2011 DE SON SÖZ
2011 yılına girerken 2011 de Beklentilerimi içeren bir yazı kaleme almış, son derece basit, sıradan isteklerimi sıralamış ve yazının sonunu da şöyle bitirmiştim.
“2011 yılından beklentilerim bunlar.
Çok mu?
Hayal mi?
Fakirin ekmeği “ümit” değil mi?
Ye Zeki ye.”
Arkadaşlarım yazıya gönderdikleri yorumlarda karamsar bir hava içersinde yazdıkları;
“Hayal değil, hayal ötesi. Bu yazdıklarından bir tanesinin bile gerçekleşeceğini sanmıyorum”
“Yıllardır yediğimiz bu değil mi?”
“İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar”
Yorumlarına yılsonunda baktığımda ne kadar haklı olduklarını gördüm. Özellikle demokratikleşme, özgürlükler ve insan hakları konusunda teröristlere tanınanlar hariç hiç bir ilerleme kaydedilmediğini gördüm. Bunları tek tek yazmak ve 2001in genel bir değerlendirmesini yapmak yerine Radikal Gazetesinde 27 Aralık 2011 tarihinde yayınlanan Türk dostu ve RT nin destekçileri olarak bilinen İtalya Senatosu Başkan Yardımcısı Emma Bonino, ABD’deki Ulusal Demokrat Parti’nin onursal başkanı Howard Dean, eski İspanya Dışişleri Bakanı Ana Palacio’ nun bir makalesini sizlerle paylaşmak istedim.
“NATO’nun vazgeçilmez bir üyesi olan ve AB’ye üyelik müzakereleri yürüten Türkiye, liberal demokrasi ve Batılı değerlerin İslam’la uyuşmadığına dair anlayışı sarsıyor. Ancak Türkiye, bugün bize zorlu bir bilmece sunuyor.
Batılı müttefikleri ekonomik sorunlarla boğuşurken, Türkiye’nin ekonomisi son 10 yılda dört kat büyüdü ve kredi notu 2008’den bu yana üç kez yükseltildi. İhtiyacı olan altyapı projelerini hayata geçirme, siyasi reformları ve kilit toplumsal politikaları yürürlüğe koyma konularında önemli ilerleme kaydetti. Uluslararası ilişkileri ve yumuşak güç kapasitesi çarpıcı biçimde gelişti. En kritiği de Türkiye’nin Arap Baharı için bir ilham kaynağına ve referans noktasına dönüşmüş olması. Fakat bununla birlikte Türkiye’de liberal demokrasinin durumu geriye doğru gidiyor.
Medyada oto sansür gerçeği
Geriye dönüp bakıldığında, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 2002-2004 döneminde başlattığı reformlar geniş kitleler tarafından benimsendi ve alkışlandı. Türkiye içinde ve dışında bu reformlara destek açıklayan pek çok kişi arasında biz de vardık. İlk akla gelen de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve Anayasa Mahkemesi’nin, Erdoğan ile partisinin Türkiye’yi demokratik yollarla seçilmiş hükümeti olarak yönetme meşruiyetini ve alanını elinden alma girişimlerine kamuoyu önünde karşı çıkmış olmamızdır. Fakat Türkiye’nin o etkileyici ileri atılımına liderlik etmiş olan Başbakan Erdoğan, bugün arşa varan bir özgüven ve muhaliflere yönelik giderek artan bir tahammülsüzlük havası estiriyor.
Endişe veren işaretlerden biri, medya patronlarını gazetelerindeki editoryal icraatlardan ve içeriklerden sorumlu tutmaya yönelik rahatsız edici uygulama. Türkiye’deki en büyük ve en çoğulcu medya grubu olan Doğan Grubu’nun kamuoyu önünde karalanması ve aşırı cezalarla karşılaşması da aynı derecede alarm verici. Türkiye’deki medya sahiplerinin geri kalan çoğunluğu, Doğan vakasından derslerini çıkarmışa ve bunun sonucu olarak, rahatsız edici bir oto sansür uygulaması ortaya çıkmışa benziyor. Yakın zamanda yapılan bir araştırmada görüşleri alınan ana akımdan 67 gazeteci, rutin olarak oto sansür uyguladıklarını belirtti. Kamuoyu tartışmasının bastırılmasının ve medya bağımsızlığının kalmamasının nasıl felaketlere yol açabileceğinin çok sayıda örneği için tarihe bakabiliriz. Bunun tipik bir örneği, Irak Savaşı denen felakete sürüklenirken Amerika’da medyanın ihtiyatlı davranmamış olması.
