiyle boyoz ve çay… Mükemmel bir duygu.

SUBYA; (subiye)
Tarihsel süreci içerisinde İzmir’le özdeşleşmiş, İzmir’den başka yerde pek bilinmeyen, kavun çekirdeğinin ezilmesiyle ve hafif şekerle tatlandırılan hafif nişastalı süt kıvamında soğuk içilen ve mutlaka taze tüketilmesi gereken mükemmel bir içecek. Subya’da İzmir Yahudilerinin Sefarad mutfağından gelen bir gelenek içeceği. Artık köşe başlarında satıldığını pek göremiyoruz ancak izlendiğinde Hatuniye Camiine ya da Dönertaş’a giden yolun başlangıcında küçük bir dükkânda satılmakta, tadını bilmeyenlere muhakkak bulup denemelerini öneririm…

HİSARÖNÜ ŞAMBALİCİSİ :
Hisrönü’nde küçücük bir dükkânda, tepsilerin duruşu, şambalilerin görüntüsü her rağbet gören şeyde bir sihir vardır der gibi duruyor… Şambali yerel bir tatlı olmamasına rağmen bu tatlıyı dikkate almamız hem şambalinin kalitesi hem de dededen toruna aynı kıvam ve tadıyla bugüne kadar aynı geleneğin bozulmadan taşınmasından geliyor. Bugünde aynı titizlikle servis edilen şambaliyi, tatlı keyfinizin bir köşesinde tutmak lazım…

İZMİR LOKANTALARI :
Günümüz yemek kültüründen (hızlı yemek) olumsuz olarak en fazla etkilenen yemek tarzı sulu yemek olmuştur; zira bu durum hızlı yaşam tarzının bir sonucudur. Ancak her yozlaşma ve yabancılaşmanın sürecinde muhakkak bir aslına dönüş olacaktır. Bugün insanımız keyifli bir yemeğin onların mutlu olmalarını sağlayacak bir eylem olduğunu fark etmektedir ve günlük yaşantılarından küçücük bir zaman dilimini iyi bir öğle yemeği yemeğe ayırabilmektedirler. Ne mutlu ki İzmir’de bugün bu keyfi yaşatan birçok geleneksel lokantalarımız vardır. Bunların hatırı sayılır olanları muhakkak ki bir Adil Müftüoğlu (Bit Pazarı), Kısmet Lokantası (Kemeraltı), Zaim Usta (Birinci Sanayi), Özüm Lokantası (Çamdibi), sayılabilir ki gerçekten bölgesel ve geleneksel lezzetlerimizi başarıyla devam ettirmektedirler.

İZMİR ÇOBACILARI:
Üzülerek ifade etmem gerekir ki en çok unutulma ve terk edilmeye maruz kalanların başında çorbacılarımız geliyor. Sebebi hikmeti çok basit. Günümüz insanının (yağ, kolesterol, protein) sağlıklı beslenme kaygısının öne çıkmasıyla uzaklaştığımız bir gelenek. İzmir’e ait olması açısından önem taşıyan ve Türkiye’nin hiçbir yerinde uygulanmayan çorba tarzlarıyla, Çorbacı Hamza ve İsmet Usta’yı anmamak mümkün değildir. İşkembe, şirden, tuzlama, ayak, ayak paça, kelle paça, kestirme koyu kestirme gibi lezzetlerin yok olup gitmesine gönül razı olmuyor. Ben bu keyfi kaybetmemek için ayda birkaç kez gidiyorum. İsmet Usta (Alsancak), Yenice Lokantası (Basmane, İsmet Usta’nın oğlu), Yeşilova Çorba (Hatuniye Camii yolu), Ercan Usta (Ayakabıcılar sitesi) bu geleneği sürdürebilmektedirler.

HİSARÖNÜ MENNAN
Fevzipaşa Bulvarı’ndan Hisarönü’ne girdiğinizde az ileride sol başta; mevsiminde mis gibi karadut suyu ile MENNAN karşılar sizi. Bu karşılama sadece karadut suyuyla kalmayıp karadutlu dondurma veya sahlepli has dondurma veya şekersiz özel kazandibi üzeri gelin tülü gibi toz şekerli ya da daha ne diyelim ki… İzmir’in gerçekten İzmir kokan özellerinden birisi Mennan ve hala aynı ve çok eskilerden gelen tadıyla çok severim…

GEVREK :
Ne simidi? Can simidi mi! Hayır hayır gevrek işte…
İzmirliler böyle biliyor gevreği, tulum peynirinin hasıyla tutkunu olmuşlar, yaşamlarının hep içinde ve hep sıcacık ve mutlaka çıtır çıtır…

AKSÜT VE SEFER USTA :
Rıza Aksüt 1950’li yıllarda yola çıkmış; sütün kaymağın peşinde kendisi koşturmuş, sütlü böreği de kendi çabalarıyla yaratmış… Börek formunda ince açılmış hamurun içine kaymak koyarak fırınlanmış; çıtır çıtır, şurubu ile ışıl ışıl gerçekten görsel anlamda çok şık bir tatlı. İsterseniz üstü kaymaklı… Bayılırım… Başdurak Camii altında başladığı yerde, yeni nesil bayrağı başarıyla taşımaya devam etmekte…
Sefer Usta Kemeraltı Salepçioğlu karşısında, uzun yılların küçücük ama o kadarda enerjisi büyük dükkânı, giren ve çıkanın zorlandığı mekan. Üst üste kaymak tepsileri, kazandibi, ekmek kadayıfı, peynirtatlısı, uğradığımda kendimi hiçbir zaman tutamadığım yer. Ekmek kadayıfı, kazandibi üzeri kaymaklı, nasıl bir üçlü ama? Bugün her yerde şubeleri var, tebrikler ancak, beni geçmişin ruhu daha çok ilgilendiriyor…

KEMERALTI PEYNİRCİLERİ ve HAVRA SOKAĞI
Kemeraltı, İzmir’in simgelerinin tamamının yükünü taşıyabilecek en önemli yeridir.
Peynirciler bu alan içerisinde önemli bir yer tutarlar. Ve özellikledir ki İZMİR TULUMU İzmir’in simgesel lezzetlerinin en başında yer alır.
Bölgenin ve İzmir’in temsilinde çok önemli bir yer tutar. Tulum peyniri dendiğinde aslında ilk akla gelen deri tulumudur.
Peynirin iyisi kıllı tulumda diye pazarda bağırdığım günleri hala hatırlarım çünkü bende bir peynirciyim ve bu gelenekten geliyorum.
Deri tuluma peyniri kalıplar halinde yerleştirmek ciddi bir ustalık ister.
Ancak deri tulum hem sağlık koşulları hem de ustalık zorluğundan bugün tenekenin içerisine girmiştir ve çok başarılı bir dönüşüm geçirmiştir.
Kemeraltı peynircileri bir gerdanlık gibi işledikleri tezgâhlarıyla İzmir’in incisi gibi dururlar.
Ve tabii ki zeytincileri ve helvacılarını da unutmayalım.

