Archive for Geziler

ADANA VE TARSUS LEZZET TURU

ADANA VE TARSUS LEZZET TURU

Geçen sene Güneydoğu Anadolu gezisinden biz otobüsle İzmir’e dönerken Meho Adana’ya uğramış ve bizi yol boyunca oradan yedip içtikleri ile taciz etmişti. Yolda plan yapılmıştı bile seneye Adana’ya yeme içme seferi düzenlenecek ti.

O gün geldi çattı 01 Haziran 2014 ben İzmir’den 40 yıl öncesinin genç teğmenleri, şimdinin emeklileri, eşleri ile Mahmut ve Mehmet İskenderun’dan kamptan, Necati Tarsus’tan, Cafer zaten Adana’daydı ve organizatör… Necati ile Harp Okulundan sıra arkadaşıyız ama 40 yıldır görüşmemiştik Ankara’da ki toplantıdan sonra bu hasret gidermek için iyi bir fırsat…

Adana Orduevinde buluşuyoruz. Günlerden Pazar ve kahvaltı tam Adana lezzet turu gezi konseptine uygun klasik kahvaltı yanında ‘ciğer, muhammara, içli köfte ve sıkma’. Hadi buyurun 2 Gece, 3 Gündüz lezzet turuna. Arada yapılan geziler tamamıyla bir sonra ki durak olan lezzete ulaşmak ve mideyi biraz hareketlendirmek için yapılan yürüyüşlerdir ve tamamı panoramik turlardır. Ancak Adana’ya gezmek için gideceklere tavsiyem önce dersinize çalışın, Adana’yı mahalle olarak gösteren bir harita edinin, gezilecek yerleri mahalle olarak listeleyin sonra Çarşıya gidin ve oradan Adana’nın her noktasına giden minibüs ve halk otobüsleri ile turunuza başlayın. Şimdiye kadar dolaştığım hiçbir yerde bu kadar çok bulvarı ve toplu taşıma aracını bir arada görmedim, birde şoförü bayan olan belediye otobüslerini. Adana indi bindi ile gezilecek harika bir yer. Bu kısa bilgiden sonra gelelim sadede.

Rehberimiz Cafer ve eşi Gülay hanım ama yanımızda canlı Google, herbokolog Meho var bilmediği, anlamadığı konu yok. Ama hakkını yemeyelim takıldığı konu olursa Mehmet’e söylüyor o internetten öğreniyor. Bir de tam teçhizatlı kameraman Cevat Kelle muadili ben. Ekip hazır ve nazır…

Sabah kahvaltısının hakkını verip hanımlar sabah kahvelerini de içtikten sonra bu kadar temizini, bu kadar berrağını, bu kadar mavisini görmediğim, kanalları ile Adana sokaklarına ayrı bir güzellik, ayrı bir hava veren ortada ki adası, üzerinde ki köprüleri ile Seyhan Baraj Gölü manzaralı fotoğrafımızı çekiyor, Orduevinden Turgut Özal Bulvarına çıkıp Cemal Paşa dolmuşları ile Küçük Saat ve Büyük Saat istikametinde panoramik bir tur yaparak Dörtyol’da inip Çakmak caddesinden Bebekli Kilise’ye yöneliyoruz. Kapalı olan kiliseyi hiç dert etmeyip yolda kaybettiğimiz enerjimizi 1930 yılında İş Bankasının meydana diktiği kumbara Küçük Saatte ki Gönül Kardeşler Tatlıcısında taş kadayıf, karakuş ve lokma ile geri alıyoruz. Günlerden pazar olmasına rağmen Çarşı oldukça kalabalık aldığımız enerji ile yola devam ediyoruz Mısır Çarşısının girişinde Adana’nın en ünlü Şalgamcısı Doktorum bize göz kırpıyor onu mu kıracağız zaten tatlıdan sonra bir ekşi veya tuzlu yenmeliymiş! Kocaman bardaklarda şalgamın suyunu içerken bir dilim simit, bir dilimde şalgamı şifa niyetine mideye indiriyoruz. Bu arada çarşı girişinde ki seyyar satıcılar dikkatimi çekiyor hepsinin tezgâhında sigara ve içki var. Fiyatlarından anlaşılıyor ki mallar kaçak, sigaralar 3 lira, 1 kg rakı 40 lira Meho’ya alalım diyorum ancak önce kimin içip yarına sağ çıkarsa devam edileceği üzerinde anlaşamadığımız için vaz geçiyoruz. Devletin başındakilerin hırsızlıkla yargılandığı bir ortamda bu satıcıların durumu artık her kanunsuz işin sıradanlaştığının bir göstergesi olarak kafama yer ediyor. Bu düşüncelerden gördüğüm doğal viagra ilanı ile vaz geçiyorum. Çakşır otu köküymüş kaynatıp suyu içiliyormuş. Bizim incir bize yeter deyip yenileme çalışması yapılan üstü örtülü Büyük Saat’e yöneliyoruz.  Yağ camisini görüp akşam yemek yiyeceğimiz Kazancı Lokantasında Meho derin bir menü sohbeti yapıyor. Adamlar sonunda lokantanın tapusunu Meho’ya devredip işin içinden sıyrılmayı teklif ediyorlar. Ulu Cami ve Ramazanoğlu Medresesinin bahçesinde yediklerimizin hazmı için verdiğimiz çay molası ile dinleniyor ve Seyhan Nehri kenarından Taş Köprünün altından Sabancı Camisine çıkıyoruz. İkinci mola burada cami avlusunda Suriyeli çocukların şekerlemeleri biraz sonra cami dışında diğer çocuklara ve minibüste 23 Nisan şiiri okuyan Ayşe’ye hediye edilerek onların vereceği enerjiyi alamadığımızdan olacak kendimizi yorgun ve güçsüz hissediyoruz. Gücümüzü toplayacağımız yeri buluyoruz Şırdancı Aytekin Dayı’nın yeri. Koca bir tencerede kaynayan işkembenin bir bölümü olan Şırdanın bulgur ve pirinç ile yapılan dolmasından önce tadımlık alıyoruz sonra yiyimlik. Limon suyu, acı biber ve kimyon ile soslanan elle kâğıda sarılarak yenen ancak bizim Meho’nun kibarlığından çatal ve bıçakla yediğimiz şırdan bir harika, lezzet patlaması her lokmada kendini hissettiriyor. Ustaya sırrını soruyorum daha doğrusu Mehmet ‘Şırdan iyi temizleniyor değil mi’ diye sorunca usta cevap veriyor gülerek ‘iyi temizlense bu lezzet olmaz.’ Tekrar yemek için bir defa daha gelinir.

Akşam yemek saatinden önce biraz dinlenelim diyor ve orduevi roofa yöneliyoruz. Manzara bir harika yağan yağmurun görüntüsü altında baraj gölüne karşı oturup da bir duble içmeyeni döverler diyen Meho akşama da az içeriz niyetiyle bir kg rakı siparişi veriyor yanında çerezi ile. Laf lafı açıyor not almışım Haliç vapuru, Eyüp, Piyer Loti, Sarıyer ama hiçte çözemiyorum bunları. Bu arada sohbet esnasında dönüyor dolaşıyor Gezi olaylarına geliyor ve şöyle bir tekerleme söylüyor biri. “İnsan doğar, bölüm bölüm büyür, sonra iyi insan olur, kötü insan olur, bir bölümü de o… ç… olur.” Bu konu gezi olaylarında duvara yazılan yazılarla birleştirilince ben de izah ediyorum o… ç… nin aslında onların düşündüğü manada olmadığını aslının ‘Osmanlı Çocuğu’ demek olduğunu kabulde görüyor ve açık ve net söylenir hale geliyor malum kişiler hakkında o… ç…

Akşam yemeğine Kazancı lokantasına götürecek minibüsümüz gelince doluşuyor ve hafif çakırkeyf ama aç olarak! Yola çıkıyoruz ince saz hazır, ondan fazla meze, yeşillik, ezme hazır, ara sıcaklar ciğer ve et şiş, ardından kebap. Saz, söz, nağme arada şöyle bir gerdan kırdıran oynamalara yağan yağmur öyle bir eşlik ediyor ki açık havada içtikçe içesimiz geliyor iki yetmişlik rakı bitmiş. Sonrasında nasıl çıktık nereye gittiğimizi notlarımdan ve fotoğraflardan anlıyorum Kuruköprü Paça Salonu. Lezzet patlamasının son noktasında paça, işkembe ve çürük (kellenin yanak bölümü ve dilden) ile gecenin finalini yapıyoruz.

Sabah kahvaltısı için ekip hazır, araçlar hazır, yer hazır. Yine bir panoramik tur ile eski Adana’da Hanedan Mahallesinde Bir Biçer Ciğer Salonuna geliyoruz. Kahvaltıda ciğer olur mu? Olur hele bu salonda pişenle olur. Urfa’yı da, Antep’i de aratmıyor şalgam ve ayran eşliğinde ikiye bölünmüş balon pidelere soğan, yeşillik, ızgara domates ve biber ile sarılan ciğerler mideye inerken şişler şiş kabına atılıyor. Üstüne bastırsın ve hazmettirsin diye çay. Eski Adana turumuz kahvaltıdan sonra Seyhan’dan Yüreğir’e geçerek Seyhan nehri boyunca devam ediyor. Elektrik üretim santralini sedde yolu üzerinde görüp baraj gölün üzerinden tekrar karşı kıyıya geçiyor ve sahilde mola veriyoruz. Mola yerinde tesadüfe bakın ki! Bici Bici satan bir vatandaş var ve davet ediyor Mehmet’in Yerine. Kırar mıyız hele Şule Hanım bayılıyor, etraf Manolya ağaçları ile dolu oturmadan gidiyor kokluyor, fotoğraf çektiriyor ve giderken yanında götüreceğini seçiyor. Bici bici aslı karla ama şimdi buzla ve pelte ile yapılan pudra şeker ile tatlandırılan meyve ile süslenen kırmızı rengi ile hoş bir tadı olan bir serinletici. Neredeyse Seyhan nehrinin her noktasında seyyar bici arabasına rastlamak olası. Şehir turuna devam etme fikrimiz gelen bir telefonla yön değiştiriyor. Devre arkadaşımız İbrahim gece yemeğe gelememişti iş yerine davet ediyor tatlıları ısmarlamış bile. Tekrar yola düşüyor ve kendimizi bir atış poligonunda buluyoruz. Eski günlerimiz aklımıza geliyor birer sıra tabanca atışı yapıyoruz. Mehmet hedefi ürkütüyor, ürken hedefi ben ve Meho yerle yeksan edip bu kadar efordan sonra hakkımız deyip baklava ve kadayıfın başına çöküyoruz. Hakkı veriliyor tatlıların fevkal beşer.  İbrahim’e teşekkür edip ayrılırken turumuza kaldığı yerden devam etmeyi teklif ediyor rehberimiz Cafer, Meho’dan gelecek her türlü fırçaya hazır olarak bu sefer köprü üzerinden karşı kıyıya geçiyoruz ve manzara seyretmemize bile müsaade etmeyen Meho hakkımızdan geliyor. Yorulmuş ve acıkmış! ‘Hadi artık Tarsus’a gidelimmiş, Necati masayı hazırlamış ayıp olurmuş.’

Mecburen kısa bir dinlenmeden sonra hazır olan minibüse binip en arkada uykunun tadını çıkararak Tarsus’a varıyoruz ki Necati ve eşi bizi yolda karşılıyorlar. Hadi bir yaya Tarsus panoramik turu. Rehberimiz Necati önde biz ardında 8000 yıllık insanlığın cazibe merkezi, anıtlar ve bayraklar kenti Tarsus’u hızla gezmeye başlıyoruz. Eski Camii, Altından Geçme eski kale kalıntısı, Şahmeran, Meho’nun mimari yapısı ve hikayesine hayran olduğu!!! Ve peygamberler tarihi ile ilgili uzun bir nutuk attığı Makamı’ı Danyal Camii, Kubat Paşa Medresesi, Ulu Camii, eski Hamam, Kırkkaşık Bedesteni ve mola. Bedestende Kaynar içiyoruz loğusa şerbeti imiş, loğusa şekeri ve baharatlarla kaynatılıp sıcak içiliyor ve Meho’nun eşi Yükselen’e adanıyor şerbet, yarın kızları Serap’ın doğum günü. Meho geri kalır mı o da Klepotra İksiri içiyor, içen genç kalırmış. Ayaküstü karşı dükkânda ki teyzeden ilk gün sabah kahvaltıda yediğim sıkmanın tarifini öğreniyorum. ‘ Hamur yufka halinde saçta hazırlanıyor. Yağda öldürülmüş ve baharatlanmış soğan, domates sosu, peynir veya lorla dürüm halinde sarılarak hazırlanıyor.’ Yeme ve içme faslı tamamlanıp Yükselen’e güç kuvvet kazandırıp, Meho’yu güzelleştirdikten sonra tura devam ediyoruz. Yolda Mamülcü Mümin usta bize irmik ve fındıklı mamülden ikram ediyor, bir ikramda üst kat balkonunda ipe dizilmiş taze fıstık asılı yandaki dükkândan bandırma sucuk lokumu. Tarsus’un olmazsa olmazı humusu pas geçemeyiz Kesmen Humus Lokantası harika bir Humus sunuyor bize hem görüntü hem de tat olarak hani yeme de yanında yat dedikleri cinsten biz yemeyi tercih ediyoruz. Dalıyoruz eski Tarsus sokaklarına 200 yıllık eski evleri,  taş, ahşap konakları dolaşıyoruz, Hıristiyan düşmanı iken 12 havariden biri olan Saint Paulus’un evindeki su kuyusundan ve en eski yerleşim birimine antik Roma yoluna ve yerleşimine çıkıyoruz. Tekrar yeni Tarsus’tayız bu sefer vitrininde 10 dan fazla çeşit saydığım HB tatlıcısından Halka tatlısı ile enerji alıp Yarenlik Parkında ki Tarsusluların heykellerini inceleyerek Tarsus Kültür Parkından aracımıza binip Klopetra  Kapıdan Tarsus Amerikan Koleji binası ve tarihi dokusu çok kötü bir boya ile yok edilmiş ve yanında ki kolej binasından hiç örnek almamış şimdi özel bir okula dönüşmüş Misak’ı Milli Okulundan St. Paul Kilisesine geçiyoruz. Böylesine korunan bir kilise, bir kollej ve öylesine yalaşap boyanmış bir okul üçü yan yana ikisi bize yabancı, diğeri bizim…

Hedef, akşam yemeği için adını soğuk su anlamına gelen Berdan’dan alan ırmağın 15 metre yükseklikteki kayalıklardan dökülürken oluşan Şelale görüntüsü kenarında ki Şelale Restaurant. Masa yine donanıyor onlarca meze, yeşillik, fındık lahmacun, et tava tabiî ki olmazsa olmaz rakı. Bu gece fasıl, caz, saz, yok sohbet var, hey gidi günler diyerek eski günleri yâd etmek var.  Kırk yıl sonra içilen ve kırk yıl daha! hatırı kalacak kahve var, birazcıcık şımarıp beslenen alabalıklar var. Sevgi var, dostluk var, çatıp gelen ayrılık zamanı var. Elimizde Necati’nin ikramı cezeryeler, damağımızda lezzetin tatları, araçtan sallanan eller, elveda tez zamanda tekrar görüşmek üzere. Teşekkürler Necati, teşekkürler Yasemin hanım.

Ayrılık rüzgârı ertesi günde esmeye devam ediyor. Bir geceki aynı duygularla ama ayık kafa ile Mehmet ve eşi Selva hanımı Ankara’ya yolcu edip, Meho’nun semt pazarında karpuz ikmalini tamamladıktan sonra bu turun baş espri konusu olan künefeyi GYK Künefe salonunda yiyerek son vedayı yapıyoruz. Meho Ankara’ya yola çıkarken, Cafer ve eşini dinlenmek üzere evlerine yolcu ediyoruz. Gittiğimiz yer şenlenir, döndüğümüz yer dinlenir misali Cafer ve eşi Gülay hanım her halde birkaç gün ayaklarını uzatıp dinleneceklerdir. Teşekkürler Cafer, teşekkürler Gülay hanım.

Şule hanım ve ben akşam uçak vaktine kadar zamanımız var. Son gün turu için önce yaya sonra araçla gezmeye devam ediyoruz İlk durak Kurtuluş Mahallesinde Atatürk Bulvarında ki mağazalar,  kendimizi İzmir’de Alsancak’ta zannediyoruz, hanım bir terlik alıp ayaklarını özgürleştiriyor ve hazırım diyor hadi düş önüme. İlk gün kapalı olan eski Kız Lisesi binası olan Kültür ve Sanat Merkezini gezip Eski Saate doğru kurtarılmayı ve yenilenmeyi bekleyen yıkık dökük ama direnen eski evlerin arasından yürüyoruz. Eski Çarşıda bakırcılar, kazancılar, kunduracılar, bıçakçılar, tahtacılar arasında gezerken satıcısı baba mesleğini devam ettiren üniversite mezunu gencin sırtında ibriği ile sattığı meyan kökü şurubu olan haşlama ile soluklanıyor, bir sokaktan bir sokağa geçiyor Vakıflar Çarşısında geziniyor ve sokakta Lider Kebap ta bol yeşillikli et şiş ve kebabın tadına bakıyoruz. Geri dönüş için yeni saate yöneliyor, avare, avare çarşıda turalarken baharatçılara bakınıyor, Tahtalı Camisinde mukabeleyi dinliyor karşımıza çıkan Gönül tatlıcısında vedayı sarma kadayıfla yapıyor ve helalleşiyoruz. Dolmuşla döndüğümüz Orduevinde dinlenmek için bir saat zamanımız var. Sonrasında son veda Hasan Kolcuoğlunda çiğ köfte, beyti kebap ve şalgam suyu ile oluyor. 40 yıl önce ilk defa gelmiştim arkadaşlarımla sonra Ceyhan’a geçmiştik yine yemek turuydu, sonra bir defa daha 1990 da Erzurum’dan Adana’ya sonra İzmir’e, tarih tekerrürden ibaret o günlerde var olan Adana’nın simgesi Onbaşılar lokantası bu gün eski özelliğini yitirmiş, Adana büyümüş, serpilmiş, güzelleşmiş…

Yediğimle içtiğimle, eşimle, dostumla, arkadaşlarımla Lezzet turu 2 Gece, 3 Gündüz. Yediğin içtiğin senin olsun gezip gördüğün yerleri anlat derler ya bu Lezzet turuydu yenilip içilenler ön plandaydı. Bir yeme içme kültürünün incelemesi idi. Sonuç mu acının, yeşilliğin, baharatın etle harman olduğu onlarca çeşidi ile tatlıların geçit yaptığı, pidenin, lahmacunun, sakatatın ayrı bir lezzet olduğu bir sofra. Esnafı, şoförü, aşçısı, garsonu ile samimi ve cana yakın insanlar.

Bir daha dener miyim? Neden olmasın belki merak eden hadi gidelim diyen olursa aklımda kalan yiyemediğim dalak dolma için, tadı damağımda kalan şırdan için gelir miyim? Gelirim.

Şen ola Adana, şen ola Tarsus…

Seneye belki Karadeniz Yayla Lezzet Turu… 04.06.2014

 

 

Leave a comment »

GÜNDÜZ SEYRANLIK, GECE GERDANLIK MARDİN

GÜNDÜZ SEYRANLIK, GECE GERDANLIK MARDİN

Geçen yıl Güneydoğu Anadolu’ya gezi planlarken Mardin’i dâhil etmemiş ve bu şehir için özel bir tur düşünmüştüm. İşte şimdi zamanı geldi. Önceden dersimi çalıştım, planımı yaptım. Ne zaman gideceğiz, güzergâhımız nasıl olacak, gezilecek, görülecek yerler, nerede kalacağız, ne yiyecek, ne içeceğiz? Şule hanım programı beğenip sponsor oluverince işin en zor bölüm de halledilmiş oldu…

Ben gezilerimi, eşimle yapmayı ve gittiğim bölgede her yeri gezmeyi, halkla yaşamayı, konuşmayı ve onları dinlemeyi ve de olmazsa olmaz yöresel yemekleri, tarihin ve kültürün izini taşıyan tatları bulmayı tercih ediyorum. Kısacası biraz pahalı ama özgür bir gezi oluyor. Karışanın, görüşenin yok. Bu geziyi de öyle planladım. 3 gece 4 gündüz, İzmir – Mardin – İzmir uçakla gidiş ve dönüş. İlk gün Nusaybin – Midyat, İkinci gün Midyat – Hasankeyf – Savur, Üç ve Dördüncü gün Mardin.

Tabii bu tur için uçaktan inince iki seçenek var ya araç kiralayacaksınız veya mahalli turlarla gezeceksiniz. ‘Eytur’ şirketinden şoförlü araç kiralamayı seçtim.  Ahmet Eyyüboğlu (05422724347) ile görüştük ve anlaştık. Sonda söyleyeceğimi başta yazayım. Tur boyunca hizmetlerinden son derece memnun kaldık. Şoförlerimiz Murat ve Mehmet bizi havaalanından aldılar 4 gün boyunca gezdirdiler, yedirdiler, içirdiler, rehberlik hizmeti verdiler. Bu bölgeye tur yapacak olanlara kesinlikle tavsiye ederim.

Birinci gün:

İzmir’den saat 09 35 de havalanan uçağımız saat 11 15 de Mardin’e varıyor. Sürücümüz Murat bey bizi şiddetli bir yağmurla karşılıyor. Eyvah derken giderek şiddetini kaybeden yağmur yerini açık bir havaya bırakıyor. 15 dakikada ulaştığımız Mardin’de hiç mola vermeden panoramik bir şehir turu ile Nusaybin yolunda Dara harabelerine doğru yola çıkıyoruz. İlk durağımız Ordu evininin önünde ki seyir terasından Mezopotamya ovasına hâkim dağın tepesinde kalenin eteklerinde, bir gerdanlık gibi duran sarı kalker kesme taş işçiliği ile bezenmiş konakları, camileri, kiliseleri ile eski Mardin’i seyretmek ve fotoğraf çekmek oluyor.

Mardin tarihte Marıdın, Merde, Mardıa, Merdı, Merdo, Mırdo, Merdın, Matedın, Erdobe adları ile anılmış. Tarihi MÖ 3000 li yıllara giden Mardin’e bu isimleri veren kültür Hurriler’le başlamış ve Türklere gelinceye değin tam 29 medeniyete beşiklik yapmış. Tarihi İpek yolu üzerinde, Mezopotamya ovasına hâkim konumuyla birçok han, cami, türbe, kilise, manastır, medreseyi barındıran, farklı dini inançları, farklı gelenek ve görenekleri ile diller ve dinler diyarı, taşın ve inancın kenti Müslüman’ı, Hristiyanı, Yezidi’siyle yaşayan ve yaşanan şehir Mardin.

Mardin’i gezmek, o hayatı yaşamak, yaşamaktan tat almak için görmek gerek. Refik Durbaş’ın şiirinden bir parça her şeyi anlatıyor. İsterseniz yazının devamını okumayın. Ama şiirin son mısraları yine yazının sonunda.

