Arşiv Geziler

39 SOKAKLA DAMLACIK BULUŞMASI

39 SOKAKLA DAMLACIK BULUŞMASI

‘Grup İzmiriz’ organizasyonlarından bir tanesi ‘Damlacık Buluşması’. İki gün önce ‘Milli Kütüphanede Perşembe toplantıları’ kapsamında Yaşar Ürük beyin ‘Konak Mimari Değişimi’ sunumundan sonra Grup İzmiriz olarak bir Cumartesi günü Konak’a ve Körfeze kuş bakışı bakmak fırsatını yakalayacağımız gezimiz için saat 12 00 de Eşrefpaşa Dr. Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi önünde 40 gezgin, gezidaş hazırız, hava da tam istediğimiz gibi yağış yok, rüzgâr yok, soğuk yok. Rehberimiz Yaşar Ürük bey önde biz arkada yola düşüyoruz.

Ben bu gezileri önemsiyorum ve katılmaya çalışıyorum. Çevreyi tanımak ve yaşadığımız şehir hakkında bilgi sahibi olmak için çok güzel fırsatlar. Ancak bunların böyle gönüllüler tarafından değil de kurumlar tarafından yapılması gerektiğini düşünüyorum. Belediyeler, Valilik, Kaymakamlıklar ne güne durur. Hele rehberler odası sadece yabancılar için mi vardır? Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim bu işi gönüllü olarak yapan Yaşar beye, Orhan Beşikçiye gezilerde destek veren arkeolog Zafer Derin ve şehir araştırmacısı İlhan beye teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız ve bizlere bu güzellikleri yaşatıyorsunuz. Bu arada yine gezilerine katıldığım gazeteci, yazar, araştırmacı Yaşar Aksoy beyi de bu arada anmadan geçemeyeceğim.

Kültür merkezi önünde Yaşar bey yoklamayı yapıp gezi için kaynak olmadığını tespit ettikten sonra verdiği bilgide ‘dokusu bozulmamış’ 13 mahalle, 39 sokak da eski evleri, 9 cami, bir hazire, eski çeşmeleri göreceğimizi öğreniyoruz. Sınırlarımızı ise önce Varyantın yani Birleşmiş Milletler Caddesinin batısı sonra karşıya geçip İki Çeşmelik Caddesi batısı olarak belirlerken ilave ediyor ‘inişi ve çıkışı bol bir gezi olacak, yorulacaksınız dikkat edin arada dinlenin’.  Evet, bu konuda son derece haklıymış hiçbir gezide bu kadar yorulmamıştım in, çık, merdiven tırman hele fotoğrafları çeken Hüseyin Erciyas beyin işi daha zordu, o bir de iyi görüntü almak için duvarlara tırmanıyor, akrobasi yapıyordu. Size de teşekkürler Hüseyin bey.

Gezi ile ilgili aldığım notlarımı okuyup bu yazıyı hazırlamaya başladığımda karar veremedim, aldığım notlara göre sokak sokak mı yazayım yoksa özetleyeyim mi? Özetlersem çok genel olacak ve gezinin bazı özelliklerini kaçıracağım, tamamını yazarsam, okurken sizler sokaklarda dolaşmaktan değil sokak isimlerini okumaktan başınız dönecek, in, çıkları okurken yorulacaksınız. En iyisi ben yoruldum siz de okurken yorulun… Sonunda karar verin bu kadar yorgunluğa değer miydi?  Hadi bakalım uzun bir girişten sonra tekmili birden ‘39 Sokakla Damlacık Buluşması’.

Gezeceğimiz ilk bölge Varyantın batısı burası yoğun olarak Tatar göçmenlerin oturduğu bölgeymiş. Kültür merkezinin hemen arkasında 384 sokaktan başlıyoruz adımlamaya sokakları ve ilk durağımız hemen köşe başında üzerinde ‘İzmir Belediyesi 1932’ yazan şu anda suyu akmayan çeşme. Son anda fark ediyorum ve aman diyorum Cumhuriyet düşmanları bu çeşmeyi görmesin. Neden mi? O belirttiğim yazının hemen üstünde TC yazıyor görürlerde kazımaya kalkarlar, boyarlar.

Biraz yürüyünce Muhtarlık binasını görüyor ve mahallenin adını öğreniyoruz Güngör Mahallesi ve hemen yanında mahallenin özelliklerinden olan Tatar börekçisi Mehmet Ustanın dükkânı. Daha gezini başı dükkânın içinden yayılan çiğ böreğin kokusunu boş geçmez tadına bakardım. Bir daha ki sefere deyip devam ediyoruz.

1889 yılında yapıldığını kitabesinden öğrendiğimiz Akarcalı Camisinin minaresinden yayılan ezan sesi eşliğinde 386 sokaktan sola dönüyor 380 sokağı geçiyor yol kenarı çiçek saksıları ve küçük süs ağaçları ile bezenmiş 387 sokağa giriyoruz. Dış sıvası mozaikten yapılmış bir ev bir devrin mimari tarzını yansıtırken bir diğer evin sıvasının içine gömülmüş dış cephede aynı renkle boyalı tarihi iki sütun ise bizi hayretlere düşürüyor bu iki sütun oraya nereden geldi ve neden orada? Madem koydun vur üzerine beyaz boyayı olsun sana mermer görünümü ile tarihi (!) bir ev. Biraz ileride ise yan yana üç ev; biri hayatın sillesini yemiş belli ki sahipleri de terk edip gitmişler, ev de o terk edilmişle kendi kaderine küsmüş boyaları akmış, camı, çerçevesi kırılmış daha yıkılmamış direniyor. Ama yanındakiler yenilenmiş o eve nazire yaparcasına süslü ve gösterişliler moda deyimi ile ‘diren eski ev’ diyorum…

394 sokakta bizi çok güzel bir körfez manzarası bekliyor burada oturanlara gıpta ediyor ve fotoğraf makinelerimizin deklanşörüne art arda basıyoruz. Şule hanıma soruyorum ‘buradan ev ister mi’ hemen diyor dünden gönüllü manzara onu cezp etmiş sokakların darlığı evlerin eskiliği hiç umurunda değil. Soruyorum fiyatlar 150binden başlıyor, kiralar 500-600 lira. Ama her gün soba yak,  külünü temizle, evin önünü süpür bu işleri nasıl kim yapacak? Hayali yeter deyip devam ediyoruz yeni manzaralara…

334 sokaktan sola dönüp 420 sokağa geldiğimizde doğanın şiddetine ve sahibinin ilgisizliğine dayanamayan bir evin yıkılıp yok olduğunu ve bir kısım ev malzemesinin de bu yıkıntı içinde olduğunu görüyoruz.

Ara açılmış adımları sıklaştırıyor Yeşiltepe Parkının kenarından hızla geçiyoruz biraz ilerde gezidaşlar 401sokak başında bizi bekliyor. 19ncu yüzyıl sonu 20nci yüzyıl başında yapılmış yanında yıkılmış medrese kalıntısı da bulunan Selimiye Hacı Ethem Camisinin önündeyiz. Caminin alt duvarında ki mermer yazıtın bir Yahudi kadına ait mezar taşı olduğunu ve bu bölgenin eski bir Yahudi yerleşimine ait maşatlık, mezarlık olduğunu öğreniyoruz Yaşar beyden.

İlk yürüyüşe başladığımızda sokaklarda olan insanlar artık yoklar sokaklar bomboş sadece biz gezidaşlar varız. Daracık sokaklardan bazen ancak 4-5 kişi yan yana yürüyerek ve uzunca bir kuyruk oluşturarak bazen evin duvarından çıkmış soba borusundan yayılan dumanın sislemesinde özgürce dolaşıyor ve fotoğraf çekiyoruz.

404 sokaktan yukarı çıktığımızda iki papaza ait olduğu söylenen ikiz evler dikkatimizi çekiyor. Evlerin kapı girişi üzerindeki ay yıldız ve eski Türkçe rakamlar el değiştirdiğinin göstergesi olarak değerlendiriliyor. Biraz ilerde ise yine çok güzel bir körfez manzarası ile karşı karşıyayız ve bir genç almış yanına birasını bir elinde sigarası ve telefonunda belliki mesaj yazıyor öyle dalmış ki bizim farkımızda bile değil. Bu manzarada kim bilir kime hangi sevgiliye, hangi yavukluya…

399 sokaktan tırmanırken yine yıkılmış ve parçalanmış bir ev görüyoruz sol tarafta ise bu eve nazire yaparcasına dimdik ve yeni haliyle duran bir ev dikkatimizi çekiyor restore edilmiş ama altı şiş, üstü kebap misali imarla ilgili mevzuatı bir hayli zorlamış.

391sokağa sağa dönüyoruz bir ihtiyar amca elinde sigarası saksılara dayanmış sigarasını tellendiriyor belli ki içerde içmek yasak, selamlaşıyoruz biraz sert bakıyor ama kalabalığı görünce yumuşuyor, buraları İzmir’mi diye söyleniyorum alışmışız aşağı da modern evlere, geniş caddelere, hızlı ve gürültülü bir hayata sanki Alaşehir Toptepe altında dolaşıyorum. Burada manzara deniz, orada ova ama aralarında bir fark var. Burası İzmir ve yarın kentsel dönüşüm buralara uygulandığında şehrin en mutena semti olur çıkar. Bu sokaklar da ki arsalar, evler sahiplerini de ihya eder. O zamanda yerde gördüğümüz İBSİ yazan su şebekesine ait vana kaybolur ve bu özgünlük yok olur. Bu doku korunmalı mı? Korunmalı ama nasıl?

Sokaklar arasında inişli çıkışlı turumuz devam ediyor.  400 ve 397 sokaktan sola dönerek evinin önünü daracık sokakta canlı çiçekler ve bodur bitkiler yanında yapma çiçeklerle süslemiş amcaya selam verip bu güzel görüntüden dolayı kendisini kutlayarak 384 sokaktan sağa ve tekrar Akarcalı Camisi önüne çıkıyoruz. Bu bölgede ki turun sonuna geldiğimizi ve biraz sonra ikinci bölüme başlayacağımızı öğreniyoruz Yaşar beyden. 407 sokaktan Birleşmiş Milletler Caddesi yani varyanta çıkıyoruz karşımızda çinileri ve devasa görünümü ile Fatih Camisi.  Bu cami ilk yapıldığında küçük bir mescit görünümün de imiş ancak bulunduğu yerden dolayı her yerden görülebilecek büyük ve gösterişli bir siluet cami olsun diyerek eskisi yıkılarak yerine bu cami yapılmış. Yani şimdi ki İstanbul’da Çamlıca tepesine cami yapma mantığı o günde kendini göstermiş.

408 sokaktan aşağı süzülürken bizi ilk karşılayan sonrasında birkaç tanesini göreceğimiz, dili olsa anlatacağı çok hikâyeleri olan bir binek taşı oluyor.

413 sokakta; kapısında bolca fotoğrafların olduğu Damlacık Spor Kulübü binasını görüyoruz. Fotoğraflar GS’ın efsanevi milli futbolcusu Metin Oktay’ın onun bu kulüpte futbol oynadığı 1952 yıllara ait ve Damlacık Mahallesinin övünç kaynağı.

Köşe başında ise bir diğer övünç kaynakları (!) var yeşile boyanmış ve derme çatma küçük bir kulübe ve içinde yanmış mumları ile Tezveren Dede yatırı. Yatırın adını sorduğum genç ilave ediyor ‘daha bir şey verdiğini görmedik de duymadık ta’. Yatırı yeşile boyayanlar bununla yetinmemiş yanında ki çınar ağacının gövdesini ve hemen yanı başında ki 1898 Marsilya yapımı pompalı sapı kaybolmuş bir çeşmeyi de boyamış. Allah akıl fikir versin diyerek 425 sokağa giriyoruz. Bu sokak ta evlerin bir bölümünün merdivenleri sokağa taşmış, kaldırım olmayınca sokakta serbest yürüyüş özgürlüğünüzü kısıtlayan bu korkuluklu ve üç beş basamaklı merdivenler dikkatimi çekiyor.

Namık Kemal Mahallesi Muhtarlığı önündeki merdivenlerden yeni bir tırmanışa başlıyoruz 424, 423 sokaklarda tırmanış devam ediyor oh diyeceğimiz sokak 413 ve nerdeyiz derken karşımızda ki pazarcılar ve mandalinalarını satış için hazırlayan toptancı kamyonu bizim Hasan Sağlam Öğretmen evinin önüne kurulan Eşrefpaşa Pazar yerine çıktığımızı gösteriyor.

Evet, burası bir açık hava pazarı biz de mandalina alıp yiyoruz ama ya antik Roma döneminde burası nasıldı diye düşünmeden de edemiyoruz. Üzerinde bulunduğumuz devasa mermer taşların olduğu yol Antik Roma dönemine ait tarihi İpek Yolunun bir parçası. O günkü adıyla Viyadora yani Altın Yol.  (Bu gün Karşıyaka’yı İzmir’e bağlayan Altın Yolun adı buradan gelmiş.) İzmir kapılarından olan Magnesia (Manisa) kapısından Agora’ya uzanan yolun Efes kapısı ile birleştiği bir bölüm olan yol bu gün 10 metrelik genişliği ile kendini belli ediyor. Yol elli yıl önce Eşrefpaşa yolunun genişletilmesi çalışmaları esnasında bulunmuş. Yolun deniz kenarına bakan bölümünde bulunan üstü kapalı sütunlu bölüm bu gün yok. Daha önce gezdiğim bu bölgede yol kenarında mezarlıkların bulunduğunu öğrendiğimi ve etrafta bazı kemik parçalarına rastladığımı söylediğimde bölgenin bir bölümünün mezarlık olarak kullanıldığını söyleyen Yaşar beye Zafer bey ilave ediyor. ‘Böyle yolların kenarına mezarlıklar, nekropeller yapılarak şehre gelenlerin ölümlü hayata dikkati çekilirmiş’. Yolun durumu o kadar kötü ve pislik içersindeki adeta sekerek geçiyor ve Belediyenin kulağını çınlatıyoruz. 100 metrelik bu yolu korumaya almak çok mu zor?

Öğretmen evinin kenarından park olarak korumaya alınmış alanın kenarında 429 sokaktan inişe geçiyor ve parka dalıyoruz. İlk dikkatimiz çeken dört adet sütun altlığı oluyor sanki düzenleme esnasında bir yerlerden buraya getirilmiş gibi ama hemen sırttaki antik Smyra’nın batısında ki surlar acaba dedirtiyor. Dere yatağı üzerindeyiz ve Yaşar beyin içine girdiğini söylediği eski bir mağara girişi bu gün kapatılmış. Yapılan düzenlemede ki duvarların üzeri Şirinler, Ayı Yogi, Bobi ve ejdarha resimleri ile süslenerek yıllar sonrası için sanki mesaj bırakılmış zamanın çizgi kahramanları olarak.

Çizgi roman kahramanlarını, surlar ve mağara ile baş başa bırakarak sokak sonunda ki eski çeşmenin yok olmuş hali bizi hiç şaşırtmıyor çünkü böyle onlarcasını gördük ve göreceğiz de.

426 sokaktayız 448 sokağa yöneliyoruz ve karşımızda Damlacık Camisi 18nci yüzyılda Kılcızade ailesi tarafından yaptırıldığı için Kılcı mescidi olarak yanlış adlandırılan bu caminin minaresi kırmızı rengi ile dikkati çekiyor. Minare,  Padişah Abdülhamit zamanında pek çok camide yaptırılanlardan biri. Caminin dış duvarının içine gömülmüş olan Cumhuriyet dönemi eski bir çeşmenin mermer üzerine resmedilmiş vazo içinde ki çiçekleri akmayan suyu ve dolmayan yalağından sulanacağı günleri bekler gibi sapasağlam duruyor. Yakında ki tünel inşaatı ile durumu pek de sağlam görülmeyen bu caminin geleceği biraz şüpheli gibi görünüyor bizlere.  Camiyi kaderi ile baş başa bırakıp ilerliyoruz. Eski bir yapının üzerinde 2 metre genişliğinde 270 metre uzunluğunda Kadifekale’ye uzandığı söylenenlerden biri olarak değerlendirilen koridor/ galerinin ağzı kapatılmış.

427 sokak başında Etnografya Müzesini bütün haşmeti ile arkamızda bırakarak Odun Kapısı Camisine ulaşıyoruz. Odunkapı zade ailesi tarafından 1754 yılında yaptırılan caminin içerisindeki çeşme 100 yıl önce cadde başındaki Mühürdar Ahmet Ağa çeşmesi. Bu çeşme caminin içine taşınarak şadırvan olarak kullanılmaya başlanmış ve de iyi olmuş bu gün kullanılan ve suyu akan ender çeşmelerden biri. Caminin içindeki duyurulardan Alo Fetva Hattının 190 olduğunu görüyorum ve ilk aklıma geleni soruyorum ‘Her gün din, iman, ahlak diye konuşanlar, bizim besmelemiz yeter diyen siyasetçiler; aldıkları oyla iktidar olup hırsızlık yapıyor, yolsuzluğa bulaşıyor, rüşvet yiyor, kul hakkına tecavüz ediyor, haram yiyiyor ve bundan dolayı haklarında soruşturma açılıp ceza veriliyorsa bunların yaptıkları günahmıdır? Bunlara oy verilir mi? Oy verilirse bunların haramına ortak olunur ve günahkâr olunur mu’? Ne cevap verirler acaba? Caminin içinden fotoğraf çekme isteğim ise Kaymakamlıktan izin almamız gerektiği (!) belirtilerek ret edilince pencereden çekiyorum.

446 sokak merdivenlerden aşağı iniyor ve sokağın sonunda eski bir yapının duvarında akmayan ama yazıtı ile duran yine bir çeşme var buraya Memet imzasını atmış.

845 sokakta Ali Ağa Camisinin yenilemesi yapılıyor ama yapılanlara bakınca hiç te güven duymuyorum sanki yalap şalap şap bir çalışma gibi görünüyor. Caminin hemen önünde akmayan çeşme var ama yanına sebil olarak yenisi yapılmış hatta yenisini yaparken eskiye benzetmek istemişler ama onu da beceremişler.

483 sokakta ilerlerken kulağıma müzik sesi geliyor ve karşıda ki İzmir Halk Ozanları ve Âşıklar Derneği binasının merdivenlerini tırmanıyor kapı deliğinden içeri gözlüyorum. İçeride çalışma var ve ozanlar karşılıklı atışıyor bir ara kapıyı çalıp girmek istiyor ve gezi daşlara bir hoşluk yapmak istiyorum ama gruptan bir hayli gerideyim biraz dinleyip 442 sokakta Türkiye Kızılay Cemiyeti Merkezi tabelasının olduğu binayı inceliyorum. Oldukça eski ve bu gün kullanılmayan bu yapı eski bir şapelmiş bir müddet Cemiyet merkezi olarak kullanılmış bu gün kaderine terk edilmiş bir görüntü içersinde.

Yine aynı sokakta bir zenci tarafından yaptırıldığı için Arap Fırını olarak bilinen ve bölgenin simgelerinden olan fırından simit ve peksimetle açlığımızı gideriyor ve eski bir konaktan restore edilmiş tertemiz pırıl pırıl Konak Belediyesi Ayla Ökmen Semt Merkezine giriyoruz ve girmemizle fotoğraf çekmek yasak diyen bir bayan güvenlikçi ile karşılaşıyoruz. Neden sorusuna cevap vermiyor ama önümüze dikilerek bahçeden yukarı ve içeri giremeyeceğimizi belli ediyor. Bahçedeki kuyunun suyunun halen var olduğunu bu hanıma çaktırmadan kontrol ederek onu disiplini ile baş başa bırakıp geri dönüyor ve 436 sokağa giriyoruz. İmam Hatip Lisesi yanından duvarlardan çıkmış soba borularında kendimizi koruyarak ilerlerken sokağın özelliğine uygun yeşil boyalı iki katlı kocaman bir evin iki çatı köşesindeki sütun başlıkları bir mimari harika(!) olarak sırıtıyor. Beyaz mermer renge boyansa daha güzel olur diye değerlendiriyoruz.

430 sokakta köşede yamulmuş yıkılmak üzere olan bir evin içinde oturanların olması beni hayretlere düşürse de Bostanlıda ki yamuk evleri düşününce sadece gülümsüyorum.

Hasan Tahsin Öğretmen evini alt sokaklarındayız burada da bir eski çeşme var ve Damlacık suyu akıyor, Yaşar bey anlatıyor ‘Şirinyer’den gelen suyolları ve buralara akıtılan suların tarihçesi Osmanlı’ya dayanıyor. Sadrazamlar Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ile Pargalı İbrahim Paşa 18nci yüzyılda bu kanalları yaptırmışlar ve 70 çeşme ile su ta Salhane’ye kadar taşınmış. Sonrasında ise bu çeşmelerden bir bölümü Belediye Çeşmesine döndürülmüş’. Elimi yüzümü yıkayıp nefeslendikten ve hayırlarına dua ettikten sonra artık ayaklarımın isyan noktasına geldiği tura yine bir tırmanışla devam ediyoruz.

844 sokaktan kapısında iki adet binek taşı olan Kılcı Mescit’den İki Çeşmelik Caddesine çıkıyor ve sola dönüp 840 sokağa giriyoruz. Sokağın kenarında bir eski bir koltuk üzerine taşlar konulmuş sanki bir taht hatta binek taşını hatırlatıyor ama yere sabitlendiği kazık ise Voyvodayı. Yeni Çukur Hamamı önünde yıkılmış bir duvarın kalıntısı arasında kalan kapı ve pencere sanki karşıda ki Hilton Oteli için özel tasarlanmış bir stüdyo hakkını veriyor fotoğrafçılarımız bu manzaranın

Hacı Mehmet Ağa camisinden İsmet İnönü sokağına yani 842 sokağa çıkıyoruz. İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 1884 yılında doğduğu ve bu gün yenileştirilerek müze haline getirilmiş evinin önündeyiz.   Kapalı ziyaret edemiyoruz ama böyle bir evin varlığından haberdar oluyoruz. Bu evde doğan asker, siyasetçi ve diplomat İsmet İnönü’yü ölümünde son yolculuğuna uğurlayan, tabutunu sırtında taşıyarak bu günkü mezarına götüren Harbiyelilerden biri olarak uygun bir zamanda evi ziyaret etmeyi planlıyorum.

Sokaktan aşağıya doğru iniyoruz sokağın sonunda duvarda fayans bir duvar süslemesi. Belli ki altında eskisi varmış bu yenisi eski tadında ama modern. Karşısında ki bina ise yıkılmak üzere korumaya alınmış ve çitin üzerinde iki levha var biri ‘kuru kafalı dikkat ölüm tehlikesi’ diğeri ise buna inat ‘Düş bahçeleri Halay çeken ağaçlar evi’ ne demek diye yazıdan bir ip ucu arıyorum civarda ama bulamayınca oradan geçen bir hanıma soruyorum yanda ev de kalan gençler yazmışlar!

Esnaf Şeyh Camisi haziresi oldukça büyük ve diğer hazirelerde olduğu gibi semt sakinleri ile iç içe.

Kestelli yokuşuna doğru yol alıyoruz bir evin duvarında gördüğüm kırmızı renkli İSTŞ – 11604 yazılı küçük tabelayı ‘İzmir Su Tesisatı Şebekesi’ olarak açıyoruz.

834 sokağı hızla geçiyor ve  838 sokak ile 774 sokağın keşistiği köşedeki Yemişçizade Konağı önünde duruyoruz. Konak Belediyesince satın alındığı söylenen bu bina bölgede ki Cihan Palas oteli ile beraber kullanılabilecek korunmuş en önemli binalardan birisiymiş. Sahiplerinin yeni ve denize yakın bölgelere taşınmasıyla terk edilen, halen dış görünüşüyle direndiğini belli eden konak zamanında triko atölyesi ve Milli Gazete bürosu olarak kullanılmış. Askerlik Şubesine ev sahipliği yapmış. Rumlar ‘bir binayı soluk yaşatır’ derlermiş diyen Yaşar Bey bu binada hayatın devam etmesi gerektiğini belirtiyor. Temennimiz Belediyenin bunu sağlaması.