DÖNERCİLER
Döner her yerde DÖNER,
Bursa’da İskender döner,
Erzurum’da Yatık döner,
Ama her yerde ağır ağır DÖNER;
Kemeraltının o büyülü zamanlarında, dönercilerin önünden geçerken burnumuza gelen o dayanılmaz kokuları hatırlayın ve o geçit resmini.
Bu geçit resminde yürüyen, bağıran, çağıran, talep edenler ve takdim edenler, velhasıl her şey bu törenin içindedir.
İşte o birikimindendir ki,
Döner İZMİR’DE başka Döner.
Şükran, Atıf, Gül, Petek Döner hatırda kalanlar. Bugün kalanlar ise Kemeraltı’nda Gül, Petek ve de Kıbrıs Şehitleri’nde tabii ki Altınkapı..

LOKMACI VE HELVACI (ÖZTAT)
Hacı İbrahim Efendi (1925) ile başlayan, günümüze dededen-babaya ve oğula kadar gelen ustalık geleneği hala çok başarılı bir şekilde devam ediyor.
Lokmacılık ve irmik helvası hayır sebebiyle oluşan bir tatlıcılık. Ancak lokma ve helva ne kadar başarılıysa sevabı da o kadar fazla gibi.
Zira lokmalar birkaç gün bile beklese gevrekliğini koruyor ve hamurlaşmıyor. İrmik helvası da uzun süre kıvamını muhafaza ediyor.
Eh böyle bir tatlı hayırda duayı, dükkânda takdiri fazlasıyla hak ediyor.
Basmane karakolu yanındaki köşede hala aynı yerdeler.

İZMİR MEYHANELERİ
İzmir geçmişte tek tekçileri ve meyhaneleriyle çok ünlüdür. Ancak günümüz restoran kültürü meyhanecilik geleneğini ciddi derecede etkilemiştir. Geçmiştekileri ve bu güne gelenlerin bir kaçını hatırlayacak olursak, Kemeraltı meyhaneleri ve tek tekçileri Veysel Çıkmazı, Bodrum Meyhanesi, Yalova. Anafartalar’da ki, tek tekçiler, Eşrefpaşa’da Akif Baba, Alsancak’ta ki tek tekçiler ve meyhaneler Clup Orhan, Kahramanlar Dar Geçit, Şirinyer Orhan Usta, Zeytinlik Nihat Baba ve hatırlamak için zorlarsak onlarca isim sayabiliriz. Bugün itibari ile ancak Şirinyer’de Orhan Usta, Zeytinlikte Nihat Baba, bu geleneği sürdürmektedir.

DİL ŞİŞ
Dil balığı fileto haline getirildikten sonra ince şeritler halinde rulo şeklinde sarılır. Bu rulo dil balıklarının; domates, biber, defneyaprağıyla bir şişe dizilmesi ve pişirilmesi ayrıca ustalıklar ister. Bu konuda ustalıklarıyla, Ömür Balıkçısı, Recep Usta, Hisarönü Balık Pişiricisi, Veli Usta, Kordon boyu Balık Pişiricisi Mehmet Ustaların böyle bir oluşumun var olmasında ve İzmir’e mal olmasında katkıları hiçbir zaman unutulamaz.
Bu güne gelindiğinde dil şiş hem geleneksel hem simgesel yapısıyla temsili duruşunu çok üst standarda taşımış, modernize etmiş ve günümüze çok iyi uyarlanmıştır.

Yorum bırakın »

BU CHP’NİN GELECEKTE BİR YERİ OLABİLİR Mİ?

BU CHP’NİN GELECEKTE BİR YERİ OLABİLİR Mİ?
Kadri Gürsel/ Milliyet
Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’si ile Vladimir Putin’in Rusya’sı arasında şaşırtıcı benzerlikler bulunduğu aşikâr.
İki ülkede de baskıcı devlet geleneğini sahiplenen otoriterleşmeci siyasi kültür ve liderlik etme anlayışları, benzerliklerin oluşmasında en önemli rolü oynuyor.
Putin ve Erdoğan’ın temsil ettiği ideolojilerin birbirinden farklı olmasının bu bakımdan bir ehemmiyeti yok. Neticede ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Seçimli otoriterliğe…
Rusya’daki otoriterlik petrol ve gaz gelirleri ile sübvanse ediliyor. Türkiye’deki popülist otoriterliğin siyasi yakıtı ise ekonomik büyüme…
AKP iktidarı her seçimden oyunu artırarak çıkmışsa, bunda, büyüme sayesinde genişleyen kamu parasını harcama imkânlarını, yoksul seçmeninin hayatını iyileştirici kaynak transferlerinde de beceriyle kullanmasının önemli payı var.
Sonra, Türk ve Rus medyalarının durumu da benziyor birbirlerine…
Rusya’da medyanın neredeyse tamamı Kremlin tarafından kontrol ve sübvanse edilir.
Türkiye’de ise medyanın yarısından fazlası siyasi iktidar koalisyonunun kontrolündedir. Geri kalanı da büyük ölçüde sindirilmiş ve kendi kendisini iktidarın menfaatine oto-sansürüyle kontrol eder hale getirilmiştir.
İki ülkenin muktedirleri birbirlerine iktidar modeli oluştururlar.
Benzerlikleri arasında, muhalefetlerinden yana şanslı oluşları da var.
Üstelik tarihsel bir şans bu, çünkü istikbal adına bir değer ve alternatif ortaya koyarak, politika üreterek kendilerine dünyayı dar eden ve dolayısıyla ciddiye alınmayı da hak eden bir ana muhalefet yok ülkelerinde…
Her iki ülkede de ana muhalefet geleceği değil, geçmişi temsil ediyor. Zamanın, toplumsal dinamiklerin ve nesnel değişimin geçersiz kıldığını, eski rejimleri…
Rusya’da ana muhalefet, Gennadi Züganov liderliğindeki Rusya Federasyonu Komünist Partisi. Geçen 4 Aralık’ta yapılan Rusya Parlamentosu (Duma) seçimlerinde oyların yüzde 20’sini aldı; Putin’in yüzde 50 kaydeden “Birleşik Rusya”sının ardından ikinci sırada, ana muhalefet konumunu sürdürdü.
Komünist Parti’nin duygu ve düşünce ikliminin ana unsuru “Sovyetler Birliği nostaljisi”… Stalinci, solcu-milliyetçi bir siyasi doğrultudalar. En büyük desteği emeklilerden alıyorlar. Reaksiyoner bir tabanları var. Onları birleştiren, nelerden yana olduklarından ziyade nelere karşı oldukları…
Komünist Parti gösterilerinde çekilmiş fotoğraflarla ne zaman karşılaşsam yaşını başını almış insanların öfkeli yüzlerini görürüm. Bu karelerde gençler hep küçük bir azınlıktır.
Partinin eskiyi ve geçmişi temsil ettiğinin görsel kanıtıdır bu hüzünlü fotoğraflar.
Bu duygunun bir benzerini geçen 4 Aralık’ta İzmir’de düzenlenen CHP mitinginin fotoğraflarına bakınca da yaşamıştım. Alanı dolduran kitle çoğunlukla orta yaş ve üzerindeki insanlardan oluşuyordu; gençler bir hayli azınlıkta kalmışlardı.
Bugünkü CHP’nin başlıca iki sorunu var…
Birincisi ve en önemlisi, etkin parti tabanının, tıpkı Rusya’nın Komünist Partisi’ninki gibi nostaljik ve gelecek korkusuyla karakterize olmuş kimliği…
Hayli reaksiyoner ve stresli bir taban bu ve partideki değişimci girişimleri sürekli biçimde akamete uğratmak yönünde etkide bulunuyor. Muhafazakâr Kemalist, katı laikçi ve ulusalcı… Anti-Kürtçü, anti-İslamcı ve anti-Batıcı…
Sekülerleşmiş kentli orta sınıflarla Aleviler arasındaki CHP buluşmasının ortak paydası, yaşam tarzları ve özgürlüklerinin, baskılayan İslamcı muhafazakârlaştırma karşısında güvence altına alınmasıdır.
Deniz Baykal liderliği, siyasi varlığını bu korkulardan ürettiği rantla, yüzde 20’lik bir oy seviyesi konforuna kanaat ederek sürdüre gelmişti. Ta ki röntgenci siyaset mühendisleri çetesinin 2010 Mayısındaki video darbesine kadar…
İkinci sorun da işte bu noktada, Baykal’ı terke zorlayan konjonktürde oluştu.
CHP’de bir kesim, değişmek ve partiyi geleceğe hazırlamak gerektiğinin farkındaydı. İktidarda ve ülkenin geleceğinde söz sahibi olmak için partinin devletçi siyasi kültürünü, bölgesel ve sınıfsal sınırlanmışlığını aşan, yenilikçi ve modern bir sosyal demokrat hüviyet kazanmak…
Ama aradan geçen zamanda olmadı ve olmuyor. Liderlik değişiminin parti tabanından kaynaklanan özgün dinamikler ile değil de dışarıdan tetiklenerek zorlanmış olmasındaki çarpıklığın beraberinde getirdiği sorunlar bir taraftan engelledi…
Yeni liderliğin, tabanın muhafazakâr reflekslerine rağmen hem partiyi dönüşüme ikna etmekte, hem de değişimi planlayıp sürdürecek kifayet ve dirayeti sergilemekte başarısızlığa uğraması diğer taraftan mani oldu.
Neticede, işte yine CHP bütün anketlerde Baykal zamanında olduğu gibi yüzde 20’de görünüyor.
Bu haliyle bile CHP’nin bir geleceği olabilir. Ama ülkenin geleceğinde bir yeri olabilir mi, orası şüpheli 26.02.2012