Ben Mardin kenti,

Teninden başka giysisi olmayan çıplak dağların anayurdu,

Taşın ve toprağın ve suların, kerpicin ve bulutların anası…

Ayaklarımın altında uzanır Mezopatamya,

Yüzümün bir yanı Deyrülzafarandır, bir yanı Ulu camii…

Hamurumu kavimler, etnik gruplar, dinsel cemaatler yoğurmuştur…

Doğunun ve batının kervanları benim beşiğimde açarlar,

İpeğin ve hayatın baharatın ve ölümün,

Ketenin ve tütünün sırrının kundağını…

Açık hava müzesi görünümünde ki Mardin’de ilk ziyaret edeceğimiz 30 km uzaklıktaki Dara Harabelerinde da bizi bundan sonra her gezeceğimiz yerde olduğu gibi çocuklar karşılıyor ve rehberlik hizmeti vermek istiyorlar. Anlatıcı çocuklarımız Sinan Anadolu Lisesi 1nci sınıfta, Serdar Orta 1 de, Mehmet orta 2 de öğrenciler her biri ayrı bir bölümde anlatıyorlar: Suriye sınırına 5 km mesafedeki Dara; eski Mezopotamya bölgesinin en ünlü askeri amaçlı bir garnizon kenti olarak 4 km lik bir surla korunan şehirde mezarlık, kilise, saray, agora, sarnıç ve zindan kalıntıları halen görülebiliyor. Zindan olarak belirtilen yerin depo olma ihtimali belirtilse de sarnıç olma ihtimali tavan yüksekliği, duvar kalınlığı ve bazı kanal girişlerini görünce buranın bir su depolama tesisi olması gerektiğini düşündürüyor.  Sarnıç ise neden enine yapılmış diye düşündürüyor insanı belki de arkada ki doğal barajın sularını yönlendirecek kanallar.

Dara’da harabelerin yanındaki kahvede naneli ayranın tadına bakıp yola devam ediyoruz. Yol boyunca sınır boyunu gözlüyorum. Burada sınırı bizim Mehmetçik bekliyor Suriye tarafında bir hareketlilik yok. Aklıma geçen yıl bu zamanlar da Hatay’da gördüğüm sınır boyu geliyor. Orada bir başıbozukluk hâkim di gerçi sonra düzeltildi ama burası öyle değil. Tanklar mevzide, kariyerler devriye geziyor, mevziler tahkim edilmiş.

Nusaybin’de Kamışlı sınır kapısına bakıp Mor Yakup Kilisesine geçiyoruz. Mor Süryani dilinde ‘Aziz’ anlamına geliyor. Nusaybin’deki tek Süryani Daniel ailesinin sahiplendiği ve öncesinde Mecusi Tapınağı olan kilise mükemmel taş işçiliği ile MS 328 yılının özgün durumunu muhafaza ediyor ve Mor Yakup’un mezarı da kilisenin içinde alt katta. Dışarı da yanında ki Zeynel Abidin Camisi ile bir bütünlük sağlayacak şekilde kazı çalışmaları devam ediyor. O arada yanımıza gelen lise öğrencisi kızlarla Şule hanımı fotoğraflayıp kısa bir Nusaybin turundan sonra rotayı İpek Yolu üzerinde Girmeli Köyüne çeviriyoruz.

Ovaya hâkim bir tepede yoldan 10 km uzaklıkta ki Mor Ergin Manastırı rahip okulu olarak MS 380 lerde kurulmuş ve1970 e kadarda işlevini sürdürmüş. Ancak göçlerle azalan Süryani cemaati nedeniyle zamanla bu işlevini yitirmiş. Civarında ki bazı bölümleri yıkılmış olsa da halen mevcut durumu ve içinde ki şimdiye kadar gördüğüm en küçük Meryem Ana Kilisesinde her Pazar 30 -40 kişilik cemaati ile ibadet yapılabilecek durumda. Süryani cemaati kendi imkânları ile burasının yenilemesini yapma gayreti içindeler. Birkaç gün önce doğum yapmış olan at tayı ile üşenmeden sırtına yüklenen taşları dik merdivenleri tırmanarak bu işe katkı veriyor. Burada bize bilgi veren Thedoros ve iki arkadaşı bir rahibin öğretisi ile geçmişin izlerini araştırıyor ve kendilerini yetiştirmeye çalışıyorlar.  Onlara sağlık ve başarı dileklerimizi iletip kısa bir geri dönüşle Çağçağ deresinin oluşturduğu vadide ki yeşillikler içinde Midyat yoluna yöneliyoruz.

Mola yerimiz Avasipi (Beyaz su) deresinin çıktığı su başında Habip Ustanın Yeri. Dere üzerine kurulmuş çardaklarda döşekler bizi bekliyor. Elimizi, yüzümüzü yıkıyor, ayaklarımızı suya sokuyor, minderlere yayılıp yorgunluğu çıkarıyoruz. Biraz sonra hafif acılı bir sosla marine edilmiş ızgara Alabalıklar, közde biber ve patlıcanla servis ediliyor. Burada suyun sesi, yeşilin rengi ve mangalın dumanına aldanır ve daha da kalırsak Midyat’a geç kalacağımızdan aklımız yediğimiz balıkta ve çevrenin güzelliğinde, suyun serinliğinde ve berraklığında yola çıkıyoruz. Daha birkaç yüz metre gidiyoruz ki o yol boyunca gördüğümüz yeşillik ve vadi de yetişen incir, dut, ceviz, kiraz, kavak yani her çeşit ağaç bir anda yok oluyor ve yerini kıraç bir araziye bırakıyor. Çünkü beyaz su bitti.

Midyat’a giderken yol boyunda dikkatimi çeken üzüm bağlarını inceliyorum. Asmalar oldukça bodur, yer asması iki yerde yüksek sistem gözüme çarpıyor. Üzümleri ve şarabı meşhur olan Süryanilerin anayurdu olan Turabdin bölgesinde Midyat’a vardığımızda akşam saatleri olmuş durumda ve doğru yeni Midyat’ta yani Estel’de Öğretmen Evine gidiyoruz. Odamıza yerleşiyor ve minibüse atladığımız gibi eski Midyat’a gidiyoruz.

Eski Midyat’ta Konuk Evinde (İsak Bey Konağı) ilk katı1654 de ikinci katı 1948 de yapılmış taş ustalığının en güzel örneğini sergileyen konağı hayranlıkla gezdikten sonra çocuklar eşliğinde, onlarla sohbet ederek, poz vermede çok becerikli kızların fotoğraflarını çekerek çarşıya geliyoruz. Telkariciler ve şarap satıcılarını dolaşıyoruz, eski çarşıda baharatçılar ve yöresel giysi satanlar Şule hanımı cezp etmiyor. Tekrar telkari ve gümüşçüler çarşısındayız, hanım bir bilezik arıyor ama bu arada bir yüzüğü kurtarıyor. Yarın devam ederiz deyip karşıda ki Cevat Paşa camisine yöneliyoruz. Akşam ezanını camide inleyip eski evlerin arasına dalıyor süslü, işlemeli, dantel oyasının taş oymalı olarak işlendiği evleri hava kararıncaya kadar o sokak senin bu sokak benim dolaşıyoruz. Yayılmaktan dönen oldukça besili görünen koyun ve keçilerin peşinden ahırlarına gidişini takip ediyoruz. Keçilerin neredeyse tamamı bir duvarın önünde durmuş ve duvarı adeta yalıyorlar mineral ihtiyaçlarını karşıladıklarını düşünüyoruz. Karşılaştığımız Midyatlılar akşamın bu saatinde gezen yabancılara alışkın olmasalar da yadırgamıyorlar bizi. Hele bir de İzmir’den geldiğimizi söyledik mi hemen bir hemşeri muhabbeti başlıyor, İzmir’de ki akrabalarını soruyorlar. Bizi daha devam edecek turumuzdan çocuklar alıkoyuyor yemek yiyeceğimiz lokantayı söyleyince çok uzaklaştığımız söylüyorlar. Onlar evlerine giderken biz de Gelüşke Hana giriyoruz. Havuz başında suyun şırıltısı ile dinlenirken yöresel yemeklerimiz geliyor. Mehir çorbası (ayran çorbası, lebeniye), sam börek (kapalı lahmacun), Midyat tava (taş fırında tavada domatesli, biberli, baharatlı, dana sote), Süryani dobo (domates salçası ve baharatlı tiftilmiş kuzu eti tava) ve Diyarbakır burma.  Süryani Dobo bir harika ama günün bombası burma tatlısı şimdiye kadar yediklerimin en iyisi. Türkün karnı doyunca aklı yolda olurmuş biz de yola çıkıyoruz Midyat’tan Estel’e ama yaya. Yediklerimiz başka türlü hazmetmemiz mümkün değil. Bu yürüyüş bana yetmiyor hanımı odaya bırakıyor ve devam ediyorum Estel’i gezmeye ve yarın ki gezi için iki yer keşfediyorum.

İkinci gün:

Sabah kahvaltıdan sonra genç bir delikanlı Mehmet geliyor aracı ile grafik okumuş memur olarak çalışıyor, bu gün ve yarın bizimle olacak. Son derece saygılı bölgeyi iyi bilen ve iyi bir fotoğrafçı olan Mehmet’le turumuz başlıyor.

İlk durağımız dün akşam gezerken gördüğüm sabuncudan bıttım sabunlarını alıyor ve yeni restore edilmiş eski bir konağı Estel Çarşısını, içinde ki kent müzesini ve alt kattaki mağaraları geziyoruz. Hacı Şehmuz Konağı bölgenin taş yapısı, mimarisi ile en iyilerinden restore edilerek Midyat Kültür Evi olarak düzenlenmiş. Odaların her biri halı üzerine yapılmış resimlerle devlet adamlarına, yazarlara, şairlere, sanatçılara ayrılmış. Gözüm devleti kuranlara, milli mücadeleyi yapanlara ait bir oda arıyorum ama Atatürk haricinde kimse yok. Bu düşüncemi ilgililerle paylaşıp Ulu Camiye geçiyor ancak gezemiyoruz cami kapalı. Malum imam ve müezzin asıl işleri var oradalar, cami ek işleri!

Mor Gabriel Kilisesi (Deyrulumur) Midyat’ın 20 km doğusunda              MS 397 yılında yapılmış, süreç içersinde Süryani cemaatine Metropolitlik olarak hizmet vermiş. Kilise muhteşem mimari örneği ile Süryani vakfı tarafından ayakta tutuluyor. Özel rehber eşliğinde gezilen kilisede aynı zamanda din adamlarının bir mezarda birden fazla defin yapılabildiği mezarları da var. Bunlar sandalyede oturur vaziyette ve doğuya bakacak şekilde gömülürlermiş, Mor Gabriel’in mezarı vasiyeti ile diğer mezarlara nazaran ayakaltında yapılmış kenarda ki açıklıktan toprak alıyor bazı ziyaretçiler.

Midyat’a veda etmeden önce son bir çarşı turu atıyor ve Anıtlı (Hah) köyüne doğru yola çıkıyoruz.  Dargeçit yolunda ki köyde nüfusun tamamı Süryani ve Meryem Ana Kilisesi ibadete açık ve özgün yapısını muhafaza ediyor. Yohannes ortaokul öğrencisi ailesi ile kilisede kalıyor ve buradan sorumlular, bize bilgi veriyor, sorularımızı cevaplandırıyor.

Yolda bir ara durup üzüm bağlarını, asmaları inceliyor, fotoğraflıyor, bizim bağlarla karşılaştırıyorum.

Tekrar geri dönüp Ilısu Barajı altında kalacak olan bir kültür hazinesi Hasankeyf yoluna çıkıyoruz. 37 km uzaklıkta ki Batman’a bağlı, Raman Dağlarının güney eteklerinde Dicle Nehri’nin iki yakasında MÖ 9ncu yüzyılda kurulmuş. Şehre girmeden önce karşıda yeni yapılan Hasankeyf’i görüyoruz. Eski konutların devlet tarafından 20- 30 bin liraya istimlâk edildiği, yenisinin 3 katı fiyat istendiği Hasankeyf belki 3-5 yıl daha ziyaretçilerini kabul edecek sonra akıllarda kalan bir hoş seda olarak kartpostallarda, fotoğraflarda, videolarda, filimler de kalacak. İşte biz görmüştük, bu kültürü yaşadık, o havayı teneffüs ettik diyebilmek için oradayız.

Şehir’e girince önceden planladığım gezi güzergâhına uygun Mardinike Külliyesi önünden Dicle kenarına iniyoruz. Karşımızda şehre adını veren kayalara oyulmuş mağara konutları ile ‘Mağaralar Şehri’ ya da ‘Kayalar Kenti’ anlamına gelen ‘Hısnı-keyfa’ dayız. İran, Roma, Bizans, Osmanlı kültürlerinin birleştiği beş bini aşkın mağara evi, sarayları, köprüleri, camileri, hanları, çarşıları, kaya kiliseleri, kaleleri, yer altı yolları ile bir garnizon kalesinden Artuklu’ya başkent olan, birçok medeniyeti ağırlayan şehirdeyiz. İlk olarak Zeynel Bey Türbesi önünden üçayaklı ve bir ayağında bir ailenin yaşadığı 100 metreyi aşan uzunluğu, 40 metrelik orta kemer açıklığıyla ve ortasında ki ahşap bölüm düşman kuşatmasında açılarak düşmanın geçmesinin engellendiği eski köprüyü, Dicle’nin hemen kenarında yükselen dev bir duvar görünümünde ki masif kaya kütlesini, üzerinde ki sarayı, merdivenlerle birbirine bağlı mağara evleri seyrediyoruz. Akkoyunlulardan Zeynel Bey Türbesi, Artuklulardan Köprü, İmam Abdullah Zaviyesi, Köşk ve hamam,  Eyyübilerden Ulu Camii, Er Rızk Camisi, Kızlar Camisi ve Sultan Süleyman Külliyesi, Urartulardan İç Kale ve mağaralar, Büyük Selçuklulardan Koç Camisi, Osmanlılardan Yamaç ve Mardinike Külliyesini değil birkaç saatte bir günde bile gezmek mümkün değil. Ancak bazı bölgelere giriş yasaklanmış yaptığımız programa uygun geziyoruz. Sadece fotoğraf çekseniz saatler yetmez. Hele Orta 7nci sınıf öğrencisi kalp cerrahı olmak isteyen, hobi olarak ta fotoğraf çekecek Salih gibi bir rehbere denk gelir ve fotoğraf makinanınızı ona kaptırsanız sizi bir profesyonel bir fotoğrafçı gibi yönlendirir ve harika fotoğraflara sahip olursunuz. Yorulmuşuz daha yolumuz uzun, Türk medeniyetinin temsilcisi Yol Geçen Handa yemek molası veriyoruz. Benim favorim Dicle nehrine özgü Şabot balık ızgara. Yarın hadi bu balığı yemeğe gidiyoruz deseler hemen yola çıkarım ancak yanında rakısı ile. Israrla şarap istiyorum ama gençleri kandıramıyorum gece söz diyorlar ama gündüz yok. Balık yağlı ve acılı harika bir sosu var. Kuzu şişlerde güzel ama bu balık Halfeti’de yediğim ve tadı damağımda kalandan daha harika. Çıkarken garson gençlere ve aşçıya malum hikâyeyi anlatıyorum ‘…beni hangi hayvan yedi.’ Haklısın abi diyorlar akşama gel misafirimiz ol. Vedalaşıyoruz belki bir daha görmeyeceğimiz Hasankeyf ile yolculuk Gerçüş’den Kayapınar yolu üzerinden Savur’a.

Mardin’e yapılacak gezilerde genelde Savur programda yok, ben Nemrut’ta tanıştığım ve Mardin gezi programını yapmamda bana yol gösteren Van Gagik Tur Genel Müdürü Ferzan Beyin (04322161038) önerisi ile Savur’u programıma alıyorum. İyi de ediyorum Dereiçi (Kıllıt)  Köyü ve Öztürk ailesine ait Hacı Abdullah Konağı görülmesi gereken yerlerden. Taş mimarisinin özgün örnekleri ile bezenmiş çoğu boş ve bir bölümü yıkılmak üzere olan evlerin olduğu Kıllıt köyü 200 e yakın Süryani ailesini barındırırken Kıllıt’ın Süryanice ‘azalan’ anlamına uygun göçlerle şu anda sadece 3 aile kalmış. Köyde diğer yerlerden farklı Mor Yuhanun Ortodoks kilisesinin yanında Protestan ve Katoliklere ait kilise de var. Bölgede ki Süryaniler her hafta bir kilisede ayin yaptıklarından 4ncü yüzyıldan kalma Mor Yuhannun kilisesi ibadete açık. Kilisenin bahçesinde ki mezarların taş yapısı ve üzerlerinde ki kapaklar çok değişik ve işçilikleri mükemmel. Köyde ev şarabı yapımı yanında bir de şarap imalathanesi var.

Savur, her iki yanında yeşillikler içersinde akkavaklarla bezenmiş bir vadinin olduğu, en üst noktasında kalesi olan bir tepenin eteklerinde kurulmuş. Minik bir Artvin görüntüsü var. Hacı Abdullah Konağı konak değil bir Kasır üç kapısını kapattın mı içindeki erzak depoları ile aylarca hayatı idame ettirebilecek şekilde yapılmış.  Haremlik ve selamlık olarak iki ayrı evden oluşan yapının bugün bu bölümleri kapatılmış, duvarda yemek ve suyun verildiği bölümler görülebiliyor. Konağın salonunda duvara asılmış ve sadece erkeklerin kayıt edildiği soy ağacında kökleri Peygambere kadar giden Öztürk ailesinin halen yaşadığı konakta 7 oda pansiyon olarak ayrılmış. Evin sahibi Nezihe hanımın çeyizinden ve aileden kalan 200 yıllık eşyalarla donatılan konağın başodasında ki tavan renk ve işçilik olarak bir harika ama daha ne kadar dayanır ailenin maddi imkânları buna yeter mi orası şüpheli? Çayımızı içiyor aile ile sohbetimizi tamamlıyor ve Mardin’e 50 km uzaklıkta ki Savur’u akşam saatlerinde geride bırakıp gezinin son bölümü olan Gündüz Seyranlık, Gece Gerdanlık Mardin’e doğru yola çıkıyoruz. Programda 2 saatlik bir gecikme var süratle kalacağımız Tatlıdede Konağına gidiyor, yerleşiyoruz. (ama ne yerleşme teferruata girmeyeceğim otel merkezi yerde fakat konumu çok iyi değil hele 106 numaralı oda kâbus gibi ancak ertesi gün yeni bir oda ya geçiyoruz ve kâbus bitiyor.) Hava kararmaya başlasa da kendimizi 1nci caddeye atıyoruz. Burası Mardin’in mecburiyet caddesi trafiğin büyük bölümünün tek yönlü olduğu caddenin iki yakasında konutlar ve alışveriş mekânları var. Her bir merdiven sizi daracık bir sokağa, o sokak ayrı bir kültürün, ayrı bir medeniyetin izlerini taşıyan konaklara, kiliselere, medreselere, camilere, çarşılara götürüyor bizi. Kısa bir tur atıyor ve akşam yemeği için Mehmet’in tavsiye ettiği ve mavi tabelalı minibüslerle gidilen yeni Mardin’de ki mahalli yemekler yapan Aynı zamanda doğum günümüde kutlayacağımız Ebrar lokantasına gidiyoruz. Menü lebeniyye (yoğurtlu buğday çorbası) ki ben bunu çorba niyetine değil ayran olarak içiyorum, yöreye özgün baharatlarla harmanlanmış Etli Ekmek (Konya değil), Şam böreği de denilen sembusek (kapalı lahmacun), Irok (kızartılmış içli köfte), Güveç, Etli Patlıcan dolma, Kaburga Dolma, Kibbe (işkembe dolması, Bülent’in kulaklarını çınlatıyorum), Mardin Tabağı olarak servis ediliyor ve tarafımızdan kısa zamanda yok ediliyor. Yarın uzun ve yorucu bir gün olacak ama yinede gece bir çarşı turu yapıyoruz Şule hanım ısrarla bileziği aramaya devam ediyor. Otele giderken merdivenlerle ve dar sokaklarla tanışıyor ve peşine takıldığımız iki bayanı takip ederek kaybolmadan oteli buluyoruz.

Üçüncü gün: Sabah saat 08 30 Mehmet’le Cumhuriyet Meydanında buluşuyor ve yollara düşüyoruz. En uzaktan başlıyoruz medeniyet, kültür ve tarih turumuza. Dayrulzafaran Manastırı (Mor Hanonyo), 1600 yıl önce şehrin 5 km doğusunda bir güneş tapınağı iken daha sonra kiliseye döndürülmüş ve uzun yıllar Manastır olarak Süryani din adamlarını yetiştiren merkez 1166 – 1932 yılları arasında Dünya Süryani Ortodoks Patriklik Merkezliğini de yapmış.  ‘Deyrul’ Arapça ve Süryanice’de ‘manastır anlamına geliyormuş. Zafaran ise ‘safran’ bitkisi. Adı safrandan geliyor Manastırın. Pek çok yerde devlet dairelerinde TC ibaresi kaldırılırken manastırın kapısında kapı gibi ‘TC Süryani Kadim Deyrulzafaran Manastırı’ yazıyor. Diğer yerlerin aksine buraya giriş paralı, vakfın girişte ki mağazası ve kafeterya dolu. Açılışa kadar manastırın adını aldığı safranlı çayımızı içiyor ve rehber eşliğinde kiliseleri, mezarları, güneş tapınağını geziyoruz.

Tekrar Mardin istikametine dönerken seyir yerinde birkaç fotoğraf daha çekip 13ncü yüzyılda Artuklular döneminde başlayıp 15nci yüzyılın sonunda Akkoyunlular döneminde 1502 de tamamlanan 20nci yüzyıl başlarına kadar eğitim veren medrese iki katlı tek avlulu, kubbeli, cami, türbe ve medrese ile külliye şeklinde 23 odalı günümüze kadar mükemmel işçiliği ile ayakta kalan ancak değil bir rehberi bir bekçisi bile bulunmayan Kasımiye Medresesine varıyoruz. Süryaniler kendi ibadethanelerine sahip çıkar ve her türlü hizmeti verirken bize ait ibadethanelerin sahipsiz kalmasını anlamak mümkün değil.  Yanda ki tur rehberinin anlattıkları ve tanıtım levhasından anladıklarımızla; ‘Medresede Kasım beyin ve kız kardeşinin mezarları var ve türbe haline dönüşmüş. Dersliklerin kapı yüksekliğinin 1 metre civarında olması öğrenci kapıdan girerken başını eğsin ve hocasına saygıda kusur etmesin diyedir. Aynı kapılar Süryani Manastırlarında ki kiliselerde de vardır ve hem girerken hem de çıkarken saygıyı sağlamaktadır. Medresenin avlusunda ki çeşme ve havuz düzenlemesi İslami Tasavvuf Felsefesinde suyun akışıyla doğumdan ölüme kadar geçen insan hayatı ve sonrasını simgelemektedir. Çeşmeden çıkan su doğumu, döküldüğü yer bebekliği sonraki bölümler çocukluk ve gençliği, ince uzun oluk yaşlılığı, suların toplandığı havuz ise mahşeri temsiletmektedir. Çeşmenin bulunduğu duvarda ki izlerin Kasım Paşanın öldürüldüğünde kız kardeşinin kanlı gömleği duvarlara sürerek oluşan kan lekeleri olduğu söylense de analizler bunların kan değil, kireç taşının bünyesinde ki demir oksit olduğunu meydana çıkarmış.’

Bir diğer durağımız için Diyarbakır Kapı birinci caddenin başında aracımız park ediyor ve yaya turumuza başlıyoruz. Güven Eczanesi yanında merdivenlerinde çeşitli el baskısı motiflerin olduğu Nasra Şimmeshindi’nin bez baskı atölyesi kapalı, dönüşte tekrar uğramak üzere Süryani Kadim Kırklar Kilisesine uğruyoruz. MS 569 yılında yapılan kilise ibadet olduğu için kapalı. Hacı Mehmet Ağa Konağı önünden geçerken bilgilendirme levhası dikkatimi çekiyor 1852 yılında vakfedilen malları ve vakıf senedi ilginç bilgilerle dolu. Müze yoluna ilerlerken karşımıza çıkan sokak bir vaha gibi geliyor bize. Duvarlara, pencere kenarlarına asılı saksılarda, iki duvarı birleştiren köprüde rengârenk çiçeklerle tezat teşkil eden havalandırmak için duvardan sarkıtılmış battaniye ve yorganlar arasından İpek Yoluna çıkıyoruz. Karşımızda tüm görkemi ile Ulu Cami (Cami’i Kebir) MS 1199 Selçuklu, Artuklu, Akkoyunlu ve Osmanlı mimarisinden özellikler taşıyan on altı kitabeli, şehrin her yerinden görülen minaresi ile devasa bir yapıya ve mükemmel bir taş işçiğine sahip sahip camiyi ileride otobüs şoförü olmayı düşünen çocuk rehberimiz Salih ile geziyoruz. Peygamberimizin sakalı şerifinin de bulunduğu camide bir de el sürülen dilek taşı var.