Pencerelerinden kim bunlar, burada ne işiniz var diyerek bizleri izleyen dost yüzleri gördüğümüz, yolda hatırımızı soran ihtiyarların olduğu, zamanımız olsa çay ikram edecek sevecen insanlarla karşılaştığımız, halen evlerinin önünün yıkanıp süpürüldüğü, çocukların evin önünde ki daracık alanda evcilik oynadığı, sokaklarında bir tarihin izlerinin yattığı ama yaşayanların farkında olmadığı 39 sokakla Damlacık Buluşmasının sonuna geldik.

Eski evlerin birinci katlarının iş yeri olarak kullanılan üst katlarında ise cumbaların, pencere işlemelerinin, kafeslerin, oymalı pencerelerin olduğu yapıları seyrederek Kemeraltına doğru iniyoruz. Son noktayı 1875 yılında yapılmış hemen arkasında girişi kapatılmış tüneli ve tarihi yapısı ile Naturzade Camisinde koyuyoruz.

Ayaküstü gelecek gezinin Bornova bölgesinde olabileceğini görüşüp ‘eskiyi yakalama, kökümüzü arama, tarihi yâd etme’ gezilerimizden birisini daha tamamlıyoruz. Hedef karnımızı doyurmak üzere bir esnaf lokantası ve sonra bir fincan kahve ama kırk yıl hatırı olanından ve fincanda pişeninden. Sokak çalgıcılarının kıvrak nağmeleri eşliğinde ilerliyoruz yorgun ama mutluyuz… 11.01.2014

Comments (1) »

BİR KAÇ SAATTE KARS

Bir kaç saatte Kars hakkında bilmek istedikleriniz. O soğukta içinizi ısıtacak güzellikte Ceyhun Balcı’nın kaleminden bir gezi yorum. Aşağıda ki linkten okuyabilirsiniz.

http://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2014/01/09/bir-kac-saatte-kars/

 

Leave a comment »

SEFERİHİSAR MANDALİNA BULUŞMASI

SEFERİHİSAR MANDALİNA BULUŞMASI

Pek çok defa gittim Seferihisar’a, Sığacık’a hele “Yavaş Şehir” ile taçlandırıldıktan sonra bir başka gözle bakmaya ve değerlendirmeye başladım bu güzel beldeyi. Ama her seferinde Yavaş Şehir için Sığacık Mahallesi evet ama Seferihisar merkez biraz zor geldi bana. Hele son ziyaretimizde yani bu günkü gezi esnasında Belediye Başkanı ile yaptığımız söyleşiden sonra anladım ki sadece yerel yönetimin katkısı, çabası yetmiyor “Yavaş Şehir” olmaya yerel halkında benimsemesi, destek vermesi ve kriterleri uygulaması lazım. Ama hayli yol aldıkları kesin hele Başkanın biz “Müslüman mahallesine salyangoz sattık” benzetmesi işin zorluğunun yanında elde edilen başarı ve Türkiye’de 8, KKTC de bir ilçenin daha “Yavaş Şehir” unvanını kazanması gelinen noktanın açık göstergesi.

Söze biraz ortadan girdim galiba bu ‘Mandalina Buluşması’ da nereden çıktı der gibisiniz. En iyisi baştan başlayayım. Önce bu organizasyonu yapan “Grup İzmiriz” den bahsedeyim sizlere. “İzmir’de İzmir için bir şeyler yapılmalı diye düşünen İzmir Sevdalılarının oluşturduğu grup;  “İzmir’e sevdalıysanız, bu kentin hoşgörülü ve zengin geçmişini, yaşanılası geleceğe bağlayan köprünün bir parçası olmak için sizde aramızda olmalısınız” diye davet edince ben ve eşim grubun üyesi olduk. ‘İzmir’, ‘sanat’, ‘kültür’,ve ‘turizm’ olmak üzere dört kavram üzerinde yoğunlaşacağını belirten ve platformda nitelikli konferans, panel, sempozyum, çalıştay, gezi ve benzeri etkinlikler düzenlemeyi kendine görev edinen grubun etkinliklerinden birisi bu “Seferihisar Mandalina Buluşması”. Ancak ilki değil daha önce Yaşar Ürük beyin sunumuyla “Frenk Sokağı” söyleşisi ve Orhan Beşikçi beyin rehberliğinde “Basmane Gezimiz” var.

Gelelim Seferihisar Mandalina buluşmasına; planlandığı gibi biz Karşıyaka Kadın Hakları heykeli önünde saat 09.25 hazırız ve hiç sektirmeden Semra Hanımın liderliğinde otobüsümüz geliyor. Bakıyoruz eski dostlardan kimler var Zuhal hanım ve Okan abi burada daha sonra onlara Orhan ve Yaşar beylerde katılıyor ve son duraktan sonra Yaşar Ürük bey gezi hakkında bizleri bilgilendiriyor. Gezi arkadaşlarımızı tek tek tanıtıyor kim kimdir ne iş yapar. Görüyorum ki bilgi ve görgü düzeyi oldukça yüksek bir ekiple beraber olacağız ve hepsi de “İzmir Sevdalısı”. Seferihisar adının nerden geldiği ve bu şehrin kuruluşu ile ilgili bilgileri anlatıyor. Öğreniyoruz ki bu şehrin adı bilindiği ve anlatıldığı gibi eski bir Pers Komutanının adına kurulmuş bir şehir değilmiş ki bu bilgiyi daha sonra Kent Araştırmacısı İlhan Pınar beyde Teos’da bilgi verirken tekrarlıyor. Peki, nereden gelmiş Seferihisar adı. Aslı şuymuş ilk adı Sivrihisar mış Ankara yakınlarında ki Sivrihisar ile karışınca 1910 lu yıllarda burası olmuş Seferihisar. Düzce köyündeki medrese ile Osmanlının ilim, irfan yuvalarından birisi imiş. Bu bilgiler ve hoş sohbetlerle Seferihisar’a geliyoruz ve bizi Belediye’de bekleyen Başkan Tunç Soyer beyle kısa bir söyleşi yapıyor soru ve cevaplardan sonra anı fotoğrafı ile Başkana veda ediyor ve rehberimiz arkeolog Mehmet beyin rehberliğinde Teos’a doğru yola çıkıyoruz. Programın devamında ‘Sığacık Pazarı’ ve son olarak ‘Mandalina Buluşması Şenlik Alan’ı var.

Mandalina, portakal ve limon bahçelerinin görüntüsü eşliğinde Sığacık’a doğru yol alıyoruz. Mayıs ayında insanı sarhoş edecek şekilde buram, buram kokan mandalina çiçekleri artık olgunlaşmış birer meyve olmuş ve dallardan öbek, öbek yollara sarkıyor…

İlk durağımız yol üzerinde ki Karagöl; araçtan inip birkaç yüz metre yürüyeceğiz ama yol kenarında ki mandalinalar tatlarına bakmazsak sanki darılacaklarmış gibi bir hisse kapılınca kul hakkı bir deyip hakkımı alıyorum. Sonra da gerisi geliyor tabii ki. Sığacık’a 3 km mesafede ki göl adı gibi kapkara. Antik taş ocağı olduğunu gösterir üzerinde yazılar olan siyah ve gri mermerler bölgede sere serpe duruyor. 100 metre çapında ki gölün hemen kenarında ki balıkçılar onlarca oltasını birer, birer küçük direkler üzerine bağlamışlar ve uzaktan balıkların vurmasını beklerken hem mangal sefası yapıyor hem de güneşleniyorlar.  Rehberimiz Mehmet beyin anlattıklarına İlhan beyin ilavesi ise Evliya Çelebi den. ‘Tılsımlı Göl’ de denirmiş Karagöl’e ve bunu hikâyesini anlatıyor ‘Derviş ve gölde ki hazine’.

Bu arada bölgede ki taşlardan parlak yeşil olanların ‘Serpantin’ olduğunu ve antik çağda ok ve baltaların ucunda kullanıldığını Akın beyden öğrenince küçük bir parça alıyorum benim ilk insanının yaşadığı Güney Afrika’dan getirdiğim taşın yanına koymak üzere.

Sığacık limanının kenarından Akkum plajlarına doğru yöneliyor ve oradan Teos’a varıyoruz.

‘Teos’;  1862 yılında başlayan ve aralıklarla 1996 yılına kadar devam eden arkeolojik kazılar 2010 yılından itibaren yeniden başlamış ve M.Ö 1000 tarihinde kentte yaşamın olduğu ortaya çıkarılmış.  Ancak kentin en güçlü olduğu zaman Yunanistan’dan kaçanların kurduğu ve geldiklerinde bölgede Karya’lıların olduğu ve kendi egemenliklerine kattıkları zamanmış… Zamanla kent Foça (Fokai) ile Didim (Milet) arasında ki 12 İon kentinden biri olmuş. Kentin en büyük özelliği içinde barındırdığı şair, müzisyen, tiyatrocu ve şarkıcılardan oluşan sanatçı bir çevreye sahip olmasıymış. Kentin bu özelliğinden dolayı kentin koruyucu tanrısı, ‘Dıonysos’ sanat, eğlence ve şarap tanrısı adına tapınak inşa edilmiş. ‘Dıonysos Tapınağının’  bu gün bir bölümü ile ortaya çıkarılmış. Tanrıya sunulan armağanlar tapınak dışındaki alana yerleştirilir, tapınağın kapısı açılarak güneşin tapınaktan içeri girmesi ile tören yapılır ve armağanlar tanrı adına rahipler tarafından kabul edilirmiş. Rehberimiz bu hikâyeyi anlatınca tapınakta rahip olmak varmış dedim kendi kendime. Ekmek elden, su gölden, şarap Teos’lulardan. Kim bilir armağanlarda neler var? Bu arada bir de katkı geliyor rehberimizin anlattıklarına grup arkadaşlarından ‘Dıonysos bir geçtiği yerden geçmezmiş’ hah diyorum ne de olsa şarap tanrısı tanrı hep sarhoşmuş. Yok, yanılmışım gezginmiş hep başka yollardan geçermiş. Dıonysos’la ortak bir özelliğimiz meydana çıkıyor. Ben de gezerken aynı yoldan geri dönmeyi aynı yerden iki defa geçmeyi tercih etmem. Güzergâh değişik olmalı ki daha çok yer göreyim.

Neyse bilgileri dinlemeye devam, tapınağın hemen arkasında bir bölümü sağlam diğer bölümleri çeşitli inşaatlarda ve kalenin yapımında kullanılmış olan ‘Surlar’ 6 km uzunluğunda ve İskender döneminde yapıldığı tespit edilmiş ve bu surların içinde yaşayan nüfus 25-30 bin kişiymiş.

Meclis Binasına doğru ilerlerken bölgede ki zeytin ağaçlarının ilginç kıvrımları ile devasa gövdelerini fotoğraflıyorum. İleride ki hayalime ilk adım olarak bir öykü ve fotoğraf sergisi!

‘Meclis Binası’, tapınağın doğusunda kentteki en iyi korunmuş ve kullanılabilir tiyatro formatında bir yapı. Üstünün açık veya kapalı olduğu tespit edilememiş ancak Odeon, Müzik Sahnesi olarak da kullanıldığı değerlendirilmekte imiş Meclisin karşısında kentin Agorası var. Agoranın ortasında ise ‘Apollon Tapınağı’ olarak tahmin edilen yükselti ise yeryüzüne çıkarılmayı bekliyor. . Meclis Binasının hemen üstündeki Çitlembik ağacı kaç yaşındadır bilmiyorum ama duruşu, gösterişi ve bölgeye hâkimiyeti ile bundan sonra burada yapılacak pek çok etkinliğe şahitlik yapacağına eminim.

Tarihte ki yolculuğumuz devam ediyor ve güneye doğru hafif bir yükselti ile çıktığımız tepede sahne ve kulis bölümleri korunmuş seyirci bölümleri ise kısmen yok olmuş 6 bin kişilik ‘Tiyatro’ ile karşılaşıyoruz. Tiyatronun üst seyirci bölümü Asos da ki kadar olmasa da deniz manzarası ile sahnelenen etkinliği beğenmeyenler için harika bir hayal âlemi sunuyor.

Teos’ta daha gezilecek Sarnıç, Akropol, Gymnasıon, Liman ve Kilise var ancak bizim zamanımız bu kadarına el veriyor ve saat 14 30 olmuş acıktık. Kalan bölümleri bir başka zamanda gezmek üzere Teos turunu tamamlıyoruz.

Sığacık pazarı bizi bekliyor araca biniyor ve Sığacık’a doğru yola çıkıyoruz. Seferihisar’ın Mahallesi olan ‘Sığacık’ bir liman bölgesi. Her ne kadar yeni yapılan Marina denizin bir bölümünü kapamış ve halkın denizle buluşmasını engellemişse de kalenin kuzey kapısı bu buluşmayı sağlıyor. Geçmişi Selçuklulara kadar dayanmakta olan kale Padişah Kanuni Sultan Süleyman tarafından Rodos seferine hazırlık olması bakımından lojistik bir üs olarak inşa edilmiş ve bu günkü halini almış. Kalenin sınırları içersinde ki evler eski yapısal özellikleri ve her hafta Pazar günü kurulan yöresel Pazarı ve kalenin iç avlusunda yapılan kültür sanat etkinlikleri ile ayrı bir özelliğe sahip.

Yaşar beyin Sığacık için bize verdiği serbest zaman 1 saat hem yemek yiyecek, hem pazarı, hem marinayı gezeceğiz. Hanıma soruyorum onun aklı keşkek yemekte benim aklım rakı balıkta orta yolu buluyoruz. Keşkek paket yapılıp eve gidecek süratle Liman Lokantasına yöneliyoruz ve hayatımın en süratli rakı lamasını yapıp kendimizi pazara atıyoruz. Daha doğrusu Şule hanım atıyor ben limanı fotoğraflarken bir anda kayboluyor Pazar girişinde buluştuğumuzda keşkek kurtarılmış yanına bazlama, yaprak sarma ve aşureyi yedeklemiş onları sırt çantama yerleştirip dolaşmaya başlıyoruz. Karnımız tok, sırtımız pek. Sebze, meyve, ot, çörek, börek, keşkek, tatlı, mantı, gözleme, yiyecek, içecek her şey yöresel. El emeği, göz nuru patikler, hırkalar ve daha neler neler takılar, incik, boncuk giysiler kısacası bu pazarda ne ararsan var, bu pazarda hayat var ve biz bu hayatın tadına pek çok defa vardığımız için kısa bir turla tekrar görüşmek üzere otobüse doğru yol alıyoruz. Aklım aşurede ve otobüste midemde ki yerini alıyor damağımda güzel bir tat bırakarak.

Belediyenin Mandalina Şenliğinde düzenlediği etkinliklere katılmak üzere şenlik alanına geliyoruz. Pazar yeri dolu bir tarafta üreticiler sebze ve meyvelerini satarken sahnede Mandalina Güzellik Kral Kraliçesinin seçimi var. Hemen pazarı turluyoruz mandalina ve nar alıp alışverişi tamamladıktan sonra bir çay içimi mola verip şehir meydanına doğru yürüyoruz. Bir çayda burada ki kahvede sonra bir çarşı turu ve ‘Mandalina Buluşmasının’ sonu.

Bir hafta sonunu mutlu ve güzel insanlarla tarihle iç içe geçirmenin keyfi ile geriye dönüş. Teşekkürler İzmir Sevdalısı dostlar, teşekkürler Grubum İzmiriz yönetimi. Bir defa ki etkinlikte buluşmak üzere kalın sağlıcakla. 17.11.2013

Bir başka Seferihisar yazısı;

http://alasehirli.wordpress.com/2010/05/21/seferhisar-sigacik-yavas-sehir-turu/

 

Leave a comment »

SAKIZ ADASI

SAKIZ ADASI

Sakız Adası ile ilgili her türlü bilgiye ulaşabileceğiniz link;

http://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2013/10/17/sakiz/

Leave a comment »

GÜNEYDOĞU ANADOLU TURU

GÜNEYDOĞU ANADOLU TURU

27-63-02-46-31

Emekli olduktan sonra bu gün, yarın derken tam sekiz sene sonra hayalimde ki Güneydoğu Anadolu turunun birinci etabına karar verecek fırsat Şubat ayında elime geçiyor. İkinci etap ne derseniz o seneye Mardin ve Hasankeyf.

22 Mayıs’ta İskenderun’a devre arkadaşları ile kampa gideceğiz bunu fırsat bilip yola bir hafta öncesinden çıkmaya karar veriyoruz… İlk iş uygun uçak bileti bulmak, fırsatı Pegasus’da yakalayınca ilk durak belli oluyor Gaziantep. Bileti alıyor ve plan için çalışmalara başlıyorum. Yıllardır bu gezi için biriktirdiğim gezi notları ortalığa dökülüyor en büyük desteğim Azer Bortaçina’nın 2003 yılında yazdığı Güneydoğu Anadolu adlı kitabı. Çalışmanın neticesinde birinci etabın durakları Gaziantep, Birecik, Halfeti, Şanlıurfa, Harran, Göbekli Tepe,  Atatürk Barajı, Kâhta, Nemrut, Kahramanmaraş. 7günlük programı gezilecek, görülecek, yemek yenilecek yerler olarak hazırlıyor, konaklama için yerleri ayarlıyorum ve Şule hanımdan da onayı alıyorum. Sonrasında İskenderun ve Antakya var bunun programı ayrı.

Saat 10.40 tam zamanında İzmir’den havalanan uçağımız planlandığı şekilde saat 12.10 da Gaziantep havaalanına iniyor. Otobüsle şehir merkezine geliyor ve oradan taksi ile orduevine geçiyoruz. Yolda taksi şoförü ile konuşuyor ve Antep programımı anlatıyorum fazlası var eksiği yok onaylıyor. Kayıt ve eşyaları odaya koyup aynı taksi ile tekrar yola koyuluyoruz. Hedef Karşıyaka’da Zeugma müzesinin hemen arkasında ki Kebapçı Halil, öğle yemeği için seçtiğim bu lokanta Gaziantep’in en iyisiymiş gittiğimde görüyorum ki müşteri yoğunluğu bunu doğruluyor gibi. Siparişi daha önceden belirlemişim garsonumuzda onaylıyor. Saat 2 olmuş ve açıkmışız ‘Kaşık Salatasını’ çorba niyetine de, zeytinyağlı niyetine kaşıklarken ince bulgur ve sebzenin kıyma ile karışımından şişte yapılmış ‘Simit Kebabı’ geliyor değişik bir tat, yanında ki ‘Kuşbaşı’ yemede yanında yat dedikleri tarzda, lezzet patlaması ilk lokmadan sonra ‘süper ya’ dediğim ‘Küşneme’ ile oluyor. Arada gelen et ‘lokum gibi’ derken adını öğreniyorum ‘Turbo’. Etler kuzu eti imiş her biri kuzunun ayrı bölgelerinden ve değişik baharatlar kullanılarak pişiriliyormuş. Mutlaka gidilmesi gereken bu lokantayı hararetle tavsiye ediyorum. E, hani tatlı nerede der gibisiniz. Onun da sırası var ama başka yer de, öğle yemeğini çayla tamamlıyoruz. Kaç para mı sadece 45 tl. Kebapçı Halil saat 12-15 arası açık. Telefonu yok, rezervasyon yok, turlara yer ayırmıyor.

Artık karnımız tok sırtımız pek tarihi turumuza başlayabiliriz. Zeugma Müzesine geçiyoruz müze kartlarımız işe yarıyor ve Zeugma’yla ilgili filim ki mutlaka bu filmi seyretmeniz lazım müze turuna başlamadan önce bize tüm bilgileri veriyor. Müzenin ve Gaziantep’in sembolü olan Çingene kızı mozaiği özel bir salonda sergileniyor. Ben bunu oldukça büyük bir mozaik olarak düşünürdüm ama yanılmışım belki de müzenin en küçük mozaiği. Diğer mozaikleri çok büyük ebatlarda ki Kahvaltıdaki Kadınlar, Diadolos, Okeanos ve Tethis, Aslan Avlayan Eros, Akhileus adlı tavan ve taban mozaiklerini anlatmaya kelimeler yetmez mutlaka görmek lazım. O zamanı halısı diyebileceğimiz bu mozaikler bir renk ve kompozisyon cümbüşü sunuyorlar. Tabi bu mozaikleri çıkaran ve sergilenecek hale getirenleri de unutmamak lazım. Helal olsun onlara.

Zeugma’dan sonra Arkeoloji Müzesine gitmek için Sümerbank dolmuşlarına biniyoruz bizi müzenin önünde indiriyor ama kapı duvar tadilat var. Yapacak bir şey yok tabana kuvvet yürüyoruz, yaya panoramik tur, hedef Bakırcılar Çarşısı. Heykele çıkıyor ve sola dönüyoruz yolda Şule Hanım saat 16 olmuş, canım tatlı istedi diyor ve hedefi hemen yolumuzun üzerinde ki İmam Çağdaş’a döndürüyoruz. Şöbiyet, baklava ve burma hakikaten tatlılar bir harika bir şöbiyet daha istiyorum. Garsonumuz daha önce İzmir’de çalışmış balık muhabbeti yapıyoruz belli ki oraları özlemiş.

Bu yediklerimizi eritecek tek yol var Kaleye tırmanmak ve rota Kale İmam Çağdaştan sağa dönüyoruz hemen birkaç yüz metre aşağısı kale ama burada da kapı duvar. Kalenin bir bölümü yıkılmış kapalı. Dıştan bakmakla yetiniyor ve hemen Kalenin karşısında ilginç gördüğüm bir sokağa dalıyorum Homa sokakta ki evler iç içe ve labirent gibi bağlantıları var.

Sirvani Camisini geziyor ve geldiğimiz istikamete geri dönerken Belkıs Sedefçilikte dükkânın önünde çalışan Yunus Emre usta ile laflıyoruz bize Zahter çayı ikram ediyor. Bu arada Sedef’in tatlı su midyesinin kabuğundan yapıldığını öğreniyorum. Malatya ve Hatay yöresinde bulunurmuş. Dükkândaki tüm mamuller el emeği, göz nuru olunca sedef kakmalı bir kaşık satın alıyor Şule Hanım.

Bıçakçı amcayı dükkânında çalışırken fotoğraflayıp Handan Bey Camisini geziyoruz. Minberin ahşap işçiliği, minarenin yapısı, palmet  motifleri, rozetler ve çini tabak süslemeleri dikkatimi çekiyor.

Hemen karşıda ki Zeytinli Han eskiden sabun imalathanesiymiş şimdi ise zeytin, süt ve baharatların satıldığı bir mekân tadına baktığım keçi peyniri güzel ama sadece tadına bakabiliyoruz.

Biraz ileride ki Tantani Camisini de gezip Millet Hanına dalıyoruz. Millet Hanında unutulmaya yüz tutmuş el sanatları atölyeler ile canlı tutulmaya çalışılıyor. Bunların içinde en dikkatimi çekeni demir ve tenekenin bir arada işlenerek oluşturulan Gazi heykeli oluyor. Heykeltıraş Ahmet Şimşeğin Atilla İlhan’ın ‘Dev Yalnızlığı’ şiirinden ilham alarak yaptığı bu eser tamamlanmayı bekliyor.