Yorum bırakın »

ESTİKÇE – 3

NEDEN SADECE BİR KAÇ SATIR?
RT, dindar gençlik yetiştirme adına yaptığı açıklamalardan vazgeçmiyor ve bu açıklamalarını aklı sıra modern dindar gençlik yetiştireceğiz diyerek bu konuya şüpheyle bakanların ağzına bir parmak bal çalıyor.
RT’in niyeti, son konuşmasında Necip Fazıl Kısakürek’in Gençliğe Hitabe şiirinden örnek verdiği;
“…Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlik…” dizelerinin öncesinde ve sonrasında gizli.
RT, konuşmalarında zaman zaman Necip Fazıl’dan örnek veriyor ama bazı satırları gizliyor işine geleni okuyor. Aynı Dersim konuşmasında yaptığı gibi. Okuduğu Necip Fazıl’ın kitabın diğer satırlarında yazan ‘Dersim sorumlularından ikisinin Celal Bayar ve Fevzi Çakmak olduğunu’ atlaması gibi.
Bakın RT nin son örnek verdiği Necip Fazıl’ın Gençliğe Hitabe şiirinden birkaç dize…
“…Son yarım asır! … İşgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında ebedî helâke mahkûmiyet…”
Son yarım asır Atatürk ve sonrasında ki Cumhuriyet dönemi olmasın?
“…Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlik…”
Bu kin sakın 1980 öncesi Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin söylediği “…bu düzen değişmeli, bekledik biraz daha bekleyeceğiz, gün ola harman ola, Müslümanlar içlerinde ki hırsı, kini, nefreti eksik etmesinler” sözlerinde ki kin olmasın?
“…Halka değil, Hakka inanan; meclisinin duvarında ‘Hâkimiyet Hakkındır’ düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik…”
Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir sözüne nazire değilmidir?
“…o mübarek oluş sırrını, her sistem ve mezhep, ortada ne kadar illet varsa devasının ve ne kadar cennet hayali varsa hakikatinin İslâm’da olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine ve bütün insanlığa model teşkil edecek bir gençlik…”
Hem modern olacak, hem dindar ama hakikati İslam’da arayacak nasıl olacak?
“…destanlık bir meydan savaşı içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik…”
Bu savaş sakın Erbakan’ın kanlı mı kansız mı olacak diye karar veremediği Karşı Devrim savaşı olmasın?
“Gerçek Müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi! ‘ diyecek ve gerçek Müslümanlığın ‘nasıl’ını ve ‘ne idüğünü her haliyle gösterecek bir gençlik…”
Nedir gerçek Müslümanlık? RT dahil yetişenler geçek Müslüman değil mi sembol kimdir?
“…Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!…”
Necip Fazıl’ın açtığı gedikten ilerleyen bir zihniyet, sadece halkın hoşuna gidecek satırları bulup okuyan “…Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlik…” dizeleri ile halkı okşayan ama öncesindeki ve sonrasında ki diğer satırları gizleyen o şiirin tamamında ki Cumhuriyet ve Türklük düşmanlığını görmeyen, görülmesini istemeyen bir anlayış.
Bu anlayışa karşı sessiz kalan büyük bir çoğunluk ve sesini çıkarmaya çalışan ama gücü ve nefesi tükenen, tüketilmeye çalışılan sen, ben ve bizim oğlan.
21.02.2012

Yorum bırakın »

NECİP FAZIL KISAKÜREK’İN GENÇLİĞE HİTABESİ

GENÇLİĞE HİTABE
Necip Fazıl Kısakürek
Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre…
Birincisi iki buçuk asır… Aşk, vecd, fetih ve hâkimiyet…
İkincisi üç asır… Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet…
Üçüncüsü bir asır… Allahın, Kur’ân’ında ‘belhüm adal-hayvandan aşağı’ dediği cüce taklitçilere ve batı dünyasına esaret…
Ya dördüncüsü? …. Son yarım asır! … İşgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında ebedî helâke mahkûmiyet…
İşte tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören… Bunları, yükseltici aşk, süründürücü satıhçılık, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi…
Beşinci devrenin kapısı önünde nur infilâkı yeni bir şafak fışkırışını gözleyen bir gençlik…
Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle bütün ‘dikey’leri ‘yatay’ hale getirecek bir çığlık kopararak ‘mukaddes emaneti ne yaptınız? ‘ diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik…
Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlik..
Halka değil, Hakka inanan; meclisinin duvarında ‘Hâkimiyet Hakkındır’ düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik…
Emekçiye ‘Benim sana acıdığım ve seni koruduğum kadar sen kendine acıyamaz, kendini koruyamazsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başıboş bırakılamazsın! ‘ diyecek… Kapitaliste ise ‘Allah buyruğunu ve Resul emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın! ‘ ihtarını edecek… Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlik…
Bir buçuk asırdır türlü buhranlar içinde yanıp kavrulan ve bunca keşfine rağmen başını yarasalar gibi taştan taşa çalarak kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığı, Türk’ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını, her sistem ve mezhep, ortada ne kadar illet varsa devasının ve ne kadar cennet hayali varsa hakikatinin İslâm’da olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine ve bütün insanlığa model teşkil edecek bir gençlik…
‘Kim var? ‘ diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert ‘ben varım! ‘ cevabını verici, her ferdi ‘benim olmadığım yerde kimse yoktur! ‘ fikrini besleyici bir dâva ahlâkına kaynak bir gençlik…
Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispetle usule, stratejiye uygun bir gençlik…
Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifirî karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar gözü keskin ve gerçek kahramanlık madeniyle sahtesini ayırt etmekte kuyumcu ustası bir gençlik…
Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, demagog politikacısı, çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, takma diş fabrikası, fuhuş albümü gazetesi, mümin zindanı mabedi, temeli yıkık ailesi, hâsılı kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, destanlık bir meydan savaşı içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik…
Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski mümin nesillerden hiçbirini beğenmeyecek, onlara ‘siz güneşi ceplerinizde kaybetmiş marka Müslümanlarısınız! Gerçek Müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi! ‘ diyecek ve gerçek Müslümanlığın ‘nasıl’ını ve ‘ne idüğünü her haliyle gösterecek bir gençlik…
Tek cümleyle, Allahın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin fezayı bütün yıldızlarıyla manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak ve O’ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak tanımayacak ve O’nun düşmanlarını ancak kubur farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir gençlik…
İşte bu gençliği, bu gençliğin ilk filizlerini karşımda görüyorum. Şekillenmesi, billurlaşması için 30 küsur yıldır, devrim baz kodamanların viski çektiği kamış borularla kalemime ciğerimden kan çekerek yırtındığım, paralandığım ve zindanlarda süründüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamındayım.
Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur: Tabutumu öz ellerinle musalla taşına koyarken, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını da gediğine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil! Allahın selâmı üzerine olsun…
Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es! …