Camiden çıkışta Eski çarşı, Bakırcılar sokağı, Tellalar (Sipahiler), Revaklı çarşı, Hasan Ayar çarşısından baharat, sabun kokuları arasında geçiyor,Şahmerancıları görüyor Şehidiye Camii ve Medresesine uğruyor ve önce askeri kışla olarak kullanılan şehrin kentsel oluşumu ve yaşam kültürünü yansıtan Sakıp Sabancı Kent Müzesine geçiyoruz. Buradan çıkışta dışarıda sözleştiğimiz şekilde İlköğretim 6ncı sınıf öğrencisi ileri de savcı olmayı ama paralel, yandaş değil, hukukun, cumhuriyetin savcısı olacağını söyleyen Mehmet’le buluşuyoruz. Hatuniye (Sıtti Raddiyye) Camii ve Medresesi’ne gidinceye kadar bize Şahmeran’ın hikâyesini anlatıyor Mehmet. O kadar güzel anlatıyor ki Camide de rehberliğimizi yapıyor. 12 nci yüzyıl Artuklu mimarisi özelliklerini taşıyan, mihrabında ki taş işçiliği ile ön plana çıkan, caminin içinde peygamberimize ait olduğu söylenen ayak izleri mevcut. Mehmet’in olayları yaşayarak anlatımı, özellikle anlattığı alanla bütünleşmesi, olayları birleştirmesi bir harika. Çıkışta sohbet ettiğimiz rehberimize kitap göndermek üzere adresini alıyorum.  Hani diyorlar ya yapılması gereken 10 şey işte bunlardan biri Mehmet’in rehberliği olmalı derim. Eğer yolunuz düşerse buralara Mehmet’i müze önünde bulun ve rehberliğinizi yaptırın.

Tekrar 1nci caddeye çıkıyoruz Telkaricileri dolaşarak PTT binasına doğru ilerliyoruz. Taş işçiliğinin en önemli eserlerinden olan bina kapalı ancak dışarıdan görüyor ve Zinciriye Medresesine (Sultan İsa) çıkan yokuşun başında duruyoruz. Şule hanım bir yokuşa bakıyor, bir daha bakıyor ve yok diyor bu kadarı da fazla. Ama demokrasilerde çare tükenmediği için orada hazır bekleyen katıra Şule hanımı bindiriyor ve yan yoldan tırmanmaya başlıyoruz. Ana caddede aksayan trafik, peşimizde ki çocuklar, çalan kornalar hiç umurumuzda değil ‘gelin ata binmiş ya nasip demiş’ gidiyoruz. Binemem, düşerim diyen hanım nerdeyse jokey oluyor kısa süre de. Mardin Kalesinin altında ki medresenin mihrabında ki taşlardan bazıları şeffaf ve ışığı geçiriyormuş. Cep telefonu ile test ediyoruz doğru.

Yokuş çıkmaya alıştık ya bir gayret deyip Kız Meslek Lisesinin önüne çıkıyoruz kapalı duvardan atlayıp meşhur kapıyı ve diğer alanları fotoğraflayıp hadi diyorum kaleye tırmanalım. Kapalı olan ve askeri tesis statüsünde ki Mardin Kalesini Evliya Çelebinin Seyahatnamesinden okuyoruz. “ Hendeği olmayan kalenin etrafı cehennem çukurunu hatırlatan derinlikte tıraşlanıp parlatılmış kayalardır. Birçok mağaraları, pusu yerleri, on seneye yetecek, yağmurun bir damlasının heba edilmeyecek su kanallarının bağlı olduğu sarnıçları vardır”. İnişe geçiyor ve diğer kiliselerde ki kırmızı rengin aksine mavi rengin hâkim olduğu Mar Hırmız Keldani Kilisesini (MS 397) dolaştıktan sonra Mardin Müzesine geçiyoruz.  Müze 1995 yılında Süryani Katolik Eski Patrikhanesinin (1895) binasında kurulmuş. Bahçesinde gençlerin davul eşliğinde halay çektiği Müze tadilat dolayısıyla kapalı sadece uygulama bölümü açık buranın sorumlusu Göl Marmaralı bir hemşerimizin önerisi ile üzerinde biri Haleli Kanatlı Meleğin diğeri taş işleme motiflerinin olduğu iki Artuklu Sikkesi  basıyoruz. Sabah ibadet dolayısıyla kapalı olan Süryani Kadim Kırklar Kilisesini gezip caddenin başında ki ‘Göz Aldanır Mide Aldanmaz’ diyen Mehmet Usta’nın üç oğlunun çalıştırdığı Diyarbakır Kapıda ki Garajlar Lokantasına (04822125910) giriyor ve sandalyelere yığılıyoruz. Esnaf lokantası olan mekânın tezgâhında kuyruk yağı ile harmanlanmış koca bir öbek zırh kıyması duruyor bir tarafı acılı, bir tarafı acısız başka bir katkı maddesi yok. Şişe hazırlanan kebaplar bir porsiyon yetmiyor ikinciyi söylüyorum ayran, salata, közde domates ve biber eşliğinde. Öğle yemeği için Rıdo’yu planlamıştım ancak Yenişehir’de olunca Mehmet’in tavsiyesi ile seçtiğimiz lokantadan memnun ayrılıyoruz

Şoförümüz ve rehberimiz Mehmet’le olan programımız bitiyor, vedalaşıyoruz. Teşekkürler Mehmet İzmir’e geldiğinde rehberin benim.

Karnımız doydu, dinlendik artık caddede bilmem kaçıncı turumuza başlayabiliriz. Ve günlerdir bulamadığım telkari ustası ile tanışıyorum Merdin Silver Telkari El Sanatları Atölyesi aynı zamanda Telkari Koruma ve Geliştirme Derneği caddenin hemen başında. Bayram Ustadan telkarinin işlenmesini öğreniyor, bir parça yapmak istiyor beceremeyince bırakıyorum. 999 ayar gümüşün kaynakla 950 ayara düşürülerek eritilmesinden sonra özel makinede çekme işlemi yapılarak iplik inceliğine getirilen ve telkari adını alan gümüş tel sabırla işlenerek ağır desenlerle bezeli tepsi, tabak, kolye, bilezik, küpe haline geliyor. Dernek olarak mesleğe sahip çıkmak için çalışan ancak istediği desteği göremediği belli olan ustadan bulamadığımız bilezik yerine gerçek el işi kolye alıyorum Şule’ye Anneler Günü hediyesi olarak. Bu arada öğreniyorum ki piyasada satılan pek çok telkari eşya Çin’den geliyormuş. Dokumaların Pakistan malı olduğu gibi. Yemek üzerine tatlıyı Sadık Künefede yiyip Artuklu Bey Çerezcisine uğrayıp safranlı badem şekeri (imlebbeys) ve tadına doyamadığımız yöresel kahveden alıyoruz. Şah Kulu Bey Konağına bir göz atıp otele yöneliyoruz. Biraz dinlenip pek çok filmin ve dizinin çekildiği doğal film platosu Mardin sokaklarında kaybolmaya çıkacağız.

Son bir kaybolma turu, merdivenler bitmek bilmeyen inişler çıkışlar, daracık sokaklar, koca konaklar işlemeleri ile insanı hayrete düşüren duvarlar, kapılar, cumbalar, tünelle sokakları birbirine bağlayan abbaralar, yaz gelince tahtaların kurulduğu ve gecenin serinliğinde uyunduğu düz damlar. Çeşitli motiflerle işlenmiş kadın ve erkeklerin ayrı seslerle çaldığı ilginç kapı tokmakları, duvarlarda yuva yapmış kuşlar, daracık alana asılmış çamaşırlar, sokağa salıverilmiş temizlik suları, çocuklar, büyüğü, küçüğü, kızı erkeği ile daracık sözde meydanda oyun oynamaya çalışan çocuklar. Çarşısında, sokağında aynı anda Türkçe, Arapça, Süryanice, Kürtçe konuşulan, camisi ve kilisesi ile iç içe geçmiş, sıcacık yaklaşımları ve konukseverlikleriyle insanları olan bir kentte son bir tur ve sonunda pes eden Şule Hanım. Mola ve Hayat Kahveden Mezopatamya Ovasına gece ışıklar altında son bir bakış.

Akşam yemeği 115 yıl önce inşa edilmiş geçmişten günümüze Mardin mutfak kültürünün sunulduğu bir lokantada Cerciş Murat Konağında (04822136841). Menüsü yanında servisteki değişik sunum tasarımları ile mide yanında gözede hitap ediyor. Ana salonda canlı müzik var ve fiks menü uygulanıyor oldukça pahalı, müzik biraz gürültülü ve yöresel değil. İç odalardan birine geçiyoruz müzik daha dinlenebilir. Daha önce yemediğimiz yemekleri sipariş ediyoruz. Çok geniş bir tepside ve kepçeler içinde servis edilen 10 çeşit meze tabağı, Alluciye ( ekşili yeşil erik yahnisi), sumaklı pekmez, çilekli mevsim salata,  Harrire (sütlü pekmez peltesi), ve kahve. Yediklerimizi eritmek için biraz da oyun havası ve son gece. Anneler Günü kutlaması sona eriyor…

Dördüncü gün: Güvercinlerin kavgası, yanda ki horozun ısrarlı ötüşü ile uyanıyor ve kendimi sokağa atıyorum. Çöp toplayan eşekler, okula giden çocuklar, işe giden esnaf, çarşı ve yine sokaklar var hedefimde. İlk adımda sözleşmişçesine daha sonra birkaç tane daha göreceğim çöpçü eşekle ve sürücüsü ile karşılaşıyorum kadrolu eşeklerin sayıları 50 kadarmış.  Aracın giremediği sokaklarda çöp bunlarla toplanıyor. Yolda karşılaştığım çocuklarla sohbet ediyorum, onlarda şikâyetçi merdivenlerden ama başka şansları yok, inecekler ve çıkacaklar. Bir başkası evinin balkonundan uçurtmasını uçurmaya çalışıyor. Bir atlı geliyor karşımdan işe gidiyor belli. 1950 yapımı Alman malı ilk ve tek gördüğüm demir tulumba suyu bağlansa iş görecek haliyle bir köşede duruyor.  Daracık sokağın birkaç metre genişlediği alanda asma altı çardak ve altında eski bir koltuktan bozma oturma yeri belli ki yorulanlar için iyi bir dinlenme alanı. Sırtında ekmek kasası ile bakkala servis yapan çocuk Suriyeli gündeliği 15 liraya çalışıyor. Bir amca evin hayatına davet ediyor kısa bir sohbetle turuma devam ediyorum bir bakıyorum ikinci caddeye inmişim bunun bir de çıkışı var. Fırıncı ve elektrikçiyle kısa bir sohbetten sonra tırmanmaya başlıyorum Salsal Camisi yanından eski çarşıya geliyorum. Daha yeni açılıyor dükkânlar hayırlı işler dileklerimle merhabalaşıyoruz leblebici, kalaycı, demirci, bakırcı, kasap, giyimci, kuşamcı, terzi, kunduracı, manavı, peynirci, yoğurtçu, salçacı, tütüncü, baharatçı, çorbacısı ile rengârenk dükkânlar hepsi cana yakın ve misafirperverler kahvaltıya davet ediyor gençler. Bir amca hariç, semerci fotoğraf çekme isteğimi geri çeviriyor daha siftah etmedim diye. Şeyh Abdülaziz Camisini de gezip hemen yan sokaktan otele dönüyorum. Şule hanım uyanmış kahvaltıyı yapıyor ve sürücümüz Murat beyle buluşup daha önce evde bulamadığımız Nasra Hanımın atölyesine gidiyoruz. Son durağımız, okuma yazması olmayan, Süryanice ve Arapçadan başka dil bilmeyen, tek bir odayı hem yaşam mahalli hem atölye olarak kullanan kızı ve gelinin desteklediği 90 yaşında kiNasra Simmeşhindi kök boya ile 2500 yıllık Süryani geleneği tahta kalıplarda ki motifleri kumaş bezlere basıyor, basmacılık yapıyor. Bir tane alıyoruz ve havaalanına doğru yola çıkıyoruz. Dönüş uçağımız saat 11.55 de.

Mardin’e vedayı Refik  Durbaş’ın şiirinin son dört mısrası ile yapıyoruz.

“Ben, bedenini kaleler üzerine inşa etmiş Mardin kenti,

Ben, taşın ve inancın şiiriyim…

Ben, Mardin’im çünkü…

Böyledir işte ömrümün ol hikâyesi…”

Şairin dediği gibi böyledir işte bir Mardin gezisinin hikâyesi… 19.05.2014

 

Leave a comment »

39 SOKAKLA DAMLACIK BULUŞMASI

39 SOKAKLA DAMLACIK BULUŞMASI

‘Grup İzmiriz’ organizasyonlarından bir tanesi ‘Damlacık Buluşması’. İki gün önce ‘Milli Kütüphanede Perşembe toplantıları’ kapsamında Yaşar Ürük beyin ‘Konak Mimari Değişimi’ sunumundan sonra Grup İzmiriz olarak bir Cumartesi günü Konak’a ve Körfeze kuş bakışı bakmak fırsatını yakalayacağımız gezimiz için saat 12 00 de Eşrefpaşa Dr. Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi önünde 40 gezgin, gezidaş hazırız, hava da tam istediğimiz gibi yağış yok, rüzgâr yok, soğuk yok. Rehberimiz Yaşar Ürük bey önde biz arkada yola düşüyoruz.

Ben bu gezileri önemsiyorum ve katılmaya çalışıyorum. Çevreyi tanımak ve yaşadığımız şehir hakkında bilgi sahibi olmak için çok güzel fırsatlar. Ancak bunların böyle gönüllüler tarafından değil de kurumlar tarafından yapılması gerektiğini düşünüyorum. Belediyeler, Valilik, Kaymakamlıklar ne güne durur. Hele rehberler odası sadece yabancılar için mi vardır? Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim bu işi gönüllü olarak yapan Yaşar beye, Orhan Beşikçiye gezilerde destek veren arkeolog Zafer Derin ve şehir araştırmacısı İlhan beye teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız ve bizlere bu güzellikleri yaşatıyorsunuz. Bu arada yine gezilerine katıldığım gazeteci, yazar, araştırmacı Yaşar Aksoy beyi de bu arada anmadan geçemeyeceğim.

Kültür merkezi önünde Yaşar bey yoklamayı yapıp gezi için kaynak olmadığını tespit ettikten sonra verdiği bilgide ‘dokusu bozulmamış’ 13 mahalle, 39 sokak da eski evleri, 9 cami, bir hazire, eski çeşmeleri göreceğimizi öğreniyoruz. Sınırlarımızı ise önce Varyantın yani Birleşmiş Milletler Caddesinin batısı sonra karşıya geçip İki Çeşmelik Caddesi batısı olarak belirlerken ilave ediyor ‘inişi ve çıkışı bol bir gezi olacak, yorulacaksınız dikkat edin arada dinlenin’.  Evet, bu konuda son derece haklıymış hiçbir gezide bu kadar yorulmamıştım in, çık, merdiven tırman hele fotoğrafları çeken Hüseyin Erciyas beyin işi daha zordu, o bir de iyi görüntü almak için duvarlara tırmanıyor, akrobasi yapıyordu. Size de teşekkürler Hüseyin bey.

Gezi ile ilgili aldığım notlarımı okuyup bu yazıyı hazırlamaya başladığımda karar veremedim, aldığım notlara göre sokak sokak mı yazayım yoksa özetleyeyim mi? Özetlersem çok genel olacak ve gezinin bazı özelliklerini kaçıracağım, tamamını yazarsam, okurken sizler sokaklarda dolaşmaktan değil sokak isimlerini okumaktan başınız dönecek, in, çıkları okurken yorulacaksınız. En iyisi ben yoruldum siz de okurken yorulun… Sonunda karar verin bu kadar yorgunluğa değer miydi?  Hadi bakalım uzun bir girişten sonra tekmili birden ‘39 Sokakla Damlacık Buluşması’.

Gezeceğimiz ilk bölge Varyantın batısı burası yoğun olarak Tatar göçmenlerin oturduğu bölgeymiş. Kültür merkezinin hemen arkasında 384 sokaktan başlıyoruz adımlamaya sokakları ve ilk durağımız hemen köşe başında üzerinde ‘İzmir Belediyesi 1932’ yazan şu anda suyu akmayan çeşme. Son anda fark ediyorum ve aman diyorum Cumhuriyet düşmanları bu çeşmeyi görmesin. Neden mi? O belirttiğim yazının hemen üstünde TC yazıyor görürlerde kazımaya kalkarlar, boyarlar.

Biraz yürüyünce Muhtarlık binasını görüyor ve mahallenin adını öğreniyoruz Güngör Mahallesi ve hemen yanında mahallenin özelliklerinden olan Tatar börekçisi Mehmet Ustanın dükkânı. Daha gezini başı dükkânın içinden yayılan çiğ böreğin kokusunu boş geçmez tadına bakardım. Bir daha ki sefere deyip devam ediyoruz.

1889 yılında yapıldığını kitabesinden öğrendiğimiz Akarcalı Camisinin minaresinden yayılan ezan sesi eşliğinde 386 sokaktan sola dönüyor 380 sokağı geçiyor yol kenarı çiçek saksıları ve küçük süs ağaçları ile bezenmiş 387 sokağa giriyoruz. Dış sıvası mozaikten yapılmış bir ev bir devrin mimari tarzını yansıtırken bir diğer evin sıvasının içine gömülmüş dış cephede aynı renkle boyalı tarihi iki sütun ise bizi hayretlere düşürüyor bu iki sütun oraya nereden geldi ve neden orada? Madem koydun vur üzerine beyaz boyayı olsun sana mermer görünümü ile tarihi (!) bir ev. Biraz ileride ise yan yana üç ev; biri hayatın sillesini yemiş belli ki sahipleri de terk edip gitmişler, ev de o terk edilmişle kendi kaderine küsmüş boyaları akmış, camı, çerçevesi kırılmış daha yıkılmamış direniyor. Ama yanındakiler yenilenmiş o eve nazire yaparcasına süslü ve gösterişliler moda deyimi ile ‘diren eski ev’ diyorum…

394 sokakta bizi çok güzel bir körfez manzarası bekliyor burada oturanlara gıpta ediyor ve fotoğraf makinelerimizin deklanşörüne art arda basıyoruz. Şule hanıma soruyorum ‘buradan ev ister mi’ hemen diyor dünden gönüllü manzara onu cezp etmiş sokakların darlığı evlerin eskiliği hiç umurunda değil. Soruyorum fiyatlar 150binden başlıyor, kiralar 500-600 lira. Ama her gün soba yak,  külünü temizle, evin önünü süpür bu işleri nasıl kim yapacak? Hayali yeter deyip devam ediyoruz yeni manzaralara…

334 sokaktan sola dönüp 420 sokağa geldiğimizde doğanın şiddetine ve sahibinin ilgisizliğine dayanamayan bir evin yıkılıp yok olduğunu ve bir kısım ev malzemesinin de bu yıkıntı içinde olduğunu görüyoruz.

Ara açılmış adımları sıklaştırıyor Yeşiltepe Parkının kenarından hızla geçiyoruz biraz ilerde gezidaşlar 401sokak başında bizi bekliyor. 19ncu yüzyıl sonu 20nci yüzyıl başında yapılmış yanında yıkılmış medrese kalıntısı da bulunan Selimiye Hacı Ethem Camisinin önündeyiz. Caminin alt duvarında ki mermer yazıtın bir Yahudi kadına ait mezar taşı olduğunu ve bu bölgenin eski bir Yahudi yerleşimine ait maşatlık, mezarlık olduğunu öğreniyoruz Yaşar beyden.

İlk yürüyüşe başladığımızda sokaklarda olan insanlar artık yoklar sokaklar bomboş sadece biz gezidaşlar varız. Daracık sokaklardan bazen ancak 4-5 kişi yan yana yürüyerek ve uzunca bir kuyruk oluşturarak bazen evin duvarından çıkmış soba borusundan yayılan dumanın sislemesinde özgürce dolaşıyor ve fotoğraf çekiyoruz.

404 sokaktan yukarı çıktığımızda iki papaza ait olduğu söylenen ikiz evler dikkatimizi çekiyor. Evlerin kapı girişi üzerindeki ay yıldız ve eski Türkçe rakamlar el değiştirdiğinin göstergesi olarak değerlendiriliyor. Biraz ilerde ise yine çok güzel bir körfez manzarası ile karşı karşıyayız ve bir genç almış yanına birasını bir elinde sigarası ve telefonunda belliki mesaj yazıyor öyle dalmış ki bizim farkımızda bile değil. Bu manzarada kim bilir kime hangi sevgiliye, hangi yavukluya…

399 sokaktan tırmanırken yine yıkılmış ve parçalanmış bir ev görüyoruz sol tarafta ise bu eve nazire yaparcasına dimdik ve yeni haliyle duran bir ev dikkatimizi çekiyor restore edilmiş ama altı şiş, üstü kebap misali imarla ilgili mevzuatı bir hayli zorlamış.

391sokağa sağa dönüyoruz bir ihtiyar amca elinde sigarası saksılara dayanmış sigarasını tellendiriyor belli ki içerde içmek yasak, selamlaşıyoruz biraz sert bakıyor ama kalabalığı görünce yumuşuyor, buraları İzmir’mi diye söyleniyorum alışmışız aşağı da modern evlere, geniş caddelere, hızlı ve gürültülü bir hayata sanki Alaşehir Toptepe altında dolaşıyorum. Burada manzara deniz, orada ova ama aralarında bir fark var. Burası İzmir ve yarın kentsel dönüşüm buralara uygulandığında şehrin en mutena semti olur çıkar. Bu sokaklar da ki arsalar, evler sahiplerini de ihya eder. O zamanda yerde gördüğümüz İBSİ yazan su şebekesine ait vana kaybolur ve bu özgünlük yok olur. Bu doku korunmalı mı? Korunmalı ama nasıl?

Sokaklar arasında inişli çıkışlı turumuz devam ediyor.  400 ve 397 sokaktan sola dönerek evinin önünü daracık sokakta canlı çiçekler ve bodur bitkiler yanında yapma çiçeklerle süslemiş amcaya selam verip bu güzel görüntüden dolayı kendisini kutlayarak 384 sokaktan sağa ve tekrar Akarcalı Camisi önüne çıkıyoruz. Bu bölgede ki turun sonuna geldiğimizi ve biraz sonra ikinci bölüme başlayacağımızı öğreniyoruz Yaşar beyden. 407 sokaktan Birleşmiş Milletler Caddesi yani varyanta çıkıyoruz karşımızda çinileri ve devasa görünümü ile Fatih Camisi.  Bu cami ilk yapıldığında küçük bir mescit görünümün de imiş ancak bulunduğu yerden dolayı her yerden görülebilecek büyük ve gösterişli bir siluet cami olsun diyerek eskisi yıkılarak yerine bu cami yapılmış. Yani şimdi ki İstanbul’da Çamlıca tepesine cami yapma mantığı o günde kendini göstermiş.

408 sokaktan aşağı süzülürken bizi ilk karşılayan sonrasında birkaç tanesini göreceğimiz, dili olsa anlatacağı çok hikâyeleri olan bir binek taşı oluyor.

413 sokakta; kapısında bolca fotoğrafların olduğu Damlacık Spor Kulübü binasını görüyoruz. Fotoğraflar GS’ın efsanevi milli futbolcusu Metin Oktay’ın onun bu kulüpte futbol oynadığı 1952 yıllara ait ve Damlacık Mahallesinin övünç kaynağı.