Yol üzerinde ki Kaleoğlu mağarasının adı Yeni Han olmuş ve ticari eşya satıcıları var. Buradan Gümrük Hana yöneliyoruz. İki katlı El Sanatları Üretim Merkezinde Şule Hanım Kutnu kumaşından (ham ipekle pamuğun özel dokunmasından elde ediliyor) fular ve şallara bakıyor, niyetli alacak ancak diğer mağazaları Bayza Handaymış orayı da gördükten sonra karar verecek. Handa ki gümüşçü, kilimci, bakırcı, ahşap oymacı, mozaik, minyatür, tel kırma ve tespih yapım atölyelerini gördükten sonra Antep işi el işlemesi atölyesinde yabancısı olmadığım kasnak ve gergef atölyesinde hanımlarla sohbetten sonra bu handa ki turumuz bitiyor.

Yol üzerinde ki Alaüddevle Camisini de fotoğrafladıktan sonra Gaziantep’in meşhur eski çarşılarını gezmek üzere Zincirli Bedesten den içeri giriyoruz. Altın ve Gümüş işlemeleri satıcılarından sonra Bakırcılar Çarşısına geçiyoruz.  Her çeşit bakır kabın yapıldığı ve satıldığı bu çarşı Antep’in simgesi değil bir saat bir gün gezseniz yine doyamazsınız. El işçiliğinin son ustaları burada bakıra hayat veriyorlar. Sonrasında at koşu takımlarını yapıldığı Saraciyeler çarşısı ve ayakkabı, yemeni, çarık imal edenlerin Kavafçılar çarşısı, tahta terlik takunya üreten Habbabçılar, tahtadan pekmez ve yoğurt kapı imal eden Külekçiler her biri birbirinden renkli çarşıları geziyoruz.  İşyeri sahiplerinin, ustaların davetlerinin bir bölümüne cevap veriyor bazı dükkânlarda soluklanıyor çay ikramlarını zevkle yudumluyoruz. Yöre insanı son derece sıcakkanlı ve samimi, konuksever ve hizmet etmeyi bir görev biliyor. İşte bu özellikler beni bizim yörenin insanları ile buranın insanlarını karşılaştırmaya itiyor. Bizim bu dost yanlısı insanlardan öğreneceğimiz çok şey var…

Tütün Handa soluklanmak üzere Mağara Cafe de oturmadan önce mağarayı geziyoruz. Su kuyusunun dibinden suyun aktığını görüyoruz oldukça rutubetli olan bu mağarada tüneller kapatılmış, kahvelerimizi dışarıda şark köşesinde ayaklarımızı minderlere uzatarak içiyoruz.

Saat 18.30 u bulmuş Boyacı Camisine yöneliyoruz. Bu caminin minberi ilginç, kızaklı yerdeki raylar üzerinde açılıyor vaaz bitince tekrar raylar üzerinde kaydırılarak duvarda ki yerine yerleştiriliyor. Civarda olduğunu bildiğim Metanet lokantasının yerini sorarken kuru gıda satıcısından Antep Tarhanasının özelliklerini öğreniyorum. Bizim tarhanadan farklı bunun yapımında kullanılan ana malzeme buğday ve yoğurt buğday kepeğinden ayrıldıktan sonra yoğurtla pişirilip kurutuluyor ve küçük topaklar halinde kurutuluyor. Dükkân sahibi bir parça kırıp çerez gibi yemem için bana veriyor onun rahatça yediğini ben zorlanıyorum dişim kesmiyor bile. Metanetin karşısında ki çaycıdan lokantanın çalışma saatleri öğrenip Ordu evine doğru yaya dönüşe geçiyoruz. Panoramik bir tur daha yapacağız. Yolda kiralık araç işimizi de İrem Turdan (05363256067) hallediyor ve akşam yemeği için Bayza Hanı tercih ediyoruz Yuvalama, Humus ve Lahmacunla akşam yemeğini geçiştiriyoruz. Hana tekrar gelmek üzere orduevine dönüyoruz. İlk gün programını mükemmel bir şekilde uygulamanın tatlı yorgunluğu ile adeta sızıyoruz.

İkinci gün programı için saat 07 30 da Binevler minibüsü ile yola çıkıyoruz hedef dünden yerini öğrendiğimiz Metanet lokantası. Lokanta kapılarını saat 05.00 açıyor gittiğimizde lokanta dolu tezgâhta usta haşlanmış pirinç üzerindeki etleri tiftmekle meşgul, garsonlar telaşlı, telaşlı ellerinde kalaylı kaplarla servis yapıyorlar. Ne yiyeceğimiz söylemiyoruz bile burada Beyran yeniyor. Haşlanmış pirinç yağ yok, tuz yok. Kuzu eti haşlanarak kemiksiz tiftiliyor ve et suyu ile karıştırılarak zeytinyağı ile yağlanmış acı pul biber de ilave edilerek kuvvetli ateşte birkaç dakika pişiriliyor. Çorba desen değil, et yemeği desen değil ama Beyran nefis acısıyla, eti ve pirinci ile sabahın köründe kalkılıp yenecek bir yemek. Metanette lahmacun ve kebapta var ancak buraya Beyran yemek için saat 09.00 a kadar gideceksiniz sonra bulamazsınız.

Dün Kürkçü Han’da kalmıştık turumuza oradan devam ediyoruz. Bölgede ki Yuşa ve Pürsefa türbelerini görüyor ve bakırcı esnafı ile biraz sohbetten sonra Almacı Han’a yöneliyoruz. Bibercilerin ve baharatçıların yoğun olduğu bu handan Metanet çalışanlarının tavsiye ettiği kırmızıbiberden alıyor ve çarşının sonunda rastladığımız patates ve soğan satıcısı 80 yaşında ki Hacı Halil amca ile derin sohbetimize biraz sonra zabıtalarda katılıyor. Her kes hayatından kendi çapında şikâyetçi ve geçim derdinde biz ise Antep’in gezmediğimiz yeri kalmasın derdindeyiz süratle levhasını gördüğümüz Savaş Müzesine doğru yöneliyoruz.

Savaş Müzesi eski bir konak ve Belediye tarafından Gaziantep’in Kurtuluş Savaşında ki mücadelesini anlatıyor. Görülmeye değer bir müze. Bu bölgede yoğun bir eski evleri kurtarma ve yol yenileme faaliyeti var. Meydanda ki Şeyh Fettuallah Camisi renkli taş süslemesi, mihrapta ki işçilik ve desenler ile ortada ki sekizgen taş ayak ile dikkati çekiyor. Cami ile aynı adı taşıyan aş evinde yemek hemen karşısında ki muhtarlıkta ise Suriyeli sığınmacılara ekmek dağıtılıyor. Her iki tarafta oldukça kalabalık, Şıh Hamamı ise bölgede ki en iyi hamamlardan biri.

Turumuza eski evlerin olduğu daracık sokaklardan yürüyerek devam ederken yolda karşılaştığımız kadınlarla sohbet ediyor ve evlerden birinde Şule hanımla onların fotoğraflarını çekiyorum. Evlerin sadece dış duvarları ve yollar yenileniyor ama içleri olduğu gibi duruyor bizimde bunları yaptırmaya gücümüz yok diyorlar. Bu konu incelemeye değer bir nevi ‘dışı seni, içi beni’ yakar deyimini hatırlatıyor. Hemen önümüzde ki Kozluca Camisi ise tomruk kirişleri, ahşap tavanı ve kalem işleri ile bir harika.

Yürümeye devam tekrar sabah geziye başladığımız meydandayız önümüz Tekke Camisi ve Mevlevihane. Camide tadilat var kapalı Mevlevihane ise açık geziyoruz. Sabah yorgunluğunu atacağımız en iyi yer Tahmis Kahvesi. Adını kahvenin dövüldüğü yer anlamına gelen Tahmis’ten alan bu tarihi mekânın birkaç müşterisi var onlarda kâğıt oynuyorlar üst kata çıkıyor ve menengiç, leblebi, fıstık ve kendir tohumundan oluşan çerez tabağı eşliğinde yabani fıstıktan yapılan Menengiç Kahvelerimizi içiyoruz.

Artık öğle yemeği vakti yaklaşıyor dünden yerini öğrendiğimiz katmerci Zekeriya Ustaya doğru İzmir’in Kemeraltı çarşısını andıran çarşıdan etrafa bakınarak kısa adımlarla yürüyoruz ki çerezleri hazmedelim. Katmerci küçücük bir dükkân ama ünlü kime sorsanız tarif ediyor Zekeriya usta artık kasa da ustalar işi götürüyor. Katmer,  Urla katmerinden biraz farklı hamuru aynı açılıyor yani yağla inceltilerek ve mermer üzerinde farkı bunun içine bol kaymak ve şeker konuluyor kapatılıp ortası kaymakla mühürleniyor. Fırında pişirilen katmer üzerine dökülen bol fıstıkla servis ediliyor. Öğle yemeğini katmerledikten sonra eski Adliyenin olduğu meydana çıkıyor ve eski evler ve konakların olduğu Bey Mahallesine doğru ilerliyoruz.

Burada eski evler ve konaklar restore edilmiş cafe ve müze olarak kullanılıyor, bir taraftan da yenileme faaliyetleri devam ediyor. Sokaklar sessiz ve tertemiz gezerken gördüğümüz ve dernek olarak kullanılan eski taş ev satılıkmış dört odası ve geniş bir hayatı var. 150 bin lira diyorlar bizim evle kıyasladığımda sudan ucuz Şule Hanıma bakıyorum o mekânı çoktan terk etmiş.

Karagül dizisinin çekildiği Hasan Süzer müzesi ziyarete kapalı. Bizde yine eski bir konaktan ahşap bölümleri korunarak yenilenmiş Oyuncak müzesine giriyoruz oğlumun kulaklarını çınlataraktan. Müzenin bahçesinde çeşitli sanatsal faaliyetlerde yapılıyor.

Yolculuğumuz devam ediyor ve karşımıza devasa bir camii çıkıyor. Kurtuluş Camisi, kapı duvar etrafında dört dönüyorum ve bizim gibi gelenler var söyleniyoruz nihayet anahtarın arka taraf da ki tuvaletçide olduğunu öğreniyoruz açıyor ve ücretini de alıyor.

Birkaç yüz metre ilerisi Atatürk Bulvarı ve Kendirli kilisesi şimdi Belediye Kültür Merkezi olmuş saat 14. 00 de Gaziantep’le ilgili bir film var ona yetişeceğiz. Yol üzerinde bir levha dikkatimi çekiyor ‘Sungur Market’ giriyorum evet Kula ile ilgileri varmış ama tam bilemiyor genç delikanlı babasını arıyor ama biten telefon şarjı anlaşmamızı engelliyor. Kartımı bırakıyorum ve internetten Kula Beyler Sülalesi araştırmamı okumasını söylüyorum.  Kendirli Kilisesindeki filmi ilköğretim okulu öğrencileri ile seyrediyoruz ve bu bizim planlı programlı son etkinliğimiz oluyor.

Artık alışveriş zamanı, önce Kutnu kumaşından fular alınacak sonra ayakkabı. Zaman kalırsa daha önce gezipte göremediğimiz yerleri dolaşacağız. Bayaz Handa alışverişin bir bölümü yapılıyor ve burada ki müzeyi geziyoruz ve Bin evler dolmuşu ile Kale istikametine yöneliyoruz Şule Hanım kırmızı renkli yöreye uygun çarık ayakkabısını da kurtarıyor. Dünden kalan Cam Eserleri Müzesi ve Mutfak Eşyaları Müzesi de yolumuzun üzerinde onları da dolaşıyor ve Millet Handa son alışverişi Bakırcı Süleyman Ustadan yapıyoruz bir yağ kızartma tavası. Usta mesleğin geleceğinden endişeli gençler ilgili değil, artık bu meslekle ev geçindirilmesi zor diyor. Ama bir gerçeğinde altını çiziyor ‘bizim ürettiklerimizden on katı para kazanlar bu işin ekmeğini yiyenler.’

Bu günün sonunda akşam yemeği için seçtiğimiz yer yöresel yemek yapan Gaziantep Evine gidiyoruz. Menü, Alaca Çorbası, gâvur dağı salatası, kuruluk dolma tabağı, içli köfte ve lahmacun. Üzerine de dondurmalı tatlı ve de çay. Son gece için çok iyi bir yer seçimi değil gibi geliyor bana diğerlerinin yanında ama Orduevine en yakın yer burası.

Gaziantep de son veda sabah kahvaltısında Kale altında ki ciğerci Ali Haydar ustada saat 07.00 da kapısına dayanıyoruz saat 05.00 de açılmış mekân dolu.  Yer masaları ve tabureye kurulup siparişi veriyoruz. Küçücük mekanda bir metrelik bir mangalda en fazla on şişle kendi kendinizin garsonu olarak hizmet veren bu mekan mutlaka uğranması gereken yerlerden biri. Ciğerle yapılan kahvaltıdan sonra hadi burayı da görelim dediğimiz yer Orhun anıtları meydanı.

Altımızda kiralık arabamız, karnımız tok, sırtımız pek rota Urfa. Yol gayet güzel oto yolu değil diğer yolu tercih ediyoruz. İlk durak Nizip notlarıma bakıyorum Fevkani Kilisesi var. Ama bu kilise Nizip’in kayıtlarında yok ki ne bir işaret ne bir levha inat ediyorum sora sora buluyorum bu arada panoramik tur da yapmış oluyoruz. Kilise Kültür Merkezi olmuş kapalı.

Hedef Birecik, Şule hanım önce Fırat nehrinin kenarına gidelim diyor ve köprüyü geçmeden kıyıya yöneliyoruz. Kıyı restorandan Fırat’ı seyrediyor hanım aklında oğlu sanki gözleri doluyor gibi geliyor bana nede olsa ana yüreği…

Bu arada Halfeti ye karşı kıyıdan da yol olduğunu öğreniyor ve tarihi Birecik Köprüsünden sola dönüp Kel Aynak Kuşları üretim Merkezine gidiyoruz.  1978 yılında 11 kuşla başlayan üretim bu yıl çıkacak yavrular hariç 152 ye ulaşmış. Her yıl dört beş kuşu göçe gönderiyorlarmış ama dönen pek olmuyor yolda vuruluyorlarmış. Kuşların yumurtada olduğu için çok fazla yaklaşamadan uzaktan seyrediyor ve çay molasını müteakip Halfeti’ye yöneliyoruz.

Yol 30 km ancak süre 45 dakikadan az değil hele bir de iki gün öncesinde ki selde bozulan yol süreyi uzatıyor. Ama zeytin ve fındık bahçeleri manzaralı yol bizi yormuyor. Saat 10.15 de yeni Halfeti’yi geçip eski Halfeti’ye giriyoruz muazzam bir göl manzarası eşliğinde. Şimdiye kadar gördüğüm en güzel manzaralardan biri karşımızda duruyor. Fırat nehri süzülerek aktığı o devasa yapısıyla son derece sessiz ve bir yamacında sular altında kalan Halfeti’den arta kalan konaklar, taş işçilikleri ile ünlü yamaca inşa edilmiş evler…

Halfeti de ki programımda ilk önce tekne turu var ve Fırat kenarında bizi karşılayan Mustafa ile tekne turu için 60 Tl ye anlaşıyor ve oğlu Halil’in kullandığı tekneye geçiyoruz.  80 metre derinlikte yüzlerce köy ve bir ilçeyi yutmuş Fırat’ın engin suları üzerinde Halil kaptanın rehberliğinde yol alıyoruz. Kral mezarlarını gördükten sonra Halil nehrin ortasında ki yükseltinin köyün mezarı olduğunu söylüyor dikkatli bakınca mezar taşları görülüyor bir kısım mezar taşınmamış öylece bırakılmış. Rum Kale sadece denizden ulaşımı olan bir yer ve Antep’e bağlı. Karşı kıyıdan Antep’e yol var ve araçlar teknelerle Halfeti’ye geçebiliyormuş. Biraz ilerdeki Savaşan köyü sular altında kalınca 5 km ileriye taşınmış köyün kıyıda ki birkaç evi ve suyun içinde ki caminin minaresi halen direniyorlar. Burada karaya çıkıyor kısa bir yürüyüşle köyün kalan bölümünü dolaşıyoruz. Elektrik ve su halen var kıyıda ki kahvelerden Yunus amcanın yerinde bağları ve bahçeleri suda kalan, yeni verilen toprağın verimsizliğinden dert yanan ve bir ineğinden başka bir şeyi olmayan ve kayınpederine kahvede yardım eden eşi teknecilik yapan Gül Lalenin getirdiği tavşan kanı çayını yudumluyoruz Fırat’ın berrak sularının kıyısında.  Birkaç hafta önce Sessiz Şehir özelliği kazanan Halfeti’de teknelerin abartılı müzik sistemlerinde çalan oyun havaları bu özelliğe gölge düşürüyor. Ama her teknede göbek atanları görünce yapacak bir şey de yok diye düşünüyorum. Öğle yemeği için Fırat nehri kenarında bir kadeh şarap içmek istediğimi ve lokantaları söylediğimde Mustafa bizi Duba’ya yönlendirmişti. Tekneyle Duba’ya yanaşıyoruz.

Başkanın Yerinde Şubut balığı, salata ve şaraplarımız ısmarlayıp karşıdaki asma köprüde yürümek üzere ayaklanıyoruz. Köprü adım attıkça sallanıyor biraz da ben uğraşınca iyice sallanıyor o kadarlık olacak koca Fırat nehrinde köprü üstündesin. Masamız hazırlanmış ilk yudumlarımızı oğlum Fırat’a kaldırıyoruz onunla bu anı telefonda paylaşarak. Sonra sevgili gelinim Berat ve yakında bize katılacak torunumuza. Eğer ölmez sağ kalırsam torunumu da buraya getirip gezdirmek istiyorum bu hüzünlendiren ama zevkli anlardan sonra balığımız geliyor. Balık ama resmen balık kebap şişte ızgarada yapılmış yanında közde biber ve domates. Şubut balığı sazan familyasından 300 kiloya kadar büyüğü olurmuş kocaman kılçıkları ile yemesi güzel tadı yerinde. Yemekten sonra yukarı sırtlara tırmanıyoruz aşağısı kalabalık ve gürültülü. Sessiz Şehir Halfeti’yi burada yakalıyorum ne araç var nede gürültü sokaklar çocukların oyun bahçesi olmuş. Rengarenk dutlar dallarından sokaklara sarkıyor ve elimin yetiştiği mesafede göz hakkımı alıyorum. Evlerin önünde meşhur karagüller, yeşillikler ve yaşayan bir müze kent. Her çıktığınız yokuştan, her döndüğünüz köşeden sonra karşınıza çıkan ayrı bir güzellik, ayrı bir sürprizi olan Halfeti gezip görülesi yerlerden gelin, görün ve hatta bir gece kalın derim ben.

Aracı altına park ettiğim dut ağacı benim dutlarımın tadına bakmazsanız hatırım kalır der gibi geliyor ve uzanıveriyorum kol mesafesinde göz hakkı olarak Halfeti’ye vedaımız da bu oluyor.

Rota Urfa,  36 km lik yoldan ana yola oradan da otobana çıkarak yola devam ediyoruz. Urfa’ya daha önce gitmiş ancak çok kısa süre kalmıştım sadece Balıklı göl bölgesini dolaşabilmiştim. Şehre girişte yeni ve modern binalar göz kamaştırıyor ve modern bir şehrin görüntüsünü yansıtıyor.

Belediye karşısında ki otelimizi buluyor ve yerleşiyoruz. Muhafazakâr ailelere hitap eden, rezervasyonda ki bazı aksaklıklar nedeniyle yer bulamayınca mecburen kalmak zorunda olduğumuz bu otel bizi memnun etmese de iki gün çekeriz deyip yerleşiyoruz ve iki gün boyunca sadece gece yatmaya geliyoruz. Otelden hemen çıkıp yürüyüş mesafesinde ki Balıklı Göle doğru yürüyüşe geçiyoruz ancak karşıdan gelen kalabalık guruplar, sokaklara servis açmış ciğerciler, seyyar satıcılar ve giyim kuşam tarzları,  Urfa’nın girişte gördüğümüz o modern görüntüsüyle hiç bağdaştıramıyor Şule Hanım ve biraz morali bozuluyor.

Balıklı Göle giderken gözüm küçük çocuklarda birisinin gelip bize rehberlik teklif etmesini bekliyorum ama o kadar kalabalık ki göz gözü görmüyor kendi başımıza dolaşalım nasıl olsa biri denk gelir derken hanım elinde bir kâse yem ile geliyor ve Urfa turu balıkları beslemekle başlıyor. Kalabalığın içersinde ilerlerken bir genç yaklaşıyor yanımıza rehber olduğunu ve bize yardımcı olabileceğini söylüyor, anlaşıyor ve dolaşmaya başlıyoruz.

Ferhat (05426418281) liseyi bitirmiş, üniversiteye hazırlanıyor, hedefi anestezi teknisyeni olmakmış. Halil- ür Rahman gölü ve Ayn Zeliha yı dolaşıyor burada ki hikâyeyi dinliyoruz. İlginç minaresi ile Ulu camii, İç duvarlarında hiç Arapça yazı olmayan (çerçeveli bir levha hariç) Ihlahiye camisi, Halil ür rahman camisi, Rıdvaniye camisi bu bölgede ki ibadethaneler hepsini gezip mimber ve mihraplarını fotoğraflıyorum. Kale kapalı olduğu için çıkamıyoruz ancak kalenin burçlarında ki Aslan figürünün Nemrut’un gücünü, Tilki figürünün kurnazlığını öğreniyoruz. Yeni Mevlid Halil Rahman camisinden sonra Hz. İbrahim Mağarasını da gezip kapalı çarşıya yöneliyoruz.  Çarşıda isotçular karşılıyor bizi sonra bakırcılar, kuşçu pazarından Hacı Kamil Hanına oradan da Kazaz Pazarında (Bedesten) halı, kilim, şalların arasından Gümrük Hana geçiyor çay ve mırra kahvesi molası veriyoruz. Kuşçu Pazarından geçerken iyice sıkılan Şule Hanım bu mola ile biraz güç topluyor. En büyük şikâyeti de dökülen dutların ezilmesiyle oluşan kaygan alanda yürümek. Dinlenip gücümüzü topladıktan sonra Ulu Caminin karşısından tarihi evlerin bulunduğu dar ve serin, sessiz sokaklara giriyoruz. Her ne kadar motosikletler zaman zaman bu sessizliği bozsa da kapıları teneke kaplı ve hepsinin üzerinde tokmakları olan bu evlerde yaşamanın apartman dairelerine göre daha keyifli olduğunu düşünüp 58 meydanında Reji Kilisesine uğruyoruz ama kapalı. Meydanda oynayan bu evlerde yaşayan ve hayata bu evlerden bakan çocukların sokak oyunlarını bir müddet seyredip fotoğraflarını çekiyorum. İçlerinden birisi Hayrunisa yapılmış saçları ve masmavi gözleri ile diğerlerinden fark ediliyor. Başka kim var diyorum senin adında Cumhurbaşkanın eşi diyor. Nimetullah Camisini de gezip akşam yemeği için planladığımız yerlerden birisine değil yol üzerinde ki Saray Kebapçısında kaldırım üzerindeki masaya yerleşiyoruz. Kahvaltıyı Antep’te ciğerle yaptığımızı söyleyince ocakta ki usta kızıyor ‘Antep’te ciğer mi yenir.’ Menüyü de şefe bırakıyoruz ‘Cartlak kebabı, Urfa ve Kuşbaşı’ öncesinde buğday ezmeli yoğurt, soğan ezmesi ve de ayran. Tatlar harika, mekânda gelen geçeni seyrederken Galatasaray’ın şampiyonluk kutlamalarının başladığını ve son maçı 2-0 kazandığı haberi ile keyfim daha da yerine geliyor ve kutlamayı ‘Şıllık Tatlısı’ ile yapıyoruz. Bu tatlı yöreye özgü akıtmanın içine ceviz sarılıyor sıcak şerbet dökülüp üzerinde bol fıstık ile servis ediliyor. Ancak bu tatlı yetmiyor hanıma bir de künefe ısmarlıyoruz. Bu yediklerimizi eritmenin en iyi yolu yürümektir derken şampiyonluk kutlaması yapan konvoyun peşine takılıyoruz. Sloganlar eşliğinde keyifli bir kutlama yaparken ani bastıran yağmur bizi sırılsıklam ediyor ve otele dönüyoruz.