Yorum bırakın »

YARGI VE MİT KAVGASININ NERESİNDEYİZ?

YARGI VE MİT KAVGASININ NERESİNDEYİZ?
14 Şubat 2012, Av. Başar YALTI (YENİ YAKLAŞIMLAR İNTERNET SİTESİ)
“Demokratik” yoldan toplumları değiştirip dönüştürmek isteyen siyasal iktidarların elinde, kullanabilecekleri üç imkân vardır. Birincisi, hukuk/yargı sistemi, diğeri medya, üçüncüsü ise eğitim sistemidir. Eğitim sistemi, sonuç almada uzun erimli bir yöntemdir. Bu nedenle hukuk, toplumu “terbiye” etmek için siyasal iktidarların elindeki en etkili araçtır. Çünkü hukuk yolu, hem kısa sürede sonuç verir, hem yapılanlara meşruluk perdesi katar. Medya olanaklarının kullanımı için ise büyük ölçüde sermayenin denetimi gerekmekte olup, sermayenin “güçlü” iktidarlar karşısında nerede saf tutacağı zaten bellidir.
Geçmiş on yıl mevcut siyasal iktidarın, yukarıdaki imkanları kullanarak üç aşamalı bir plan çerçevesinde hareket ettiğini gösteriyor. Birinci aşama hükümet olmak, ikinci aşama iktidar olmayı başarmak (devleti ele geçirmek), üçüncü aşama ise toplumsal değişim ve dönüşümü sağlamak.
Hükümet, 2002 seçimlerini kazanıp üzerindeki ürkekliği attıktan sonra, iktidarını pekiştirmenin, devleti ele geçirmenin yolarını aramaya başladı. Siyasal iktidar, düzenle hesaplaşmayı göze alacak bir oy desteğini sağlamış olmanın avantajıyla, devlet kurumlarıyla hesaplaşmaya girme cesaretini kendinde görüyordu. Başlatılacak hesaplaşmada hukukun aracı kılınması, yargı sistemi içinde oluşturulacak özel görevli mahkemeler üzerinden hesaplaşmanın yürütülmesi kararlaştırıldı. Birileri olup bitene seyirci kalırken, kurulan özel mahkemelerin savcı ve yargıç kadroları büyük ölçüde “aynı anlayıştaki” kimselerden oluşturuldu. Bunu yapmak için önce pragmatik yolları kullanan, daha sonra, HSYK nu tümüyle denetimi altına alarak kurumsal olarak yargıyı denetler hale gelen siyasal iktidar, sonuç alıcı hamlelerini, kamuoyunu da zihinsel olarak denetleyerek (medyayı ele geçirerek) gerçekleştirdi. Öyle ki, eşitlik, özgürlük, adalet, demokrasi ve hukukun üstünlüğü adına bir kavga sürdürüldüğü, ayrıcalıkların kaldırıldığı, dokunulmazlara dokunulduğu propagandası ile sadece dincisi ve gelenekçisiyle muhafazakârları değil, liberalleri de yanına alma başarısını gösterdi.
Mevcut siyasal iktidarın, yargı üzerinden yürüttüğü ve bir-iki yıl öncesine kadar süren siyasal hesaplaşma sonucunda, Cumhuriyetin kurumları tam olarak denetim altına alınarak devlet sistemi tümüyle ele geçirildi. Şimdi ise, bugüne kadar hiçbir siyasal iktidarın düşünmediği, toplumun İslami dönüşümünü sağlayacak üçüncü aşamaya geçilerek, (dindar gençlik yetiştirilmesi, Atatürk’ü unutturacak bir çaba içinde olunması vb.) Türk Modernitesiyle hesaplaşma uygulamaları başlatıldı.
Gelinen bu aşamada, iki temel saptama daha yapmak gerekmektedir. Birincisi, bugüne kadar özel yetkili ağır ceza mahkemeleri (yargı) üzerinden yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar, yargısal görünümlü siyasal hesaplaşmalardır. Dolayısıyla bu mahkemelerin savcılarının başlattığı herhangi bir soruşturma veya bu mahkemelerin verdiği kararlar, yargısal görünümlü siyasal hamlelerdir. İkinci saptama ise, devlet tam olarak denetim altına alındığına göre, özel mahkemeler üzerinden yürütülen yeni soruşturmaları, artık, “artçı sarsıntılara” karşı alınan yeni önlemler, asıl olarak da iktidar içi bir kavga ve paylaşım mücadelesi olarak görmek gerekmektedir.
Son haftada yaşanan yargı-MİT çekişmesi, bu iki çerçevenin içine oturtularak değerlendirilmelidir. Mevcut siyasal iktidarın devletin tam denetimini ele geçirdiği dikkate alındığında, yargı – MİT kavgasının, iktidarı oluşturan grupların, kendi aralarında iç iktidar paylaşımında alan kapma kavgası olduğu anlaşılmaktadır. İktidar içi pazarlık kızışmaktadır. Siyasal rant paylaşımının, Cumhuriyeti dönüştürerek toplumsal değişimi sağlamak için siyasal alanını genişletme mücadelesine paralel yürütüldüğü ya da dümende kimin olacağı tartışmasına yaslandığı açıktır. MİT operasyonunda, hedefin Başbakan olduğu çok bellidir. Başbakanın gittikçe otoriterleşen tutumunu kendileri için de riskli gören “cemaat”, denetiminde tuttuğu yargı eliyle, MİT Başkanının “başını” isteyerek Başbakanı hizaya getirme hamlesi yapmıştır. Karşı hamle, Emniyet Müdürlüğündeki müdürlerin görevden alınması ve Savcının işten el çektirilmesi ile sonuçlanmıştır. Hamleler devam edecektir…
Bu kayıkçı kavgası; bulanık suda balık avlamayan, “duruşu” belli olan bizler için, saf tutulacak bir kavga değildir. Bizler, yargı bağımsızlığına el atıldığı kandırmacasına prim veren ve özel yetkili ağır ceza mahkemelerini meşrulaştıran bir tutum içinde olamayız. İktidarın kendi içindeki post kapma kavgasında saf tutmak, av artıklarını kapmak için sıra bekleyen zavallı ve fırsatçı bir anlayışı yansıtır.
Bizlere düşen görev, toplumun gözünün önünde yürütülen bu siyasal post kavgasının amacını deşifre etmek, özel yetkili mahkemeler sistemine daha yüksek sesle karşı çıkmaktır. Bugüne kadar yürütülen soruşturmaların, “kontrgerillanın” yargılanması anlamına gelmediğini, yargının gittikçe polisleştiğini göstermektir. Çifte standardın bu derecede pervasızca yürütülmesi karşısında adam yerine konulmadığını, yok sayıldığını halka anlatmaktır. Sürdürülen iç kavganın ve bugüne kadar yapılanların ne bir özgürleşme mücadelesi, ne de demokrasinin genişletilmesi çabası olmadığını topluma açıklamaktır.
Mit – Yargı (polis) çekişmesi, bugüne kadar yapılanların devamıdır. Korku toplumu yaratılarak ve sindirilmiş toplum psikolojisinden yararlanılarak; yolsuzluğun, gericiliğinin, toplumu muhafazakârlaştırarak dönüştürmenin, kamu malları talanının üstünün örtülmesi, özgürlüğün bastırılması, polisin ve polis anlayışının hakim kılınması, emperyalizmin Ortadoğu’daki yeni politikalarına hizmet eden bir ortamın yaratılması ve hukuku gözden düşürülmesi çabalarıdır bunlar…
Özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde yürütülen her soruşturma, ardında bin bir gizli amacın saklı olduğu, ikiyüzlü bir yargılama olarak hukukun ve adaletin gözden düşürülmesinden başka bir işe yaramamaktadır. Bu süreçte hukuk araçsallaştırılmış, yargı siyasetin oyuncağı haline gelmiş, yargılamalar, halka karşı bir tehdide dönüşmüştür. Bilmeliyiz ki, hukukun ve adaletin özel mahkemelere ihtiyacı yoktur. Özel yargıç ve savcılara ise hiç gerek yoktur. Kimse ülkenin yurtseverlerini ve gerçek hukukçularını bu kayıkçı kavgasına ortak edemeyecek, kimse özel görevli mahkemeleri meşrulaştırmak için hukukun gerçek savunucularından yardım ve destek göremeyecektir.
Her şeye karşın, hukuk, günümüzde hala en önemli mücadele aracı olma özelliğini korumaktadır…
Öyle ise hukuku, mevcut yanlış ve tehlikeli anlayışın elinden kurtarmak gerekiyor. Bu, tüm hukukçuların olduğu kadar, toplumun da bir görevidir.