Köşe başında ise bir diğer övünç kaynakları (!) var yeşile boyanmış ve derme çatma küçük bir kulübe ve içinde yanmış mumları ile Tezveren Dede yatırı. Yatırın adını sorduğum genç ilave ediyor ‘daha bir şey verdiğini görmedik de duymadık ta’. Yatırı yeşile boyayanlar bununla yetinmemiş yanında ki çınar ağacının gövdesini ve hemen yanı başında ki 1898 Marsilya yapımı pompalı sapı kaybolmuş bir çeşmeyi de boyamış. Allah akıl fikir versin diyerek 425 sokağa giriyoruz. Bu sokak ta evlerin bir bölümünün merdivenleri sokağa taşmış, kaldırım olmayınca sokakta serbest yürüyüş özgürlüğünüzü kısıtlayan bu korkuluklu ve üç beş basamaklı merdivenler dikkatimi çekiyor.

Namık Kemal Mahallesi Muhtarlığı önündeki merdivenlerden yeni bir tırmanışa başlıyoruz 424, 423 sokaklarda tırmanış devam ediyor oh diyeceğimiz sokak 413 ve nerdeyiz derken karşımızda ki pazarcılar ve mandalinalarını satış için hazırlayan toptancı kamyonu bizim Hasan Sağlam Öğretmen evinin önüne kurulan Eşrefpaşa Pazar yerine çıktığımızı gösteriyor.

Evet, burası bir açık hava pazarı biz de mandalina alıp yiyoruz ama ya antik Roma döneminde burası nasıldı diye düşünmeden de edemiyoruz. Üzerinde bulunduğumuz devasa mermer taşların olduğu yol Antik Roma dönemine ait tarihi İpek Yolunun bir parçası. O günkü adıyla Viyadora yani Altın Yol.  (Bu gün Karşıyaka’yı İzmir’e bağlayan Altın Yolun adı buradan gelmiş.) İzmir kapılarından olan Magnesia (Manisa) kapısından Agora’ya uzanan yolun Efes kapısı ile birleştiği bir bölüm olan yol bu gün 10 metrelik genişliği ile kendini belli ediyor. Yol elli yıl önce Eşrefpaşa yolunun genişletilmesi çalışmaları esnasında bulunmuş. Yolun deniz kenarına bakan bölümünde bulunan üstü kapalı sütunlu bölüm bu gün yok. Daha önce gezdiğim bu bölgede yol kenarında mezarlıkların bulunduğunu öğrendiğimi ve etrafta bazı kemik parçalarına rastladığımı söylediğimde bölgenin bir bölümünün mezarlık olarak kullanıldığını söyleyen Yaşar beye Zafer bey ilave ediyor. ‘Böyle yolların kenarına mezarlıklar, nekropeller yapılarak şehre gelenlerin ölümlü hayata dikkati çekilirmiş’. Yolun durumu o kadar kötü ve pislik içersindeki adeta sekerek geçiyor ve Belediyenin kulağını çınlatıyoruz. 100 metrelik bu yolu korumaya almak çok mu zor?

Öğretmen evinin kenarından park olarak korumaya alınmış alanın kenarında 429 sokaktan inişe geçiyor ve parka dalıyoruz. İlk dikkatimiz çeken dört adet sütun altlığı oluyor sanki düzenleme esnasında bir yerlerden buraya getirilmiş gibi ama hemen sırttaki antik Smyra’nın batısında ki surlar acaba dedirtiyor. Dere yatağı üzerindeyiz ve Yaşar beyin içine girdiğini söylediği eski bir mağara girişi bu gün kapatılmış. Yapılan düzenlemede ki duvarların üzeri Şirinler, Ayı Yogi, Bobi ve ejdarha resimleri ile süslenerek yıllar sonrası için sanki mesaj bırakılmış zamanın çizgi kahramanları olarak.

Çizgi roman kahramanlarını, surlar ve mağara ile baş başa bırakarak sokak sonunda ki eski çeşmenin yok olmuş hali bizi hiç şaşırtmıyor çünkü böyle onlarcasını gördük ve göreceğiz de.

426 sokaktayız 448 sokağa yöneliyoruz ve karşımızda Damlacık Camisi 18nci yüzyılda Kılcızade ailesi tarafından yaptırıldığı için Kılcı mescidi olarak yanlış adlandırılan bu caminin minaresi kırmızı rengi ile dikkati çekiyor. Minare,  Padişah Abdülhamit zamanında pek çok camide yaptırılanlardan biri. Caminin dış duvarının içine gömülmüş olan Cumhuriyet dönemi eski bir çeşmenin mermer üzerine resmedilmiş vazo içinde ki çiçekleri akmayan suyu ve dolmayan yalağından sulanacağı günleri bekler gibi sapasağlam duruyor. Yakında ki tünel inşaatı ile durumu pek de sağlam görülmeyen bu caminin geleceği biraz şüpheli gibi görünüyor bizlere.  Camiyi kaderi ile baş başa bırakıp ilerliyoruz. Eski bir yapının üzerinde 2 metre genişliğinde 270 metre uzunluğunda Kadifekale’ye uzandığı söylenenlerden biri olarak değerlendirilen koridor/ galerinin ağzı kapatılmış.

427 sokak başında Etnografya Müzesini bütün haşmeti ile arkamızda bırakarak Odun Kapısı Camisine ulaşıyoruz. Odunkapı zade ailesi tarafından 1754 yılında yaptırılan caminin içerisindeki çeşme 100 yıl önce cadde başındaki Mühürdar Ahmet Ağa çeşmesi. Bu çeşme caminin içine taşınarak şadırvan olarak kullanılmaya başlanmış ve de iyi olmuş bu gün kullanılan ve suyu akan ender çeşmelerden biri. Caminin içindeki duyurulardan Alo Fetva Hattının 190 olduğunu görüyorum ve ilk aklıma geleni soruyorum ‘Her gün din, iman, ahlak diye konuşanlar, bizim besmelemiz yeter diyen siyasetçiler; aldıkları oyla iktidar olup hırsızlık yapıyor, yolsuzluğa bulaşıyor, rüşvet yiyor, kul hakkına tecavüz ediyor, haram yiyiyor ve bundan dolayı haklarında soruşturma açılıp ceza veriliyorsa bunların yaptıkları günahmıdır? Bunlara oy verilir mi? Oy verilirse bunların haramına ortak olunur ve günahkâr olunur mu’? Ne cevap verirler acaba? Caminin içinden fotoğraf çekme isteğim ise Kaymakamlıktan izin almamız gerektiği (!) belirtilerek ret edilince pencereden çekiyorum.

446 sokak merdivenlerden aşağı iniyor ve sokağın sonunda eski bir yapının duvarında akmayan ama yazıtı ile duran yine bir çeşme var buraya Memet imzasını atmış.

845 sokakta Ali Ağa Camisinin yenilemesi yapılıyor ama yapılanlara bakınca hiç te güven duymuyorum sanki yalap şalap şap bir çalışma gibi görünüyor. Caminin hemen önünde akmayan çeşme var ama yanına sebil olarak yenisi yapılmış hatta yenisini yaparken eskiye benzetmek istemişler ama onu da beceremişler.

483 sokakta ilerlerken kulağıma müzik sesi geliyor ve karşıda ki İzmir Halk Ozanları ve Âşıklar Derneği binasının merdivenlerini tırmanıyor kapı deliğinden içeri gözlüyorum. İçeride çalışma var ve ozanlar karşılıklı atışıyor bir ara kapıyı çalıp girmek istiyor ve gezi daşlara bir hoşluk yapmak istiyorum ama gruptan bir hayli gerideyim biraz dinleyip 442 sokakta Türkiye Kızılay Cemiyeti Merkezi tabelasının olduğu binayı inceliyorum. Oldukça eski ve bu gün kullanılmayan bu yapı eski bir şapelmiş bir müddet Cemiyet merkezi olarak kullanılmış bu gün kaderine terk edilmiş bir görüntü içersinde.

Yine aynı sokakta bir zenci tarafından yaptırıldığı için Arap Fırını olarak bilinen ve bölgenin simgelerinden olan fırından simit ve peksimetle açlığımızı gideriyor ve eski bir konaktan restore edilmiş tertemiz pırıl pırıl Konak Belediyesi Ayla Ökmen Semt Merkezine giriyoruz ve girmemizle fotoğraf çekmek yasak diyen bir bayan güvenlikçi ile karşılaşıyoruz. Neden sorusuna cevap vermiyor ama önümüze dikilerek bahçeden yukarı ve içeri giremeyeceğimizi belli ediyor. Bahçedeki kuyunun suyunun halen var olduğunu bu hanıma çaktırmadan kontrol ederek onu disiplini ile baş başa bırakıp geri dönüyor ve 436 sokağa giriyoruz. İmam Hatip Lisesi yanından duvarlardan çıkmış soba borularında kendimizi koruyarak ilerlerken sokağın özelliğine uygun yeşil boyalı iki katlı kocaman bir evin iki çatı köşesindeki sütun başlıkları bir mimari harika(!) olarak sırıtıyor. Beyaz mermer renge boyansa daha güzel olur diye değerlendiriyoruz.

430 sokakta köşede yamulmuş yıkılmak üzere olan bir evin içinde oturanların olması beni hayretlere düşürse de Bostanlıda ki yamuk evleri düşününce sadece gülümsüyorum.

Hasan Tahsin Öğretmen evini alt sokaklarındayız burada da bir eski çeşme var ve Damlacık suyu akıyor, Yaşar bey anlatıyor ‘Şirinyer’den gelen suyolları ve buralara akıtılan suların tarihçesi Osmanlı’ya dayanıyor. Sadrazamlar Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ile Pargalı İbrahim Paşa 18nci yüzyılda bu kanalları yaptırmışlar ve 70 çeşme ile su ta Salhane’ye kadar taşınmış. Sonrasında ise bu çeşmelerden bir bölümü Belediye Çeşmesine döndürülmüş’. Elimi yüzümü yıkayıp nefeslendikten ve hayırlarına dua ettikten sonra artık ayaklarımın isyan noktasına geldiği tura yine bir tırmanışla devam ediyoruz.

844 sokaktan kapısında iki adet binek taşı olan Kılcı Mescit’den İki Çeşmelik Caddesine çıkıyor ve sola dönüp 840 sokağa giriyoruz. Sokağın kenarında bir eski bir koltuk üzerine taşlar konulmuş sanki bir taht hatta binek taşını hatırlatıyor ama yere sabitlendiği kazık ise Voyvodayı. Yeni Çukur Hamamı önünde yıkılmış bir duvarın kalıntısı arasında kalan kapı ve pencere sanki karşıda ki Hilton Oteli için özel tasarlanmış bir stüdyo hakkını veriyor fotoğrafçılarımız bu manzaranın

Hacı Mehmet Ağa camisinden İsmet İnönü sokağına yani 842 sokağa çıkıyoruz. İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 1884 yılında doğduğu ve bu gün yenileştirilerek müze haline getirilmiş evinin önündeyiz.   Kapalı ziyaret edemiyoruz ama böyle bir evin varlığından haberdar oluyoruz. Bu evde doğan asker, siyasetçi ve diplomat İsmet İnönü’yü ölümünde son yolculuğuna uğurlayan, tabutunu sırtında taşıyarak bu günkü mezarına götüren Harbiyelilerden biri olarak uygun bir zamanda evi ziyaret etmeyi planlıyorum.

Sokaktan aşağıya doğru iniyoruz sokağın sonunda duvarda fayans bir duvar süslemesi. Belli ki altında eskisi varmış bu yenisi eski tadında ama modern. Karşısında ki bina ise yıkılmak üzere korumaya alınmış ve çitin üzerinde iki levha var biri ‘kuru kafalı dikkat ölüm tehlikesi’ diğeri ise buna inat ‘Düş bahçeleri Halay çeken ağaçlar evi’ ne demek diye yazıdan bir ip ucu arıyorum civarda ama bulamayınca oradan geçen bir hanıma soruyorum yanda ev de kalan gençler yazmışlar!

Esnaf Şeyh Camisi haziresi oldukça büyük ve diğer hazirelerde olduğu gibi semt sakinleri ile iç içe.

Kestelli yokuşuna doğru yol alıyoruz bir evin duvarında gördüğüm kırmızı renkli İSTŞ – 11604 yazılı küçük tabelayı ‘İzmir Su Tesisatı Şebekesi’ olarak açıyoruz.

834 sokağı hızla geçiyor ve  838 sokak ile 774 sokağın keşistiği köşedeki Yemişçizade Konağı önünde duruyoruz. Konak Belediyesince satın alındığı söylenen bu bina bölgede ki Cihan Palas oteli ile beraber kullanılabilecek korunmuş en önemli binalardan birisiymiş. Sahiplerinin yeni ve denize yakın bölgelere taşınmasıyla terk edilen, halen dış görünüşüyle direndiğini belli eden konak zamanında triko atölyesi ve Milli Gazete bürosu olarak kullanılmış. Askerlik Şubesine ev sahipliği yapmış. Rumlar ‘bir binayı soluk yaşatır’ derlermiş diyen Yaşar Bey bu binada hayatın devam etmesi gerektiğini belirtiyor. Temennimiz Belediyenin bunu sağlaması.

Pencerelerinden kim bunlar, burada ne işiniz var diyerek bizleri izleyen dost yüzleri gördüğümüz, yolda hatırımızı soran ihtiyarların olduğu, zamanımız olsa çay ikram edecek sevecen insanlarla karşılaştığımız, halen evlerinin önünün yıkanıp süpürüldüğü, çocukların evin önünde ki daracık alanda evcilik oynadığı, sokaklarında bir tarihin izlerinin yattığı ama yaşayanların farkında olmadığı 39 sokakla Damlacık Buluşmasının sonuna geldik.

Eski evlerin birinci katlarının iş yeri olarak kullanılan üst katlarında ise cumbaların, pencere işlemelerinin, kafeslerin, oymalı pencerelerin olduğu yapıları seyrederek Kemeraltına doğru iniyoruz. Son noktayı 1875 yılında yapılmış hemen arkasında girişi kapatılmış tüneli ve tarihi yapısı ile Naturzade Camisinde koyuyoruz.

Ayaküstü gelecek gezinin Bornova bölgesinde olabileceğini görüşüp ‘eskiyi yakalama, kökümüzü arama, tarihi yâd etme’ gezilerimizden birisini daha tamamlıyoruz. Hedef karnımızı doyurmak üzere bir esnaf lokantası ve sonra bir fincan kahve ama kırk yıl hatırı olanından ve fincanda pişeninden. Sokak çalgıcılarının kıvrak nağmeleri eşliğinde ilerliyoruz yorgun ama mutluyuz… 11.01.2014

Comments (1) »

BİR KAÇ SAATTE KARS

Bir kaç saatte Kars hakkında bilmek istedikleriniz. O soğukta içinizi ısıtacak güzellikte Ceyhun Balcı’nın kaleminden bir gezi yorum. Aşağıda ki linkten okuyabilirsiniz.

http://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2014/01/09/bir-kac-saatte-kars/

 

Leave a comment »

SEFERİHİSAR MANDALİNA BULUŞMASI

SEFERİHİSAR MANDALİNA BULUŞMASI

Pek çok defa gittim Seferihisar’a, Sığacık’a hele “Yavaş Şehir” ile taçlandırıldıktan sonra bir başka gözle bakmaya ve değerlendirmeye başladım bu güzel beldeyi. Ama her seferinde Yavaş Şehir için Sığacık Mahallesi evet ama Seferihisar merkez biraz zor geldi bana. Hele son ziyaretimizde yani bu günkü gezi esnasında Belediye Başkanı ile yaptığımız söyleşiden sonra anladım ki sadece yerel yönetimin katkısı, çabası yetmiyor “Yavaş Şehir” olmaya yerel halkında benimsemesi, destek vermesi ve kriterleri uygulaması lazım. Ama hayli yol aldıkları kesin hele Başkanın biz “Müslüman mahallesine salyangoz sattık” benzetmesi işin zorluğunun yanında elde edilen başarı ve Türkiye’de 8, KKTC de bir ilçenin daha “Yavaş Şehir” unvanını kazanması gelinen noktanın açık göstergesi.

Söze biraz ortadan girdim galiba bu ‘Mandalina Buluşması’ da nereden çıktı der gibisiniz. En iyisi baştan başlayayım. Önce bu organizasyonu yapan “Grup İzmiriz” den bahsedeyim sizlere. “İzmir’de İzmir için bir şeyler yapılmalı diye düşünen İzmir Sevdalılarının oluşturduğu grup;  “İzmir’e sevdalıysanız, bu kentin hoşgörülü ve zengin geçmişini, yaşanılası geleceğe bağlayan köprünün bir parçası olmak için sizde aramızda olmalısınız” diye davet edince ben ve eşim grubun üyesi olduk. ‘İzmir’, ‘sanat’, ‘kültür’,ve ‘turizm’ olmak üzere dört kavram üzerinde yoğunlaşacağını belirten ve platformda nitelikli konferans, panel, sempozyum, çalıştay, gezi ve benzeri etkinlikler düzenlemeyi kendine görev edinen grubun etkinliklerinden birisi bu “Seferihisar Mandalina Buluşması”. Ancak ilki değil daha önce Yaşar Ürük beyin sunumuyla “Frenk Sokağı” söyleşisi ve Orhan Beşikçi beyin rehberliğinde “Basmane Gezimiz” var.

Gelelim Seferihisar Mandalina buluşmasına; planlandığı gibi biz Karşıyaka Kadın Hakları heykeli önünde saat 09.25 hazırız ve hiç sektirmeden Semra Hanımın liderliğinde otobüsümüz geliyor. Bakıyoruz eski dostlardan kimler var Zuhal hanım ve Okan abi burada daha sonra onlara Orhan ve Yaşar beylerde katılıyor ve son duraktan sonra Yaşar Ürük bey gezi hakkında bizleri bilgilendiriyor. Gezi arkadaşlarımızı tek tek tanıtıyor kim kimdir ne iş yapar. Görüyorum ki bilgi ve görgü düzeyi oldukça yüksek bir ekiple beraber olacağız ve hepsi de “İzmir Sevdalısı”. Seferihisar adının nerden geldiği ve bu şehrin kuruluşu ile ilgili bilgileri anlatıyor. Öğreniyoruz ki bu şehrin adı bilindiği ve anlatıldığı gibi eski bir Pers Komutanının adına kurulmuş bir şehir değilmiş ki bu bilgiyi daha sonra Kent Araştırmacısı İlhan Pınar beyde Teos’da bilgi verirken tekrarlıyor. Peki, nereden gelmiş Seferihisar adı. Aslı şuymuş ilk adı Sivrihisar mış Ankara yakınlarında ki Sivrihisar ile karışınca 1910 lu yıllarda burası olmuş Seferihisar. Düzce köyündeki medrese ile Osmanlının ilim, irfan yuvalarından birisi imiş. Bu bilgiler ve hoş sohbetlerle Seferihisar’a geliyoruz ve bizi Belediye’de bekleyen Başkan Tunç Soyer beyle kısa bir söyleşi yapıyor soru ve cevaplardan sonra anı fotoğrafı ile Başkana veda ediyor ve rehberimiz arkeolog Mehmet beyin rehberliğinde Teos’a doğru yola çıkıyoruz. Programın devamında ‘Sığacık Pazarı’ ve son olarak ‘Mandalina Buluşması Şenlik Alan’ı var.

Mandalina, portakal ve limon bahçelerinin görüntüsü eşliğinde Sığacık’a doğru yol alıyoruz. Mayıs ayında insanı sarhoş edecek şekilde buram, buram kokan mandalina çiçekleri artık olgunlaşmış birer meyve olmuş ve dallardan öbek, öbek yollara sarkıyor…

İlk durağımız yol üzerinde ki Karagöl; araçtan inip birkaç yüz metre yürüyeceğiz ama yol kenarında ki mandalinalar tatlarına bakmazsak sanki darılacaklarmış gibi bir hisse kapılınca kul hakkı bir deyip hakkımı alıyorum. Sonra da gerisi geliyor tabii ki. Sığacık’a 3 km mesafede ki göl adı gibi kapkara. Antik taş ocağı olduğunu gösterir üzerinde yazılar olan siyah ve gri mermerler bölgede sere serpe duruyor. 100 metre çapında ki gölün hemen kenarında ki balıkçılar onlarca oltasını birer, birer küçük direkler üzerine bağlamışlar ve uzaktan balıkların vurmasını beklerken hem mangal sefası yapıyor hem de güneşleniyorlar.  Rehberimiz Mehmet beyin anlattıklarına İlhan beyin ilavesi ise Evliya Çelebi den. ‘Tılsımlı Göl’ de denirmiş Karagöl’e ve bunu hikâyesini anlatıyor ‘Derviş ve gölde ki hazine’.

Bu arada bölgede ki taşlardan parlak yeşil olanların ‘Serpantin’ olduğunu ve antik çağda ok ve baltaların ucunda kullanıldığını Akın beyden öğrenince küçük bir parça alıyorum benim ilk insanının yaşadığı Güney Afrika’dan getirdiğim taşın yanına koymak üzere.

Sığacık limanının kenarından Akkum plajlarına doğru yöneliyor ve oradan Teos’a varıyoruz.

‘Teos’;  1862 yılında başlayan ve aralıklarla 1996 yılına kadar devam eden arkeolojik kazılar 2010 yılından itibaren yeniden başlamış ve M.Ö 1000 tarihinde kentte yaşamın olduğu ortaya çıkarılmış.  Ancak kentin en güçlü olduğu zaman Yunanistan’dan kaçanların kurduğu ve geldiklerinde bölgede Karya’lıların olduğu ve kendi egemenliklerine kattıkları zamanmış… Zamanla kent Foça (Fokai) ile Didim (Milet) arasında ki 12 İon kentinden biri olmuş. Kentin en büyük özelliği içinde barındırdığı şair, müzisyen, tiyatrocu ve şarkıcılardan oluşan sanatçı bir çevreye sahip olmasıymış. Kentin bu özelliğinden dolayı kentin koruyucu tanrısı, ‘Dıonysos’ sanat, eğlence ve şarap tanrısı adına tapınak inşa edilmiş. ‘Dıonysos Tapınağının’  bu gün bir bölümü ile ortaya çıkarılmış. Tanrıya sunulan armağanlar tapınak dışındaki alana yerleştirilir, tapınağın kapısı açılarak güneşin tapınaktan içeri girmesi ile tören yapılır ve armağanlar tanrı adına rahipler tarafından kabul edilirmiş. Rehberimiz bu hikâyeyi anlatınca tapınakta rahip olmak varmış dedim kendi kendime. Ekmek elden, su gölden, şarap Teos’lulardan. Kim bilir armağanlarda neler var? Bu arada bir de katkı geliyor rehberimizin anlattıklarına grup arkadaşlarından ‘Dıonysos bir geçtiği yerden geçmezmiş’ hah diyorum ne de olsa şarap tanrısı tanrı hep sarhoşmuş. Yok, yanılmışım gezginmiş hep başka yollardan geçermiş. Dıonysos’la ortak bir özelliğimiz meydana çıkıyor. Ben de gezerken aynı yoldan geri dönmeyi aynı yerden iki defa geçmeyi tercih etmem. Güzergâh değişik olmalı ki daha çok yer göreyim.

Neyse bilgileri dinlemeye devam, tapınağın hemen arkasında bir bölümü sağlam diğer bölümleri çeşitli inşaatlarda ve kalenin yapımında kullanılmış olan ‘Surlar’ 6 km uzunluğunda ve İskender döneminde yapıldığı tespit edilmiş ve bu surların içinde yaşayan nüfus 25-30 bin kişiymiş.

Meclis Binasına doğru ilerlerken bölgede ki zeytin ağaçlarının ilginç kıvrımları ile devasa gövdelerini fotoğraflıyorum. İleride ki hayalime ilk adım olarak bir öykü ve fotoğraf sergisi!