Yarın yolculuk Harran ve Göbekli tepeye. Sabah 07 de yine yollara düşüyoruz Harran’a girişte karşılayan bir rehber Kültür Evine doğru yönlendiriyor bizi ancak kahvaltının olmaması ve rehberlik hizmeti dayatmasından rahatsız oluyor ve Harran Evine yöneliyoruz. Reşat Bey kahvaltı yok diyor ama evinde hazırlattığı kahvaltıyı ikram ediyor. Pide, yufka, zeytin, domates ve biber salçasında pişirilmiş yumurta yanında çayla kendimize geliyoruz. Reşat beyin kısa bilgilendirmesinden sonra 10 odalı Harran evini gezerken tur şirketinin rehberinden de bilgileri kaçamak olarak dinliyoruz. Ulu cami ve Harran üniversitesine tırmanırken güneş tüm yakıcılığını gösterince araçla çıkmaya karar veriyoruz.

Daha sonra birkaç yerde daha karşılaşacağımız İstanbullu gençlerden oluşan ekibin rehberinin anlattıklarını dinleyip Harran’ın sembolü kümbet evlere ve halen yerleşim birimi olan köye doğru yöneliyoruz. Yolda gördüğümüz Zeliha Hanım’ın yüzünde ve elindeki dövmeler dikkatimi çekiyor. Fotoğrafını çekmek istiyorum kabul etmiyor ama dövmelerin hikâyesini anlatıyor. İğne ile yapılmış, boya çıkmazmış, alt dudağı yapıldıktan sonra bir hafta yemek yiyememiş. Alnında ki figürü soruyorum ‘o günahmış,’ gerekçesi ise alın secdeye değermiş ‘dudak ise sevap,’  bunun gerekçesi birileri tarafından birileri öpüldüğü için. Çene yine günah. Fotoğrafını çekemediğim Zeliha Hanımın daveti ile evine gidiyoruz. Eşi İlyas amca boylu poslu sedire uzanmış yatıyor bizi görünce ayaklanıyor ben bu gün depo ve hayvan barınağı olmuş eski kümbetleri dolaşırken Şule Hanımla sohbete başlıyorlar. Hacı amca hacılığı çok hak etmiş tam 4 defa gitmiş, İzmir’i ise iyi biliyormuş. Geçimlerini tarlalarını icara vererek geçiniyorlarmış. Soğuk suyumuzu içiyor ve kendilerine teşekkür ederek ayrılıyoruz.

Artık dönüş zamanı yolda Hz. Eyüp makamına uğrayıp rotayı Göbeklitepe’ye çeviriyoruz. Kazıların halen devam ettiği bu alanda ilk defa yeterli bilgi verecek levhaların bulunduğunu görüyorum onları okuyor ve alanı geziyoruz bazı bilgileri de yıllardır bu kazıda çalışan genç Ferhat’tan alıyoruz.

Dönüşte Kurtuluş müzesine gidiyoruz belediye işletmesi olduğu için Pazar günleri kapalıymış. Arkeoloji Müzesinden sonra Askeri Gazinoda çay içip dinleniyor oradan dün dolaşamadığımız Keçeciler Hanına yöneliyoruz. Hanın bir bölümü kapalı zaten keçecide kalmamış. Şule Hanımın aklına Ballı Maraş dondurmacısı geliyor buluyor ve hakkını veriyoruz. Bol fıstıklı üzerine bal gezdirilmiş dondurma hararetimizi alıyor. Hacı Yadigar camisini de gördükten sonra eski evlerin arasından ve her evin penceresinden buram buram dışarıya taşan gül yağı ve esans kokularını koklayarak sıra gecesi için Gülizar Konuk evine (03422150505)gidiyoruz.

Urfa’ya gelip de sıra gecesine katılmamak büyük bir eksiklik gibi geliyor bana. Bir gün öncesinde salonlar dolu olduğu için bu güne planladık sıra gecesini iyi de yapmışız salon yine dolu ama ferah. Yer minderlerinde oturuyor, sırtımızı yastıklara dayıyoruz, önümüzde ki siniye önce yeşillikler ve çeşitli mezeler geliyor saz heyeti de yerini alınca fasıl başlıyor. Sıra gecesi içkisiz olunca ayrana sarılıyoruz patlıcan kebabının yanında. Sahneyi ilk dolduranlar çocuklar sonra gençler sahne alıyor Urfa türküleri eşliğinde halaylar çekiliyor. Final bölümünde yoğrulan çiğ köfte bir harika ve sonuçta tatlı şıllık.

Sabah kahvaltısını da hemen otelin yanında ki pastanede yöresel, fırında közlenmiş biber, patlıcan,  domates, örgü peyniri ve pide ile yapıyoruz.

Yola çıkma zamanı, saat 08.00 rota Kâhta. Bozova- Adıyaman yolunu takip edeceğiz. Siverek üzerinden feribotla geçme imkânı da var: Ancak Atatürk barajını da görmek istiyoruz Bozova’da kısa bir şehir turundan sonra Atatürk Barajının seyir yerine geliyoruz. Buradan sadece barajın gövdesi görülebiliyor baraj gölü için seddelere çıkmak lazım, yasak. Ayrıca seyir yerinde barajla ilgili tek bilgi var o da köprü yapımında iş kazası sonucu ölenlerin adına yapılmış bir anıt. Hâlbuki buraya barajla ilgili ve GAP projesiyle ilgili bilgilerin konulması son derece faydalı olur. Tabii bir de bölgenin temizlenmesi. Bilgilendirme açısından imdadımıza yine Harran’da ki ekibin rehberi Ayşe Hanım yetişiyor.

Adıyaman yolunda Turunç Kaya mezarları levhasını görünce oraya yöneliyoruz ancak yöneldiğimiz istikamette belirleyici bir levha yine yok. Arıyor buluyor ama kızdığım için araçtan inmeden geri dönüyorum. Bu levha belirleme eksikliği her yer de karşımıza çıkıyor. Ana yoldan sonra bir daha yol gösterici levhalar çoğunlukla yok.

Böyle bir durumla Adıyaman’da Süryani Mor Petrus Kilisesine giderken yaşıyoruz ilk levhadan sonrası yok. Sorduğumuz Hasan Bey aracımıza binerek bizi götürüyor. Sonra Ulu Camiye gidiyor ve müzeye uğruyoruz ancak kapalı.  Adıyaman’ı terk ediyoruz yol üzerinde bir meydanda gördüğüm İslam için cihat ve Özgür Suriye Ordusuna yardım afişleri beni ürkütmedi desem yalan olur. Din Urfa ve Adıyaman’da hayatı belirleyici tek unsur diyebilirim ki bizi kiliseye götüren Hasan Beyin anlattıkları ve Alevi, Sünni ayrıştırması bunu doğruluyor.

Kâhta’ da Öğretmen Evine yerleştikten sonra önce kısa bir panoramik tur yapıyor ve Nemrut Dağına çıkacağımız aracı bulmak için Zeus Tura (04167255694) uğruyor 120 liraya anlaşıp ve şoförümüz Seyfi ile ‘uzun tur’ yapmak üzere saat 14.00 de yola çıkıyoruz.

Kısa turu kendi aracınızla direk Nemrut Dağına çıkacak şekilde Karadut Köyü üzerinden yapabilme imkânı var. Yol bu tur için asfalt ve daha kısa.  Uzun tur da yol dik, bazı bölümleri yağmurdan harap olmuş ve bir bölümü asfalt değil. Hava kapalı ve hafif yağışta var tek temennim gün batımında havanın açık olması. Anıt mezar Karakuş Tümülüs’ünden sonra uğradığımız şu an trafiğe kapalı Cendere köprüsünde yağış nedeniyle kısa bir mola veriyoruz. Çay içerken sohbet ettiğimiz Seyfi ve arkadaşları Kürtçe konuşuyorlar ve sohbet ana dilde eğitime kayıyor hiç biri çocuğunun Kürtçe eğitim yapmasını istemiyor. Diyarbakır lehçesi ile anlaşamadıklarını ifade ediyorlar hatta bir bölümü çocuklarının Kürtçe bilmediğini çünkü ev de Kürtçe konuşulmadığını söylüyorlar.  Sözde barış sürecinin ne götürüp ne getireceğinin farkında değiller. Onlara dilim döndüğünde Kürt feodal yapısının devam edeceğini halkın değil Kürt ağalarının ve siyasetçilerinin bu işten karlı çıkacağını anlatıyorum işin ilginç yanı pek çok konuda benimle hem fikir olduklarını görüyorum. Yağmur dinince yola devam ediyoruz. Kommagene Krallığının başkenti Arsemia’da tırmandığımız bölgede ki eserler ve tabiat manzarası karşısında yorgunluğumuzdan eser kalmıyor.

Son nokta Nemrut dağına vardığımızda saat 17.30 kafeterya da biraz dinlenmeyi müteakip Tümülüs’e tırmanacağız zamanımızı gün batımına göre ayarlıyoruz havanın soğuk olacağı ve üşüyeceğimizi söyledikleri için yukarıda kalma süresini asgari tutmak istiyorum ama Şule Hanım tez canlı bir an önce çıkmak istiyor. Yanımız da getirdiğimiz kazak, hırka, yağmurluk ne varsa giyip tırmanmaya Doğu terastan başlıyoruz. Birkaç metre sonra Şule Hanım su kaynatıyor, hızı düşüyor ama pes etmek yok dinlene dinlene, diğer tırmananlarla laflayarak, hele bir de gurup İzmir’den gelenler olunca gün batımının nerede daha iyi görüneceği değerlendirmeleriyle Doğu terasa geliyoruz. İşte karşımızda Kommagene uygarlığının bu günlere hediyesi dev tanrı heykelleri arkadaki ana bölümden kopan heykellerin başları o günün kralı Antiochos, tanrılar tanrısı Zeus, bereket tanrıçası Fortuna, tanrılar Apollo ve Herakles. Onların koruyuculuğunu üstlenmiş heybetleriyle yer yüzündeki gücü aslan, gök yüzünde ki gücü kartal heylelleri.   Sonrasında Batı terası var buradan gün batımını seyredeceğiz. Hava bulutlu ancak güneş bulutların arasından sıyrılarak arada bize göz kırparak bizi umutlandırıyor serin havaya rağmen bekliyoruz. Ancak beklediğimiz olmuyor ve güneş yarı bulutlar arasından bize veda ediyor. Buna da razı oluyoruz yağmur yoktu buraya çıktık ve bu güzellikleri gördük. Dönüşümüzü kısa tur güzergâhından Karadut Köyü üzerinden yapıyoruz.

Şoförümüz bizi saat 20.30 da öğretmen evine bırakıyor aracımızı alarak akşam yemeği için göl kenarına gidiyoruz. Kebaplar söylüyoruz yine öncesinde gelen acılı ezmeler, soğanlar bilmiyorum bu yemeklerden sonra bizim halimiz ne olacak. Dağda gün batımını tam olarak seyredememiştik ama burada elektrikler kesilince mum ışığında çok güzel bir göl manzarası ortaya çıkıyor. Sessizliği bozan kurbağaların vıraklamaları, hafif bir serinlik ve gölün küçük kıpraşmaları romantizm had safhada bir kadeh kırmızı şarap iyi giderdi ama yerine şalgamımız var. Şule hanım yorgun ama mutlu ortam ruhuna hitap ediyor.

Sabah kahvaltısından sonra yine yollardayız hedef Kahramanmaraş Gölbaşı yolunu takip edeceğiz Adıyaman müzesine tekrar uğruyoruz bu sefer de elektrikler kesik müze yine kapalı yola devam. Saat 09.30 da başlayan yolculuğumuz 12.00 de öğretmen evinde son buluyor. KKTC de askerlik arkadaşım Haluk’la saat 13.00 de buluşuncaya kadar kısa bir yaya panoramik tur atıyorum. Oldukça geniş bulvar ve caddeleri ile modern bir şehir görünümünde Maraş. Haluk ve eşine kendimizi teslim ediyoruz onlar rehberlerimiz bizi gezdirecekler.

İlk durak Kültür Evine dönüştürülmüş ve mükemmel bir şekilde restore edilmiş Kocabaş Konağı. Önce konağı geziyor, bahçesinde havuz başına yerleşiyor ve defterimden Haluk ve eşinin de onayladıkları siparişleri veriyorum. Hepsi yöresel yemek, içli köfte, çiğ köfte, ezme salatası, dövme aşı, sulu ekşili aya, mumbar, şömelek köfte hepsi de yemede yanında yat cinsinden silip süpürüyoruz. Karnımız doydu artık tura başlayabiliriz.

Maraş’ın sembol ismi Sütçü İmam Anıt Mezarı, Kale, Kurtuluş Müzesi, Uzunoluk ve Müzeyi dolaştıktan sonra sırada Maraş’ın olmazsa olması dondurmasını yemek için Mudo’nun ilk yeri Yaşar Pastanesine gidiyoruz. Tarihi ve otantik mekânda dondurmalarımız geliyor fıstık tatlısı eşliğinde bıçağın zor kestiği dondurma hakikaten enfes. Sağ olsun Haluk arada kargo ile gönderiyor artık daha sık göndermek zorunda kalacak bir de Antep’ten İmam Çağdaş’tan baklava ısmarladık mı İzmir’in sıcak yaz günleri anca bu serinlikle geçer.

Dondurma molasından sonra turumuza devam ediyoruz Kapalı çarşıda kalaycılar, semerciler, bakırcılar ve diğer yok olmaya yüz tutmuş meslekler direnmeye devam ediyor ama nereye kadar burada da aynı şikâyet var. Artık bu meslekler karın doyurmuyor ve geriden gelenler bu işi yapmak istemiyor. Kalaycı Ali usta ve yapağı ticareti yapan iş sahibi ile konuştuğumuzda çıkan sonuç bu. Maraş’a gelirde Patriot füzelerini görmesek olur mu? Amerika’nın Suriye’de ki taşeronluğumuz için Türkiye’ye gönderdiği füzelerden biri askeri kışlada yol kenarına yerleştirilmiş hani gelen giden görsün niyetine. Pınarbaşı dönüşünde biz de görüyor ve gururlanıyoruz!!! Son durağımız Abdülhamit Han Camisi. Akşam yemeği için tüm Maraş’a hâkim Çamlık tepesine gidiyoruz oldukça serin ve tertemiz bir havada çam kokuları içindeki kebap şöleninde bize diğer bir asker arkadaşı Bilal’de eşlik ediyor. Eski günleri anıyoruz. Haluk ve eşinin rehberliğinde ki Maraş gezimiz burada sona eriyor.

Sona eren sadece Maraş gezisi değil bir haftadır devam eden Güneydoğu Anadolu Turu da tamamlanıyor. Ancak gezi bitmiyor rota İskenderun ve Antakya gezinin bu bölümü ayrı bir yazı konusu… 01.07.2013

Leave a comment »

4ÜNCÜ ALAÇATI OT FESTİVALİ

4ÜNCÜ ALAÇATI OT FESTİVALİ

Muhabirlik damarım kabardı ve Orjin Haber için yazdım. 

Alaçatı’da iki gün süren Ot Festivali 13-14 Nisan tarihlerinde yapıldı. Birinci gün; Alaçatı’nın doğal ve kültürel zenginlikleri ile doğal beslenme ve bu beslenmede otların önemini vurgulayan teması ile öne çıkan Belediyenin ev sahipliğindeki festivalin kortej yürüyüşü yapıldı. Geleneksel kıyafetler içersinde topladıkları otları at arabası ve traktörlere yüklemiş kadınların bulunduğu kortejde Belediye Başkanı Muhittin Dalkıç’da yer aldı. Konuk Mudanya Belediye Bandosunda katıldığı da korteje, çaldıkları parçalarla ayrı bir hava kattı. Festivalde eski zamanların ‘Balıklı Kız İsteme Geleneği’ ve ‘Helva Kavurma’ gibi etkinlikler canlandırıldı. Gece ise gala yemeğinde, festivalin jüri üyeleri bir araya geldiler.

Festivalin ikinci gününde ise Ot Yemekleri ve en çok ot toplama yarışması yapıldı. Festivalin Ot yemekleri jürisi gurme, televizyon yapımcısı ve müzisyen Ayhan Sicimoğlu, gurme yazar Gökçen Adar, Zeytinbağ Otel ve Restaurant’ın sahibi Erhan Şeker, İstanbul Hünkar Restaurant’ın sahibi Feridun Ügümü, Ankara Trilye Restaurant’ın sahibi Süreyya Üzmez, Sheraton Çeşme’den şef  Rahmi Yılmaz ve Alaçatı’nın en eski restoranın sahibi Hakkı Akbaykal’dan oluştu.

Ot jürisinde ise Ahmet Keçeci, Dr. Ayfer Tan, Prof. Dr. Dursun Eşiyok, Ertan İplikçi, Dr. Mehmet Tutar ve Önder Türkkanı  yer aldı.

Belediye Başkanı Muhittin Dalkıç Orjin Haber’e yaptığı açıklamada şunları söyledi “4üncüsünü başlattığımız bu festivalin amacı, Ege Bölgesindeki geleneksel ot çeşitlerini tepelerden, ovalardan mutfaklara indirmek bunları meze, salata, yemek olarak öğretmektir. Ayrıca burada yarışan yemekleri de bir yıl sonra ki yarışmada tarifleri ile kitap olarak yayınlıyor ve misafirlerimize dağıtıyoruz.  Bu yıl ilk defa Belediyenin bahçesine 91 çeşit yenilebilecek ot çeşidi diktik. Şevketi bostan artık kültür alanında da yetiştirilebiliyor. Bizim ilk olarak yaptığımız bu festival bu gün Urla ve Bodrum’da da yapılmaya başladı temennimiz daha da yaygınlaşmasıdır…”

Festivalin ot toplama yarışmasına katılanlardan görüştüklerimizden aldığımız bilgilerden bir demet aşagıdadır.

Fulya İnce, Anadolu Lisesi Gıda Bölümü öğrencisi ve Gıda Mühendisi olmak istiyor. Bu yıl gençlerin teşvik edilmesiyle yarışmaya katılmayı arzu etmiş ayrıca öğrenimi ile ilgili olduğu için yarışmayı eğitim süreci olarak da gördüğünü böylece otları tanıyıp gelecek için tecrübe kazandığını belirtti… Bir çırpıda otların adını da sayıveriyor tabii nereden toplandıklarını ve bildiği kadarıyla yemek ve sağlık için kullanılma maksatlarını da  ‘Karabaş otu, yemlik, defne, ada çayı, sarmaşık, tilki kuyruğu, sincan, kaya koruğu ve 90 dan fazla diğer çeşitler…

Leyla Çoşkun hanım, Alaçatı Mercan Koyda yaşıyor ve kendi yaşadığı bölgeden topladığı 50 den fazla otla yarışmaya katılmış. Her hafta çocuklarına ot yemeği yapıyor ve onlara ot çeşitlerini öğrettiğini otları da onlarla beraber topladığını ifade ediyor.

Germiyan köyünden Nuran Erden hanım, festivalin en eskilerinden daha önceki yarışmalarda dereceleri var ve bu senede amcaoğlu Hüseyin’le 200 e yakın ot toplamış ama jüri karar verecek diyor. Çobanlık yapıyordum ama bu yarışma başlayıncaya kadar otları bu kadar tanımıyordum şimdi daha fazlasını öğrenmek için kitaplardan araştırdığını belirtiyor. Her otun hangi yemeğinin nasıl yapıldığını ve hangi hastalığa karşı kullanıldığını öğrenmeye başlamış favori yemeği ise Çalkama imiş.

Gizem İncedal Ege Üniversitesi Tekstil Mühendisliği öğrencisi o da gençlerin teşvik edilmesi üzerine

yarışmaya katılmaya karar vermiş akrabası daha önceki yıllarda yarışmış ve ikincilik almış. Benim danışmanım diye tanıtıyor Aysun hanımı. Ot toplamaya önce üniversitenin arazisinde başlamış bol miktarda hardal otu toplamış oradan. Sonra Alaçatı da dağ, dere, tepe dolaşmış ve 150 çeşit ot toplamış. Yemekle arasının nasıl olduğu sorumuza ise hemen bir ot kavurma tarifi ile cevap veriyor. Soğan hafif kavruluyor sonra üzerine ısırgan, yabani kuşkonmaz, çıralı, ebegümeci ilave ediliyor. Otlar çok öldürülmeden üzerine yumurta kırılıyor. Eğer bulunabilirse çitlembiğin filizleri de konulursa çok güzel bir tat olurmuş veya turşusu kavurma yanında iyi gider diyor.

Festivalin en renkli kısmı ise ot aşı yarışması bu yıl 28 yarışmacı var. Önce yemeklerin kitap için fotoğrafları çekiliyor ve servis için hazırlıklar yapılıyor.

Gülfidan hanım Zeytinler köyünden daha öncede ot toplama yarışmasına katılmış otlarla haşır neşir şu sözü her şeyi özetliyor. “Baharda, tazesini haşlayın zeytinyağı ile salata, kavurun yumurta ile yemeğini, böreğini, kurutun kışın yemeğini yapın, hasta iseniz kaynatın için, marazlı yerinize sürün ot her derde devadır.” Köyden gelirken minibüsü kaçırmış yola çıkmış otostop yapmış elinde yemek tepsisi ile kolay gibi görünüyor ama Gülfidan hanımın yaşı 75 yarışmanın en yaşlısı. Körmen Helvası yapmış Körmen yabani sarımsak. Yemeği tarifini soruyoruz anlatıyor. ‘Körmen ince ince kıyılıyor tavada kendi suyu ile haşlanıyor, pişmesine yakın zeytinyağı ilave ediliyor ve hafif kavruluyor. Sonra su ilave edilip unla suyu aldırıyor hafif kavrulduktan sonra hamur kıvamında tanelendiriliyor ve yumurta ilavesi ile pişiriliyor.” Gülfidan hanım yaşı ve bu değişik yemeği ile hem jürinin hem de seyircilerin alkışını alıyor.

Gülcan hanım Germiyan köyünden yarışmaya katılmış. Yemeği Çarşaf Böreği, kara fırında pişirmiş ve içinde ki otlar ise her biri ayrı bir derde deva diyor. ‘Isırgan, kazayağı yaprağı, ebegümeci, pazı, gariban ıspanağı, labada, gelincik, ıspanak hafif sıkılarak suyu alındıktan sonra zeytinyağı ve ayçiçeği yağı karışımı ilavesi ve baharatla tatlandırılarak elde açılan yufkaya çiğden sarılıyor ve tepsiye dolama olarak yerleştiriliyormuş. Yanında yoğurtla servis ediyor yemeğini Gülcan hanım.

Yarışmanın tek yabancı uyruklusu bir İngiliz erkek yarışmacı, geçen yıl eşi yarışmış ve dereceye girmiş. Yemeği ‘Üç Peynirli Ot Tart’ Türk ve İngiliz karışımı malzemeler çiçek hariç Türk, yemek ise İngiliz kültüründen esintiler taşıyor. Pazı, kereviz, taze soğan, rezene, nane, beyaz peynir, lor, kaşar, yumurta ve yufka malzemeleri süslemede kullandığı çiçeğin tohumunu İngiltere’den getirmiş acı bir tadı var diyor.

Nursev Aksaz hanım aslen Kastamonulu yıllardır Alaçatı’da yaşıyormuş ve memleketinin Kaplıca bulguru denilen Siyaz Bulguru ile kıyılmış asma yaprağı, ısırgan otu, ebegümeci, yeşil soğan, kuru naneyi birleştirmiş, yoğurt ilavesi ile pişirdikten sonra üzerine kırmızı biberli tereyağ sosu ile ortaya Ekşili Pilav çıkmış.