Yorum bırakın »

KİRADA EVİ OLANLARA MALİYE BAKANLIĞI’NDAN MEKTUP VAR!

KİRADA EVİ OLANLARA MALİYE BAKANLIĞI’NDAN MEKTUP VAR!
T-24 2012-02-15 18:35:52
Beyannamelerin Maliye tarafından doldurulmasının nihai bir durum olmadığını belirten Şimşek, “Esas olan mükellefin beyanıdır” dedi.
Maliye Bakanlığı, 1 milyon 200 bin ev sahibine mektup göndermeye başladı. 1 Mart’tan itibaren kira beyannameleri elektronik ortamda doldurulacak. ‘Ben anlamam diyenler’ herhangi bir vergi dairesinden yardım alabilecek. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “Biz beyannameleri doldurduk, siz onaylayın, diyoruz. Ancak esas olan mükellefin beyanıdır. Mükellef, verilere bakar, hesabımızı inceler; doğru ise onaylar. Değilse düzeltir” dedi.
Bakan Şimşek, Gelir İdaresi Başkanlığında hazırlanan ‘Önceden Hazırlanmış Kira Beyanname Sisteminin’ tanıtımı dolayısıyla bir basın toplantısı yaptı. “Amacımız vatandaşların kira beyannamesi verirken işini kolaylaştırmak, beyanname verme maliyetini en aza indirmek, elektronik ortamda beyannameleri alabilmek, vergiyi tabana yaymak” dedi. Yeni sistemle kira beyannamesi veren vatandaşların, bu yükümlülüklerini 7 gün 24 saat internet ortamında yerine getirebileceklerini vurguladı.
Doğru değilse düzeltin!
Beyannamelerin Maliye tarafından doldurulmasının nihai bir durum olmadığını belirten Şimşek, “Esas olan mükellefin beyanıdır” dedi. Şimşek, yeni sistemle, mükellefe ‘kira beyannamenizi biz hazırladık, siz onaylayın’ dediklerini ancak beyanın esas olduğunu vurguladı.
Yeni sistemde ne değişti?
Verileri veri ambarından derleyip, bilgileri kullanarak beyannameyi doldurup mükellefe göndermenin hiçbir şekilde nihai bir durum olmadığının altını çizen Şimşek, “Beyanname esastır. Mükellefimiz verilere bakar, doğruysa onaylar, değilse doğrulatır” dedi.
Kayıt dışı ile mücadelenin çok önemli bir hedef olduğunu belirten Şimşek, “Daha önce 750 binin biraz üzerinde mükellefe mektup göndereceğimizi açıklamıştık. Fakat Gelir İdaremizin tapudan, posta idaresinden, bankalardan son aldığı veriler çerçevesinde, 1 milyon 200 bin mükellefimize mektup gönderilmeye başlandı. Gelir İdaresi Başkanlığı, mektup gönderiyor, bunun içinde önceden hazırlanmış bilgi seti de var” diye konuştu.
Beyannamelerde doğrulama işlemi 1-25 Mart tarihleri arasında yapılabilecek. Bilgi ve yardım için 444 0 189 Vergi İletişim Merkezi’nden yardım alınabilecek.
400 bin yeni mükellef
Soruları da yanıtlayan Şimşek, 2010 yılı sonu itibariyle kira beyannamesi veren mükellef sayısının 827 bin 829; gayrimenkul sayısının da 1 milyon 919 bin olduğunu belirtti. Beyan edilen kira gelirinin ise 12 milyar 856 milyon TL olduğunu söyledi. 1.9 milyon adet gayrı menkulün 1.5 milyonunun mesken; 394 bininin işyeri; 12 binin de diğer türde olduğunu söyledi.
Şimşek’in, 1.2 milyon mükellefe mektup gittiğini belirtmesi, Maliye’nin hiç beyanname vermemiş yaklaşık 400 bin kişiyi tespit ettiği anlamına geliyor. Zaten Bakan Şimşek, 1.2 milyon kişi içinde mükellefiyeti ilk kez ihdas edilenler de bulunduğunu belirtmesine karşın bunların sayısını vermedi.
Tapu ile haziran sonunda başlıyoruz
Tapu idaresi ile elektronik ortamda veri alışverişine henüz başlamadıklarını belirten Şimşek, Haziran sonu itibariyle tam bir entegrasyon olacağını söyledi. Bununla birlikte verginin tabana yayılması anlamında daha önemli mesafeler kat edeceklerini vurguladı.
‘Mali müşavirler kusura bakmasın’
Önümüzdeki dönemde, Gelir İdaresi Başkanlığının kolaylaştırıcı yeni adımlar atacağını ifade eden Şimşek, “Beyanname vermenin maliyetlerini düşürmeye devam edeceğiz. Muhasebeci, mali müşavir arkadaşlar kusura bakmasınlar, biz özellikle küçük mükelleflerimize, küçük ölçekli işletmelerimize, bireysel mükelleflere hizmet odaklı çalışmalarımıza devam edeceğiz” dedi.
Eskiden mükellefe ilişkin verilerin, vergi incelemeleri için kullanıldığını anımsatan Şimşek, “Şimdi elimizdeki veriler, mükelleflerimizin yükümlülüklerini yerine getirmede yardımcı olmak için kullanılıyor” diye konuştu.