‘Meclis Binası’, tapınağın doğusunda kentteki en iyi korunmuş ve kullanılabilir tiyatro formatında bir yapı. Üstünün açık veya kapalı olduğu tespit edilememiş ancak Odeon, Müzik Sahnesi olarak da kullanıldığı değerlendirilmekte imiş Meclisin karşısında kentin Agorası var. Agoranın ortasında ise ‘Apollon Tapınağı’ olarak tahmin edilen yükselti ise yeryüzüne çıkarılmayı bekliyor. . Meclis Binasının hemen üstündeki Çitlembik ağacı kaç yaşındadır bilmiyorum ama duruşu, gösterişi ve bölgeye hâkimiyeti ile bundan sonra burada yapılacak pek çok etkinliğe şahitlik yapacağına eminim.

Tarihte ki yolculuğumuz devam ediyor ve güneye doğru hafif bir yükselti ile çıktığımız tepede sahne ve kulis bölümleri korunmuş seyirci bölümleri ise kısmen yok olmuş 6 bin kişilik ‘Tiyatro’ ile karşılaşıyoruz. Tiyatronun üst seyirci bölümü Asos da ki kadar olmasa da deniz manzarası ile sahnelenen etkinliği beğenmeyenler için harika bir hayal âlemi sunuyor.

Teos’ta daha gezilecek Sarnıç, Akropol, Gymnasıon, Liman ve Kilise var ancak bizim zamanımız bu kadarına el veriyor ve saat 14 30 olmuş acıktık. Kalan bölümleri bir başka zamanda gezmek üzere Teos turunu tamamlıyoruz.

Sığacık pazarı bizi bekliyor araca biniyor ve Sığacık’a doğru yola çıkıyoruz. Seferihisar’ın Mahallesi olan ‘Sığacık’ bir liman bölgesi. Her ne kadar yeni yapılan Marina denizin bir bölümünü kapamış ve halkın denizle buluşmasını engellemişse de kalenin kuzey kapısı bu buluşmayı sağlıyor. Geçmişi Selçuklulara kadar dayanmakta olan kale Padişah Kanuni Sultan Süleyman tarafından Rodos seferine hazırlık olması bakımından lojistik bir üs olarak inşa edilmiş ve bu günkü halini almış. Kalenin sınırları içersinde ki evler eski yapısal özellikleri ve her hafta Pazar günü kurulan yöresel Pazarı ve kalenin iç avlusunda yapılan kültür sanat etkinlikleri ile ayrı bir özelliğe sahip.

Yaşar beyin Sığacık için bize verdiği serbest zaman 1 saat hem yemek yiyecek, hem pazarı, hem marinayı gezeceğiz. Hanıma soruyorum onun aklı keşkek yemekte benim aklım rakı balıkta orta yolu buluyoruz. Keşkek paket yapılıp eve gidecek süratle Liman Lokantasına yöneliyoruz ve hayatımın en süratli rakı lamasını yapıp kendimizi pazara atıyoruz. Daha doğrusu Şule hanım atıyor ben limanı fotoğraflarken bir anda kayboluyor Pazar girişinde buluştuğumuzda keşkek kurtarılmış yanına bazlama, yaprak sarma ve aşureyi yedeklemiş onları sırt çantama yerleştirip dolaşmaya başlıyoruz. Karnımız tok, sırtımız pek. Sebze, meyve, ot, çörek, börek, keşkek, tatlı, mantı, gözleme, yiyecek, içecek her şey yöresel. El emeği, göz nuru patikler, hırkalar ve daha neler neler takılar, incik, boncuk giysiler kısacası bu pazarda ne ararsan var, bu pazarda hayat var ve biz bu hayatın tadına pek çok defa vardığımız için kısa bir turla tekrar görüşmek üzere otobüse doğru yol alıyoruz. Aklım aşurede ve otobüste midemde ki yerini alıyor damağımda güzel bir tat bırakarak.

Belediyenin Mandalina Şenliğinde düzenlediği etkinliklere katılmak üzere şenlik alanına geliyoruz. Pazar yeri dolu bir tarafta üreticiler sebze ve meyvelerini satarken sahnede Mandalina Güzellik Kral Kraliçesinin seçimi var. Hemen pazarı turluyoruz mandalina ve nar alıp alışverişi tamamladıktan sonra bir çay içimi mola verip şehir meydanına doğru yürüyoruz. Bir çayda burada ki kahvede sonra bir çarşı turu ve ‘Mandalina Buluşmasının’ sonu.

Bir hafta sonunu mutlu ve güzel insanlarla tarihle iç içe geçirmenin keyfi ile geriye dönüş. Teşekkürler İzmir Sevdalısı dostlar, teşekkürler Grubum İzmiriz yönetimi. Bir defa ki etkinlikte buluşmak üzere kalın sağlıcakla. 17.11.2013

Bir başka Seferihisar yazısı;

http://alasehirli.wordpress.com/2010/05/21/seferhisar-sigacik-yavas-sehir-turu/

 

Leave a comment »

SAKIZ ADASI

SAKIZ ADASI

Sakız Adası ile ilgili her türlü bilgiye ulaşabileceğiniz link;

http://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2013/10/17/sakiz/

Leave a comment »

GÜNEYDOĞU ANADOLU TURU

GÜNEYDOĞU ANADOLU TURU

27-63-02-46-31

Emekli olduktan sonra bu gün, yarın derken tam sekiz sene sonra hayalimde ki Güneydoğu Anadolu turunun birinci etabına karar verecek fırsat Şubat ayında elime geçiyor. İkinci etap ne derseniz o seneye Mardin ve Hasankeyf.

22 Mayıs’ta İskenderun’a devre arkadaşları ile kampa gideceğiz bunu fırsat bilip yola bir hafta öncesinden çıkmaya karar veriyoruz… İlk iş uygun uçak bileti bulmak, fırsatı Pegasus’da yakalayınca ilk durak belli oluyor Gaziantep. Bileti alıyor ve plan için çalışmalara başlıyorum. Yıllardır bu gezi için biriktirdiğim gezi notları ortalığa dökülüyor en büyük desteğim Azer Bortaçina’nın 2003 yılında yazdığı Güneydoğu Anadolu adlı kitabı. Çalışmanın neticesinde birinci etabın durakları Gaziantep, Birecik, Halfeti, Şanlıurfa, Harran, Göbekli Tepe,  Atatürk Barajı, Kâhta, Nemrut, Kahramanmaraş. 7günlük programı gezilecek, görülecek, yemek yenilecek yerler olarak hazırlıyor, konaklama için yerleri ayarlıyorum ve Şule hanımdan da onayı alıyorum. Sonrasında İskenderun ve Antakya var bunun programı ayrı.

Saat 10.40 tam zamanında İzmir’den havalanan uçağımız planlandığı şekilde saat 12.10 da Gaziantep havaalanına iniyor. Otobüsle şehir merkezine geliyor ve oradan taksi ile orduevine geçiyoruz. Yolda taksi şoförü ile konuşuyor ve Antep programımı anlatıyorum fazlası var eksiği yok onaylıyor. Kayıt ve eşyaları odaya koyup aynı taksi ile tekrar yola koyuluyoruz. Hedef Karşıyaka’da Zeugma müzesinin hemen arkasında ki Kebapçı Halil, öğle yemeği için seçtiğim bu lokanta Gaziantep’in en iyisiymiş gittiğimde görüyorum ki müşteri yoğunluğu bunu doğruluyor gibi. Siparişi daha önceden belirlemişim garsonumuzda onaylıyor. Saat 2 olmuş ve açıkmışız ‘Kaşık Salatasını’ çorba niyetine de, zeytinyağlı niyetine kaşıklarken ince bulgur ve sebzenin kıyma ile karışımından şişte yapılmış ‘Simit Kebabı’ geliyor değişik bir tat, yanında ki ‘Kuşbaşı’ yemede yanında yat dedikleri tarzda, lezzet patlaması ilk lokmadan sonra ‘süper ya’ dediğim ‘Küşneme’ ile oluyor. Arada gelen et ‘lokum gibi’ derken adını öğreniyorum ‘Turbo’. Etler kuzu eti imiş her biri kuzunun ayrı bölgelerinden ve değişik baharatlar kullanılarak pişiriliyormuş. Mutlaka gidilmesi gereken bu lokantayı hararetle tavsiye ediyorum. E, hani tatlı nerede der gibisiniz. Onun da sırası var ama başka yer de, öğle yemeğini çayla tamamlıyoruz. Kaç para mı sadece 45 tl. Kebapçı Halil saat 12-15 arası açık. Telefonu yok, rezervasyon yok, turlara yer ayırmıyor.

Artık karnımız tok sırtımız pek tarihi turumuza başlayabiliriz. Zeugma Müzesine geçiyoruz müze kartlarımız işe yarıyor ve Zeugma’yla ilgili filim ki mutlaka bu filmi seyretmeniz lazım müze turuna başlamadan önce bize tüm bilgileri veriyor. Müzenin ve Gaziantep’in sembolü olan Çingene kızı mozaiği özel bir salonda sergileniyor. Ben bunu oldukça büyük bir mozaik olarak düşünürdüm ama yanılmışım belki de müzenin en küçük mozaiği. Diğer mozaikleri çok büyük ebatlarda ki Kahvaltıdaki Kadınlar, Diadolos, Okeanos ve Tethis, Aslan Avlayan Eros, Akhileus adlı tavan ve taban mozaiklerini anlatmaya kelimeler yetmez mutlaka görmek lazım. O zamanı halısı diyebileceğimiz bu mozaikler bir renk ve kompozisyon cümbüşü sunuyorlar. Tabi bu mozaikleri çıkaran ve sergilenecek hale getirenleri de unutmamak lazım. Helal olsun onlara.

Zeugma’dan sonra Arkeoloji Müzesine gitmek için Sümerbank dolmuşlarına biniyoruz bizi müzenin önünde indiriyor ama kapı duvar tadilat var. Yapacak bir şey yok tabana kuvvet yürüyoruz, yaya panoramik tur, hedef Bakırcılar Çarşısı. Heykele çıkıyor ve sola dönüyoruz yolda Şule Hanım saat 16 olmuş, canım tatlı istedi diyor ve hedefi hemen yolumuzun üzerinde ki İmam Çağdaş’a döndürüyoruz. Şöbiyet, baklava ve burma hakikaten tatlılar bir harika bir şöbiyet daha istiyorum. Garsonumuz daha önce İzmir’de çalışmış balık muhabbeti yapıyoruz belli ki oraları özlemiş.

Bu yediklerimizi eritecek tek yol var Kaleye tırmanmak ve rota Kale İmam Çağdaştan sağa dönüyoruz hemen birkaç yüz metre aşağısı kale ama burada da kapı duvar. Kalenin bir bölümü yıkılmış kapalı. Dıştan bakmakla yetiniyor ve hemen Kalenin karşısında ilginç gördüğüm bir sokağa dalıyorum Homa sokakta ki evler iç içe ve labirent gibi bağlantıları var.

Sirvani Camisini geziyor ve geldiğimiz istikamete geri dönerken Belkıs Sedefçilikte dükkânın önünde çalışan Yunus Emre usta ile laflıyoruz bize Zahter çayı ikram ediyor. Bu arada Sedef’in tatlı su midyesinin kabuğundan yapıldığını öğreniyorum. Malatya ve Hatay yöresinde bulunurmuş. Dükkândaki tüm mamuller el emeği, göz nuru olunca sedef kakmalı bir kaşık satın alıyor Şule Hanım.

Bıçakçı amcayı dükkânında çalışırken fotoğraflayıp Handan Bey Camisini geziyoruz. Minberin ahşap işçiliği, minarenin yapısı, palmet  motifleri, rozetler ve çini tabak süslemeleri dikkatimi çekiyor.

Hemen karşıda ki Zeytinli Han eskiden sabun imalathanesiymiş şimdi ise zeytin, süt ve baharatların satıldığı bir mekân tadına baktığım keçi peyniri güzel ama sadece tadına bakabiliyoruz.

Biraz ileride ki Tantani Camisini de gezip Millet Hanına dalıyoruz. Millet Hanında unutulmaya yüz tutmuş el sanatları atölyeler ile canlı tutulmaya çalışılıyor. Bunların içinde en dikkatimi çekeni demir ve tenekenin bir arada işlenerek oluşturulan Gazi heykeli oluyor. Heykeltıraş Ahmet Şimşeğin Atilla İlhan’ın ‘Dev Yalnızlığı’ şiirinden ilham alarak yaptığı bu eser tamamlanmayı bekliyor.

Yol üzerinde ki Kaleoğlu mağarasının adı Yeni Han olmuş ve ticari eşya satıcıları var. Buradan Gümrük Hana yöneliyoruz. İki katlı El Sanatları Üretim Merkezinde Şule Hanım Kutnu kumaşından (ham ipekle pamuğun özel dokunmasından elde ediliyor) fular ve şallara bakıyor, niyetli alacak ancak diğer mağazaları Bayza Handaymış orayı da gördükten sonra karar verecek. Handa ki gümüşçü, kilimci, bakırcı, ahşap oymacı, mozaik, minyatür, tel kırma ve tespih yapım atölyelerini gördükten sonra Antep işi el işlemesi atölyesinde yabancısı olmadığım kasnak ve gergef atölyesinde hanımlarla sohbetten sonra bu handa ki turumuz bitiyor.

Yol üzerinde ki Alaüddevle Camisini de fotoğrafladıktan sonra Gaziantep’in meşhur eski çarşılarını gezmek üzere Zincirli Bedesten den içeri giriyoruz. Altın ve Gümüş işlemeleri satıcılarından sonra Bakırcılar Çarşısına geçiyoruz.  Her çeşit bakır kabın yapıldığı ve satıldığı bu çarşı Antep’in simgesi değil bir saat bir gün gezseniz yine doyamazsınız. El işçiliğinin son ustaları burada bakıra hayat veriyorlar. Sonrasında at koşu takımlarını yapıldığı Saraciyeler çarşısı ve ayakkabı, yemeni, çarık imal edenlerin Kavafçılar çarşısı, tahta terlik takunya üreten Habbabçılar, tahtadan pekmez ve yoğurt kapı imal eden Külekçiler her biri birbirinden renkli çarşıları geziyoruz.  İşyeri sahiplerinin, ustaların davetlerinin bir bölümüne cevap veriyor bazı dükkânlarda soluklanıyor çay ikramlarını zevkle yudumluyoruz. Yöre insanı son derece sıcakkanlı ve samimi, konuksever ve hizmet etmeyi bir görev biliyor. İşte bu özellikler beni bizim yörenin insanları ile buranın insanlarını karşılaştırmaya itiyor. Bizim bu dost yanlısı insanlardan öğreneceğimiz çok şey var…

Tütün Handa soluklanmak üzere Mağara Cafe de oturmadan önce mağarayı geziyoruz. Su kuyusunun dibinden suyun aktığını görüyoruz oldukça rutubetli olan bu mağarada tüneller kapatılmış, kahvelerimizi dışarıda şark köşesinde ayaklarımızı minderlere uzatarak içiyoruz.

Saat 18.30 u bulmuş Boyacı Camisine yöneliyoruz. Bu caminin minberi ilginç, kızaklı yerdeki raylar üzerinde açılıyor vaaz bitince tekrar raylar üzerinde kaydırılarak duvarda ki yerine yerleştiriliyor. Civarda olduğunu bildiğim Metanet lokantasının yerini sorarken kuru gıda satıcısından Antep Tarhanasının özelliklerini öğreniyorum. Bizim tarhanadan farklı bunun yapımında kullanılan ana malzeme buğday ve yoğurt buğday kepeğinden ayrıldıktan sonra yoğurtla pişirilip kurutuluyor ve küçük topaklar halinde kurutuluyor. Dükkân sahibi bir parça kırıp çerez gibi yemem için bana veriyor onun rahatça yediğini ben zorlanıyorum dişim kesmiyor bile. Metanetin karşısında ki çaycıdan lokantanın çalışma saatleri öğrenip Ordu evine doğru yaya dönüşe geçiyoruz. Panoramik bir tur daha yapacağız. Yolda kiralık araç işimizi de İrem Turdan (05363256067) hallediyor ve akşam yemeği için Bayza Hanı tercih ediyoruz Yuvalama, Humus ve Lahmacunla akşam yemeğini geçiştiriyoruz. Hana tekrar gelmek üzere orduevine dönüyoruz. İlk gün programını mükemmel bir şekilde uygulamanın tatlı yorgunluğu ile adeta sızıyoruz.

İkinci gün programı için saat 07 30 da Binevler minibüsü ile yola çıkıyoruz hedef dünden yerini öğrendiğimiz Metanet lokantası. Lokanta kapılarını saat 05.00 açıyor gittiğimizde lokanta dolu tezgâhta usta haşlanmış pirinç üzerindeki etleri tiftmekle meşgul, garsonlar telaşlı, telaşlı ellerinde kalaylı kaplarla servis yapıyorlar. Ne yiyeceğimiz söylemiyoruz bile burada Beyran yeniyor. Haşlanmış pirinç yağ yok, tuz yok. Kuzu eti haşlanarak kemiksiz tiftiliyor ve et suyu ile karıştırılarak zeytinyağı ile yağlanmış acı pul biber de ilave edilerek kuvvetli ateşte birkaç dakika pişiriliyor. Çorba desen değil, et yemeği desen değil ama Beyran nefis acısıyla, eti ve pirinci ile sabahın köründe kalkılıp yenecek bir yemek. Metanette lahmacun ve kebapta var ancak buraya Beyran yemek için saat 09.00 a kadar gideceksiniz sonra bulamazsınız.

Dün Kürkçü Han’da kalmıştık turumuza oradan devam ediyoruz. Bölgede ki Yuşa ve Pürsefa türbelerini görüyor ve bakırcı esnafı ile biraz sohbetten sonra Almacı Han’a yöneliyoruz. Bibercilerin ve baharatçıların yoğun olduğu bu handan Metanet çalışanlarının tavsiye ettiği kırmızıbiberden alıyor ve çarşının sonunda rastladığımız patates ve soğan satıcısı 80 yaşında ki Hacı Halil amca ile derin sohbetimize biraz sonra zabıtalarda katılıyor. Her kes hayatından kendi çapında şikâyetçi ve geçim derdinde biz ise Antep’in gezmediğimiz yeri kalmasın derdindeyiz süratle levhasını gördüğümüz Savaş Müzesine doğru yöneliyoruz.

Savaş Müzesi eski bir konak ve Belediye tarafından Gaziantep’in Kurtuluş Savaşında ki mücadelesini anlatıyor. Görülmeye değer bir müze. Bu bölgede yoğun bir eski evleri kurtarma ve yol yenileme faaliyeti var. Meydanda ki Şeyh Fettuallah Camisi renkli taş süslemesi, mihrapta ki işçilik ve desenler ile ortada ki sekizgen taş ayak ile dikkati çekiyor. Cami ile aynı adı taşıyan aş evinde yemek hemen karşısında ki muhtarlıkta ise Suriyeli sığınmacılara ekmek dağıtılıyor. Her iki tarafta oldukça kalabalık, Şıh Hamamı ise bölgede ki en iyi hamamlardan biri.

Turumuza eski evlerin olduğu daracık sokaklardan yürüyerek devam ederken yolda karşılaştığımız kadınlarla sohbet ediyor ve evlerden birinde Şule hanımla onların fotoğraflarını çekiyorum. Evlerin sadece dış duvarları ve yollar yenileniyor ama içleri olduğu gibi duruyor bizimde bunları yaptırmaya gücümüz yok diyorlar. Bu konu incelemeye değer bir nevi ‘dışı seni, içi beni’ yakar deyimini hatırlatıyor. Hemen önümüzde ki Kozluca Camisi ise tomruk kirişleri, ahşap tavanı ve kalem işleri ile bir harika.

Yürümeye devam tekrar sabah geziye başladığımız meydandayız önümüz Tekke Camisi ve Mevlevihane. Camide tadilat var kapalı Mevlevihane ise açık geziyoruz. Sabah yorgunluğunu atacağımız en iyi yer Tahmis Kahvesi. Adını kahvenin dövüldüğü yer anlamına gelen Tahmis’ten alan bu tarihi mekânın birkaç müşterisi var onlarda kâğıt oynuyorlar üst kata çıkıyor ve menengiç, leblebi, fıstık ve kendir tohumundan oluşan çerez tabağı eşliğinde yabani fıstıktan yapılan Menengiç Kahvelerimizi içiyoruz.

Artık öğle yemeği vakti yaklaşıyor dünden yerini öğrendiğimiz katmerci Zekeriya Ustaya doğru İzmir’in Kemeraltı çarşısını andıran çarşıdan etrafa bakınarak kısa adımlarla yürüyoruz ki çerezleri hazmedelim. Katmerci küçücük bir dükkân ama ünlü kime sorsanız tarif ediyor Zekeriya usta artık kasa da ustalar işi götürüyor. Katmer,  Urla katmerinden biraz farklı hamuru aynı açılıyor yani yağla inceltilerek ve mermer üzerinde farkı bunun içine bol kaymak ve şeker konuluyor kapatılıp ortası kaymakla mühürleniyor. Fırında pişirilen katmer üzerine dökülen bol fıstıkla servis ediliyor. Öğle yemeğini katmerledikten sonra eski Adliyenin olduğu meydana çıkıyor ve eski evler ve konakların olduğu Bey Mahallesine doğru ilerliyoruz.

Burada eski evler ve konaklar restore edilmiş cafe ve müze olarak kullanılıyor, bir taraftan da yenileme faaliyetleri devam ediyor. Sokaklar sessiz ve tertemiz gezerken gördüğümüz ve dernek olarak kullanılan eski taş ev satılıkmış dört odası ve geniş bir hayatı var. 150 bin lira diyorlar bizim evle kıyasladığımda sudan ucuz Şule Hanıma bakıyorum o mekânı çoktan terk etmiş.

Karagül dizisinin çekildiği Hasan Süzer müzesi ziyarete kapalı. Bizde yine eski bir konaktan ahşap bölümleri korunarak yenilenmiş Oyuncak müzesine giriyoruz oğlumun kulaklarını çınlataraktan. Müzenin bahçesinde çeşitli sanatsal faaliyetlerde yapılıyor.

Yolculuğumuz devam ediyor ve karşımıza devasa bir camii çıkıyor. Kurtuluş Camisi, kapı duvar etrafında dört dönüyorum ve bizim gibi gelenler var söyleniyoruz nihayet anahtarın arka taraf da ki tuvaletçide olduğunu öğreniyoruz açıyor ve ücretini de alıyor.

Birkaç yüz metre ilerisi Atatürk Bulvarı ve Kendirli kilisesi şimdi Belediye Kültür Merkezi olmuş saat 14. 00 de Gaziantep’le ilgili bir film var ona yetişeceğiz. Yol üzerinde bir levha dikkatimi çekiyor ‘Sungur Market’ giriyorum evet Kula ile ilgileri varmış ama tam bilemiyor genç delikanlı babasını arıyor ama biten telefon şarjı anlaşmamızı engelliyor. Kartımı bırakıyorum ve internetten Kula Beyler Sülalesi araştırmamı okumasını söylüyorum.  Kendirli Kilisesindeki filmi ilköğretim okulu öğrencileri ile seyrediyoruz ve bu bizim planlı programlı son etkinliğimiz oluyor.

Artık alışveriş zamanı, önce Kutnu kumaşından fular alınacak sonra ayakkabı. Zaman kalırsa daha önce gezipte göremediğimiz yerleri dolaşacağız. Bayaz Handa alışverişin bir bölümü yapılıyor ve burada ki müzeyi geziyoruz ve Bin evler dolmuşu ile Kale istikametine yöneliyoruz Şule Hanım kırmızı renkli yöreye uygun çarık ayakkabısını da kurtarıyor. Dünden kalan Cam Eserleri Müzesi ve Mutfak Eşyaları Müzesi de yolumuzun üzerinde onları da dolaşıyor ve Millet Handa son alışverişi Bakırcı Süleyman Ustadan yapıyoruz bir yağ kızartma tavası. Usta mesleğin geleceğinden endişeli gençler ilgili değil, artık bu meslekle ev geçindirilmesi zor diyor. Ama bir gerçeğinde altını çiziyor ‘bizim ürettiklerimizden on katı para kazanlar bu işin ekmeğini yiyenler.’