Ot Aşı yarışmasının diğer erkek yarışmacısı Abdullah Tınaz Alaçatı’da aşçı olarak çalışıyor. Yemeği daha okunduğunda dikkati çekiyor en uzun yemek adı yarışması olsa birinci olacağı kesin. ‘Tereyağlı Limon Sos Eşliğinde Şevketi Bostan Yatağında Sahanda Baby Ahtapot’ Yemeğin en büyük özelliği ahtapotun pişirilmesi ve kırmızı soğanla tatlandırılmış sarımsaklı, tereyağlı sosuymuş. Abdullah bey daha fazla tarif vermiyor ama Alaçatı girişinde Dört Değirmenler altında ki Cem’in yerinde memnuniyetle bu yemeği yapacağını belirtiyor.

Festival seneye buluşmak üzere diye kapanırken bu yılın dereceye girenleri şöyle açıklanıyor.

Ot Toplama Derecelendirmesi:

1. Gizem İncedal 110 çeşit

2. Nuran-Hüseyin Erden 107 çeşit

3. Fulya İnci 93 çeşit

Özel Ödül Kaan Cansın

Ot Aşı Derecelendirmesi:

1. Gül Fidan ‘Körmen Helvası’

2. Abdullah Sinan Tereyağlı Limon Sos Eşliğinde Şevketi Bostan Yatağında Sahanda Baby Ahtapot’

3. Yeliz Kurt ‘Çağla’             14.04.2013

Yukarıda yazdıklarım haber içindi bir de haber dışı olanlar var tabi ki. Alaçatı geçen yazdan bu güne daha bir güzel geldi gözüme, belli ki özlemişim. Bu sefer kahvaltıyı yolda değil daha doğrusu kahvaltıcıyı geçince mecburen Alaçatı’da yaptık ve festivalin ilk kazığını da yedik hiçbir özelliği olmayan en fazla 15 lira olacak kahvaltı 25 lira serviste nerdeyse yarım saat gecikme ile. Seneye burada stant açma niyetim iyice ciddileşmeye başladı. Yapacağım bir tencere enginarlı pilav millete kâsesi bir liradan anamın, babamın hayrına dağıtacağım. Her şey ateş pahası, Sığacıkta iki lira olan börek beş lira tamam festivalde bu kadar kazık insaf. Ama bu sefer dönerken tezgâhlara baktığımda pek çok yiyecek içecek yerinde duruyordu. Belediye buna bir el atmalı diye düşünüyorum.

Bu festival sayesinde şevketi bostan tarlada ekilir ve yetiştirilir olmuş  ve bu işi ilk yapan çiftçi mahsulünü satıyordu diğerinden ucuza.

Eski bir ot aşı yarışmacısı olarak kahvaltıdan sonra hemen kapağı yarışma alanına attım ve yukarıda ki yazı çıktı. Sonrasında ise Hacı Memiş mahallesinde kısa bir tur bu sokak sanat sokağı olma yönünde hızla ilerliyor ve Alaçatı’ya da yakışıyor. Umarım Alaçatı’nın belediyeden mahalleye dönmesinden sonra bu festival yok edilmez devam eder. Burada en önemli görev STÖ lere düşüyor. Seneye yeni bir festival de görüşmek üzere…

 

Comments (2) »

İZMİR’İN ORTA YERİNDE KEMERALTINDA

İZMİR’İN ORTA YERİNDE KEMERALTINDA

(Bu yazı Ceyhun Balcı tarafından kaleme alınmış ve Cumhuriyetçi Yorum adlı bloğunda yayınlanmıştır.Kemeraltında yapılan bir geziyi anlatan yazıyı keyifle okuyacağınızı ümit ediyorum. )

Kent ilgisiz kalmayana, kendisinden köşe bucak kaçmayana elinde, avucunda ne varsa vermeye hazır bekler. Uzakları gezmeye üşenmeyen pek çok kentlinin  ilgisini kendi kentinden esirgediği de seyrek olmayan bir olgudur. Nasıl olsa elinin altındadır, bugün değilse yarın! Olmadı başka bir gün! Kendi adıma bu eksikliği giderme kararlılığındaydım. Birbuçuk yıl önce Pagos’ta başlayıp Agora’da sonlanan büyüleyici gezi ilk adım olmuştu. Kentimle barışmaya, onu daha yakından tanımaya kararlıydım. Geçen ayki Tepekule-Kadifekale-Agora üçlemesine bu kez Kemeraltı’nı eklemek iyi geldi.  Önünden değil yüzlerce, binlerce kez gelip geçtiğimiz ama göz ardı ettiğimiz ayrıntılarla tanışma fırsatı yakalamak heyecan vericiydi.

Yıllardır bu kentte yaşayanlar kadar buranın yabancısı olanlar için de tanıdık bir yerde buluşuldu yürüyüş turu için. II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yıldönümü onuruna başka bir çok Anadolu kentinde olduğu gibi İzmir’de de yükselen bir yapıt Konak Saat Kulesi. Yapımı 1901’de tamamlanmış neoklasik bir yapıt. 1930 ve 1974 depremlerinde hasar görmüş olsa  da 112 yıldır dimdik ayakta. Kentin tartışmasız en tanınmış simgesi! Mart ayıyla ne ilgisi olduğunu anlayamadık belki ama, yanı başımızda 30-40 kişilik bir öğrenci grubu mezuniyetlerini kutlamaktaydı. Kızlı erkekli mezun grubunun cüppelerini, kızların başlarındaki üniformaları tamamlıyordu. İlahiyat öğrencileri olduğunu öğrenince taşlar yerine oturmuş oldu. Zamanın ruhuna uygun görüntülerle başlıyoruz baharın muştucusu bu pazar gününe. Törenin sonundaki Batılı işi kep fırlatma ritüeli çelişkiyi yaman kılan önemli ayrıntı! Biraz ileride heykeli olan Hasan Tahsin’in kurşun sıktığı düşman bu kez silah kuşanmaya gerek görmemiş belli ki! Tek kurşun atmadan da ele geçirmek olanaklı günümüzde ülkeleri!

Anıları tazeleme zamanı! Saat Kulesi önünde beklediğimiz bu yerde çok değil çeyrek yüzyıl önce her türlü motorlu taşıt aracı olanca gürültüyle ve dumanını savurarak geçerdi. İskeleden Kemeraltı’na giriş dönerek tırmanılan merdivensiz üst geçitten yapılırdı! Dilinin altına mı yoksa damağına mı yerleştirdiği anlaşılamayan bir nesne ile kuş sesi çıkartan satıcı tam da buralarda bir yerde miydi? Ondan başka kimse beceremese de bu nesneyle kuş sesi çıkartmayı; gelen geçen ilgisini esirgemez olmalıydı ki her zaman orada görebilirdiniz onu. Yoksa satıcı kılıklı bir polis ya da istihbaratçı mıydı? Çehresi şimdi görsem anımsayacağım kadar gözümün önünde!

Konak Meydanı’nın en kıdemli yapısı Konak ya da diğer adıyla Yalı Camisi. 1752’de Derviş Mehmet Ağazade Mehmet Paşa’nın kızı Ayşe Hanım tarafından yaptırılmış. Camiden çok mescit boyutunda.  1970 yangınında şimdiki kaymakamlık ve emniyet müdürlüğünün olduğu yere uzanan külliyesi geri gelmemecesine yok olmuş. Külliyenin yerinde yükselen ucubeler canımızı kim bilir  kaçıncı kez sıkmaya yetiyor. 9 Eylül 1922’de balkonundaki göndere Yunan bayrağı yerine Türk bayrağı çekilmesi görüntüleri ile belleğimize kazınan Hükümet Konağı’na ayrıcalık yapılmış. Kentin Osmanlı dönemindeki arşivi ve belleği olan bu yapı belgeler geri getirilemese de yeniden yapılmış. Replika da olsam ucubeden iyiyim diye haykırır gibidir kendisiyle göz göze gelenlere!

Şu anda Hasan Tahsin anıtının bulunduğu yerde bulunan Atıf Kafe ve vapur iskelesini ve hatta hemen oracıkta denize giren çocukları anımsayanlar için deniz şu anda ne kadar da uzakta. Denizi doldurarak yer kazanıp üzerine yerleşmek dünyanın başka neresinde yaşanıyor ve yaşatılıyordur? Paranın gözü kör olsun diyoruz.  Sırtımızı denize verdiğimizde sağımızda olması gereken Sarı Kışla da alanın 50’li yıllardaki kurbanlarından. Şimdilerde göze çarpan simgesel alçak bir duvar Sarı Kışla’dan geriye kalan tek iz gibi. Sarı Kışla’nın bulunduğu yerin yirmi yıl kadar önce AVM katliamından kıl payı kurtulduğunu anımsadığımızda bugünkü görünümden yakınmaya hakkımız olmasa gerek.

Hükümet Konağı’nın karşı köşesindeki görece modern görünümlü yapı Ankara Palas Oteli. Daha önce Askeri Otel olan yapının onarılmasıyla 1938’de hizmete girmiş. Döneminin en konforlu oteli olarak yıllarca ağırlamış konuklarını. Sonraki yıllarda geliştirilerek pasaj eklenerek yozlaştırılan yapının günümüzdeki varlığı bile teselli kaynağı.

Anafartalar Caddesi’ne girişte yaşamını çakmaklara gaz ve benzin doldurarak kazanan görme engelli yurttaşımızı saygıyla anıyoruz. Çok sonraları onun bir Tıbbiyeli olduğunu öğrenmek fazlasıyla heyecan verici olmuştu. Benzinci Kör Hafız bir patlama sonucu görme yetisini yitirince okulu bırakmak zorunda kalmış. Değerlerine sırt çeviren toplum olma özelliğimiz bir kez daha kendini gösteriyor. Asıl adı Mustafa Ayrıközü olan Benzinci Kör Hafız hekim olma düşleriyle yatıp kalkarken dönemin Anadolu koşulları pek çok yaşıtı gibi onu da ummadığı yöne savurmaktan geri kalmamış. Antep’te askerken yaşadığı patlama sonucu gözleriyle birlikte geleceğini de yitirmiş.  Canını kurtarmış olmak pişmanlık yaratmış mıdır bilinmez ama ömrünün geri kalan bölümü yaşam savaşıyla geçecektir. Kemeraltı’na yolu düşüp de onu görmeyen, tanımayan olabilir mi? Hiç olmazsa bugün anısı yaşatılamaz mı? Böylesi bir emektar gaziye alçakgönüllü bir anıt çok mudur?

Kemeraltı’na doğrudan yönelmek yerine sağa dönerek Milli Kütüphane Caddesi’ne giriyoruz. Sonradan adı Nadir Nadi Caddesi olarak değiştirilmiş! Önceki adı  geçerliliğini koruyor. Yer adlarını değiştirmek hiç de kolay değil. Caddenin Sarı Kışla’nın bulunduğu alan doldurulmadan önce rıhtım olduğunu öğrenmek biraz şaşırtıcı olsa da; denizi doldurarak rant yaratmak denen hastalıkla bir kez daha yüzleşmiş oluyoruz.  Cadde girişinde soldaki Evliyazade ve Yusufoğlu hanları dimdik ayaktalar. Köşebaşındaki Evliyazade’nin öteden beri banka olarak hizmet verdiğini anımsıyoruz. Yanı başındaki Yusufoğlu hanı ise uzun yıllar fotoğrafçı ve dönerciye mekan olduktan sonra markaya teslim olmaktan kurtaramamış kendisini.

Yolun sonunda caddeye adını veren kurum tüm görkemiyle karşılıyor bizleri. Milli Kütüphane. Kuruluş yılı 1912! Her ne kadar kuruluş tarihi 1912 olsa da bu özgün yapının tamamlanma tarihi 1933’tür. Adına tanışık olduğumuz bu kurumun Türkiye’de ikisi İstanbul’da üçü de Ankara’da bulunan toplam altı eşdeğer kütüphaneden birisi olduğunu öğreniyoruz. Sıradan bir kurum değil!  Yararlanmak için ya öğrenci olmak ya da özel izin almak gerekiyormuş. Milli Kütüphane statüsündeki kurumlara Türkiye’de basılan her süreli ya da süresiz yayın gönderilerek arşivlenmesi sağlanıyormuş. Kütüphaneye gelir getirsin diye zamanında yanı başına yaptırılan ve  bir zamanların Elhamra Sineması şimdilerde Opera ve Bale salonu olarak kullanılmakta. Elhamra adı da işletmecisinin İstanbul’daki aynı adlı sinemasından gelmekteymiş.

Karşı köşedeki sevimsiz katlı otoparkın yerinde bir zamanlar tutukevi olduğunu öğreniyoruz. Cumhuriyet öncesi hukuk sisteminde tutukevlerine fazla gereksinim duyulmadığından özel durumlar ve  tutuklular için kullanılmış olduğu bilgisini ediniyoruz.

Otoparkın hemen yanında adını taşıyan küçük parkın girişinde Süleyman Ferit Eczacıbaşı heykeli karşılıyor ziyaretçilerini. Pek çoğumuz kim bilir kaç kez önünden gelip geçtiği bu parktaki heykelin varlığıyla şaşkına dönmüş durumda! Eczacıbaşı İzmir’in ilk müslüman eczacısıymış. Uzun yıllar Kemeraltı girişindeki Şifa Eczanesi’ni  işletmiş. Ama, pek çok ünlü gibi o da İstanbul’un yolunu tutmuş. Bugün adını taşıyan holdingi bilmeyenimiz olmasa gerek.

Parkın karşısındaki tarihi yapı İzmir Memleket Hastanesi. Başlangıçta Sarı Kışla ile birlikte askersel amaçla inşa edilen yapı 1903’te yapılan onarım ve eklemelerle İzmir Memleket Hastanesi’ne dönüştürülmüş.  1950’de İzmir Devlet Hastanesi adı altında hizmet vermeyi sürdüren yapı İzmir’deki üniversite hastaneleri kurulana dek kentin önde gelen sağlık kuruluşu olmayı sürdürmüş. Son dönemde Doğumevi olan hastanenin bu işlevine de son verilmiş. Bu yorgun tarihsel yapıya bundan sonra müze olmak yaraşmaz mı?

Birinci Beyler’deyiz. Bundan 30-40 yıl önce İzmir’de rantın doruk yaptığı yerdeyiz. Eski görkeminden çok uzakta. Önce doktorların, sonra da taşınan Adliye’yle birlikte avukatların bölgeyi terk etmesi bugünkü dibe vuruşu kaçınılmaz kılmış.

Birinci Beyler’den ilk sağa dönüp ilerlediğimizde Hacı Mahmut Camisi ve haziresine varıyoruz.  Yine çok kez önünden geçip de farkına varamadığımız bir başka yapıtın avlusundayız. Alçakgönüllü ve dar alana sıkışmış bir cami. Bahçede camiyi yaptırnaların yanı sıra önemli kişilere ait mezartaşları çarpıyor gözümüze.

İkinci Beyler yoluyla Anafartalar Caddesi’ne başka deyişle Kemeraltı’na yöneliyoruz. Şan Pasajı ve Sema Sineması’na anılarımızın buğulu derinliklerinde gezinti yaparcasına göz attıktan sonra Meserret’in tarihi atmosferinde bir sabah çayı iyi gider diyerek soluklanıyoruz. Ondokuzuncu yüzyıl yapımı olan Küçük Barut Han’ın düzenlenmesiyle otele dönüştürülen Meserret 1911’de hizmete açılmış. Bu ad da İstanbul’da aynı adlı oteli işleten Meserret ailesi tarafından İzmir’e taşınmış. Bugün çarşıya dönüştürülmüş şekliyle hizmet vermeyi sürdürüyor.

İçine girmeseniz de tam karşıdaki Şükran Oteli’ne bir selam vermeden geçmemek gerek. Köşede tarihi yapısıyla varlığını sürdüren bir zamanların Kemeraltı Polis Karakolu kaçmayacaktır dikkatinizden. Anafartalar Caddesi’ne değil de sola doğru yürüdüğünüzde hemen sağdaki yapıdır Kemeraltı Camisi. Daha bir kaç cami daha görülecek olmakla birlikte sonda söylenecği şimdiden paylaşalım. İzmir’de görkemli cami ararsanız düş kırıklığı yaşarsınız. Hemen tüm tarihsel camiler alçakgönüllü görünümleriyle deyim yerindeyse biz burada yokuz der gibidirler. İzmir ne Selçuklu ne de Osmanlı başkenti olmak bir yana her iki imparatorluğun çok da önemsenen kenti bile ol(a)madığı için padişah ya da şehzadeler tarafından yapılmış camiden yoksundur. Vakıflar ya da diğer varlıklı kişilerce yaptırılan camilerin ne parasal olanak ne de yerleşikleşmiş eğilimler gereğince görkemli olmak gibi bir şansı olmadığını anımsatalım. Şimdilerde yoz beğeni ve mimari ürünü çifte minareli, çok şerefeli camilere kentin varoşlarında rastlayabileceğinizi ve şaşırmamanız gerektiğini anımsatalım.

Gümrük yönüne biraz daha ilerlediğimizde köşede 4 metal çubuktan yapılma bir başka anıt görüyoruz. 1. İzmir İktisat Kongresi anısına dikilmiş. Pek çoğumuz çokça önünden geçtikleri bu anıtın farkına böylelikle varmış oluyor. Çiftçi, işçi, tüccar ve sanayiciden oluşan dörtlü anıtı oluşturan çubukların anlamını kavramamızı sağlamış oluyor. Kongrenin gerçekleştirildiği yapının yerinde yeller esiyor. Neyse ki fotoğrafı var.

Biraz ileride tarihi bir yapıyla karşılaşıyoruz. Paslı ve belli belirsiz tabelasında Çakaloğlu Hanı yazılı. Tarihi kapısına da koli deposu olduğunu belirten bir duyuru iliştirilmiş. Çeşmesi ve kitabesi de çevreye egemen olan görüntü kirliliği nedeniyle farkedilir gibi değil. Çakaloğlu Hanı 1806 yılında dikdörtgen planlı ve tonozlu tasarımla yapılmış. İzmir’in Mısır Çarşısı’ymış. Mısır’dan gelen ürünlerin dağıtımının yapıldığı kapalıçarşı olarak işlev görmüş.

Kızlarağası Hanı bir sonraki durağımız. Yakın zamanda onarılan ve kullanıma açılan han Kemeraltı’nın seçkin tarihsel yapıtlarından birisi. Özellikle, gezginlerin uğrak yeri konumunda. 1744’de Hacı Beşir Ağa tarafından yaptırılmış. İki katlı ve avlulu bir yapı. Çuha ve Cevahir Bedesteni adlarını taşıyan iki çarşısı var. Batı girişindeki çeşmedeki 1675 tarihi yanılgıya yol açabilir. Olasılıkla çeşme başka bir yerden buraya taşınmıştır. 1675 bu çeşmenin yapım tarihini yansıtıyor olmalıdır. Bir kapısından girip diğerinden çıkarak hızlıca geçiyoruz Kızlarağası Hanı’nı.

Kendimizi Hisar Camisi avlusunda buluyoruz. Alçakgönüllü İzmir camilerinden bir başkası. Belki de en çok bilineni. Cami adını yapıldığı yerdeki hisarlardan almaktadır. Yapanı ve yaptıranı tam olarak bilinememekle birlikte XIV. Yüzyılda kiliseden bozularak camiye dönüştürüldüğü bilgisi oldukça yaygındır. Molla Yakup ya da Yakup Bey Camisi olarak da bilinir.

Bölge son derece renkli ve hareketli. Günlerden pazar olmasına karşın her yer cıvıl cıvıl insan kaynıyor. Çevredeki bir başka tarihsel yapı eski Belediye.  Günümüzde artık başka kurumlara ev sahipliği yapıyor. İzmir’in efsane belediye başkanı Dr Behçet Uz’un da oturduğu belediye binasından söz ediyoruz. Bu yapının yıkılan Ok Kalesi yerine XIX yüzyıl sonlarında yaptırıldığı ve 1891’den başlayarak İzmir Belediye Binası olarak uzun yıllar kullanıldığı bilinmektedir.

Bir sonraki durağımız Ali Paşa Meydanı Şadırvanı. Şadırvanın damlatan çeşmesinden büyük bir beceriyle su içen kedi bir anda hepimizin ilgi odağı oluyor. Geçmişi bir yana bırakıp o ana yani kediye odaklanıyoruz. Şadırvana gelince! Sekiz mermer sütun üzerine oturtulmuş ve kurşun örtülü büyük bir kubbesi var. Hekimoğlu Ali Paşa tarafından 1754’te yaptırılmış olduğu sanılıyor. Bu meydanın bir özelliği de halkın açık idam cezalarının infaz edildiği mekan olması.

Anafartalar Caddesi boyunca ilerliyoruz. İçine girmesek asla farkına varamayacağımız bir özgün ortamda buluyoruz kendimizi. Yeşildirek Pasajı’ndayız. Onyedinci yüzyılda Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından odunla ısıtılan hamam olarak yaptırılmış. Pek çok yapının alışveriş yerine dönüştürüldüğünü anımsıyoruz. Ama, bir eski hamamın bu türlü bir düzenlemeyle kullanıma kazandırılmasıyla ilk kez karşılaşmış oluyoruz.

Biraz ileride düzenlemesi son yıllarda tamamlanmış Abacıoğlu Hanı’ndayız. Kahve molası için iyi bir seçenek. Bu hoş ortamda kendisini gösteren görüntü kirliliği gözleri yoracak düzeyde. Abacıoğlu Hanı XVIII. Yüzyılda Hacı Mustafa Ağa tarfından yaptırılmış. Uzun zaman kullanım dışı kalan han 2006’da yeniden hizmete açılmış. Elbette turistik amaçla.

Bir sonraki durağımız olan Kestanepazarı Camisi çevreye göz atmak için de uygun bir mekân. Altında yer alan dükkanların üzerinde yükselen “fevkani” tipte bir cami. Gökdelen-minare ikilisi fotoğraf makinelerimizin belleğindeki yerini alıyor. Kestanepazarı Camisi’nin bir kaynağa göre 1636 yılı yapımı olduğu söylense de; 1668’de Baruthane Nazırı Eminzade Hacı Ahmet Ağa tarafından yaptırıldığı  Evliya Çelebi tarafından da doğrulanmıştır. Dolgu alanında yer aldığı için minaresinin güçlükle oturtulduğu ayrıntısına bile girmiştir Evliya Çelebi.

Bir sonraki cami Şadırvan adını taşıyor. Adını yanındaki şadırvandan alıyor. Onaltıncı yüzyıl sonlarında yaptırıldığı düşünülmekle birlikte yaptıranı kesin olarak bilinmiyor. Dikkatle bakıldığında şadırvan kubbe içi süslemelerinin islâm geleneğinde çok rastlanan türde olmadığı kolaylıkla fark edilebiliyor. Bu durum Kalkandelen’deki (Makedonya) Alaca Camisi ve Tiran’daki Ethem Bey Camisi’ni çağrıştıran bir özellik olarak gösteriyor kendisini.

Artık Havra sokağındayız. Burasının da adı Türk Pazarı olarak değiştirilmiş vaktiyle. Hâlâ Havra sokağı olarak bilindiğine göre tutmamış belli ki. Küçük bir alanda saymakta zorlandığımız kadar çok sayıda havra olduğunu farkediyoruz. Taşınmadan önce ayakkabı imalatçılarını barındıran bu bölge artık terk edilmiş bir görünüm sergiliyor. Ama, Havra sokağı canlılığını korumayı sürdürüyor.