Yorum bırakın »

ESTİKÇE – 2

DİNDAR MI? HANGİSİ?
RT, aklında olanı açıkladı ve kıyamet koptu. Amacı “Dindar Gençlik yetiştirmekmiş”
Önce Dindarın tarifine bir bakalım.

Dindar: Dinin emir ve yasaklarına hakkıyla uyan, dinine kuvvetle bağlı olup gereğini yerine getiren kimse.

Dinin emir ve yasaklarına uyan dediniz mi tek mehaz vardır Kuran, kutsal kitabın kuralları. Dindar olarak hangilerini uyguluyorsun, uygulamıyorsun. En basitinden aile hukuku kurallarının, borçlar hukuku kurallarının, ceza hukuku kurallarının, miras hukuku kurallarının hangisini bu gün uyguluyorsun?
Kıyas, sünnet uygulamalarının neresindesin?
Bunları uygulamıyorsan dindar olamazsın çünkü dinin kurallarını yerine getirmiyorsun hele bir de hem dindar, hem de laiklik dersen kitaba da, sünnet ede karşısındır demektir.
Peki, durduk yerde bu dindarlık meselesi nereden çıktı birden bire? Olmayacak duaya âmin demek ve bir hedef saptırıp gündem değiştirmek olamaz mı?
RT nin niyeti ciddi ise biraz geç kalmadı mı veya şimdiye kadar yetiştirilenler kendisi dâhil Dindar değil mi?
Bu soruyu neden soruyorum.
FG, cemaat yapılanması içersinde amacının “Altın Nesil” yetiştirmek ve böylece kendi mutlak iradesini de sağlayacak İslamcı kadroları devletin kademelerine yerleştirerek bu gençlerle ülkeyi yönetmek hayalini 1975 yılında ki konferanslarında açıklamış ve bu hayalinin de bugün gerçekleştiğini hep birlikte görmekteyiz.
RT ye yetmeyen nedir? Cemaatin yetiştirdiği ve bugün devlet kademesinin neredeyse tamamını ele geçirenlerin dindarlık konusunda eksiklikleri nelerdir? Önce bunları açıklamalı ve ona göre dindarlık konusu yeniden yapılandırmalıdır.
Kendisi de 1975 yılında temeli atılan Altın Nesil yetiştirmenin bir ürünü olan RT dindarlık olarak örneklediği kimlerdir?
Kendi, Abdullah Gül, Ali Babacan, Bülent Arınç, Müslüm Gündüz, Cüppeli Ahmet Hoca, Ali Bulak, Nazlı Ilıcak, Mahmut Şevki Eygi midir? Bunların bir birlerinden farklı dini özellikleri ve uygulamaları vardır. Dini kuralları yani Kuranı tam olarak uygulayan ve uygulamayanın dindarlığı nasıl ayrıştırılacaktır.

Yorum bırakın »