Bu günün sonunda akşam yemeği için seçtiğimiz yer yöresel yemek yapan Gaziantep Evine gidiyoruz. Menü, Alaca Çorbası, gâvur dağı salatası, kuruluk dolma tabağı, içli köfte ve lahmacun. Üzerine de dondurmalı tatlı ve de çay. Son gece için çok iyi bir yer seçimi değil gibi geliyor bana diğerlerinin yanında ama Orduevine en yakın yer burası.

Gaziantep de son veda sabah kahvaltısında Kale altında ki ciğerci Ali Haydar ustada saat 07.00 da kapısına dayanıyoruz saat 05.00 de açılmış mekân dolu.  Yer masaları ve tabureye kurulup siparişi veriyoruz. Küçücük mekanda bir metrelik bir mangalda en fazla on şişle kendi kendinizin garsonu olarak hizmet veren bu mekan mutlaka uğranması gereken yerlerden biri. Ciğerle yapılan kahvaltıdan sonra hadi burayı da görelim dediğimiz yer Orhun anıtları meydanı.

Altımızda kiralık arabamız, karnımız tok, sırtımız pek rota Urfa. Yol gayet güzel oto yolu değil diğer yolu tercih ediyoruz. İlk durak Nizip notlarıma bakıyorum Fevkani Kilisesi var. Ama bu kilise Nizip’in kayıtlarında yok ki ne bir işaret ne bir levha inat ediyorum sora sora buluyorum bu arada panoramik tur da yapmış oluyoruz. Kilise Kültür Merkezi olmuş kapalı.

Hedef Birecik, Şule hanım önce Fırat nehrinin kenarına gidelim diyor ve köprüyü geçmeden kıyıya yöneliyoruz. Kıyı restorandan Fırat’ı seyrediyor hanım aklında oğlu sanki gözleri doluyor gibi geliyor bana nede olsa ana yüreği…

Bu arada Halfeti ye karşı kıyıdan da yol olduğunu öğreniyor ve tarihi Birecik Köprüsünden sola dönüp Kel Aynak Kuşları üretim Merkezine gidiyoruz.  1978 yılında 11 kuşla başlayan üretim bu yıl çıkacak yavrular hariç 152 ye ulaşmış. Her yıl dört beş kuşu göçe gönderiyorlarmış ama dönen pek olmuyor yolda vuruluyorlarmış. Kuşların yumurtada olduğu için çok fazla yaklaşamadan uzaktan seyrediyor ve çay molasını müteakip Halfeti’ye yöneliyoruz.

Yol 30 km ancak süre 45 dakikadan az değil hele bir de iki gün öncesinde ki selde bozulan yol süreyi uzatıyor. Ama zeytin ve fındık bahçeleri manzaralı yol bizi yormuyor. Saat 10.15 de yeni Halfeti’yi geçip eski Halfeti’ye giriyoruz muazzam bir göl manzarası eşliğinde. Şimdiye kadar gördüğüm en güzel manzaralardan biri karşımızda duruyor. Fırat nehri süzülerek aktığı o devasa yapısıyla son derece sessiz ve bir yamacında sular altında kalan Halfeti’den arta kalan konaklar, taş işçilikleri ile ünlü yamaca inşa edilmiş evler…

Halfeti de ki programımda ilk önce tekne turu var ve Fırat kenarında bizi karşılayan Mustafa ile tekne turu için 60 Tl ye anlaşıyor ve oğlu Halil’in kullandığı tekneye geçiyoruz.  80 metre derinlikte yüzlerce köy ve bir ilçeyi yutmuş Fırat’ın engin suları üzerinde Halil kaptanın rehberliğinde yol alıyoruz. Kral mezarlarını gördükten sonra Halil nehrin ortasında ki yükseltinin köyün mezarı olduğunu söylüyor dikkatli bakınca mezar taşları görülüyor bir kısım mezar taşınmamış öylece bırakılmış. Rum Kale sadece denizden ulaşımı olan bir yer ve Antep’e bağlı. Karşı kıyıdan Antep’e yol var ve araçlar teknelerle Halfeti’ye geçebiliyormuş. Biraz ilerdeki Savaşan köyü sular altında kalınca 5 km ileriye taşınmış köyün kıyıda ki birkaç evi ve suyun içinde ki caminin minaresi halen direniyorlar. Burada karaya çıkıyor kısa bir yürüyüşle köyün kalan bölümünü dolaşıyoruz. Elektrik ve su halen var kıyıda ki kahvelerden Yunus amcanın yerinde bağları ve bahçeleri suda kalan, yeni verilen toprağın verimsizliğinden dert yanan ve bir ineğinden başka bir şeyi olmayan ve kayınpederine kahvede yardım eden eşi teknecilik yapan Gül Lalenin getirdiği tavşan kanı çayını yudumluyoruz Fırat’ın berrak sularının kıyısında.  Birkaç hafta önce Sessiz Şehir özelliği kazanan Halfeti’de teknelerin abartılı müzik sistemlerinde çalan oyun havaları bu özelliğe gölge düşürüyor. Ama her teknede göbek atanları görünce yapacak bir şey de yok diye düşünüyorum. Öğle yemeği için Fırat nehri kenarında bir kadeh şarap içmek istediğimi ve lokantaları söylediğimde Mustafa bizi Duba’ya yönlendirmişti. Tekneyle Duba’ya yanaşıyoruz.

Başkanın Yerinde Şubut balığı, salata ve şaraplarımız ısmarlayıp karşıdaki asma köprüde yürümek üzere ayaklanıyoruz. Köprü adım attıkça sallanıyor biraz da ben uğraşınca iyice sallanıyor o kadarlık olacak koca Fırat nehrinde köprü üstündesin. Masamız hazırlanmış ilk yudumlarımızı oğlum Fırat’a kaldırıyoruz onunla bu anı telefonda paylaşarak. Sonra sevgili gelinim Berat ve yakında bize katılacak torunumuza. Eğer ölmez sağ kalırsam torunumu da buraya getirip gezdirmek istiyorum bu hüzünlendiren ama zevkli anlardan sonra balığımız geliyor. Balık ama resmen balık kebap şişte ızgarada yapılmış yanında közde biber ve domates. Şubut balığı sazan familyasından 300 kiloya kadar büyüğü olurmuş kocaman kılçıkları ile yemesi güzel tadı yerinde. Yemekten sonra yukarı sırtlara tırmanıyoruz aşağısı kalabalık ve gürültülü. Sessiz Şehir Halfeti’yi burada yakalıyorum ne araç var nede gürültü sokaklar çocukların oyun bahçesi olmuş. Rengarenk dutlar dallarından sokaklara sarkıyor ve elimin yetiştiği mesafede göz hakkımı alıyorum. Evlerin önünde meşhur karagüller, yeşillikler ve yaşayan bir müze kent. Her çıktığınız yokuştan, her döndüğünüz köşeden sonra karşınıza çıkan ayrı bir güzellik, ayrı bir sürprizi olan Halfeti gezip görülesi yerlerden gelin, görün ve hatta bir gece kalın derim ben.

Aracı altına park ettiğim dut ağacı benim dutlarımın tadına bakmazsanız hatırım kalır der gibi geliyor ve uzanıveriyorum kol mesafesinde göz hakkı olarak Halfeti’ye vedaımız da bu oluyor.

Rota Urfa,  36 km lik yoldan ana yola oradan da otobana çıkarak yola devam ediyoruz. Urfa’ya daha önce gitmiş ancak çok kısa süre kalmıştım sadece Balıklı göl bölgesini dolaşabilmiştim. Şehre girişte yeni ve modern binalar göz kamaştırıyor ve modern bir şehrin görüntüsünü yansıtıyor.

Belediye karşısında ki otelimizi buluyor ve yerleşiyoruz. Muhafazakâr ailelere hitap eden, rezervasyonda ki bazı aksaklıklar nedeniyle yer bulamayınca mecburen kalmak zorunda olduğumuz bu otel bizi memnun etmese de iki gün çekeriz deyip yerleşiyoruz ve iki gün boyunca sadece gece yatmaya geliyoruz. Otelden hemen çıkıp yürüyüş mesafesinde ki Balıklı Göle doğru yürüyüşe geçiyoruz ancak karşıdan gelen kalabalık guruplar, sokaklara servis açmış ciğerciler, seyyar satıcılar ve giyim kuşam tarzları,  Urfa’nın girişte gördüğümüz o modern görüntüsüyle hiç bağdaştıramıyor Şule Hanım ve biraz morali bozuluyor.

Balıklı Göle giderken gözüm küçük çocuklarda birisinin gelip bize rehberlik teklif etmesini bekliyorum ama o kadar kalabalık ki göz gözü görmüyor kendi başımıza dolaşalım nasıl olsa biri denk gelir derken hanım elinde bir kâse yem ile geliyor ve Urfa turu balıkları beslemekle başlıyor. Kalabalığın içersinde ilerlerken bir genç yaklaşıyor yanımıza rehber olduğunu ve bize yardımcı olabileceğini söylüyor, anlaşıyor ve dolaşmaya başlıyoruz.

Ferhat (05426418281) liseyi bitirmiş, üniversiteye hazırlanıyor, hedefi anestezi teknisyeni olmakmış. Halil- ür Rahman gölü ve Ayn Zeliha yı dolaşıyor burada ki hikâyeyi dinliyoruz. İlginç minaresi ile Ulu camii, İç duvarlarında hiç Arapça yazı olmayan (çerçeveli bir levha hariç) Ihlahiye camisi, Halil ür rahman camisi, Rıdvaniye camisi bu bölgede ki ibadethaneler hepsini gezip mimber ve mihraplarını fotoğraflıyorum. Kale kapalı olduğu için çıkamıyoruz ancak kalenin burçlarında ki Aslan figürünün Nemrut’un gücünü, Tilki figürünün kurnazlığını öğreniyoruz. Yeni Mevlid Halil Rahman camisinden sonra Hz. İbrahim Mağarasını da gezip kapalı çarşıya yöneliyoruz.  Çarşıda isotçular karşılıyor bizi sonra bakırcılar, kuşçu pazarından Hacı Kamil Hanına oradan da Kazaz Pazarında (Bedesten) halı, kilim, şalların arasından Gümrük Hana geçiyor çay ve mırra kahvesi molası veriyoruz. Kuşçu Pazarından geçerken iyice sıkılan Şule Hanım bu mola ile biraz güç topluyor. En büyük şikâyeti de dökülen dutların ezilmesiyle oluşan kaygan alanda yürümek. Dinlenip gücümüzü topladıktan sonra Ulu Caminin karşısından tarihi evlerin bulunduğu dar ve serin, sessiz sokaklara giriyoruz. Her ne kadar motosikletler zaman zaman bu sessizliği bozsa da kapıları teneke kaplı ve hepsinin üzerinde tokmakları olan bu evlerde yaşamanın apartman dairelerine göre daha keyifli olduğunu düşünüp 58 meydanında Reji Kilisesine uğruyoruz ama kapalı. Meydanda oynayan bu evlerde yaşayan ve hayata bu evlerden bakan çocukların sokak oyunlarını bir müddet seyredip fotoğraflarını çekiyorum. İçlerinden birisi Hayrunisa yapılmış saçları ve masmavi gözleri ile diğerlerinden fark ediliyor. Başka kim var diyorum senin adında Cumhurbaşkanın eşi diyor. Nimetullah Camisini de gezip akşam yemeği için planladığımız yerlerden birisine değil yol üzerinde ki Saray Kebapçısında kaldırım üzerindeki masaya yerleşiyoruz. Kahvaltıyı Antep’te ciğerle yaptığımızı söyleyince ocakta ki usta kızıyor ‘Antep’te ciğer mi yenir.’ Menüyü de şefe bırakıyoruz ‘Cartlak kebabı, Urfa ve Kuşbaşı’ öncesinde buğday ezmeli yoğurt, soğan ezmesi ve de ayran. Tatlar harika, mekânda gelen geçeni seyrederken Galatasaray’ın şampiyonluk kutlamalarının başladığını ve son maçı 2-0 kazandığı haberi ile keyfim daha da yerine geliyor ve kutlamayı ‘Şıllık Tatlısı’ ile yapıyoruz. Bu tatlı yöreye özgü akıtmanın içine ceviz sarılıyor sıcak şerbet dökülüp üzerinde bol fıstık ile servis ediliyor. Ancak bu tatlı yetmiyor hanıma bir de künefe ısmarlıyoruz. Bu yediklerimizi eritmenin en iyi yolu yürümektir derken şampiyonluk kutlaması yapan konvoyun peşine takılıyoruz. Sloganlar eşliğinde keyifli bir kutlama yaparken ani bastıran yağmur bizi sırılsıklam ediyor ve otele dönüyoruz.

Yarın yolculuk Harran ve Göbekli tepeye. Sabah 07 de yine yollara düşüyoruz Harran’a girişte karşılayan bir rehber Kültür Evine doğru yönlendiriyor bizi ancak kahvaltının olmaması ve rehberlik hizmeti dayatmasından rahatsız oluyor ve Harran Evine yöneliyoruz. Reşat Bey kahvaltı yok diyor ama evinde hazırlattığı kahvaltıyı ikram ediyor. Pide, yufka, zeytin, domates ve biber salçasında pişirilmiş yumurta yanında çayla kendimize geliyoruz. Reşat beyin kısa bilgilendirmesinden sonra 10 odalı Harran evini gezerken tur şirketinin rehberinden de bilgileri kaçamak olarak dinliyoruz. Ulu cami ve Harran üniversitesine tırmanırken güneş tüm yakıcılığını gösterince araçla çıkmaya karar veriyoruz.

Daha sonra birkaç yerde daha karşılaşacağımız İstanbullu gençlerden oluşan ekibin rehberinin anlattıklarını dinleyip Harran’ın sembolü kümbet evlere ve halen yerleşim birimi olan köye doğru yöneliyoruz. Yolda gördüğümüz Zeliha Hanım’ın yüzünde ve elindeki dövmeler dikkatimi çekiyor. Fotoğrafını çekmek istiyorum kabul etmiyor ama dövmelerin hikâyesini anlatıyor. İğne ile yapılmış, boya çıkmazmış, alt dudağı yapıldıktan sonra bir hafta yemek yiyememiş. Alnında ki figürü soruyorum ‘o günahmış,’ gerekçesi ise alın secdeye değermiş ‘dudak ise sevap,’  bunun gerekçesi birileri tarafından birileri öpüldüğü için. Çene yine günah. Fotoğrafını çekemediğim Zeliha Hanımın daveti ile evine gidiyoruz. Eşi İlyas amca boylu poslu sedire uzanmış yatıyor bizi görünce ayaklanıyor ben bu gün depo ve hayvan barınağı olmuş eski kümbetleri dolaşırken Şule Hanımla sohbete başlıyorlar. Hacı amca hacılığı çok hak etmiş tam 4 defa gitmiş, İzmir’i ise iyi biliyormuş. Geçimlerini tarlalarını icara vererek geçiniyorlarmış. Soğuk suyumuzu içiyor ve kendilerine teşekkür ederek ayrılıyoruz.

Artık dönüş zamanı yolda Hz. Eyüp makamına uğrayıp rotayı Göbeklitepe’ye çeviriyoruz. Kazıların halen devam ettiği bu alanda ilk defa yeterli bilgi verecek levhaların bulunduğunu görüyorum onları okuyor ve alanı geziyoruz bazı bilgileri de yıllardır bu kazıda çalışan genç Ferhat’tan alıyoruz.

Dönüşte Kurtuluş müzesine gidiyoruz belediye işletmesi olduğu için Pazar günleri kapalıymış. Arkeoloji Müzesinden sonra Askeri Gazinoda çay içip dinleniyor oradan dün dolaşamadığımız Keçeciler Hanına yöneliyoruz. Hanın bir bölümü kapalı zaten keçecide kalmamış. Şule Hanımın aklına Ballı Maraş dondurmacısı geliyor buluyor ve hakkını veriyoruz. Bol fıstıklı üzerine bal gezdirilmiş dondurma hararetimizi alıyor. Hacı Yadigar camisini de gördükten sonra eski evlerin arasından ve her evin penceresinden buram buram dışarıya taşan gül yağı ve esans kokularını koklayarak sıra gecesi için Gülizar Konuk evine (03422150505)gidiyoruz.

Urfa’ya gelip de sıra gecesine katılmamak büyük bir eksiklik gibi geliyor bana. Bir gün öncesinde salonlar dolu olduğu için bu güne planladık sıra gecesini iyi de yapmışız salon yine dolu ama ferah. Yer minderlerinde oturuyor, sırtımızı yastıklara dayıyoruz, önümüzde ki siniye önce yeşillikler ve çeşitli mezeler geliyor saz heyeti de yerini alınca fasıl başlıyor. Sıra gecesi içkisiz olunca ayrana sarılıyoruz patlıcan kebabının yanında. Sahneyi ilk dolduranlar çocuklar sonra gençler sahne alıyor Urfa türküleri eşliğinde halaylar çekiliyor. Final bölümünde yoğrulan çiğ köfte bir harika ve sonuçta tatlı şıllık.

Sabah kahvaltısını da hemen otelin yanında ki pastanede yöresel, fırında közlenmiş biber, patlıcan,  domates, örgü peyniri ve pide ile yapıyoruz.

Yola çıkma zamanı, saat 08.00 rota Kâhta. Bozova- Adıyaman yolunu takip edeceğiz. Siverek üzerinden feribotla geçme imkânı da var: Ancak Atatürk barajını da görmek istiyoruz Bozova’da kısa bir şehir turundan sonra Atatürk Barajının seyir yerine geliyoruz. Buradan sadece barajın gövdesi görülebiliyor baraj gölü için seddelere çıkmak lazım, yasak. Ayrıca seyir yerinde barajla ilgili tek bilgi var o da köprü yapımında iş kazası sonucu ölenlerin adına yapılmış bir anıt. Hâlbuki buraya barajla ilgili ve GAP projesiyle ilgili bilgilerin konulması son derece faydalı olur. Tabii bir de bölgenin temizlenmesi. Bilgilendirme açısından imdadımıza yine Harran’da ki ekibin rehberi Ayşe Hanım yetişiyor.

Adıyaman yolunda Turunç Kaya mezarları levhasını görünce oraya yöneliyoruz ancak yöneldiğimiz istikamette belirleyici bir levha yine yok. Arıyor buluyor ama kızdığım için araçtan inmeden geri dönüyorum. Bu levha belirleme eksikliği her yer de karşımıza çıkıyor. Ana yoldan sonra bir daha yol gösterici levhalar çoğunlukla yok.

Böyle bir durumla Adıyaman’da Süryani Mor Petrus Kilisesine giderken yaşıyoruz ilk levhadan sonrası yok. Sorduğumuz Hasan Bey aracımıza binerek bizi götürüyor. Sonra Ulu Camiye gidiyor ve müzeye uğruyoruz ancak kapalı.  Adıyaman’ı terk ediyoruz yol üzerinde bir meydanda gördüğüm İslam için cihat ve Özgür Suriye Ordusuna yardım afişleri beni ürkütmedi desem yalan olur. Din Urfa ve Adıyaman’da hayatı belirleyici tek unsur diyebilirim ki bizi kiliseye götüren Hasan Beyin anlattıkları ve Alevi, Sünni ayrıştırması bunu doğruluyor.

Kâhta’ da Öğretmen Evine yerleştikten sonra önce kısa bir panoramik tur yapıyor ve Nemrut Dağına çıkacağımız aracı bulmak için Zeus Tura (04167255694) uğruyor 120 liraya anlaşıp ve şoförümüz Seyfi ile ‘uzun tur’ yapmak üzere saat 14.00 de yola çıkıyoruz.

Kısa turu kendi aracınızla direk Nemrut Dağına çıkacak şekilde Karadut Köyü üzerinden yapabilme imkânı var. Yol bu tur için asfalt ve daha kısa.  Uzun tur da yol dik, bazı bölümleri yağmurdan harap olmuş ve bir bölümü asfalt değil. Hava kapalı ve hafif yağışta var tek temennim gün batımında havanın açık olması. Anıt mezar Karakuş Tümülüs’ünden sonra uğradığımız şu an trafiğe kapalı Cendere köprüsünde yağış nedeniyle kısa bir mola veriyoruz. Çay içerken sohbet ettiğimiz Seyfi ve arkadaşları Kürtçe konuşuyorlar ve sohbet ana dilde eğitime kayıyor hiç biri çocuğunun Kürtçe eğitim yapmasını istemiyor. Diyarbakır lehçesi ile anlaşamadıklarını ifade ediyorlar hatta bir bölümü çocuklarının Kürtçe bilmediğini çünkü ev de Kürtçe konuşulmadığını söylüyorlar.  Sözde barış sürecinin ne götürüp ne getireceğinin farkında değiller. Onlara dilim döndüğünde Kürt feodal yapısının devam edeceğini halkın değil Kürt ağalarının ve siyasetçilerinin bu işten karlı çıkacağını anlatıyorum işin ilginç yanı pek çok konuda benimle hem fikir olduklarını görüyorum. Yağmur dinince yola devam ediyoruz. Kommagene Krallığının başkenti Arsemia’da tırmandığımız bölgede ki eserler ve tabiat manzarası karşısında yorgunluğumuzdan eser kalmıyor.

Son nokta Nemrut dağına vardığımızda saat 17.30 kafeterya da biraz dinlenmeyi müteakip Tümülüs’e tırmanacağız zamanımızı gün batımına göre ayarlıyoruz havanın soğuk olacağı ve üşüyeceğimizi söyledikleri için yukarıda kalma süresini asgari tutmak istiyorum ama Şule Hanım tez canlı bir an önce çıkmak istiyor. Yanımız da getirdiğimiz kazak, hırka, yağmurluk ne varsa giyip tırmanmaya Doğu terastan başlıyoruz. Birkaç metre sonra Şule Hanım su kaynatıyor, hızı düşüyor ama pes etmek yok dinlene dinlene, diğer tırmananlarla laflayarak, hele bir de gurup İzmir’den gelenler olunca gün batımının nerede daha iyi görüneceği değerlendirmeleriyle Doğu terasa geliyoruz. İşte karşımızda Kommagene uygarlığının bu günlere hediyesi dev tanrı heykelleri arkadaki ana bölümden kopan heykellerin başları o günün kralı Antiochos, tanrılar tanrısı Zeus, bereket tanrıçası Fortuna, tanrılar Apollo ve Herakles. Onların koruyuculuğunu üstlenmiş heybetleriyle yer yüzündeki gücü aslan, gök yüzünde ki gücü kartal heylelleri.   Sonrasında Batı terası var buradan gün batımını seyredeceğiz. Hava bulutlu ancak güneş bulutların arasından sıyrılarak arada bize göz kırparak bizi umutlandırıyor serin havaya rağmen bekliyoruz. Ancak beklediğimiz olmuyor ve güneş yarı bulutlar arasından bize veda ediyor. Buna da razı oluyoruz yağmur yoktu buraya çıktık ve bu güzellikleri gördük. Dönüşümüzü kısa tur güzergâhından Karadut Köyü üzerinden yapıyoruz.

Şoförümüz bizi saat 20.30 da öğretmen evine bırakıyor aracımızı alarak akşam yemeği için göl kenarına gidiyoruz. Kebaplar söylüyoruz yine öncesinde gelen acılı ezmeler, soğanlar bilmiyorum bu yemeklerden sonra bizim halimiz ne olacak. Dağda gün batımını tam olarak seyredememiştik ama burada elektrikler kesilince mum ışığında çok güzel bir göl manzarası ortaya çıkıyor. Sessizliği bozan kurbağaların vıraklamaları, hafif bir serinlik ve gölün küçük kıpraşmaları romantizm had safhada bir kadeh kırmızı şarap iyi giderdi ama yerine şalgamımız var. Şule hanım yorgun ama mutlu ortam ruhuna hitap ediyor.