İkiçeşmelik Caddesi’ndeyiz. Karşımızda tüm görkemiyle Agora boy göstermekte.  Çarpık ve plansız yapılaşma sonucu yıllar boyunca çektirdiğimiz acı nedeniyle geçmişten özür diler gibiyiz bölgedeki tarihsever düzenlemelerle. İskelelerle donatılmış eski yapının Sabetay Sevi’nin evi olduğunu öğreniyoruz. Yaşadığı dönemde olduğu kadar bugün de tartışılan bir önemli kişilik olan kentlimiz Sabetay Sevi yakında onarılan eviyle de aramıza dönmüş olacak. Sabetaycılık ve Sabetay Sevi aradan geçen zamana karşın bugün de söz konusu olmayı sürdüren bir gerçeklik.

Anafartalar Caddesi boyunca bu kez Tilkilik yönüne ilerlemeden önce girişte solda yer alan tarihsel yapının polis müzesi olarak düzenlendiğini görüyoruz. Bir tarihsel yapı daha kurtulmuş diyerek seviniyoruz. Çakma minareli cami görmezden gelinecek gibi değil elbette. Hasan Hoca Camisi olarak biliniyor.

Sağlı sollu metruk yapıları geride bırakıp da ilerlediğimizde Dönertaş’a varıyoruz. Hatuniye camisi ve buraya adını veren dönertaşlı sebil ilgi çekici yapılar olarak göstermekte kendisini. Dönertaş olarak yapılan ama artık dönmez olan düzenek bulunduğu yerdeki zeminin  çökmekte olduğunun belgesi sayılmalı. Dönertaş 1813’te yapılmış aynı adlı sebile eklenmiş bir düzenek. Hatuniye Camisi’ne gelenlerin Dönertaş’ı çevirmeyi uğur saydıkları söyleniyor.

Sokak içindeki bir otelin önündeki tanıtım yazıları da arkadaşların İngilizce’ye çeviri için hiç kimseden yardım almadıklarını göstermesi bakımından ilginçti. Bölge için “no problem” nitelemesi çok da ikna edici gibi gelmedi pek çoğumuza.

Oteller Sokağı’na gelmiş bulunuyoruz. Basmane’nin son yıllarda yeniden düzenlenerek kullanıma kazandırılan bir bölgesindeyiz.

Saat Kulesi önünden başlayan yürüyüş turumuz Basmane Garı önünde sonlanıyor. Buraya kadar yazılanların eksiği çoktur, fazlası ise hiç  yoktur!

Ceyhun BALCI, 23.03.2013  www.cumhuriyetciyorum.wordpress.com

Leave a comment »

URLA MART DOKUZU FESTİVALİ

URLA MART DOKUZU FESTİVALİ

Geçen seneden başlayan bu yıla devam eden bir yazı. Geçen yıl ki etkinliklerden festivalin birinci gün izlenimlerimi bloğum da ki Urla Turunda (http://alasehirli.wordpress.com/2012/03/25/urla-turu/) yazmıştım o yazı şöyle bitiyordu “…seneye Festivalin ikinci gününde görüşmek üzere kalın sağlıcakla.” İşte şimdi o gün geldi festivalin ikinci günündeyiz.

Ancak birinci günden kısa bir özet yapayım. Festival bu yıl 23-24 Mart tarihlerinde planlanmış. Bu sefer yalnız değilim eşim Şule, arkadaşım Mahmut ve eşi Mutlu da var. Sabah arabalı vapur iskelesinde buluşuyor ve karşıya geçiyoruz. Programı görüşüyor ve kahvaltıyı Dirinler Marinada Apropo da yapmaya karar veriyoruz. Daha önce gittiğim ve beğendiğim kahvaltısını methettiğim bu mekân bu sefer bizi mahçup ediyor. Hem fiyatlar iki katı olmuş hem de çeşit azalmış. Kahvaltıdan sonra rota Urla ve zamanında İskele’de randevu yerindeyiz burada kahvaltı devam ediyor bakıyorum ve yanlış yerde karar verdiğimizi anlıyorum kahvaltıya buraya gelmek lazımmış.

Geçen yıldan farklı olarak geziye yakından başlıyor ve uzağa doğru gidiyoruz. Rehberimiz yine Urla Belediyesi görevlisi Ferhan Erim Bey sırası ile Polis Anıtı, Arkeolojik tekneler, Yağ işliği ve Tahaffuzhane’ye götürüyor ve buralar hakkında bilgiler veriyor.

Öğle yemeği için mola veriliyor yemek için seçtiğimiz yer Beğendik Abi lokantası. Ben ne yiyeceğimi önceden planlamışım geçen seneden aklımda kalan Darp Ciğer Sarma, Şule ve Mahmut ve Mutlu sözleşmiş gibi Arnavut Ciğerinde karar kılıyorlar yanında Urla’nın meşhur yemeği Çalkama. Serde gurmelik olunca yazmadan olmaz Darp nefis tam ağzıma layık utanmasam ikinciyi bile yerdim. Arnavut Ciğeri sinirleri alınmamış, Çalkamada biraz fazla pişmiş sertti buradan Handan Hanımın kulaklarını çınlatıyorum. Favori tatlım çıtır kadayıflı muhallebi bir harika.

Geçen sene gezdiğimiz Kapan Camii, bu sene programda yok yemekten sonra orayı da geziyoruz tabii cami yine kapalı sadece şadırvanı görüyor ve camiye pencereden bakıyoruz. Bu camiler vakit namazı haricinde niye kapalı olur burada çalışanlar devlet memuru değilmidir? Niye ikinci işlerinin başında dururlar da camiler kapalı olur? Vakit namazı haricinde ibadet yapılmaz diye bir kural mı var? Buradan eski tamirhane binasında ki kadınlar pazarına yürüyoruz önce alışveriş Şule ev yapımı baklavalara dayanamıyor mola verdiğimizde kahvenin yanında iyi gidermiş. Aynı mekânda düzenlenen panelin konusu Soframızda Bio Çeşitlilik panelistler Gazeteci Ali Ekber Yıldırım, Doç. Dr. Şenol Gökhan, Gurme Nedim Atilla, Aşcı Handan Kaygusuzer ve Fito terapi Uzmanı Gül Özçelik oturacak yer bulamadığımız paneli kısa bir süre takip edip ayrılıyoruz. Son durağımız Necati Cumalı evini de dolaşıp yorgunluğu atmak üzere sahile iniyor ve keyif kahvelerimiz baklava eşliğinde içiyoruz.

Ertesi gün Şule ve ben tekrar yollardayız Mart Dokuzu Şenliğinin ikinci gününe katılacağız. Kahvaltı için Altınoluk mandırayı seçiyoruz ve de iyi ediyoruz bölgede ki en basit ve en doğal kahvaltıcı. Saat 10 da Urla’da randevu yerindeyiz ve Belediye önünde toplanan kalabalığı görünce şaşırıyorum, en fazla 25 – 30 kişi tahmin ediyordum yüzlerce kişi var. Üç otobüs alabildiği kadar alıyor bizim otobüste sayıyorum 67 kişiyiz. Bu arada bazı insani değerlerimizi yitirdiğimizi fark ediyorum. Otobüste gençler hatta çocuklar koltuklarda otururken yaşlıların ayakta kaldıklarını görmek beni şaşırtıyor ancak bir yaşlı teyzeyi ayakta yolculuk etmekten kurtarabiliyorum.  Böylesine insani bir duyguyu düşünemeyenlerin nasıl olup ta millet, milliyet ve ulus kavramına sahip çıkacaklarını düşünerek bu konuda son derece karamsar duygularla Özbek köyüne geliyoruz.

Slow Food un organize ettiği ot danışmanları bizi bekliyor. Bizim danışmanımız Yücel hanım öz ve öz Özbek köylü. 74 yaşında geçen seneye kadar ot da toplarmış, pazarda tezgâhta açarmış bu sene bırakmış artık emekli hayatı yaşıyormuş. Pazar da kızın tezgâhında satılanlardan bazılarını ev de hazırlayarak bütçeye katkı sağlıyor ve devletten aldığı 200 tl ile geçimini sağlıyor. Hem yürüyor hem de bu muhabbeti yapıyoruz bu arada otlarla ilgili bilgilerde veriyor ve hemen topladığı birkaç otu bizlere gösteriyor. Düdük, arap saçı, turp otu ve bir taraftan da hanımlar arasında hangi otun yemeğinin nasıl yapılacağı konusunda hararetli bir konuşma yapılıyor. Haşlama ve kavurma yapılacak otlar konusunda kısa bir bilgiyi yine Yücel teyze veriyor. Benim derdim kekik ve körmen toplamak Şule arap saçına yöneliyor bu arada herkesin aklında şevketi bostan var çarşıda kilosu 10-15 lira onu soruyorlar nereden bulacağız diye. Cevap pazardan alacaksınız o ot bu bölgede bulunmaz. Ben körmen e benzettiğim bir otu bıcakla kökünden çıkarmak istiyorum daha ilk denemede bıçak kırılıyor ve çıkardığım ota bakıyorum yumrusu benzemiyor ve Yücel hanım o körmen değil diyor adını soruyorum söylemiyor bakıyorum utanıyor her keste merak ediyor ve ısrar ediyoruz o da söylüyor  ‘arap daşağı’ yenmezmiş.

Hem ot toplayıp hem muhabbet ederek ilerliyoruz alanda yüzlerce kişi ellerinde ki torbaları doldurmakla meşgul ben hala aradığım otları bulabilmiş değilim. Torbam boş derken küçük bir defne ağacı görüyorum ve hanıma hadi diyorum şunlardan topla biraz sonra Şule elinde 6 adet yaprakla geliyor o kadar toplamış kıyamamış yaprakları koparmaya neyse biraz ilerideki ağaçtan ben topluyorum ve torbamıza yeşillik girmiş oluyor.

Yücel teyze ile sohbete devam ediyoruz 200 lira geçimine yetiyor bir de telefon ve su parasını ödeyip yemeğini de kendi yapıyormuş Allah devlete millete zeval vermesin diyor. Biraz ısrar edince beni de yanına almaya ikna ediyorum, 200 lira sana da yeter bana da, köylük yer de parayı nereye harcayacağız diyor. Şule hemen razı oluyor ama Yücel teyze ona kıyamıyor o da gelsin diyor karar veriyoruz ailecek taşınıyoruz Özbek köyüne…  İleride ki bir gurup kekik bulduğunu bildirince oraya yöneliyorum iki cins kekik var başlıyorum toplamaya eve dönünce kurutacağım kadar torbamı dolduruyorum ve bölgede ki tek tük körmen den biri de benim payıma düşüyor.

Eğilip, kalkmaktan belimiz ağrımış bir ağaç gölgesinde oturup mola veriyoruz ki CHP Milletvekili Musa Çam geliyor ve neşeli bir sohbet başlıyor ot çeşitleri ve ot yemekleri üzerine, danışmanlarımız bizleri aydınlatıyor. Bence seneye burada birkaç çeşit ot yemeğini de hazır etmekte fayda var özellikle çalkama tarifi ve üç parmak ve baş parmakla tutup kopardıktan sonra yoğurda bandırarak yeneceği açıklaması bizleri iyice acıktırıyor.

Şule hanımın papatyalar arasında genç bir kızdan ödünç aldığım papatya tacı ile fotoğrafını çekiyor ve oğlumla gelinime gönderiyorum. Onlarında bu güzel güne bu fotoğrafla ortak olmalarını dileyerek. Son durağımız bir sümbül tarlası, sümbüller toplanmış ama tarla da bol miktarda turp otu var, bu otlar toplanırken bir gurupta arap saçı ile dere otunun arasında ki farkı danışmanlarından bizzat yerinde öğreniyorlar. Diğer yanda ise yemek tarifleri devam ediyor, düğmeli otunun böreği çok güzel olurmuş…

Artık vakit doldu 2 saattir ot topluyoruz köye dönüş zamanı çantalar, torbalar ot dolmuş bir kısım katılımcı otların arasında çıkının açmış yemeğe oturmuş çoluk çocuk her kes mutlu. Bengisu hanım kimse kalmasın diyerek katılımcıları toplama derdinde. Araçlara doğru yürürken fırsat yaratıp Musa beye gelecekten duyduğum endişeleri ve alınması gereken tedbirleri ve özellikle CHP’nin yaklaşımı konusunda ki düşüncelerimi paylaşıyorum yani siyaseti de eksik etmiyorum.

Köye döndüğümüzde bizi hoş bir sürpriz bekliyor İzmir Büyükşehir Belediyesi Bandosu Caz ve Pop Orkestrası pırıl pırıl kıyafetleri ile yerlerini almışlar. Onların müzikleri eşliğinde keşkeğimizi yiyoruz. Meydanda dans edenler, alışveriş edenler, kahvede çayını yudumlayanlar sohbet edenler bakıyorum her kes mutlu şehrin kalabalığından, stresinden kurtulmak isteyenler bu fırsattan faydalanmak istiyorlar. Bir ara Musa beyi görüyorum meydanda zeybek oynuyor o da meclisin stresinden kurtulma derdinde. Bir diğer köşede festivalin düzenleyecilerinden Slow Food- Doğal Sofra Urla standında  ‘Haydi yeniden geleneksel beslenelim. İyi, temiz, adil’ sloganı ile keşkek dağıtılıyor.

Bu arada Yücel teyzenin kızı ile yani benim ortakla ve torunu ile tanışıyoruz onlardan alışverişimizi yapıp tezgâhları da şöyle bir dolaştıktan sonra dönüş vakti diyor ve kalabalığı köy meydanında orkestranın çaldığı İzmir şarkı ve türkülerinin coşkusu ile baş başa bırakıp dolmuşla Urla’ya doğru yola çıkıyoruz. Sanat sokağına göz atıyoruz boş, artık geri dönme zamanı derken aklıma çiğ börek düşüyor doğru Malgaca Pazarında Lale katmercisine çayla yorgunluğu atarken yediğimiz çiğ böreklerle bu işin ustası Fikret ve Mine’nin kulaklarını çınlatıyoruz. Bu arada belki seneye Alaçatı Festivalinde stand açıp Fikret’in çiğ böreklerini, benim Alaşehir pidelerini satabiliriz. Ancak daha öncesinde Urla yemek yarışmasına çiğ böreği otla yapıp bu yarışmaya katılabiliriz diye düşünüyorum. Otlu çiğ börek olur mu? Niye olmasın daha vakit var Fikret dersine çalışsın hazırlasın ona iyi bir ev ödevi.

Bir yorgunluk var ama çok güzel bir gün geçirmenin tatlı yorgunluğu bu. Teşekkürler Slow Food, Doğal Yemek Urla organizasyonu, teşekkürler Bengisu hanım, teşekkürler Urla Belediyesi, teşekkürler Ferhan bey. Seneye ikinci günde yine  Mart Dokuzu festivalindeyim görüşmek üzere. 26. 03.2013

Leave a comment »

İZMİR’DEN ÇIKTIM YOLA

İZMİR’DEN ÇIKTIM YOLA

İzmir’den çıktım yola – 1:

Çok fazla planı programı olmayan bir yolculuk, süresi 15 gün gibi, istikamet kuzey Ege’den İstanbul. Asıl amaç devre arkadaşlarımızla Gelibolu Milli parkını ziyaret. Nereden, nasıl çıktı? Her zaman ki gibi bizim büyük başkan Necmi gideceğiz, planlayın deyince yapacak fazla bir şey yoktu. Aradık Kolordu Komutanlığını derdimizi anlattık devre arkadaşımız da Kolordu Komutanı olunca hayhay dediler yerimiz, rehberimiz, aracımız planlandı tarih saptandı bize de yola düşmek kaldı.

Zekeriya her zaman ki planlayıcılığı ile intikal planını yapmış bile ama biz dedik Şule hanımla üç gün önce yola çıkalım Altınoluk’ta birkaç gün kalalım sonra Gelibolu’ya geçer finalide İstanbul’da sevgili oğlumuz ve kızımızın yanında yaparız.

İşte bu niyetle çıktık yola mevlam kayıra, yarı planlı, yarı plansız. Hele bakın neler oldu bu dönüşümde baktığım 1340 km lik turda.

Tarih 3 Haziran Pazar sabah 08.30 da yola çıkıyoruz. Kahvaltıyı Kozbeyli köyünde daha önce gittiğimde levhasını gördüğüm yerde yapacağız. Biraz heyecanlıyım ki daha önce defalarca gittiğim köyün yolunu geçiyorum ama inatla geri dönüyorum ve Kozbeyli köyünün o muazzam Nemrut körfezi manzaralı köy girişindeyim…

Kahvaltıyı yapacağımız yer Kozbeyli Sofrası, Kozbeyli Köyü sırtlarında denize nazır yeşil alanı ile görüntüsü insanı cezbeden bir aile işletmesi. Benim için en önemli unsur ise daha girişteki dut ağacı bu sene yediğim dutların en tombulu ve kırmızısı daha yerime oturmadan tatlarına bakmaya başlıyorum yetmiyor aracı park için tekrar çıktığımda devam ediyorum Kahvaltı yapmasam da olur. Kahvaltıda ki tartı, tortu bize değişik geliyor daha önce hiç yediğimiz bir tat değil öğreniyoruz, sütün kaymağı tencerede 6 saat boyunca karıştırılarak dibine tortu üstüne yağ çıkıyor ve bu tortu alınarak servis ediliyormuş. Kozbeyli Sofrası blogda yazılmayı hak eden bir işletme ve yazacağımda. Kahvaltıdan sonra kahve için Şakir’in yerine iniyoruz ben dibeği dövüyor kahvemizi içiyor ve yeteri kadar kahvemizi aldıktan sonra yola devam ediyoruz. Hedef Ayvalık ama kısa bir sapma yapmamızda mahzur yok zamanımız bol dönüveriyorum Bergama’ya yıllar var gelmeyeli. Burada ki tarihi yerleri dolaşacağım özellikle Almanya’ya kaçırılan Zeus Tapınağının yerini merak ediyorum…

Yönlendirme levhalarına bakıyorum ve kararı veriyorum iki yere gideceğim Asklepion ve Akropol ancak yol üzerinde Kızıl Avlu’yu görünce duruyor ve burayı da geziyorum.

Asklepion; Sağlık tanrısı Asklepion adına M.Ö 4 üncü yy da kurulmuş, sütunlu kutsal yoldan ilerliyoruz büyük kemerli giriş kapısının üzerinde rivayete göre “Bütün tanrıların kutsiyeti için Asklepion’a ölüm girmesi yasaktır” yazısı yer almaktaymış. Ayrıca bu kapının girişinde hastalar rahip hekimlerce muayene edilir, ölümcül hastalar ile hamileler içeriye alınmazmış. İşte biz bu yoldan ilerliyoruz ve bizi tıbbın sembolü olan yılan figürünün yer aldığı sütun karşılıyor. Orjinalinin müzede olduğu bu sütun oldukça kötü bir kopya buradan kutsal suyun olduğu bölüme ulaşıyoruz tiyatro, tapınaklar, tedavi evi ve kütüphanenin bulunduğu bölümleri de olan yapıda tedavi evine tünelle ulaşılıyor… Bu tünelde yürürken merdivenlerin kenarından akan suyun sesi burada su terapisi ile tedavi yapıldığı tezini doğruluyor. Su sesi o kadar rahatlatıcı ve dinlendirici ki mutlaka bu anın o tünelin içinde yaşanması lazım. Diğer tedavi şekilleri ise uyku, rüya yorumu, masaj, çamur banyoları, şifalı otlar, hacamat (bizim tertip Fehmi kulakları çınlasın kolu ağrıyormuş kendine hacamat yaptırdı şifa bulduğunu söylüyor)  ve gerekirse cerrahi müdahale imiş, hastalar uyku evine alınır uyumaları sağlanır ve sağlık tanrısını rüyalarında görmeleri ve iyileşmeleri ümit edilir olmazsa gördükleri rüya rahipler tarafından tabir edilerek tedavileri sağlanırmış. Bu günkü haliyle belki bir nevi psikoterapi uygulaması olarak değerlendiriyorum.

Güneş yakıyor ama bizim durmaya niyetimiz yok ve Şule hanımda sesini çıkarmayınca rotayı Akropole çeviriyoruz. Bu arada yol üzerinde eski Bergama çarşısını görüyorum dükkânlar kapalı ama o haliyle bile beni cezp ediyor o dar sokaklar ve eski dükkânlar karar veriyorum daha sonra tekrar geleceğim ve bu bölgeyi gezeceğim hem de bu sonbahar.

Sonra ki durağım yol üzerinde gördüğümüz Kızıl Avlu adını binanın tuğlaların renginden almış olsa gerek diye düşündüğüm bu yer Bergama’da ki en büyük yapıymış. Girişte sizi nefis ıhlamur ve ceviz ağaçlarının kokusu karşılıyor bu koku ve renk birbirine o kadar yakışıyor ki bir anda acaba diyorum tanrılar bu kokuyla mı kutsanıyordu? Mısır Tanrıları Tapınağı da denilen yapı adını Mısır tanrıları Serapis, İsis ve Herapoksadesin burada kutsandıklarından dolayı bu adı almış. MS 2nci yy da İmparator Hadrian döneminde Mısır Tanrılarına ithafen yapılan tapınak daha sonra Bizans çağında kiliseye çevrilmiş, bu kilise İncil’de adı geçen 7 kiliseden birisiymiş ve 1950 de ise cami yapılmış. Dışı tuğla ve kule biçiminde ki caminin içi dışarıdan görebildiğim kadarıyla ahşap. Kurtuluş camisinin halen kullanıldığı kapısında ki hac kuralları ile ilgili yazıdan belli ancak kapalı. Müezzin ve imam kendi işlerinde olsa gerek ancak camdaki bir yazı burada olmaları gerektiğini açık ve net olarak ortaya koyuyor. Şöyle yazıyor yazı da “Yaradanla irtibata geçmek için yaratılanla irtibatı kesmek gerekir” Yani içeri de cep telefonlarınızı kapatın demek istiyor içeri girebilsek kapatacağız ama ne mümkün pek çok yer de olduğu gibi burada da böyle bir tarihi camii vakit namazları hariç kapalı. Sanki vakit namazı haricinde cami de ibadet yapılmaz der gibi. Buna bir çare bulunmalı camiler son vakit namazına kadar açık olmalı özellikle mesai saatlerinde görevliler camide bulunmalı diye düşünüyorum.

Akropole çıkmak için iki yol taraf teleferik ve araç oldukça dar yoldan geçerek zirveye tırmanıyoruz. Bir daha gelirsem teleferiği kullanacağım.

Bergama Akropolü; Eski Yunan kentlerinde, kentlerin yanı başındaki yüksekliklere verilen addır. Yunanca Akropol is “yukarıda bulunan şehir” anlamına gelir.

Klasik dönem Yunanistan’ında her önemli yerleşme yerinin bir Akropol isi vardı. Tapınaklar, hazinelerin saklandığı yapılar ve çeşitli kurumlar burada yer alırdı. Saldırı durumunda Akropol is sonuna kadar savunulurdu. Bu kısa anlam bilgisinden sonra gelelim bizim akropole Bergama’nın en yüksek yerinde zirvedeki bu arkeolojik alan pek çok yapısı ile halen ayakta. Akropolün en yüksek ve korunaklı yerinde kral sarayları, tapınaklar ve su sarnıçları bulunmakta burada kral ailesi, kentin ileri gelenleri, aydınları, din adamları ve komutanları oturmaktaymış.

Heroon, Helenestik dükkânlar, Athena Tapınağı, Silah Depoları, Agora Tapınağı, Trainus Tapınağı, Tiyatro, Kral Sarayları, Agora, Zeus Sunağı, Dionysos Tapınağını geziyoruz ve levhalardan elimizdeki dokümanlardan bilgi alıyoruz. Ancak Zeus Sunağını ilk etapta bulamıyorum ancak ikinci turda levhayı görüyorum ve oraya yöneliyorum. Hâlbuki bu levha daha belirgin olmalı çünkü bu sunak 1881 de ki kazılardan sonra sökülerek Almanya’ya kaçırılmış, antik çağ mimari sanatının başyapıtlarından biri olan bu sunak geri alınmak isteniyorsa bunun mücadelesi burada başlamalı ve bu konu özellikle işlenmeli fikrimi oradaki görevli ile paylaşıp Bergama turumuza daha sonra tekrar gelmek üzere son veriyoruz. Şule hanım sessiz ama belliki yorgun.