DİNDAR GENÇLİK YETİŞTİRME KILAVUZU

DİNDAR GENÇLİK YETİŞTİRME KILAVUZU
Dindar gençlik yetiştirmenin ilk işlemlerinden biri yeni evlenen çiftlerin üç çocuk yapacaklarına, yapmadıkları takdirde bunun maddi ve manevi cezai sonuçlarına katlanacağına dair noter tasdikli beyannameyi imzalamaları ve nikâhlarını kıyan imam huzurunda yemin etmeleridir.
Doğacak çocukların doğum günlerinin planlanması yetişecek dindar gençliğin ileride övünçle söyleyebilecekleri bir tarih olmalıdır. Bunun içinde doğum gününün kutlu doğum haftası, dini bayram günleri, arife günü, Cuma günü, kandil ve kadir gecesine denk gelecek hesaplamalar yapılmalıdır.
23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim, 28 Şubat tarihlerinden özellikle kaçınılmalıdır. 31 Mart, 23 Mart tercih edilebilecek günlerdir.
Hamilelik süresi içersinde dini bütün kişilerin açtıkları cemaat hastanelerinde bayan doktorlardan hizmet alınmalı. Annenin eline, tenine erkek eli değmemelidir.
Çocuğun cinsiyetinin belirlenmesinde geleneksel tuz ve yüksük metotları uygulanmalıdır.
Çocuğa verilecek isimler Kuran’dan seçilmeli özellikle din ulemalarının, Osmanlı Padişahlarının isimleri tercih edilmelidir… Kemal, Mustafa Kemal, Ata, Türk, İsmet, Ecevit, Kenan gibi isimler asla konulmamalıdır.
Kutlu bir günde doğan çocuğun kulağına ezan eşliğinde ismi söylenmeli, gül suyu ile yıkanıp kundaklanmalı, üzerlik ile tütsülenmeli, nazar boncuğu ile korumaya alınmalıdır. İlk içeceği su zemzem suyu olmalıdır. Çocuğun ilk günden itibaren beslenmesinde helal gıdalar kullanılmalıdır.
Çocuk Arapça ninniler ve ilahiler eşliğinde uyutulmalı dini bütün bir dadıya emanet edilmelidir.
Beş yaşına kadar aile büyüklerinin arkasında namaza duran ve ilk dini eğitimlerini alan çocuklar bu yaştan itibaren camide Kuran kursuna gönderilmelidir.
Kuran kursundaki kampanyadan kazandığı rahleyi diğer arkadaşlarına göstererek onları da kursa katılmaları için teşvik etmeli ve iki arkadaşını getir bisikleti kap kampanyasından faydalanması, işi daha ileri götürüp beş getir bilgisayar senin kampanyasını hedeflemesi onun ileride iyi bir iş adamı olacağının göstergesi olduğu unutulmamalıdır.
Okul öncesi eğitimini Kuran kursunda tamamlayan çocuk Kuran’ı öğrenmiş, duaları ezberlemiş olarak beşeri eğitim almak üzere kız ve erkeklerin ayrı eğitim aldığı İlköğretim okuluna gönderilmelidir.
Halk için ve halk adına yönetim diye tarif edilen cumhuriyet kavramının aslında artık bizim için çok fazla bir mana ifade etmediğini söyleyen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha âdem-i merkezi, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğunu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyan MEB nın görevlendirdiği öğretmenlere eti senin kemiği benim diyerek teslim edilmelidir.
İlköğretim de derse Dindarlık Andımızı okuyarak başlamalı, mecburi Din ve Arapça dersi yanında seçmeli Türkçe dersini isterse almalıdır. Müzik dersinde mutlaka ilahi korosunda görev yapmalı özel günlerde yaşının küçüklüğüne bakılmadan türban veya takke takması sağlanmalıdır.
Okulda kız ve erkek öğrencilerin bir metreden fazla birbirlerine yaklaşmaları önlenerek ileride cinsi sapık olmalarının önüne geçileceği ve bu konuların çözümü için Din Polisinin görevli olduğu çocuklara öğretilmelidir.
Yarıyıl tatilinde başarılı olanlar MEB lığınca planlanan Umre gezilerine gönderilmeli ve istikametin kıble olduğu ve kıblenin de Kâbe olduğu uygulamalı olarak öğretilmelidir.
Yaz tatillerinde denize, göle, sulak alanlara gidilecekse harem ve selamlık uygulamasının yapıldığı ve çocukların tatilde dini bilgi alacağı kursların olduğu yerler tercih edilmelidir. Tatile çıkmayacak olanlar çocuklarını dini bütün amca veya teyzelerin iş yerlerine çırak olarak vermelidir.
Çocuklara sınıfa sağ ayakla girmeleri, salâvat getirmeleri ve besmele ile derse başlamaları öğretilmesi yanında çay yaparken de önce abdest almaları, yirmi beş kere estağfurullah demeleri ve salâvat getirmeleri de öğretilmelidir…
Çocukların arkadaş seçmelerinde ailelerin yaşam tarzları batıl olanlar seçilmemeli bunun çocuklarını ilerde tinerci yapacağı asla unutulmamalıdır.
İlköğretimi bitirenler Orta öğretimde İmam Hatip Liselerine kayıt yaptırmalı, özel okullarda okumak isteyenler ise dini bütün cemaat okullarını tercih etmelidir.
Gençlik çağına gelen çocuk problemlerini rehber öğretmen veya uzman psikologlar nezaretinde değil Müftülüklerde ki irşat büroları aracılığı ile çözmelidir.
Derneklere üye olmak istemesi halinde Muhafazakâr Yaşam Derneği tek seçeneği olmalıdır.
İş yaşamında üye olacağı derneklerin başında mutlaka Müstakil olması tercih edileceği öğretilmelidir
Muhafazakâr ve dinci medya listesi çıkarılacak bunlara abone olunmalı, okunacak diğer medyaya yan gözle bakmaya dahi müsaade edilmemelidir. Bunların tinerci ve terörist yetiştiren yazarlar, çizerler tarafından yönetildiği unutulmamalıdır.
Yüksek öğretimde İlahiyat Fakültesi tercih edilmeli diğer fakültelerde yöneticileri dini bütün olan okullar tercih edilmelidir.
Dini Bilgisi yeterli olmadığı tespit edilenler veya kendisini yeterli görmeyen gençler Altın Nesil yetiştirmek için kurulmuş cemaat evlerinde kalmalı ve burada ki imamlar tarafından eğitilmelidir.
Nihat Doğan dinlenmeli ve seyredilmeli ama onunla asla otele gidilmemelidir.
Dünyadaki tüm müslümanlarla buluşmak, kültür ve dayanışmayı sağlamak, İslam kültür ve mirasını tanımak için sosyal ağ sitesi Müslüman facebook Salamworld’e üye olunmalıdır.
Giyim ve kuşamda moda akımlar yerine İslami Esasa uygun giyim tarzı benimsenmeli, hafif sakal bırakılmalı, yakasız gömlekler tercih edilmeli veya İtalyan stili gömlek kravat takmadan yaka düğmesi ilikleyerek giyilmelidir. Kıyafetler siyah veya lacivert blazer ceket ve ütü izi olmayan bol pantolonlarla tamamlanmalıdır…
Erkekler altın yüzük yerine gümüş yüzükleri tercih etmeli ve bunu sembol olarak milletin gözüne sokmalıdır.
Bayanlar tek renkli kıyafetlerini dar ve gösterişli olanlardan seçmeli vücut hatlarını örtecek pardösüleri yeri süpürmelidir. Kıyafeti nasıl olursa olsun dindarlığının simgesi olan türbanı çok renkli ve dikkati çekecek ben buradayım diye bağıracak şekilde bağlamalı ve kıyafetin en abartılı bölümü olmalıdır. Zenginler son moda jeeplerinde türbanları ile mutlaka dikkati çekmelidir.
İlk veya yüksek öğrenimi bitiren kadınlar ne kadar bilgili olursa olsun asıl görevlerinin evde oturmak, üç çocuk doğurmak ve onlarla ilgilenmek olduğunun bilincinde iş hayatına kesinlikle atılamayacağını ve kocasının kölesi olduğunu unutmamalıdır. Eve getirilmek istenen kuma, metres her ne ise iki, üç ve dördüncü kadınlara dinin gereği olarak saygı gösterilmeli ve dört günde bir sıranın kendisine gelmesini beklemelidir…
Erkekler askerliğini parası olanlar bedelli, parası olmayanlar ise Filistin, Gazze, Çeçenistan, Afganistan Din Kardeşleri Tugayında Türk askeri temsilcisi olarak yapmalıdır.
İleride iş hayatına atıldıklarında öncelikli olanın para kazanmak, din ve imanın sonra geleceği faizin haram ama nemanın hak olduğu, dinin ve dinciliğin din taciri olarak kullanılmasının eğitiminin okullarda değil usta çırak usulü cemaat iş yerlerinde kazanılacağı unutulmamalıdır.
Siyasete bakışı ve siyasi seçimini büyüklerinin gösterdiği yolda kendisinden bir fikir katmadan, tek tip, biat eden ne sorulursa büyüklerim bilir diyen kopyalanmış, yukarıdaki esaslar dâhilinde Başbakanın talimatı ile dindar olarak yetiştirilen gençler tinerci olmayan, büyüklerine isyan etmeyen, manevi değerlerine bağlı, istikameti kıble olan bir yeni nesil yetiştirmek üzere baş göz edilir ve yeni bir süreç başlatılır…
Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine 10.02.2012

Yorum bırakın »

FATİH PROJESİ (!)BİLİŞİM SINIFLARINA NE OLDU?