Avrupa projesinin bir parçası Türkiye’de gördüğümüz eğilimler, denetim ve dengeleme sisteminin giderek etkisiz hale getirilip aşındırıldığına işaret ediyor. Bunun örneklerinden biri, Türkiye Bilimler Akademisi’nin kendi üyelerini seçme yetkisini kaybetme tehdidiyle karşı karşıya olması. Hepsinden önce, en çok da Nedim Şener ve Büşra Ersanlı gibi hakiki gazeteci ve akademisyenlerin, hiçbir inandırıcılığı olmayan suçlamalarla gözaltında tutulmasından dolayı endişeliyiz. AKP hükümeti üyelerinin, bu meşruiyeti olmayan gözaltıları savunma girişimlerini ve yargı sürecine saygı çağrılarını dehşetle karşılıyoruz. Yargı sürecine saygı, temelsiz suçlamalar ve meşruiyeti olmayan gözaltılar için bir kamuflaj olamaz. Bariz ihlaller ve saçma suçlamalara rağmen yargı sürecine saygı göstermek temel ölçü olacaksa, o zaman 2007’de AKP’nin kapatılması davasına yüksek sesle karşı çıktığımızda veya AKP’nin laiklik karşıtı faaliyetlerin odağında bulunduğuna dair fiili hükme karşı kararlı tavır aldığımızda vahim bir hata yapmışız demektir.
Canlı bir demokrasinin işleyebilmesi için, araç gereç alarak kullanacağı iyi bir yasal çerçeve gerekir. Fakat liderlikle kapsayıcı kamusal söylem arasında bir karakter uyumu da gerekir ki, bu da onun bir nevi yazılım programıdır. Biz Türkiye’nin çoğulcu sivil topluma olanak sağlayan bu yeteneğini giderek kaybetmesinden derin endişe duyuyoruz.
Türkler, AB’ye katılma ve siyasi-ekonomik başarıların en üst düzeyine erişme arzularını defalarca dile getirdi. Pek çok kişiyle birlikte biz de Türkiye’nin kriterleri yerine getireceğine ve üye olacağına inanarak, AB’nin bu müzakerelere iyi niyetle yaklaşmasını ve Türkiye’yi inandırıcı bir ilerleme içinde tutmasını savunduk. Türkiye, Avrupa projesinin bir parçasıdır; dolayısıyla Avrupa’nın en yüksek standartlarıyla ölçülecektir. Fakat şimdi dar görüşlü dış politika pozisyonlarının ötesinde, Türklerin kendi demokrasilerinin sağlığıyla ilgili olarak dostlarının söylediklerine kulak vermeleri lazım.
Batı’yı referans almak
Türkiye, uluslararası alanda yapıcı liderlik sergiliyor, Suriye gibi stratejik meydan okumalarına müdahale etmek istiyor diye kendi içinde hukukun üstünlüğüyle ilgili eksikliklerini görmezden gelemeyiz, gelmemeliyiz. Batı’nın ahlaki sermayesini heba etmesinin en denenmiş yolunun, liberal demokrasiyle açık toplumun temel ilkelerini kısa vadeli jeostratejik çıkarlar için arka plana atması olduğunu biliyoruz. Türklerin, ilhamlarını dile getirirken Batılı kurumları referans noktası almadıkları ya da özgür ve müreffeh bir hayatın standardını Batı modelinin oluşturmadığı gün, Batı için muazzam kayıp olur. Bazı Batılı ülkeler genel geçer düşünse de iki yanlıştan bir doğru çıkmaz. Ankara’nın Avrupa-Atlantik kuşağına dahlinin kararlı savunucuları olarak, canlı bir demokrasinin varlığı ve iyi işleyişi, Türkiye’deki değişmez önceliğimizdir ve öyle kalması zorunludur.”
Bu yazının olumlu olarak yansıtılan bölümlerinin tamamına katılmam mümkün değil ama bir İtalyan, bir Amerikalı, bir İspanyol dost acı söyler kabilinden yazdıklarının iç açıcı olmadığını düşünüyorum. Hele bu yazı yazıldıktan sonra gündeme gelen ve İçişleri Bakanının bilimsel terör olarak nitelendirdiği açıklamayı okusalardı mutlaka dudakları uçuklardı.
2012 yılında yeni hiçbir beklentim yok. 2011 de ki beklentilerimi muhafaza etmekle beraber şu anda içinde bulunduğumuz durumdan daha kötü günler geçirmemek ve daha ileri demokrasi örnekleriyle karşılaşmamak ümidiyle 2012 de “Estikçe” kaleme alacağım yazılarımda görüşmek üzere sağlık ve mutluluk dileklerimi sunuyorum. Her şey gönlünüzce olsun.
29.12.2011