Ver elini Ayvalık yolda Dikili ve Çandarlı’dan yani kıyıdan gitme teklifim kabul görmeyince mola yeri belli oluyor. Ayvalık Çamlık dondurmacısı Sarımsaklıdan giriyor ve eski günleri yâd ederek dondurmacının önünden geçiyor ama durmuyoruz merkez de bir yeri olabilirmiş öyle diyor Şule Hanım Ayvalık’ta kısa bir yaya turdan sonra 10 km geri dönerek Şule hanımın hayal ettiği dondurmayı afiyetle yiyiyoruz. Benim dondurma ile başım hoş değil ama bu özelmiş sadece meyvede ki şekerden imal edilirmiş. Hesabı ödeyip yola devam ediyoruz Saat keraat vaktine yaklaşıyor Cunda’ya geçiyoruz.

Alibey Adası (Cunda); Her iki ismiyle de anılan ada Ayvalık’ı sert açık deniz rüzgârlarına karşı koruyan adalardan en büyüğü ve yerleşim olanı. Cunda İtalyanca bir gemicilik teriminden türetilmiş ve adaya ad olmuş, Piri Reis’in Kitab’ı Bahriyesinde ise Yun Adaları olarak geçiyormuş. Peki, Alibey adası nereden geliyor. Milli Mücadele kahramanlarından Ali Çetinkaya ilk kurşunu burada attıran kişi ona ithaf en adaya bu ad verilmiş.

Bölgede yaşayan Rum halkı bu adaya Kokulu anlamına gelen Moshinos’da dermiş sonra onlar mübadele ile yerlerini bizimkilere bırakmış. Ada sadece sahili ve koyları ile değil dini bir merkez olması ile de ünlü 21 tanesinden 8 kilise ve manastır şu anda görülebilir durumdaymış   

Ayvalık’tan adaya girişteki köprüde şöyle yazıyor. “Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü” 1966 yılında yapılmış 54 m. uzunluğunda yalanda değil o tarihte boğaz köprüsü mü vardı? Peki, 1866 da yapılan Urla – Karantina adası arasında ki köprüye ne demeli? O zaman Türkiye yoktu Osmanlıydı yalan değil.

Neyse, bu kadar tarih ve coğrafya bilgisi yeter köprüden geçti gelin şarkısı eşliğinde Cunda’ya girdik keraat vakti için daha zamanımız var. Merak ettiğim ama daha önce gidemediğim iç kısımlara doğru yöneliyorum. Patariça koyu levhası beni yönlendiriyor daha önce okumuştum buralarda köyler varmış hem de üç tane onları göreceğim ayrıca manastırları da. Niyet bu olunca yolun kötülüğü ve sonuna kadar gideceğim inadı geri dönüşte bir daha üste para verseler gitmeme dönüşüyor. Yol rezalet, üç tane koy var birkaç tane ev ve buralara serpiştirilmiş birkaç manastır. Ama inat ettim ya Ay Işığı manastırını göreceğim ilerliyoruz ve son bölümde konuştuğumuz kişiler manastırı tarif ediyor ama gitmeyin diyorlar özel arazi ve yolu kapalı kim dinler bata çıka devam ve sonu hüsran. Sabancı ailesi tarafından restore edildiğini okuduğum ve açık olduğunu zannettiğim manastır kapısı duvar. En güzel ay ışığının seyredildiği söylenen bu yerle ilgili hayallerim suya düşüyor ve en kötüsü de o kadar yol geri dönülecek. Söylene söylene geri dönüyorum yolda düşünüyoruz sahipleri bu yoldan nasıl geliyor sonra gülüyoruz tabi ki denizden veya havadan.

Artık güzel bir dinlenmeyi hak ettik 10 saattir yollardayız. Daha önceden adını öğrendiğim lokantayı arıyorum. İşte Nesos sahilde garsona siparişlerden önce soruyorum neden Nesos adanın eski adı diyor hiç duymadım. Siparişleri veriyoruz balık hariç deniz mahsulleri rakıya kavun ve peynirin eşlik ettiği keraat vaktinde niyetimiz güneşi batarken yalnız bırakmamak. Sübyeyi yerken Yılmaz beyin kulaklarını çınlatıyorum adam her gün sübye tutuyor bizim para verdiğimiz duysa döver, akuadis Mavişehir’de sahilde çıkarılıyor bir defa alıp denemiştim becerememiştik burada harika tarifini alıyorum evde deneyeceğim, ot mücver benim evde yaptığımdan daha iyi değil, kalamar yumurtası ve pavurya lezzetli midye tavayı iptal ettiriyoruz. Ve de ikram şahane vişne reçelli lor gelince anlıyoruz ki hesabı öde ve yola çık. Rota Altınoluk mola orada yolda Gömeçten geçerken dağdaki Atatürk silüetini arıyorum ve ayışındaki manzaraya el sallayıp basıyorum gaza saat 21.30 yola çıkalı 13 saat olmuş benim Hacı Pansiyon dediğim evlerinde Şule’nin sevgili teyzesi ve enişte bizi bekliyorlar ama bu gün ve bu saatte değil çat kapı evdeyiz.

İzmir’den çıktım yola – 2:

Her yıl kızların toplandığı ve sonra erkeklerin dâhil olduğu Altınoluk günlerinde bu sefer biz erkenciyiz. Ama hanımların planı var yine toplanacaklar (toplanamıyorlar bacanak Ömer ameliyat olunca seneye kalıyor). Bu sefer de zamanım kısıtlı hızlandırılmış bir programla Altınova günlerimi tamamlamayı planlıyorum. İlk gün yürüyüşümü her zaman ki gibi bol oksijen aldığım Şahindere Kanyonuna yapıyorum gidiş ve dönüş ayrı kulvarlarda ve derede çıplak ayakla yürüyüş. Derenin sabah sessizliğinde şırıl şırıl akıntısı aklıma Bergama’da ki Asklepion’u getiriyor evet bu su sesinde bir rahatlık, bir dinlendiricilik ve huzur var. Kocaman bir zeytin ağacının kökünü yuva haline getirmiş her biri ayrı bir kovuktan çıkan dört sevimli köpek yavrusu Türkiye gündemini birine ad olarak konulan Paşa adıyla meşgul ettiklerinin farkında olmadan gelen geçene türlü şaklabanlıklar yapıyorlar. Yorgunluğumu denizin buz gibi serin suda attıktan sonra ver elini kahvaltı tabii öncesinde uğranılan fırın. Öğleden sonra tekrar deniz… Akşam yukarı köye çıkıyoruz enişte ve teyzemle ama umduğumuzu bulamıyoruz yediğimiz yemeklerde teyzem kızıyor bir daha da gelmem diyor buraya.

Ertesi gün yürüyüşümü şehir içinde kısa bir tur ve deniz sefası ile tamamlıyorum yıllardır zeytinyağını aldığımız ancak tanışmadığımız beyle tanışıp arkadaşların ısmarladığı zeytinyağlarını alıyor ve ertesi gün çatı katını su basacak kadar şiddetli bir yağmurun ardından yola çıkıyoruz.

Her zaman yaptığımız gibi Assos’a yöneliyoruz yıllardır bıkmadan, usanmadan geldiğimiz, kısa aralıklarla mola verdiğimiz bu sessiz ve dingin mitolojinin felsefi şehrine bir defa daha uğramanın mutluğu ile köy kahvesinde kahvemizi içip, köy meydanında kısa bir tur ve alışverişten sonra Ayvacık yolundan Çanakkale’ye direksiyon kırıyoruz.

Çanakkale’ye yaklaştıkça Şule Hanım heyecanlanıyor ne de olsa memleketi kısa zaman içersinde nereleri dolaşılacak programı yapmış bile. Aynen uyuyor ve önce Lodos’a gidiyoruz Truva filminde rol alan atın önünden geçerek sonra kısa bir çarşı turu tabii ki olmazsa olmaz Aynalı Çarşı. Çanakkale’ye Kilitbahir üzerinden geçeceğiz hemen iskelenin yanında ki lokantaya oturuyoruz saat daha erken güneş yüksekte ama boğaz manzaralı bir sefa yapılmadan geçilmez diyoruz ve geçmiş günleri yâd ederek nişanımızın yapıldığı Yalova lokantasında kadehlerimizi kaldırıyoruz. Eceabat, tarihi özelliği yanında bir aşk uğruna yollarını ezberlediğim, hayatımın kadınını bulduğum şehir. İşte bu duygular ve hatıralarla Şehit Mehmet Onbaşı Sokağa gidiyoruz önce Şule hanımın gelin çıktığı evlerine sonra mezarlıkta kayınpederimi ve anneanneyi ziyaret ve dualarımızı ediyor geride kalan hoş bir seda diyerek son durağa Gelibolu’ya doğru hareketleniyoruz.

Askeri Kampta kayıtlarımızı yaptırıp motele yöneldiğimizde İzmir gurubunun bizden hemen önce gelip motellere yerleşme telaşı içinde olduklarını görüyoruz. Büyük Başkan Necmi daha destur demeden soruyor herkes geldi mi? Gelmeyenler nerede? Yarın ki program ne, bu akşam ne yapıyoruz… Rehberimiz ile buluşuyor ve son koordineden sonra keraat vakti için lokantaya geçiyoruz Mahmut talimatı veriyor rakı detoksu burada da devam edecek.

İzmir’den çıktım yola – 3:

Gelibolu Yarımadası Milli Parkı gezi programımız oldukça yoğun ilk iki gün milli parkı gezeceğiz son gün ise Gelibolu şehrini dolaşacağız.

İlk durağımız Kolordu Karargâhı sınıf arkadaşımız Korgeneral Raif Akbaş’ı ziyaret ediyor ve buradaki müzeyi geziyoruz.

Otobüsümüze binince rehberimiz programı açıklıyor bugün Arıburnu bölgesini gezeceğiz.

Akbaş Limanı ve Şehitliği: Akbaş Limanı savaş öncesi ve sırasında Türk ordusunun lojistik desteğinin sağlandığı yer. İstanbul ve Anadolu’dan gelen asker ve teçhizatın çıkarıldığı liman aynı zamanda iaşe, ikmal ve sağlık noktası…

Bigalı Köyü Atatürk Evi: 25 Nisan 1915 deki çıkarmadan önce bölgeye yerleşen 19ncu Tümen Komutanı Mustafa Kemal’in kaldığı ve Karargâh olarak kullandığı bu gün müzeye dönüştürülmüş ev…

Kocadere Şehitliği: Lojistik geçiş noktası ve destek yeri aynı zamanda en büyük sargı yeri. Tedavi için gelenlerin defnedildiği bölgede şehitlik oluşturulmuştur…

Öğle yemeği Doyuran Gözleme: Bölgede en çok beğenilen yerlerden biri gözlemeler, salatalar, ayranlar, tatlılar hele bir de serin çardak altı olunca kimsenin kalkası gelmediği yer…

Arıburnu ve Anzak Koyu: 25 Nisan 1915 günü sabaha karşı Anzak Kolordusunun 1500 kişilik ilk kademesi ile karaya çıktığı ve 27nci Piyade Alayından bir takımın bu kuvveti ağır kayıplar verdirerek durdurduğu koy…

Kanlı Sırt: Avustralya ve Anzak birliklerinin ele geçirmek için çok mücadele ettikleri ancak taktik değeri çok yüksek bu sırt 16 ve 19ncu tümenlerin binlerce şehit ve yaralı verme pahasına elde tutulmuş ve düşman birlikleri bu sırtın ilerisine geçememiştir…

Kırmızı Sırt: 19 Mayıs 1915 de büyük Türk Taarruzunun yapıldığı ve pek çok şehidin verildiği ve her iki kuvvetin siperlerinin çok yakın olduğu bölge de yoğun muharebeler yaşanmıştır…

57nci Alay Şehitliği: 25 Nisan 1915 günü düşman çıkarması haber alınır alınmaz Tümen Komutanı Mustafa Kemal’in emri ile bölgeye hareket eden ve düşmanın mevzi kazandığını fark eden Mustafa Kemal Bey, emrindeki askere hitaben, “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir.” emrini verdiği ve kendinden 4-5 kat üstün düşman kuvvetlerinin taarruzlarını durduran Alay.  Emri harfiyen yerine getiren 57. Alay, başta Alay Komutanları olmak üzere 650 kişilik kuvvetiyle Mustafa Kemâl’in has tabiriyle “kâmilen şehit” olur ve bu bölgede bu alay adına yapılmış şehitlik yer alır.

Conkbayırı: 6 Ağustos 1915 tarihinde Anzak ve İngiliz birliklerinin Osmanlı mevzilerine taarruzlarıyla başlayan ve 10 Ağustos 1915 tarihine kadar süren savaşların geçtiği bölge…

Burada bugünkü turumuz sona eriyor dönüşte önce denizde serinliyor ve önce bir kokteyl ve sonrasında iskele üzerinde serin bir akşam yemeğinde günün yorgunluğunu atıyoruz.

İzmir’den çıktım yola – 4:

Sabah kahvaltı erken yapılıyor bu gün Sebdülbahir bölgesini dolaşacağız programı rehberimiz açıklıyor oldukça yoğun ama genel soru öğle yemeğinin menüsü dünkü memnuniyet bugünde aynı beklentiyi karşılayacak mı?

Kilitbahir Kalesi: Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırıldığı bilinen kale boğazın güvenliğini sağlamak ve İstanbul’a ulaşımı kontrol etmek maksadıyla boğazın en dar alanındadır. Muharebelere 16 topla iştirak etmiştir. Üç yapraklı yonca şeklinde ki kalede 30 metre yüksekliğinde 7 katlı bir yapı mevcuttur.

Namazgâh Tabyası: Çanakkale Boğazının savunulmasında en önemli unsurlardan biri 16 adet topu ile muharebelere etkin olarak katılmıştır.

Rumeli Mecidiye Tabyası ve Seyit Onbaşı: Kilitbahir’de düşman gemilerinin geçişine topçu atışları ile aman vermeyen tabyalardan bir tanesi. Tüm arkadaşları şehit olmasına rağmen sağ kalan bir arkadaşı ile 275 kg lık bir top mermisini tek başına sırtlayarak kaldıran ve topu ateşleyerek Ocean zırhlısını batıran onbaşının anısına anıtı dikilmiştir.

Soğanlıdere Şehitliği: Ogünlerden kalan şehitliğin yanına oluşturulmuştur asıl şehitlik bölgede geniş bir alana yayılmıştır.

Şahindere Şehitliği: Yine Ogünlerden kalan orijinal şehitliğin yanına oluşturulmuş ve bazı mezar taşlarından şehitlerin ismi tespit edilmiştir.

Öğle Yemeği Sed lokantası: Yorgunluktan artık ayaklarımıza karasular indi dediğimiz anda imdadımıza yetişen Seddülbahir’de liman üstünde yemekleri ve manzarası ile harika bir lokanta. Hakkını veriyor öğle rakılaması yaparak detoksa devam ediyoruz. 

Çanakkale Şehitler Abidesi: Çanakkale Boğazına girişte Eski Hisarlık mevkisinde Çanakkale savaşlarında şehit olanlar anısına yapılmıştır.

Ertuğrul Tabyası: İki adet topun bulunduğu boğazı koruyan unsurlardan biri.

Yahya Çavuş Şehitliği: 25 Nisan 1915 de Ertuğrul Koyuna yapılan düşman çıkarmasında Bölük Komutanının şehit olmasıyla komutayı üstlenerek 63 arkadaşıyla düşmana direnen kahraman asker Kirte muharebelerinde şehit olmuş.

Sargı Yeri Şehitliği:  Zığındere’de yaralılara ilk müdahalenin yapıldığı yer burada şehit olanlar anısına yapılmış şehitlik.

Salim Mutlu Özel Müzesi: Köy bakkalı Salim Mutlu tarafından Alçı Tepe köyünde  kurulmuş Türkiye’nin ilk savaş hatıraları müzesi.

Son durağımız bir gün önce Rt tarafından açılışı yapılan Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi; 11odalı bu similasyon merkezi daha önce açık hava müzesi olarak kullanılan Kabatepe’ deki alana 2400 metre karelik bir alanda zeminde 18 metre derinliğe kadar inilmiş yapı. Bir yanı beyaz bir yanı siyah iki bina iki geminin birbirine rampa yapması şeklinde düşünülmüş ve iki geminin birleşim noktası ise Çanakkale Boğazını simgeliyormuş.

Similasyon Merkezi müdürü hanımefendiden kısa bir bilgi aldıktan sonra her odada yaklaşık 5 er dakikalık filmler seyredeceğimiz toplam 60 dakika sürecek sloganı “Gel tarihe geçelim” turumuz için görevli eşliğinde ilk odaya giriyoruz burada 1914 ün son günlerindeki Osmanlının savaşa girişi anlatılıyor. İkinci oda Nusret mayın gemisinin Çanakkale muharebelerinin kaderini değiştirdiği mayın dökme görevi anlatılıyor. Öyle bir gösterim ki sanki o anları Nusret’in güvertesinde yaşıyorsunuz verilen emirler, sessizce yol alan gemi, dökülen mayınlar, patlamalar ve hissettiğiniz sarsıntılar. Üçüncü oda İtilaf Kuvvetlerinin yani karşı tarafın planları var ekranda kendilerinden emin ama geldikleri gibi gideceklerini bilmeden. Dördüncü salonda o kocaman top mermisini sırtında mı kucağında mı topun namlusuna sürdüğü bu gün bile tartışılan Seyit Onbaşı’yı üç boyutlu gözlüklerimizle izliyoruz. Beşinci salonda kara savaşı hazırlıkları anlatılıyor ve altıncı salondayız. Bu salona adını veren Mustafa Kemal’in geri çekilen askerleri merminiz yoksa süngünüz var diyerek muharebeye tekrar dâhil ettiği ve “Ben size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum” diyerek Çanakkale savaşının “dönüm noktası” olan olay anlatılıyor. Yedinci salonda siperlerin arasında mermi ve bomba sesleri ile o anı, savaşı yaşıyoruz. Sekizinci salon Gökkubbe; her cepheyi aynı anda gördüğümüz 360 derece bakış açısıyla masmavi, parıldayan yıldızlar altında savaşın getirdikleri ve götürdüklerini sesiz ve derin düşünceler içinde izliyoruz. 9 ve 10 uncu salonlar İngiliz ve Anzak kuvvetlerinin geri çekilişini seyrediyoruz ve savaştan kalan hatıralar. Son salondayız önceki salonlarda boğazımıza düğümlenen hıçkırıklar ve ellerimiz patlarcasına yapmak istediğimiz alkışları sona sakladığımız salon mutlaka burada bir duygu seli yaşayacağız o niyetle giriyoruz  “1915 den günümüze Türkiye” odasına. Ancak yanıldığımızı anlıyor ve birkaç cılız alkışla utanç içinde çıkıyoruz salondan. Sen savaşı anlatıyorsun, bir milletin yeniden doğuşunu anlatıyorsun ve final sahnesinde 1915 den bu güne yine mermiler, füzeler, uçaklar savaş sahneleri sözde gelişen Türkiye anlatılıyor ve en ayıbı, en hafifi vıcık vıcık siyaset kokan görüntüler. Bu merkezin yapımını sağlayan Orman ve Su Bakanının görüntüleri ve yaptığı işlerin anlatıldığı kareler sonrasında Rt nin Obama ile Abdullah Gül’ün Kraliçe Elizabet’le fotoğrafları her şeyi biz yaptık imajının yaratıldığı sahneler. Sanki icraatın içinden, sanki AKP nin seçim programı. Son salona kadar en üst düzeyde olan duygularımız bu salondan sonra bu kadarı da olmaz pes dedirtiyor. Girişin ücretli olduğu bu merkez, görülen eksiklikler giderildiğinde ve salonlarda anlatılan senaryolar tekrar değerlendirildiğinde ki 11 nci salon öncelikle ele alınmalı ve Gelibolu Milli Parkında gezilecek ilk durak olmalı.

Bu gün yine yorgunuz ve yorgunluğumuzu Mahmut’un kontrolünde rakı detoksu ile atıyoruz.

İzmir’den çıktım yola – 5:

Gelibolu’daki gezimizin son durağı olan bu günde şehir içindeki tarihi alanları gezeceğiz ilk durağımız Piri Reis Müzesi; Gelibolulu ünlü deniz adamı ve bilimcisi Kaptanı Derya Piri Reis’in tanıtıldığı müze şehir merkezinde iskelenin bir kenarındaki Kule Burcunun içinde düzenlenmiş. Dünyanın en büyük denizcilerinden olan Piri Reis, dünya haritasını çizen ilk kişi olarak kabul edilmektedir. Müzede bu haritaların kopyaları ve çeşitli tablolar sergilenmektedir.

Gelibolu Savaş Müzesi önceden haber verilmesine rağmen hafta sonu olduğu için kapalı gezemiyoruz ancak Alçı Tepe Salim Mutlu Müzesinden ve Kolordu Karargâhında ki müzelerden pek farklı olmadığını değerlendiriyoruz.

Gelibolu Mevlevihanesi; Çanakkale muharebelerinde 3ncü Kolordu Karargâhı olarak kullanılan Mevlevihane’nin 1600 lü yıllarda kurulduğu ve 15 Mevlevihane içersinde en büyüğü olduğu belirtiliyor. Her ay bir gün Mevlevi ayini yapılmaktaymış.

Bayraklı Baba Türbesi; Osmanlı donanmasında görev yapan sancaktar Karaca bey şehit olunca mezarının bayraksız kalmaması vasiyeti üzerine adak adayanlar adakları olunca buraya bayrak getirirler, mezarın etrafı çeşitli ebatlarda bayraklarla süslüdür. Şule hanım’ın her Gelibolu’ya gelişimizde uğradığı ve bayrak astığı bu yer mutlaka görmenizi tavsiye ederim.

Namazgâh; Çanakkale Boğazı girişinde Fener Meydanında ki açık hava Camisi,1407 yılında deniz piyadelerinin (azap askerleri) sefer öncesi toplu namaz kılmaları için inşa edilmiş. Biri külahlı, diğeri açık iki minberi, mermerden mihrabı ve süslü pencereleri ile Dünyada ki sayılı eserlerden biridir.

Gezinin son durağında ayrılacak olan arkadaşlarımızı uğurluyoruz, ilk planlamada biz de ayrılacaktık ancak güzel hava birkaç gün daha kalmamız konusunda bizi ikna ediyor. Tatile devam.

İzmir’den çıktım yola – 6:

Üç gün planladığımız ancak altı güne çıkardığımız Gelibolu’ya veda ediyoruz rota İstanbul önce Tekirdağ’a uğrayacağız. Sekiz yıl görev yaptığım ve Şule hanımla tanışıp evlendiğimiz bu şehirde sevgili kayınvalidemin mezarını ziyaret ediyoruz. Kısa bir hasret turundan sonra buraya kadar gelince yenmezse olmaz diyerek Tekirdağ köftecisi Özcan’a gidiyoruz ve bu son gidişimiz olacak kararını veriyoruz. Bu da sanayi köftecisi olmuş köfteler lastik gibi, yeni köfteci tek şubesi olan bir yer olacak ki tadını alabilelim.