Sabah kahvaltısından sonra yine yollardayız hedef Kahramanmaraş Gölbaşı yolunu takip edeceğiz Adıyaman müzesine tekrar uğruyoruz bu sefer de elektrikler kesik müze yine kapalı yola devam. Saat 09.30 da başlayan yolculuğumuz 12.00 de öğretmen evinde son buluyor. KKTC de askerlik arkadaşım Haluk’la saat 13.00 de buluşuncaya kadar kısa bir yaya panoramik tur atıyorum. Oldukça geniş bulvar ve caddeleri ile modern bir şehir görünümünde Maraş. Haluk ve eşine kendimizi teslim ediyoruz onlar rehberlerimiz bizi gezdirecekler.

İlk durak Kültür Evine dönüştürülmüş ve mükemmel bir şekilde restore edilmiş Kocabaş Konağı. Önce konağı geziyor, bahçesinde havuz başına yerleşiyor ve defterimden Haluk ve eşinin de onayladıkları siparişleri veriyorum. Hepsi yöresel yemek, içli köfte, çiğ köfte, ezme salatası, dövme aşı, sulu ekşili aya, mumbar, şömelek köfte hepsi de yemede yanında yat cinsinden silip süpürüyoruz. Karnımız doydu artık tura başlayabiliriz.

Maraş’ın sembol ismi Sütçü İmam Anıt Mezarı, Kale, Kurtuluş Müzesi, Uzunoluk ve Müzeyi dolaştıktan sonra sırada Maraş’ın olmazsa olması dondurmasını yemek için Mudo’nun ilk yeri Yaşar Pastanesine gidiyoruz. Tarihi ve otantik mekânda dondurmalarımız geliyor fıstık tatlısı eşliğinde bıçağın zor kestiği dondurma hakikaten enfes. Sağ olsun Haluk arada kargo ile gönderiyor artık daha sık göndermek zorunda kalacak bir de Antep’ten İmam Çağdaş’tan baklava ısmarladık mı İzmir’in sıcak yaz günleri anca bu serinlikle geçer.

Dondurma molasından sonra turumuza devam ediyoruz Kapalı çarşıda kalaycılar, semerciler, bakırcılar ve diğer yok olmaya yüz tutmuş meslekler direnmeye devam ediyor ama nereye kadar burada da aynı şikâyet var. Artık bu meslekler karın doyurmuyor ve geriden gelenler bu işi yapmak istemiyor. Kalaycı Ali usta ve yapağı ticareti yapan iş sahibi ile konuştuğumuzda çıkan sonuç bu. Maraş’a gelirde Patriot füzelerini görmesek olur mu? Amerika’nın Suriye’de ki taşeronluğumuz için Türkiye’ye gönderdiği füzelerden biri askeri kışlada yol kenarına yerleştirilmiş hani gelen giden görsün niyetine. Pınarbaşı dönüşünde biz de görüyor ve gururlanıyoruz!!! Son durağımız Abdülhamit Han Camisi. Akşam yemeği için tüm Maraş’a hâkim Çamlık tepesine gidiyoruz oldukça serin ve tertemiz bir havada çam kokuları içindeki kebap şöleninde bize diğer bir asker arkadaşı Bilal’de eşlik ediyor. Eski günleri anıyoruz. Haluk ve eşinin rehberliğinde ki Maraş gezimiz burada sona eriyor.

Sona eren sadece Maraş gezisi değil bir haftadır devam eden Güneydoğu Anadolu Turu da tamamlanıyor. Ancak gezi bitmiyor rota İskenderun ve Antakya gezinin bu bölümü ayrı bir yazı konusu… 01.07.2013

Leave a comment »

4ÜNCÜ ALAÇATI OT FESTİVALİ

4ÜNCÜ ALAÇATI OT FESTİVALİ

Muhabirlik damarım kabardı ve Orjin Haber için yazdım. 

Alaçatı’da iki gün süren Ot Festivali 13-14 Nisan tarihlerinde yapıldı. Birinci gün; Alaçatı’nın doğal ve kültürel zenginlikleri ile doğal beslenme ve bu beslenmede otların önemini vurgulayan teması ile öne çıkan Belediyenin ev sahipliğindeki festivalin kortej yürüyüşü yapıldı. Geleneksel kıyafetler içersinde topladıkları otları at arabası ve traktörlere yüklemiş kadınların bulunduğu kortejde Belediye Başkanı Muhittin Dalkıç’da yer aldı. Konuk Mudanya Belediye Bandosunda katıldığı da korteje, çaldıkları parçalarla ayrı bir hava kattı. Festivalde eski zamanların ‘Balıklı Kız İsteme Geleneği’ ve ‘Helva Kavurma’ gibi etkinlikler canlandırıldı. Gece ise gala yemeğinde, festivalin jüri üyeleri bir araya geldiler.

Festivalin ikinci gününde ise Ot Yemekleri ve en çok ot toplama yarışması yapıldı. Festivalin Ot yemekleri jürisi gurme, televizyon yapımcısı ve müzisyen Ayhan Sicimoğlu, gurme yazar Gökçen Adar, Zeytinbağ Otel ve Restaurant’ın sahibi Erhan Şeker, İstanbul Hünkar Restaurant’ın sahibi Feridun Ügümü, Ankara Trilye Restaurant’ın sahibi Süreyya Üzmez, Sheraton Çeşme’den şef  Rahmi Yılmaz ve Alaçatı’nın en eski restoranın sahibi Hakkı Akbaykal’dan oluştu.

Ot jürisinde ise Ahmet Keçeci, Dr. Ayfer Tan, Prof. Dr. Dursun Eşiyok, Ertan İplikçi, Dr. Mehmet Tutar ve Önder Türkkanı  yer aldı.

Belediye Başkanı Muhittin Dalkıç Orjin Haber’e yaptığı açıklamada şunları söyledi “4üncüsünü başlattığımız bu festivalin amacı, Ege Bölgesindeki geleneksel ot çeşitlerini tepelerden, ovalardan mutfaklara indirmek bunları meze, salata, yemek olarak öğretmektir. Ayrıca burada yarışan yemekleri de bir yıl sonra ki yarışmada tarifleri ile kitap olarak yayınlıyor ve misafirlerimize dağıtıyoruz.  Bu yıl ilk defa Belediyenin bahçesine 91 çeşit yenilebilecek ot çeşidi diktik. Şevketi bostan artık kültür alanında da yetiştirilebiliyor. Bizim ilk olarak yaptığımız bu festival bu gün Urla ve Bodrum’da da yapılmaya başladı temennimiz daha da yaygınlaşmasıdır…”

Festivalin ot toplama yarışmasına katılanlardan görüştüklerimizden aldığımız bilgilerden bir demet aşagıdadır.

Fulya İnce, Anadolu Lisesi Gıda Bölümü öğrencisi ve Gıda Mühendisi olmak istiyor. Bu yıl gençlerin teşvik edilmesiyle yarışmaya katılmayı arzu etmiş ayrıca öğrenimi ile ilgili olduğu için yarışmayı eğitim süreci olarak da gördüğünü böylece otları tanıyıp gelecek için tecrübe kazandığını belirtti… Bir çırpıda otların adını da sayıveriyor tabii nereden toplandıklarını ve bildiği kadarıyla yemek ve sağlık için kullanılma maksatlarını da  ‘Karabaş otu, yemlik, defne, ada çayı, sarmaşık, tilki kuyruğu, sincan, kaya koruğu ve 90 dan fazla diğer çeşitler…

Leyla Çoşkun hanım, Alaçatı Mercan Koyda yaşıyor ve kendi yaşadığı bölgeden topladığı 50 den fazla otla yarışmaya katılmış. Her hafta çocuklarına ot yemeği yapıyor ve onlara ot çeşitlerini öğrettiğini otları da onlarla beraber topladığını ifade ediyor.

Germiyan köyünden Nuran Erden hanım, festivalin en eskilerinden daha önceki yarışmalarda dereceleri var ve bu senede amcaoğlu Hüseyin’le 200 e yakın ot toplamış ama jüri karar verecek diyor. Çobanlık yapıyordum ama bu yarışma başlayıncaya kadar otları bu kadar tanımıyordum şimdi daha fazlasını öğrenmek için kitaplardan araştırdığını belirtiyor. Her otun hangi yemeğinin nasıl yapıldığını ve hangi hastalığa karşı kullanıldığını öğrenmeye başlamış favori yemeği ise Çalkama imiş.

Gizem İncedal Ege Üniversitesi Tekstil Mühendisliği öğrencisi o da gençlerin teşvik edilmesi üzerine

yarışmaya katılmaya karar vermiş akrabası daha önceki yıllarda yarışmış ve ikincilik almış. Benim danışmanım diye tanıtıyor Aysun hanımı. Ot toplamaya önce üniversitenin arazisinde başlamış bol miktarda hardal otu toplamış oradan. Sonra Alaçatı da dağ, dere, tepe dolaşmış ve 150 çeşit ot toplamış. Yemekle arasının nasıl olduğu sorumuza ise hemen bir ot kavurma tarifi ile cevap veriyor. Soğan hafif kavruluyor sonra üzerine ısırgan, yabani kuşkonmaz, çıralı, ebegümeci ilave ediliyor. Otlar çok öldürülmeden üzerine yumurta kırılıyor. Eğer bulunabilirse çitlembiğin filizleri de konulursa çok güzel bir tat olurmuş veya turşusu kavurma yanında iyi gider diyor.

Festivalin en renkli kısmı ise ot aşı yarışması bu yıl 28 yarışmacı var. Önce yemeklerin kitap için fotoğrafları çekiliyor ve servis için hazırlıklar yapılıyor.

Gülfidan hanım Zeytinler köyünden daha öncede ot toplama yarışmasına katılmış otlarla haşır neşir şu sözü her şeyi özetliyor. “Baharda, tazesini haşlayın zeytinyağı ile salata, kavurun yumurta ile yemeğini, böreğini, kurutun kışın yemeğini yapın, hasta iseniz kaynatın için, marazlı yerinize sürün ot her derde devadır.” Köyden gelirken minibüsü kaçırmış yola çıkmış otostop yapmış elinde yemek tepsisi ile kolay gibi görünüyor ama Gülfidan hanımın yaşı 75 yarışmanın en yaşlısı. Körmen Helvası yapmış Körmen yabani sarımsak. Yemeği tarifini soruyoruz anlatıyor. ‘Körmen ince ince kıyılıyor tavada kendi suyu ile haşlanıyor, pişmesine yakın zeytinyağı ilave ediliyor ve hafif kavruluyor. Sonra su ilave edilip unla suyu aldırıyor hafif kavrulduktan sonra hamur kıvamında tanelendiriliyor ve yumurta ilavesi ile pişiriliyor.” Gülfidan hanım yaşı ve bu değişik yemeği ile hem jürinin hem de seyircilerin alkışını alıyor.

Gülcan hanım Germiyan köyünden yarışmaya katılmış. Yemeği Çarşaf Böreği, kara fırında pişirmiş ve içinde ki otlar ise her biri ayrı bir derde deva diyor. ‘Isırgan, kazayağı yaprağı, ebegümeci, pazı, gariban ıspanağı, labada, gelincik, ıspanak hafif sıkılarak suyu alındıktan sonra zeytinyağı ve ayçiçeği yağı karışımı ilavesi ve baharatla tatlandırılarak elde açılan yufkaya çiğden sarılıyor ve tepsiye dolama olarak yerleştiriliyormuş. Yanında yoğurtla servis ediyor yemeğini Gülcan hanım.

Yarışmanın tek yabancı uyruklusu bir İngiliz erkek yarışmacı, geçen yıl eşi yarışmış ve dereceye girmiş. Yemeği ‘Üç Peynirli Ot Tart’ Türk ve İngiliz karışımı malzemeler çiçek hariç Türk, yemek ise İngiliz kültüründen esintiler taşıyor. Pazı, kereviz, taze soğan, rezene, nane, beyaz peynir, lor, kaşar, yumurta ve yufka malzemeleri süslemede kullandığı çiçeğin tohumunu İngiltere’den getirmiş acı bir tadı var diyor.

Nursev Aksaz hanım aslen Kastamonulu yıllardır Alaçatı’da yaşıyormuş ve memleketinin Kaplıca bulguru denilen Siyaz Bulguru ile kıyılmış asma yaprağı, ısırgan otu, ebegümeci, yeşil soğan, kuru naneyi birleştirmiş, yoğurt ilavesi ile pişirdikten sonra üzerine kırmızı biberli tereyağ sosu ile ortaya Ekşili Pilav çıkmış.

Ot Aşı yarışmasının diğer erkek yarışmacısı Abdullah Tınaz Alaçatı’da aşçı olarak çalışıyor. Yemeği daha okunduğunda dikkati çekiyor en uzun yemek adı yarışması olsa birinci olacağı kesin. ‘Tereyağlı Limon Sos Eşliğinde Şevketi Bostan Yatağında Sahanda Baby Ahtapot’ Yemeğin en büyük özelliği ahtapotun pişirilmesi ve kırmızı soğanla tatlandırılmış sarımsaklı, tereyağlı sosuymuş. Abdullah bey daha fazla tarif vermiyor ama Alaçatı girişinde Dört Değirmenler altında ki Cem’in yerinde memnuniyetle bu yemeği yapacağını belirtiyor.

Festival seneye buluşmak üzere diye kapanırken bu yılın dereceye girenleri şöyle açıklanıyor.

Ot Toplama Derecelendirmesi:

1. Gizem İncedal 110 çeşit

2. Nuran-Hüseyin Erden 107 çeşit

3. Fulya İnci 93 çeşit

Özel Ödül Kaan Cansın

Ot Aşı Derecelendirmesi:

1. Gül Fidan ‘Körmen Helvası’

2. Abdullah Sinan Tereyağlı Limon Sos Eşliğinde Şevketi Bostan Yatağında Sahanda Baby Ahtapot’

3. Yeliz Kurt ‘Çağla’             14.04.2013

Yukarıda yazdıklarım haber içindi bir de haber dışı olanlar var tabi ki. Alaçatı geçen yazdan bu güne daha bir güzel geldi gözüme, belli ki özlemişim. Bu sefer kahvaltıyı yolda değil daha doğrusu kahvaltıcıyı geçince mecburen Alaçatı’da yaptık ve festivalin ilk kazığını da yedik hiçbir özelliği olmayan en fazla 15 lira olacak kahvaltı 25 lira serviste nerdeyse yarım saat gecikme ile. Seneye burada stant açma niyetim iyice ciddileşmeye başladı. Yapacağım bir tencere enginarlı pilav millete kâsesi bir liradan anamın, babamın hayrına dağıtacağım. Her şey ateş pahası, Sığacıkta iki lira olan börek beş lira tamam festivalde bu kadar kazık insaf. Ama bu sefer dönerken tezgâhlara baktığımda pek çok yiyecek içecek yerinde duruyordu. Belediye buna bir el atmalı diye düşünüyorum.

Bu festival sayesinde şevketi bostan tarlada ekilir ve yetiştirilir olmuş  ve bu işi ilk yapan çiftçi mahsulünü satıyordu diğerinden ucuza.

Eski bir ot aşı yarışmacısı olarak kahvaltıdan sonra hemen kapağı yarışma alanına attım ve yukarıda ki yazı çıktı. Sonrasında ise Hacı Memiş mahallesinde kısa bir tur bu sokak sanat sokağı olma yönünde hızla ilerliyor ve Alaçatı’ya da yakışıyor. Umarım Alaçatı’nın belediyeden mahalleye dönmesinden sonra bu festival yok edilmez devam eder. Burada en önemli görev STÖ lere düşüyor. Seneye yeni bir festival de görüşmek üzere…

 

Comments (2) »

İZMİR’İN ORTA YERİNDE KEMERALTINDA

İZMİR’İN ORTA YERİNDE KEMERALTINDA

(Bu yazı Ceyhun Balcı tarafından kaleme alınmış ve Cumhuriyetçi Yorum adlı bloğunda yayınlanmıştır.Kemeraltında yapılan bir geziyi anlatan yazıyı keyifle okuyacağınızı ümit ediyorum. )

Kent ilgisiz kalmayana, kendisinden köşe bucak kaçmayana elinde, avucunda ne varsa vermeye hazır bekler. Uzakları gezmeye üşenmeyen pek çok kentlinin  ilgisini kendi kentinden esirgediği de seyrek olmayan bir olgudur. Nasıl olsa elinin altındadır, bugün değilse yarın! Olmadı başka bir gün! Kendi adıma bu eksikliği giderme kararlılığındaydım. Birbuçuk yıl önce Pagos’ta başlayıp Agora’da sonlanan büyüleyici gezi ilk adım olmuştu. Kentimle barışmaya, onu daha yakından tanımaya kararlıydım. Geçen ayki Tepekule-Kadifekale-Agora üçlemesine bu kez Kemeraltı’nı eklemek iyi geldi.  Önünden değil yüzlerce, binlerce kez gelip geçtiğimiz ama göz ardı ettiğimiz ayrıntılarla tanışma fırsatı yakalamak heyecan vericiydi.

Yıllardır bu kentte yaşayanlar kadar buranın yabancısı olanlar için de tanıdık bir yerde buluşuldu yürüyüş turu için. II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yıldönümü onuruna başka bir çok Anadolu kentinde olduğu gibi İzmir’de de yükselen bir yapıt Konak Saat Kulesi. Yapımı 1901’de tamamlanmış neoklasik bir yapıt. 1930 ve 1974 depremlerinde hasar görmüş olsa  da 112 yıldır dimdik ayakta. Kentin tartışmasız en tanınmış simgesi! Mart ayıyla ne ilgisi olduğunu anlayamadık belki ama, yanı başımızda 30-40 kişilik bir öğrenci grubu mezuniyetlerini kutlamaktaydı. Kızlı erkekli mezun grubunun cüppelerini, kızların başlarındaki üniformaları tamamlıyordu. İlahiyat öğrencileri olduğunu öğrenince taşlar yerine oturmuş oldu. Zamanın ruhuna uygun görüntülerle başlıyoruz baharın muştucusu bu pazar gününe. Törenin sonundaki Batılı işi kep fırlatma ritüeli çelişkiyi yaman kılan önemli ayrıntı! Biraz ileride heykeli olan Hasan Tahsin’in kurşun sıktığı düşman bu kez silah kuşanmaya gerek görmemiş belli ki! Tek kurşun atmadan da ele geçirmek olanaklı günümüzde ülkeleri!

Anıları tazeleme zamanı! Saat Kulesi önünde beklediğimiz bu yerde çok değil çeyrek yüzyıl önce her türlü motorlu taşıt aracı olanca gürültüyle ve dumanını savurarak geçerdi. İskeleden Kemeraltı’na giriş dönerek tırmanılan merdivensiz üst geçitten yapılırdı! Dilinin altına mı yoksa damağına mı yerleştirdiği anlaşılamayan bir nesne ile kuş sesi çıkartan satıcı tam da buralarda bir yerde miydi? Ondan başka kimse beceremese de bu nesneyle kuş sesi çıkartmayı; gelen geçen ilgisini esirgemez olmalıydı ki her zaman orada görebilirdiniz onu. Yoksa satıcı kılıklı bir polis ya da istihbaratçı mıydı? Çehresi şimdi görsem anımsayacağım kadar gözümün önünde!

Konak Meydanı’nın en kıdemli yapısı Konak ya da diğer adıyla Yalı Camisi. 1752’de Derviş Mehmet Ağazade Mehmet Paşa’nın kızı Ayşe Hanım tarafından yaptırılmış. Camiden çok mescit boyutunda.  1970 yangınında şimdiki kaymakamlık ve emniyet müdürlüğünün olduğu yere uzanan külliyesi geri gelmemecesine yok olmuş. Külliyenin yerinde yükselen ucubeler canımızı kim bilir  kaçıncı kez sıkmaya yetiyor. 9 Eylül 1922’de balkonundaki göndere Yunan bayrağı yerine Türk bayrağı çekilmesi görüntüleri ile belleğimize kazınan Hükümet Konağı’na ayrıcalık yapılmış. Kentin Osmanlı dönemindeki arşivi ve belleği olan bu yapı belgeler geri getirilemese de yeniden yapılmış. Replika da olsam ucubeden iyiyim diye haykırır gibidir kendisiyle göz göze gelenlere!

Şu anda Hasan Tahsin anıtının bulunduğu yerde bulunan Atıf Kafe ve vapur iskelesini ve hatta hemen oracıkta denize giren çocukları anımsayanlar için deniz şu anda ne kadar da uzakta. Denizi doldurarak yer kazanıp üzerine yerleşmek dünyanın başka neresinde yaşanıyor ve yaşatılıyordur? Paranın gözü kör olsun diyoruz.  Sırtımızı denize verdiğimizde sağımızda olması gereken Sarı Kışla da alanın 50’li yıllardaki kurbanlarından. Şimdilerde göze çarpan simgesel alçak bir duvar Sarı Kışla’dan geriye kalan tek iz gibi. Sarı Kışla’nın bulunduğu yerin yirmi yıl kadar önce AVM katliamından kıl payı kurtulduğunu anımsadığımızda bugünkü görünümden yakınmaya hakkımız olmasa gerek.

Hükümet Konağı’nın karşı köşesindeki görece modern görünümlü yapı Ankara Palas Oteli. Daha önce Askeri Otel olan yapının onarılmasıyla 1938’de hizmete girmiş. Döneminin en konforlu oteli olarak yıllarca ağırlamış konuklarını. Sonraki yıllarda geliştirilerek pasaj eklenerek yozlaştırılan yapının günümüzdeki varlığı bile teselli kaynağı.

Anafartalar Caddesi’ne girişte yaşamını çakmaklara gaz ve benzin doldurarak kazanan görme engelli yurttaşımızı saygıyla anıyoruz. Çok sonraları onun bir Tıbbiyeli olduğunu öğrenmek fazlasıyla heyecan verici olmuştu. Benzinci Kör Hafız bir patlama sonucu görme yetisini yitirince okulu bırakmak zorunda kalmış. Değerlerine sırt çeviren toplum olma özelliğimiz bir kez daha kendini gösteriyor. Asıl adı Mustafa Ayrıközü olan Benzinci Kör Hafız hekim olma düşleriyle yatıp kalkarken dönemin Anadolu koşulları pek çok yaşıtı gibi onu da ummadığı yöne savurmaktan geri kalmamış. Antep’te askerken yaşadığı patlama sonucu gözleriyle birlikte geleceğini de yitirmiş.  Canını kurtarmış olmak pişmanlık yaratmış mıdır bilinmez ama ömrünün geri kalan bölümü yaşam savaşıyla geçecektir. Kemeraltı’na yolu düşüp de onu görmeyen, tanımayan olabilir mi? Hiç olmazsa bugün anısı yaşatılamaz mı? Böylesi bir emektar gaziye alçakgönüllü bir anıt çok mudur?

Kemeraltı’na doğrudan yönelmek yerine sağa dönerek Milli Kütüphane Caddesi’ne giriyoruz. Sonradan adı Nadir Nadi Caddesi olarak değiştirilmiş! Önceki adı  geçerliliğini koruyor. Yer adlarını değiştirmek hiç de kolay değil. Caddenin Sarı Kışla’nın bulunduğu alan doldurulmadan önce rıhtım olduğunu öğrenmek biraz şaşırtıcı olsa da; denizi doldurarak rant yaratmak denen hastalıkla bir kez daha yüzleşmiş oluyoruz.  Cadde girişinde soldaki Evliyazade ve Yusufoğlu hanları dimdik ayaktalar. Köşebaşındaki Evliyazade’nin öteden beri banka olarak hizmet verdiğini anımsıyoruz. Yanı başındaki Yusufoğlu hanı ise uzun yıllar fotoğrafçı ve dönerciye mekan olduktan sonra markaya teslim olmaktan kurtaramamış kendisini.