FATİH PROJESİ (!)
Prof. Dr. Osman Coşkunoğlu’ nun yazısıdır.
Başbakan bir okulda ilk tabletleri dağıtarak Fatih Projesi’ni (!) başlattı. Çağımıza damga vuran teknolojiler ve eğitim yan yana olunca akan sular duruyor. Oysa gerçekler çok farklı:
1. Ortada öğretmenleri, öğrencileri ve müfredatı da ele alan bir proje yok. 2010’da yayımlanan “MEB Stratejisi 2011-2014” belgesinde, konuyla yakında uzaktan ilgili tek bir kelime bile yok. Kullanılacak teknolojinin pedagojik değer ve katkısı üzerine tek bir belge veya araştırma yok.
Ortada sadece Başbakan’ın 2010 Kasımı’nda ve seçim öncesinde ortaya attığı bir slogan var. Bunun içini aceleyle doldurmak için MEB bürok-ratları, harcanacak 8-9 milyar TL için iştahı kabarmış birkaç şirketin de yardımıyla, genel ve sığ bazı açıklamalar yapmanın ötesine gidememiştir.
2. Konu üzerindeki tartışma, sadece satın alınacak donanımlar üzerine odaklanmıştır. Öğretmenlere verilen bir haftalık, toplam 15 saatlik dersin ne kadar yetersiz ve sığ olduğunu, pilot illerden birisi olan eski seçim bölgem Uşak’ta gözlemledim.
3. Eylül 2011’de New York Times gazetesinin yayımlamaya başladığı, ABD’deki okullarda uygulamaları inceleyen bir yazı dizisinde (www.nytimes.com/2011/09/04/technology/technology-in-schools-faces-questions-on-value.html?ref=technology), yoğun teknoloji kullanılan okullarda öğrencilerin öğrenme düzeylerinin iyileşmediği, hatta kötüleşebildiği açıkça gösteriliyor. 4 Şubat 2012 tarihli Los Angeles Times gazetesi, konunun saygın uzmanlarına ve bilim insanlarına sordukları “Bu gösterişli teknolojilerin eğitime gerçek katkısı nedir” sorusunun yanıtlarını içeren bir makale yayımladı (www.latimes.com/business/la-fi-hiltzik-20120205,0,639053.column). Yanıtlar aşağı yukarı aynıydı: Okullarda bu yeni teknolojilerin kullanılmasından yararlananlar sadece satıcı firmalar ve yaldızlı ama sığ laflar eden politikacılardır! Nitekim, derslerini internetten herkese açmış olan, dünyanın önde gelen bazı üniversitelerinde en kompleks konuların bile kara tahtada işlendiğini görüyoruz.
4. Ülkemizde hiç de saydam olmayan bir şekilde yapılan ihaleyle tablet ve etkileşimli tahta (buna da “akıllı tahta” diyenler var!) satın alınıyor. Baştan, bu donanımların en az yüzde 60 yerli olmasından bol bol söz edilerek ulusal teknoloji üretimimizin destekleneceği gibi parlak izlenimler yaratıldıysa da, bu koşuldan da sessizce vazgeçildiği anlaşılıyor.
5. Pedagojik değer ve katkısını kimsenin açıklayamadığı, projesi yapılmadan, öğretmen ve okul yöneticileri gibi paydaşlarla ve konunun uzmanlarıyla danışılmadan, dünyadaki uygulamalardan habersiz olarak alelacele başlayan bu girişimin eğitime bir yararı olması bir yana, neden olabileceği tehlikeler de vardır:
a. İyi düşünülmemiş ve hızlı değiştiği için kısa sürede demode olacak teknoloji kullanarak 8-10 milyarlık harcama israf edilmiş olabilecektir.
b. Zaten ortalama başarı düzeyinin çok düşük olduğunu hem ÖSS hem de PISA sınav sonuçlarında gördüğümüz eğitim sistemimiz daha da olumsuz etkilenebilecektir.
c. Tabletlerle etkileşimli tahta arasındaki iletişim kablosuz olarak (Wi Fi) sağlanacağı için, her sınıfta adeta orta boy bir baz istasyonu varmış gibi bir ışınım (emisyon) olacaktır.
Evinin yakınında kurulacak baz istasyonundan rahatsız olan insanımız, çocuklarını ortasında bir baz istasyonu olan sınıfa her gün yolluyor olacaktır.
d. Engelli öğrencilerin düşünülmediği, sayısal uçurumun daha da artabileceği gibi başka sakıncalar da vardır.
Yeni teknolojiler ve eğitimin bir yerde etkin bir şekilde buluşması sağlanabilir.
Nitekim Güney Kore ve İngiltere gibi bazı ülkelerde bir yandan pilot uygulamalar diğer yandan teknoloji ile pedagoji arasında sinerji arayışındaki araştırmalar süregidiyor.
Ülkemizde de, paydaşlar ve konunun uzmanları ile beraber iyi düşünülmüş bir proje ile yol haritasının hazırlanması gerekiyor. Bunların hiçbiri olmadan, sadece donanım satan firmaların ve yaldızlı laf eden politikacıların yararlanacağı bir girişim, eğitim sistemimizi daha da olumsuz etkileme pahasına başlıyor.
Oysa, eğitim sistemimizi iyileştirmenin yolu, donanım satın almaya harcanacak 8-10 milyar TL’nin okullarımızdaki koşulların iyileştirilmesi ve öğretmenlerin desteklenmesi için harcanması gerekirdi. Dolayısıyla, çocukları okullarda olan ailelerin ve öğretmenlerin bu girişim karşısında direnmesi gerekir.
Prof. Dr. Osman Coşkunoğlu CHP Parti Meclisi Üyesi, 22. ve 23. Dönem Milletvekili
7 Şubat 2012
BİLİŞİM SINIFLARINA NE OLDU?
Abbas Güçlü’ nün Milliyet Gazetesinde ki yazısından alıntıdır. Büyük reklamlarla anlatılan Bilişim Dershaneleri neredeyse kapatılmak üzere işte o günlerden bu günlere birkaç satır.
Başbakan Erdoğan, bilişim sınıflarının açılışında bakın bu konuda ne demişti:
“Sizin için tahsis edilen kaynak, bu ülkenin on milyonlarca insanının dişinden, tırnağından artırdığı birikimlerinden ayrılmıştır. Ananızın sütü gibi helaldir. Bunu böyle biliniz. Onun için bu milletin sizden büyük beklentileri var. Bu beklentileri boşa çıkarmayacağınıza, sizin için sarf edilen birikimleri heba etmeyeceğinize canı gönülden inanıyorum…”
Bilişim sınıfları
İşte size önceki yıldan bir haber:
“Eğitim alanında cumhuriyet tarihi rekorlarını kırdıklarını, her türlü imkânı seferber ettiklerini anlatan Başbakan Erdoğan, 142 bin 600 yeni dersliğin son 7 yılda inşa edildiğini, 734 bin 784 bilgisayarı okullara kazandırdıklarını söyledi.
Sekiz derslik ve üzeri tüm okullara, 29 bin 428 bilişim teknolojisi sınıfı kurulduğunu anlatan Başbakan Erdoğan, şu anda bilişim sınıfı oranın yüzde 95 civarında olduğunu dile getirdi.”
Ve bir bilişim öğrencisinin bugün gelinen noktaya yönelik endişeleri:
“Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri öğretmenliği 3. sınıf öğrenciyim. İlköğretim’de Bilişim Teknolojisi dersleri kaldırılarak seçmeli hale getirildi. 17 binlik Şubat alımında sadece 143 Bilişimci atandı.
Fatih projesinde, birçok defa bilişim sözcüğü geçerken, internetten kandırılan insanların sayısı hızla artarken bilgisayar derslerinin kaldırılmasına anlam verilememektedir.
Sayın Dinçer’e katıldığı programlarda dersimizin neden kalktığı sorulduğunda, öğrencilerin bilgisayar bilerek geldiklerini söyledi. Esasında öğrenci okula koşmayı bilerek (Beden Eğitimi), Türkçe konuşarak (Türkçe), resim çizerek (Resim) gelir; fakat bu konularda tekniği öğrenir, bilgi sahibi olur. Öğrenci bilgisayarın fişini çekerek direk kapatabilir, ama bizim komut verilerek kapatılmasını öğretmemiz lazım. Ülkemizden de iyi programcılar yetişmesi için, ilköğretimden itibaren “scratch” gibi Türkçe programlama dilini öğrencilere göstererek, mantığını kavratmamız gerektiğine inanıyorum…”07.02.2012

Yorum bırakın »

ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ

ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ
Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır.
Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir.
İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!
Mustafa Kemal Atatürk
20 Ekim 1927

Yorum bırakın »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.