İstanbul’a vardığımızda sevgili gelinimiz bizi bahçede kapıda bekliyor sarılıyor hasret gideriyoruz sevgili kızımızla özlemişiz. Tabii bu özlemi kıskanan bir var ki beni de sevin diyerek kendini paralıyor yerlerde sürünüyor “Jozy”. Oğlum yurtdışında birkaç gün yok onun dönüşünden sonra demir alıp İzmir’e doğru yola çıkacağız. Hanımları gündüz tam anlamıyla serbest bırakıp ben yokum diyorum onlar ayrı ben ayrı program yapıyorum. İlk gün her zaman ki gibi Bostancı sahil- Fenerbahçe Orduevi sabah yürüyüşümü yapıyorum. Akşama Kadıköy balıkçılar sokağı ve sahaflar gezim var planda. Ertesi gün daha değişik bir parkur çiziyorum kendime, Üsküdar’dan Kuleliye yürüyeceğim. Kıyıdan boğaz görüntüsü ve hafif serinlik altında balık tutanları seyrederek ve onlarla sohbet ederek devam eden yürüyüşümde onarım nedeniyle kapalı Beylerbeyi Sarayında kahvaltı ediyorum. Mezun olmadığım ama arkadaşlarımdan pek çok hatıralarını dinlediğim Kuleli Askeri Lisesi gazinosunda kısa bir dinlenmeyi müteakip dönüş yoluna hemen oradan aldığım sabah suyu istavritlerle çıkıyorum ancak gidemiyorum. Önümdeki levhada olta kiralanır diyor şansımı denemek istiyorum. Önce olta nasıl kullanılır onu öğreniyorum sonra rastgele deyip sallıyorum oltayı çekiyorum dolu, ikinciyi atıyorum dolu balıkçı takılıyor “abi sen o balıkları niye satın aldın ki” üçüncüde nazara geliyorum kurşun takılıyor ve kopuyor. Kısmet bu kadarmış deyip bu balıkları ben tuttum diyebileceğim rahatlığı içersinde ilk dolmuşa atlıyor ve Çengelköy’de iniyorum. Gelirken burasını çok beğenmiş ve çınar ağaçlarının içinde yürürüm diye düşünmüştüm. Caddeyi boydan boya yürüyor ve çok beğendiğim bu yerde bir kahvede çay içerken mahalle sakinleri ile sohbet ediyorum. Sabah erkenden çıktığım eve dönüşüm öğleden sonrayı buluyor yeni yerler görmenin keyfini Jozyle oynayarak! çıkarıyorum.

Daha önce yeğenim Murat’la görüşmüş ve benim karşıda tarihi turistik bir gezi planlamasını istemiştim. Taksim’de buluşuyoruz yeğenim Murat’la önce bir kahvaltı Cihangir’de sonrasında ise muazzam bir yarımada turu yapıyoruz. Karaköy, Sultanahmet, Ayasofya, Kapalıçarşı, Beyazıt, Mısır Çarşısı ve Eminönü’nde bitiyor. Murat’la sözleşiyoruz bir daha ki seferde Haliç kıyılarını dolaşacağız.

Sormuşlar İstanbul’un nesini seversin cevap İzmir’e dönüşünü şimdi bu lafı Şahin abime söylesem hemen başlar hangisini düzelteyim öyle değil böyle diyerek uysa da söyledim uymasa da söyledim. Ben İzmir’i özledim yolcu yolunda gerek tek mola Bursa’da döner yenecek eski garajın oradaki Uludağ dönercisinde. İzmir’e varış ve ilk cümle Şule hanımdan “evim evim güzel evim.” 01.07.2012

 

Leave a comment »

SİMAV ARINMA VE DETOKS TURU

SİMAV ARINMA VE DETOKS TURU

Yazının sonunda yazacağımı baştan yazayım ki sıkılır da okumazsanız ne işim varmış Simav’da onu öğrenin. Tavsiye ederim senede birkaç defa arınma ve detoks turu yapın. Arınma sizi medyadan, siyasetten, canınızı sıkan konulardan uzaklaştıracak, detoksta seçeceğiniz seçeneğe göre ruhunuzdan sonra midenizi de kendine getirecektir. Bu iş için biçilmiş kaftanlardan biri Simav. Orası da neresi, neden Simav dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız Simav’ı bir bölümünüz pek duymadınız orada Eynal Kaplıcalarının (02745472001) olduğundan bile haberdar değilsiniz. Bizde kaplıca denilince akla gelen yer Afyon ve Denizli deki otel ve motellerdir. Her iki yere de gittim ama Eynal farklı hem daha büyük, hem daha yeşil, hem şehre daha yakın, hem çevre daha sessiz ve suyu kokusuz, buharsız, otel odası yerine apart odalar (192 adet 1000 yataklı) çok daha kullanışlı vefiyatlar uygun.  Yerden fışkıran sağlık sloganıyla reklamını yaptıkları kaplıca suyu romatizmal hastalıklar, eklem hastalıkları, yumuşak doku hastalıkları, stres bozuklukları hastalıklarına şifa veriyormuş. Evliya Çelebi’nin “çok kaplıca gezdim gördüm ama Simav yakınında ki gibisini görmedim dediği EynaL adı nereden geliyor? Anlatılan bir darbı mesel var. Yüzyıllar önce iki çoban bölgede dolaşırken birisinin koyunu kayboluyor ararken bir kovuktan içeri giriyor. İlerleyince sıcak su birikintileri ve eski hamam kalıntıları ile karşılaşıyor arkadaşının kendisini arayan seslenişlerine en gel (in gel) en gel… diye cevap veriyor burasının kaplıca olduğu keşfediliyor ve adı da en gel daha sonra Simav şivesiyle Eynal oluyor. Reklam ve tanıtımlarının yeteri kadar yapılmadığını düşünüyorum. Belki profesyonel bir çalışma ile daha büyük kesimlere ulaşabilirler diyor ve geliyorum Simav Turuna.

Tur, Mustafa, Hakkı ve İsmail Beylerin 15 kişilik spor salonu arkadaş grubunun hadi gidelim diyerek Hakkı beyin liderliğinde memleketi Simav’ı tanıtım organizasyonu. Kararı Trabzon gezilerinde vermişler duyunca bende dâhil oldum.

2 gece 3 gündüz sürecek tura Cuma namazından sonra (arınmanın olmazsa olmazlarından biri etkinlikler namazdan sonra başlayacak) 30 kişilik midibüsümüzle başlıyoruz. Dakika bir gol bir Mustafa Bey tahmini bir bütçe oluşturduklarını ve pamuk eller cebe diyerek her şey dâhilin kasası olarak kasasını dolduruyor. Paralar garanti olunca sözü alan Hakkı Bey turla ilgili bilgiler veriyor. Program yemeli içmeli ve de dinlendirici yani benim arınma ve detoks programıma uygun. Ancak Simav’da içki ruhsatlı lokanta olmadığını biliyorum ve ben detoksu nasıl yapacağım sorumun cevabını Mustafa Bey veriyor. Gerekli tedbirleri almış içki yasağına karşı meyve ve hububat özlerinden hazırlanmış şerbetlerden araca stok yapmış. Hemen de ispatlıyor bu stoku ilk servis İskoç tahıllarından yapılmış bir şerbetle başlıyor, salondaş Dimitri tarafından özel olarak hazırlanmış üzüm suyundan hazırlanmış şerbetle devam ediyor THY’ inat.

Simav’a Balıkesir – Sındırgı, Salihli – Demirci, ve Uşak güzergahlarından gidilebiliyor biz Uşak yolunu tercih ediyoruz. Diğerlerine göre daha uzun ancak yol çok daha iyi. 300 km lik yolumuzun 4 saat süreceği değerlendiriliyor akşam saatlerinde orada olmayı planlıyoruz. Niyetim yemekten önceki şurupların etkisini azaltacak bir sıcak su kürü yapıp akşam yemeği için hazır olmak.  Ancak mecburi verilen prostat molaları saati uzatıyor ve kaplıcaya girmeden direkt akşam yemeğini yiyeceğimiz Başdeğirmenler bölgesindeki suların özgürce aktığı pek çok meye ağacının olduğu bir alan daki lokantaya gidiyoruz.

Lokanta iki katlı alt katı ailelere tahsisli biz üst kata çıkıyoruz manzara ve mekân güzel. Hele biraz sonra servis edilen 14 çeşit soğuklar ve zeytinyağlılar bir harika benim fovarilerim dombay tereyağı, tuzu alınmış keçi peyniri, patlıcan söğürme, fasulye piyaz, turşu ve yaprak sarma. Kızarmış ev ekmeği tereyağla birleşip üzerine ekilen kekik, kırmızıbiber peynirle katık yapılınca lezzet patlaması yapıyor damaklarımda. Hele ara sıcaklar et keşkek ve mantar yemede yanında yat cinsinden bu kadar kaliteli mezeye de yakışanı da masaya buyur ediyorlar yine bir şerbet bu sefer üzüm suyu ve anasonla harmanlanmış kilolarla getiriliyor. Ana sıcakta tercih edilen ise çoban kavurma tabii ki kuzu etinden tam benim istediğim gibi birde baharat karışımı ekmeği yağına bandır ye.

Böyle bir ortamda müzik olmadan olur mu derken Hakkı bey ve İsmail beylerin arkadaşları kanun ve dümbelekle çıkageliyorlar. İsmail bey arkadaşlarını bize tanıştırırken Simav’da ilk bando takımının itfaiye teşkilatı içinde 40 lı yıllarda Horoz Mustafa nezaretine kurulduğunu ve kendilerinin bu alt yapıdan yetişen lisenin bando elemanları olduğunu anlatıyor. İsmail bey bandoda saksafon çalarmış ve dümbek Kadir’den hatıra saksafonunu hala saklıyormuş. İsmail beyin Simav’la ilgili hatıraları kalecilik günleri, ilk defa Simav’da maça gelen bayan seyirci ve nihayetinde okul bandosunun töreni terk edip gidişi bu sohbetin akılda kalan hoş sedaları.  Sonrasında ise bu Simav gönüllülerinin Simav sokaklarında beraber köpek taşladığı arkadaşları kanunda İmam Süleyman ve dümbelekle bir müzik ziyafeti başlıyor ki değme fasıl ekibine taş çıkartır. Şarkılar, türküler ve de Simav Türküleri yağmur yağıyor şıpır şıpır ve samat, mamat yolu, kız almada söylenenler birbiri ardına geliyor. Türkü olurda oyun olmaz mı Kadir bey kendini atınca sahneye diğerleri de sökün ediyor ve oyunlarıyla eşlik ediyorlar türkülere.  Verilen soluklanmada Simav yaren geleneklerini soruyorum onları anlatıyorlar tarihi gelişimi ve bu günkü uygulamalarıyla. Halen Sarı ve Mor Zeybekler ile Cumhuriyet Zeybekleri Yaren Dernekleri bu geleneği devam ettiriyorlarmış. Son fasıl da ise Mustafa bey sahneyi alıyor ve döktürüyorda döktürüyor. Gece bitmesin diyor insan ama yarın ki program daha yoğun teşekkürlerle ayrılıyoruz lokantadan.

İstikamet Kaplıcalar oda anahtarlarımız aldığımızda vakit gece yarısına yakın olmuş, keyfim yerinde yorgunluğu atacak tek unsur var o da sıcak bir banyo.  Odaya girer girmez küveti kaplıca suyu ile dolduruyor ve alnımdan ter taneleri düşünceye kadar kalıyorum. Bütün günün yorgunluğu gidiyor. Yarın için şimdiden hazırım. Güzel bir uykudan sonra saat 0630 da yürüyüş faslı başlıyor ben, Mustafa bey ve Kerim bey kaplıca etrafında ve seralar bölgesinde turluyoruz. Sonrasında ise Küçük hamamda hamam sefası var. Bir gidiyoruz ki ekip erkenden gelmiş, bir bölümü dinlenmeye bile başlamış. Hakkı bey burasını da ayarlamış tellak hazır bir kese, bir köpük, bir masaj yıllar önce gittiğim Ali Bey hamamına arada gitmem gerektiğini hatırlatıyor. Dün gece ruhen arınmıştık şimdi bedenen de arınıyoruz. Kahvaltı hafif olacakmış ama bakıyorum yok yok hakkını veriyoruz kahvaltının saat 10 30 kadar müsaade ediyorlar sonra şehir turu, alışveriş. Öğleyin Gölcük’te sucuk ekmek, akşam kuzu tandır. Abarttığımı sanmayın program bu, ben niye detoks dedim. Benim detoks anlayışım bu yiyip içeceksin, kendini şımartacaksın.

Simav iç Ege’de ana yoldan uzak ama alternatif Balıkesir- Kütahya yolu kavşağında bir kasaba nüfusu 25bin civarında hemen hemen dışarıdan hiç göç almamış. Tarım alanları sınırlı, jeotermal ısıtma ile elde edilen domatesi meşhur,  meyvecilik daha etkin özellikle kiraz, elma ve kestane, sanayi ihtiyaç olduğu kadar kendine yeterli, civarda ki madenler biraz iş imkânı sağlıyor. Yeşilliği ve çevresinin güzelliği ve sulak alanları ile saklı bir cennet tabiri yanlış olmaz. Buraya bir de bahar da gelmek lazım özellikle kiraz zamanı. Simav panoramik turu çarşı içinde başlıyor, şehirde depremden sonra yoğun bir inşaat faaliyeti var yıkılanların yerine yenileri yapılıyor, bazı eski camiler restore ediliyor. Çarşıyı dolaşıyoruz eski esnaftan mesleğini devam ettiren birkaç kişi hala direniyor ama nereye kadar? Hallaç kapatmış, tenekeci yok olmuş, kalaycı haftada birkaç gün açıyor, bıçakçı İsmail amca imalatı bırakmış hazır satıyor, ayakkabıcı hazır satıcılıktan baba mesleği kundura tamirciliğine geri dönmüş 70 yıllık makine ile evinin rızkını çıkarma derdinde, yorgancı bekliyor her gün düğün olsun. En fazla olan meslek olarak gözüme çarpan helvacılar. Hakkı beyin esnaf arkadaşları ile sohbet ediyor helva ve susam ezmesi alıyorum. Sucuklar ve mangal yüklenmiş haberi ile tura yarın devam etmek üzere Gölcüğe doğru yola çıkıyoruz.

Şehir merkezinden Gölcük yaylasına doğru tırmanıyoruz dağ 1450 m rakımında imiş. Ortalık sessiz tabiat daha uyanmamış derin kış uykusunda. Yükseldikçe kar beyazlığı gözümüzü alıyor ve bir tepenin ardından göl görünüyor çam ağaçları arasından.  Saklı bir cennete gelmişsiz sanki kullanılmayan gazinoyu mekân seçiyoruz kendimize, içinde şöminesi de var ve yanmaya hazır odunları ile. Şömine yakılırken mangalda hazırlanıyor imece usulü kimi sucukları soyuyor, kimi mangalı yelliyor, Eynam domatesleri doğranıyor ve bu mevsimde domatesin kokusunu hissediyorsunuz, biri ekmek keserken diğeri şerbet şişelerini açıyor. Elime Dimitrinin üzüm şerbetini alıp şömine başında deteoks yapıyorum arada dışarı çıkıp güneşle yüzleşip tekrar detoksa devam ediyorum. Her nefes alışta ruhum ve her bir yudumda bedenim arınıyor çam ağaçları arasında. Sucuk hazır buyurun sesi Simavlı dostumuza ait yanaşıyor ve ekmek arası sucuklara hücum ediyoruz. Eline şerbet bardağını alan göl, güneş ve karın zevkini çıkarıyor. Günün sürprizi ise Simav kestanesi mangalda yapılıyor demlenmesi ve kolay soyulması için gazeteye sarılıp bekletiliyor öğrenmenin yaşı yok şerbet yanında kestane yeni bir tat. Mangaldan el ayak çekilince bu sefer ben geçiyorum mangalın başına ve taze sucuktan peynir ile yeni tatlar deniyorum. Kendimce sucuk pizza bile yapıyorum.

Akşam programına dinlenmemiz için sadece iki saatlik zaman veriliyor saat 1630 hazır olun diyorlar. Yeni bir detoks programı uygulanacakmış dönüş yolunda günün muhasebesi yapılıyor her şey fevkal beşer. 

Kısa bir dinlenmeyi müteakip tekrar yolardayız bu sefer Demirci Köyünde Şelaledeyiz. Dereciklerle dolu bir alan vealabildiğine su sesi bir ara kendimi Bozdağ Kırk Oluklarda hissediyorum. Uzaktan duyduğum derenin sesine ve orada bir şelale bulma ümidiyle yürüyorum dağın eteklerinde kestane ağaçlarının altında, dağdan gelen su kendi yolunu bulmuş akıyor. Kaynak sularına sözde gem vurulmuş önce bir yalağa oradan aşağılara artık nerede nasıl buluşacaklar ve nerelere akacaklarsa özgür ve başıboş çoğalarak ovaya doğru iniyorlar. Karşımdan gelen teyzeyle selamlaşıyor ve kısa bir sohbet ediyoruz. Soğanlar için yer hazırlamış toprak şimdi tavlıymış birkaç gün sonrada soğanları ekermiş. Kolaylıklar diliyorum sırtında çapası ve topladığı bir miktar odunu ile uzaklaşıyor. Birden karşıma sırtında tüfeği ile köy delikanlılarından biri çıkıyor akşam saatinde acaba bir av olur mu diye şöyle bir dolaşmaya çıkmış bir şey yokmuş eve dönüyor. Hava serinliyor ve üşüyorum ama buz gibi kaynak suyundan içmeden içeri girmiyor ve Şule Hanıma da günün kısa bir tekmilini veriyorum lokantanın camından gördüğüm ocağın ateşinde biraz sonra kızaracak kuzuyu anlatarak.

Bu gün Simav’dan ve Hisarcıktan gelen dostlarla kalabalığız. Mezeler masaya servis ediliyor, yeni şerbet takviyesi yapmış Mustafa bey. İçki yasağı olunca şerbetle günümüzü gün ediyoruz benim bu akşam tercihim yine üzüm suyu ve anason karışımı özel şerbet. Soba gürül gürül yanıyor ekmek kızartıp servis yapıyorum tereyağ ve peynirle altlık için. Kuzu önce fırında kızartılmış sonra ocakbaşına getiriliyor ve ben dayanamayıp aşçının yanında elimde bıçak başlıyorum doğramaya ve servise. Dün akşam ki yaren ekibine ilave bu gün yeni bir müzik ekibi var bağlama ve klavye eşliğinde uzun havalar, türküler ve şarkılara yine oyun havaları eşlik ediyor. (bu satırları evde yazarken Şule Hanım elinde bir kadeh rakı ve bir küçük meze tabağı ile çıkageliyor ve bu yazının hakkı da böylece verilmiş oluyor.) Kuzu servisi yendikçe devam ediyor ben ocak başında etleri kemikten ayırıp isteğe göre servise başlıyorum.  Şaban beyin kapağında limon kabuklarını yakıp hoş bir koku sağladığı soba başında kendime bir küçük masa kurup kestane kebap pişirip gecenin tadına varıyorum. Bu arada yaren ekibi sahne alıyor ve ortalık yine Simav türküleri ile yıkılıyor. Bir ara aşağıya inip iş yeri çalışanları ile sohbet ediyorum sıkıntıları var, anlayış ve yaşantı işlerini sekteye uğratıyor. Bu devirde bu anlayış ve içki yasağı anlamsız geliyor bana ama bunu vatandaşa nasıl anlatacaksın aynı Gölcük’teki depremden sonra bir türban eyleminde açılan 7.9 yetmedi mi pankartı gibi burada da depremi üniversite kampüsüne ve kız öğrencilere bağlayanların olması beni şaşırtıyor. Artık dönüş zamanı yarın kahvaltıyı müteakip yola çıkacağımız bildiriliyor. Kaplıcaya dönüyorum ve yine küvette bu sefer üç ter seansından sonra ertesi gün için hazırım ve tumba yatak.

Sabah yürüyüşte yalnızım Mustafa bey ve ekibi gece tahıl şerbeti ile detoksa devam edince sabah yürüyüşe gelemediler. Büyük hamamda karşılaşıyoruz ekiple yine erkenciler var bu hamamın zevki küçük hamam kadar yok yinede sefamızı yapıyor ve doğru kahvaltıya gidiyoruz hamam çıkışı arınmış olarak. Pide yaptırmış İsmail ve Hakkı beyler peynirli yumurtalı ve kıymalı tereyağla da birleşince dudağımın kenarından akan yağ sızıntıları lezzet patlamasının dışa vurumu.

Artık dönüş zamanı vedalaşıyoruz Eynam personeli ile teşekkürlerimizi bildiriyoruz ve bir daha ki sefere diyerek yola çıkıyoruz. Rota Demirci-Salihli yolu memnun oluyorum rotadan bu bölgeyi hiç görmedim özellikle Demirci’yi merak ediyorum. Yolda Simav sınırlarını çıkana kadar üzüm şerbeti servisi devam ediyor. Sınırdan çıkınca şarap servisine dönüyor Mustafa Bey yeni takviye yapmış hoş sohbet, dağlara tırmanıyor bir iniyor, bir çıkıyoruz vadiden yaylaya manzara olarak güzel bir yol ama virajlı ve yorucu. Nihayet uzaktan Demirci görünüyor ve ben hayretler içinde kalıyorum. Benim tahmin ettiğim Demirci eski, bakımsız bir iç ege kasabası. Nerede benim tahminim nerede gördüklerim, girişte yani reklamlar bölümünde son derece modern binalar, geniş bir yol ve tertemiz caddeler bakımlı ve modern bir şehir görünümün de hele o Atatürk büstü ve “ Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” yazısı beni mest ediyor fotoğraf çektiriyorum. Çay molası verdiğimiz kahvede bunu Demircililerle paylaşıyorum, Demircispor kulübü başkanı ile o gün oynanacak Alaşehirspor maçının kritiğini yapıyoruz. Sonra gelen Belediye Fen İşleri Müdürünü kutluyorum darısı Alaşehir’in başına deyip ayrılıyoruz bu kısacık ziyaret beni bir Demirci dostu haline getiriyor maçın sonucu ne olursa olsun. Araca biniyorum Mustafa ve Süleyman bey bütçeden kalan akçelerle son ikmali yapmışlar nasıl buldularsa Pazar günü Demirci’de burası da Simav gibi içkili lokanta yok viski almışlar. Finali bununla yapacağız yol boyunca yani yolda ancak böyle biter. Yol en zor etap ama manzara güzel, önce karlı dağ ve çam ağaçlarının ve Demirci Çayı eşliğinde giderken sonra Demirköprü barajının manzarası eşlik ediyor son kadehlerimize. Barajın kenarında balık almak üzere durduğumuz yerde satıcı bir türlü gelemiyor ve bizimkiler öyle kızmış ki köylülerle kenarda çene yarıştıran beni bile bırakıp hareket ediyorlar neyse birkaç yüz metre sonra geri geri gelen aracı görünce anladım beni terk edip gittiklerini.

Son kadehlerimiz derken yanılmışım işin bir de Salihli Değirmen’de odun köfte molası çıkıyor ve cilalar burada yapılıyor. Turun detoks bilançosu arpa şerbetinin sayısı tutulmamış, iki şişe ithal tahıl şerbeti, kırk şişe üzüm şerbeti, on kilo üzüm ve anason şerbeti.

Son durak Spor salonu park yeri bakıyorum tek çantayla gelen bizler de çantalar sırtta eller dolu, gözler mutlu, göremediğim tek şey yorgunluk belirtisi ekip sanki hadi deyince akşam için hazır gibi. Bu ekibin yeni bir turu için her zaman hazırım yeni bir arınma ve detoks turunda görüşmek üzere öyle ya daha gidemediğimiz şelaleleri, yaylaları, eğer kaldıysa halı atölyeleri, camileri, eski evleri var. Teşekkürler Hakkı bey, teşekkürler İsmail bey, teşekkürler Mustafa bey, teşekkürler gezi arkadaşlarım teşekkürler Simav’da bizi misafir eden dostlar. 18.02.2013

Leave a comment »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.