Yolun sonunda caddeye adını veren kurum tüm görkemiyle karşılıyor bizleri. Milli Kütüphane. Kuruluş yılı 1912! Her ne kadar kuruluş tarihi 1912 olsa da bu özgün yapının tamamlanma tarihi 1933’tür. Adına tanışık olduğumuz bu kurumun Türkiye’de ikisi İstanbul’da üçü de Ankara’da bulunan toplam altı eşdeğer kütüphaneden birisi olduğunu öğreniyoruz. Sıradan bir kurum değil!  Yararlanmak için ya öğrenci olmak ya da özel izin almak gerekiyormuş. Milli Kütüphane statüsündeki kurumlara Türkiye’de basılan her süreli ya da süresiz yayın gönderilerek arşivlenmesi sağlanıyormuş. Kütüphaneye gelir getirsin diye zamanında yanı başına yaptırılan ve  bir zamanların Elhamra Sineması şimdilerde Opera ve Bale salonu olarak kullanılmakta. Elhamra adı da işletmecisinin İstanbul’daki aynı adlı sinemasından gelmekteymiş.

Karşı köşedeki sevimsiz katlı otoparkın yerinde bir zamanlar tutukevi olduğunu öğreniyoruz. Cumhuriyet öncesi hukuk sisteminde tutukevlerine fazla gereksinim duyulmadığından özel durumlar ve  tutuklular için kullanılmış olduğu bilgisini ediniyoruz.

Otoparkın hemen yanında adını taşıyan küçük parkın girişinde Süleyman Ferit Eczacıbaşı heykeli karşılıyor ziyaretçilerini. Pek çoğumuz kim bilir kaç kez önünden gelip geçtiği bu parktaki heykelin varlığıyla şaşkına dönmüş durumda! Eczacıbaşı İzmir’in ilk müslüman eczacısıymış. Uzun yıllar Kemeraltı girişindeki Şifa Eczanesi’ni  işletmiş. Ama, pek çok ünlü gibi o da İstanbul’un yolunu tutmuş. Bugün adını taşıyan holdingi bilmeyenimiz olmasa gerek.

Parkın karşısındaki tarihi yapı İzmir Memleket Hastanesi. Başlangıçta Sarı Kışla ile birlikte askersel amaçla inşa edilen yapı 1903’te yapılan onarım ve eklemelerle İzmir Memleket Hastanesi’ne dönüştürülmüş.  1950’de İzmir Devlet Hastanesi adı altında hizmet vermeyi sürdüren yapı İzmir’deki üniversite hastaneleri kurulana dek kentin önde gelen sağlık kuruluşu olmayı sürdürmüş. Son dönemde Doğumevi olan hastanenin bu işlevine de son verilmiş. Bu yorgun tarihsel yapıya bundan sonra müze olmak yaraşmaz mı?

Birinci Beyler’deyiz. Bundan 30-40 yıl önce İzmir’de rantın doruk yaptığı yerdeyiz. Eski görkeminden çok uzakta. Önce doktorların, sonra da taşınan Adliye’yle birlikte avukatların bölgeyi terk etmesi bugünkü dibe vuruşu kaçınılmaz kılmış.

Birinci Beyler’den ilk sağa dönüp ilerlediğimizde Hacı Mahmut Camisi ve haziresine varıyoruz.  Yine çok kez önünden geçip de farkına varamadığımız bir başka yapıtın avlusundayız. Alçakgönüllü ve dar alana sıkışmış bir cami. Bahçede camiyi yaptırnaların yanı sıra önemli kişilere ait mezartaşları çarpıyor gözümüze.

İkinci Beyler yoluyla Anafartalar Caddesi’ne başka deyişle Kemeraltı’na yöneliyoruz. Şan Pasajı ve Sema Sineması’na anılarımızın buğulu derinliklerinde gezinti yaparcasına göz attıktan sonra Meserret’in tarihi atmosferinde bir sabah çayı iyi gider diyerek soluklanıyoruz. Ondokuzuncu yüzyıl yapımı olan Küçük Barut Han’ın düzenlenmesiyle otele dönüştürülen Meserret 1911’de hizmete açılmış. Bu ad da İstanbul’da aynı adlı oteli işleten Meserret ailesi tarafından İzmir’e taşınmış. Bugün çarşıya dönüştürülmüş şekliyle hizmet vermeyi sürdürüyor.

İçine girmeseniz de tam karşıdaki Şükran Oteli’ne bir selam vermeden geçmemek gerek. Köşede tarihi yapısıyla varlığını sürdüren bir zamanların Kemeraltı Polis Karakolu kaçmayacaktır dikkatinizden. Anafartalar Caddesi’ne değil de sola doğru yürüdüğünüzde hemen sağdaki yapıdır Kemeraltı Camisi. Daha bir kaç cami daha görülecek olmakla birlikte sonda söylenecği şimdiden paylaşalım. İzmir’de görkemli cami ararsanız düş kırıklığı yaşarsınız. Hemen tüm tarihsel camiler alçakgönüllü görünümleriyle deyim yerindeyse biz burada yokuz der gibidirler. İzmir ne Selçuklu ne de Osmanlı başkenti olmak bir yana her iki imparatorluğun çok da önemsenen kenti bile ol(a)madığı için padişah ya da şehzadeler tarafından yapılmış camiden yoksundur. Vakıflar ya da diğer varlıklı kişilerce yaptırılan camilerin ne parasal olanak ne de yerleşikleşmiş eğilimler gereğince görkemli olmak gibi bir şansı olmadığını anımsatalım. Şimdilerde yoz beğeni ve mimari ürünü çifte minareli, çok şerefeli camilere kentin varoşlarında rastlayabileceğinizi ve şaşırmamanız gerektiğini anımsatalım.

Gümrük yönüne biraz daha ilerlediğimizde köşede 4 metal çubuktan yapılma bir başka anıt görüyoruz. 1. İzmir İktisat Kongresi anısına dikilmiş. Pek çoğumuz çokça önünden geçtikleri bu anıtın farkına böylelikle varmış oluyor. Çiftçi, işçi, tüccar ve sanayiciden oluşan dörtlü anıtı oluşturan çubukların anlamını kavramamızı sağlamış oluyor. Kongrenin gerçekleştirildiği yapının yerinde yeller esiyor. Neyse ki fotoğrafı var.

Biraz ileride tarihi bir yapıyla karşılaşıyoruz. Paslı ve belli belirsiz tabelasında Çakaloğlu Hanı yazılı. Tarihi kapısına da koli deposu olduğunu belirten bir duyuru iliştirilmiş. Çeşmesi ve kitabesi de çevreye egemen olan görüntü kirliliği nedeniyle farkedilir gibi değil. Çakaloğlu Hanı 1806 yılında dikdörtgen planlı ve tonozlu tasarımla yapılmış. İzmir’in Mısır Çarşısı’ymış. Mısır’dan gelen ürünlerin dağıtımının yapıldığı kapalıçarşı olarak işlev görmüş.

Kızlarağası Hanı bir sonraki durağımız. Yakın zamanda onarılan ve kullanıma açılan han Kemeraltı’nın seçkin tarihsel yapıtlarından birisi. Özellikle, gezginlerin uğrak yeri konumunda. 1744’de Hacı Beşir Ağa tarafından yaptırılmış. İki katlı ve avlulu bir yapı. Çuha ve Cevahir Bedesteni adlarını taşıyan iki çarşısı var. Batı girişindeki çeşmedeki 1675 tarihi yanılgıya yol açabilir. Olasılıkla çeşme başka bir yerden buraya taşınmıştır. 1675 bu çeşmenin yapım tarihini yansıtıyor olmalıdır. Bir kapısından girip diğerinden çıkarak hızlıca geçiyoruz Kızlarağası Hanı’nı.

Kendimizi Hisar Camisi avlusunda buluyoruz. Alçakgönüllü İzmir camilerinden bir başkası. Belki de en çok bilineni. Cami adını yapıldığı yerdeki hisarlardan almaktadır. Yapanı ve yaptıranı tam olarak bilinememekle birlikte XIV. Yüzyılda kiliseden bozularak camiye dönüştürüldüğü bilgisi oldukça yaygındır. Molla Yakup ya da Yakup Bey Camisi olarak da bilinir.

Bölge son derece renkli ve hareketli. Günlerden pazar olmasına karşın her yer cıvıl cıvıl insan kaynıyor. Çevredeki bir başka tarihsel yapı eski Belediye.  Günümüzde artık başka kurumlara ev sahipliği yapıyor. İzmir’in efsane belediye başkanı Dr Behçet Uz’un da oturduğu belediye binasından söz ediyoruz. Bu yapının yıkılan Ok Kalesi yerine XIX yüzyıl sonlarında yaptırıldığı ve 1891’den başlayarak İzmir Belediye Binası olarak uzun yıllar kullanıldığı bilinmektedir.

Bir sonraki durağımız Ali Paşa Meydanı Şadırvanı. Şadırvanın damlatan çeşmesinden büyük bir beceriyle su içen kedi bir anda hepimizin ilgi odağı oluyor. Geçmişi bir yana bırakıp o ana yani kediye odaklanıyoruz. Şadırvana gelince! Sekiz mermer sütun üzerine oturtulmuş ve kurşun örtülü büyük bir kubbesi var. Hekimoğlu Ali Paşa tarafından 1754’te yaptırılmış olduğu sanılıyor. Bu meydanın bir özelliği de halkın açık idam cezalarının infaz edildiği mekan olması.

Anafartalar Caddesi boyunca ilerliyoruz. İçine girmesek asla farkına varamayacağımız bir özgün ortamda buluyoruz kendimizi. Yeşildirek Pasajı’ndayız. Onyedinci yüzyılda Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından odunla ısıtılan hamam olarak yaptırılmış. Pek çok yapının alışveriş yerine dönüştürüldüğünü anımsıyoruz. Ama, bir eski hamamın bu türlü bir düzenlemeyle kullanıma kazandırılmasıyla ilk kez karşılaşmış oluyoruz.

Biraz ileride düzenlemesi son yıllarda tamamlanmış Abacıoğlu Hanı’ndayız. Kahve molası için iyi bir seçenek. Bu hoş ortamda kendisini gösteren görüntü kirliliği gözleri yoracak düzeyde. Abacıoğlu Hanı XVIII. Yüzyılda Hacı Mustafa Ağa tarfından yaptırılmış. Uzun zaman kullanım dışı kalan han 2006’da yeniden hizmete açılmış. Elbette turistik amaçla.

Bir sonraki durağımız olan Kestanepazarı Camisi çevreye göz atmak için de uygun bir mekân. Altında yer alan dükkanların üzerinde yükselen “fevkani” tipte bir cami. Gökdelen-minare ikilisi fotoğraf makinelerimizin belleğindeki yerini alıyor. Kestanepazarı Camisi’nin bir kaynağa göre 1636 yılı yapımı olduğu söylense de; 1668’de Baruthane Nazırı Eminzade Hacı Ahmet Ağa tarafından yaptırıldığı  Evliya Çelebi tarafından da doğrulanmıştır. Dolgu alanında yer aldığı için minaresinin güçlükle oturtulduğu ayrıntısına bile girmiştir Evliya Çelebi.

Bir sonraki cami Şadırvan adını taşıyor. Adını yanındaki şadırvandan alıyor. Onaltıncı yüzyıl sonlarında yaptırıldığı düşünülmekle birlikte yaptıranı kesin olarak bilinmiyor. Dikkatle bakıldığında şadırvan kubbe içi süslemelerinin islâm geleneğinde çok rastlanan türde olmadığı kolaylıkla fark edilebiliyor. Bu durum Kalkandelen’deki (Makedonya) Alaca Camisi ve Tiran’daki Ethem Bey Camisi’ni çağrıştıran bir özellik olarak gösteriyor kendisini.

Artık Havra sokağındayız. Burasının da adı Türk Pazarı olarak değiştirilmiş vaktiyle. Hâlâ Havra sokağı olarak bilindiğine göre tutmamış belli ki. Küçük bir alanda saymakta zorlandığımız kadar çok sayıda havra olduğunu farkediyoruz. Taşınmadan önce ayakkabı imalatçılarını barındıran bu bölge artık terk edilmiş bir görünüm sergiliyor. Ama, Havra sokağı canlılığını korumayı sürdürüyor.

İkiçeşmelik Caddesi’ndeyiz. Karşımızda tüm görkemiyle Agora boy göstermekte.  Çarpık ve plansız yapılaşma sonucu yıllar boyunca çektirdiğimiz acı nedeniyle geçmişten özür diler gibiyiz bölgedeki tarihsever düzenlemelerle. İskelelerle donatılmış eski yapının Sabetay Sevi’nin evi olduğunu öğreniyoruz. Yaşadığı dönemde olduğu kadar bugün de tartışılan bir önemli kişilik olan kentlimiz Sabetay Sevi yakında onarılan eviyle de aramıza dönmüş olacak. Sabetaycılık ve Sabetay Sevi aradan geçen zamana karşın bugün de söz konusu olmayı sürdüren bir gerçeklik.

Anafartalar Caddesi boyunca bu kez Tilkilik yönüne ilerlemeden önce girişte solda yer alan tarihsel yapının polis müzesi olarak düzenlendiğini görüyoruz. Bir tarihsel yapı daha kurtulmuş diyerek seviniyoruz. Çakma minareli cami görmezden gelinecek gibi değil elbette. Hasan Hoca Camisi olarak biliniyor.

Sağlı sollu metruk yapıları geride bırakıp da ilerlediğimizde Dönertaş’a varıyoruz. Hatuniye camisi ve buraya adını veren dönertaşlı sebil ilgi çekici yapılar olarak göstermekte kendisini. Dönertaş olarak yapılan ama artık dönmez olan düzenek bulunduğu yerdeki zeminin  çökmekte olduğunun belgesi sayılmalı. Dönertaş 1813’te yapılmış aynı adlı sebile eklenmiş bir düzenek. Hatuniye Camisi’ne gelenlerin Dönertaş’ı çevirmeyi uğur saydıkları söyleniyor.

Sokak içindeki bir otelin önündeki tanıtım yazıları da arkadaşların İngilizce’ye çeviri için hiç kimseden yardım almadıklarını göstermesi bakımından ilginçti. Bölge için “no problem” nitelemesi çok da ikna edici gibi gelmedi pek çoğumuza.

Oteller Sokağı’na gelmiş bulunuyoruz. Basmane’nin son yıllarda yeniden düzenlenerek kullanıma kazandırılan bir bölgesindeyiz.

Saat Kulesi önünden başlayan yürüyüş turumuz Basmane Garı önünde sonlanıyor. Buraya kadar yazılanların eksiği çoktur, fazlası ise hiç  yoktur!

Ceyhun BALCI, 23.03.2013  www.cumhuriyetciyorum.wordpress.com

Leave a comment »

URLA MART DOKUZU FESTİVALİ

URLA MART DOKUZU FESTİVALİ

Geçen seneden başlayan bu yıla devam eden bir yazı. Geçen yıl ki etkinliklerden festivalin birinci gün izlenimlerimi bloğum da ki Urla Turunda (http://alasehirli.wordpress.com/2012/03/25/urla-turu/) yazmıştım o yazı şöyle bitiyordu “…seneye Festivalin ikinci gününde görüşmek üzere kalın sağlıcakla.” İşte şimdi o gün geldi festivalin ikinci günündeyiz.

Ancak birinci günden kısa bir özet yapayım. Festival bu yıl 23-24 Mart tarihlerinde planlanmış. Bu sefer yalnız değilim eşim Şule, arkadaşım Mahmut ve eşi Mutlu da var. Sabah arabalı vapur iskelesinde buluşuyor ve karşıya geçiyoruz. Programı görüşüyor ve kahvaltıyı Dirinler Marinada Apropo da yapmaya karar veriyoruz. Daha önce gittiğim ve beğendiğim kahvaltısını methettiğim bu mekân bu sefer bizi mahçup ediyor. Hem fiyatlar iki katı olmuş hem de çeşit azalmış. Kahvaltıdan sonra rota Urla ve zamanında İskele’de randevu yerindeyiz burada kahvaltı devam ediyor bakıyorum ve yanlış yerde karar verdiğimizi anlıyorum kahvaltıya buraya gelmek lazımmış.

Geçen yıldan farklı olarak geziye yakından başlıyor ve uzağa doğru gidiyoruz. Rehberimiz yine Urla Belediyesi görevlisi Ferhan Erim Bey sırası ile Polis Anıtı, Arkeolojik tekneler, Yağ işliği ve Tahaffuzhane’ye götürüyor ve buralar hakkında bilgiler veriyor.

Öğle yemeği için mola veriliyor yemek için seçtiğimiz yer Beğendik Abi lokantası. Ben ne yiyeceğimi önceden planlamışım geçen seneden aklımda kalan Darp Ciğer Sarma, Şule ve Mahmut ve Mutlu sözleşmiş gibi Arnavut Ciğerinde karar kılıyorlar yanında Urla’nın meşhur yemeği Çalkama. Serde gurmelik olunca yazmadan olmaz Darp nefis tam ağzıma layık utanmasam ikinciyi bile yerdim. Arnavut Ciğeri sinirleri alınmamış, Çalkamada biraz fazla pişmiş sertti buradan Handan Hanımın kulaklarını çınlatıyorum. Favori tatlım çıtır kadayıflı muhallebi bir harika.

Geçen sene gezdiğimiz Kapan Camii, bu sene programda yok yemekten sonra orayı da geziyoruz tabii cami yine kapalı sadece şadırvanı görüyor ve camiye pencereden bakıyoruz. Bu camiler vakit namazı haricinde niye kapalı olur burada çalışanlar devlet memuru değilmidir? Niye ikinci işlerinin başında dururlar da camiler kapalı olur? Vakit namazı haricinde ibadet yapılmaz diye bir kural mı var? Buradan eski tamirhane binasında ki kadınlar pazarına yürüyoruz önce alışveriş Şule ev yapımı baklavalara dayanamıyor mola verdiğimizde kahvenin yanında iyi gidermiş. Aynı mekânda düzenlenen panelin konusu Soframızda Bio Çeşitlilik panelistler Gazeteci Ali Ekber Yıldırım, Doç. Dr. Şenol Gökhan, Gurme Nedim Atilla, Aşcı Handan Kaygusuzer ve Fito terapi Uzmanı Gül Özçelik oturacak yer bulamadığımız paneli kısa bir süre takip edip ayrılıyoruz. Son durağımız Necati Cumalı evini de dolaşıp yorgunluğu atmak üzere sahile iniyor ve keyif kahvelerimiz baklava eşliğinde içiyoruz.

Ertesi gün Şule ve ben tekrar yollardayız Mart Dokuzu Şenliğinin ikinci gününe katılacağız. Kahvaltı için Altınoluk mandırayı seçiyoruz ve de iyi ediyoruz bölgede ki en basit ve en doğal kahvaltıcı. Saat 10 da Urla’da randevu yerindeyiz ve Belediye önünde toplanan kalabalığı görünce şaşırıyorum, en fazla 25 – 30 kişi tahmin ediyordum yüzlerce kişi var. Üç otobüs alabildiği kadar alıyor bizim otobüste sayıyorum 67 kişiyiz. Bu arada bazı insani değerlerimizi yitirdiğimizi fark ediyorum. Otobüste gençler hatta çocuklar koltuklarda otururken yaşlıların ayakta kaldıklarını görmek beni şaşırtıyor ancak bir yaşlı teyzeyi ayakta yolculuk etmekten kurtarabiliyorum.  Böylesine insani bir duyguyu düşünemeyenlerin nasıl olup ta millet, milliyet ve ulus kavramına sahip çıkacaklarını düşünerek bu konuda son derece karamsar duygularla Özbek köyüne geliyoruz.

Slow Food un organize ettiği ot danışmanları bizi bekliyor. Bizim danışmanımız Yücel hanım öz ve öz Özbek köylü. 74 yaşında geçen seneye kadar ot da toplarmış, pazarda tezgâhta açarmış bu sene bırakmış artık emekli hayatı yaşıyormuş. Pazar da kızın tezgâhında satılanlardan bazılarını ev de hazırlayarak bütçeye katkı sağlıyor ve devletten aldığı 200 tl ile geçimini sağlıyor. Hem yürüyor hem de bu muhabbeti yapıyoruz bu arada otlarla ilgili bilgilerde veriyor ve hemen topladığı birkaç otu bizlere gösteriyor. Düdük, arap saçı, turp otu ve bir taraftan da hanımlar arasında hangi otun yemeğinin nasıl yapılacağı konusunda hararetli bir konuşma yapılıyor. Haşlama ve kavurma yapılacak otlar konusunda kısa bir bilgiyi yine Yücel teyze veriyor. Benim derdim kekik ve körmen toplamak Şule arap saçına yöneliyor bu arada herkesin aklında şevketi bostan var çarşıda kilosu 10-15 lira onu soruyorlar nereden bulacağız diye. Cevap pazardan alacaksınız o ot bu bölgede bulunmaz. Ben körmen e benzettiğim bir otu bıcakla kökünden çıkarmak istiyorum daha ilk denemede bıçak kırılıyor ve çıkardığım ota bakıyorum yumrusu benzemiyor ve Yücel hanım o körmen değil diyor adını soruyorum söylemiyor bakıyorum utanıyor her keste merak ediyor ve ısrar ediyoruz o da söylüyor  ‘arap daşağı’ yenmezmiş.

Hem ot toplayıp hem muhabbet ederek ilerliyoruz alanda yüzlerce kişi ellerinde ki torbaları doldurmakla meşgul ben hala aradığım otları bulabilmiş değilim. Torbam boş derken küçük bir defne ağacı görüyorum ve hanıma hadi diyorum şunlardan topla biraz sonra Şule elinde 6 adet yaprakla geliyor o kadar toplamış kıyamamış yaprakları koparmaya neyse biraz ilerideki ağaçtan ben topluyorum ve torbamıza yeşillik girmiş oluyor.

Yücel teyze ile sohbete devam ediyoruz 200 lira geçimine yetiyor bir de telefon ve su parasını ödeyip yemeğini de kendi yapıyormuş Allah devlete millete zeval vermesin diyor. Biraz ısrar edince beni de yanına almaya ikna ediyorum, 200 lira sana da yeter bana da, köylük yer de parayı nereye harcayacağız diyor. Şule hemen razı oluyor ama Yücel teyze ona kıyamıyor o da gelsin diyor karar veriyoruz ailecek taşınıyoruz Özbek köyüne…  İleride ki bir gurup kekik bulduğunu bildirince oraya yöneliyorum iki cins kekik var başlıyorum toplamaya eve dönünce kurutacağım kadar torbamı dolduruyorum ve bölgede ki tek tük körmen den biri de benim payıma düşüyor.

Eğilip, kalkmaktan belimiz ağrımış bir ağaç gölgesinde oturup mola veriyoruz ki CHP Milletvekili Musa Çam geliyor ve neşeli bir sohbet başlıyor ot çeşitleri ve ot yemekleri üzerine, danışmanlarımız bizleri aydınlatıyor. Bence seneye burada birkaç çeşit ot yemeğini de hazır etmekte fayda var özellikle çalkama tarifi ve üç parmak ve baş parmakla tutup kopardıktan sonra yoğurda bandırarak yeneceği açıklaması bizleri iyice acıktırıyor.

Şule hanımın papatyalar arasında genç bir kızdan ödünç aldığım papatya tacı ile fotoğrafını çekiyor ve oğlumla gelinime gönderiyorum. Onlarında bu güzel güne bu fotoğrafla ortak olmalarını dileyerek. Son durağımız bir sümbül tarlası, sümbüller toplanmış ama tarla da bol miktarda turp otu var, bu otlar toplanırken bir gurupta arap saçı ile dere otunun arasında ki farkı danışmanlarından bizzat yerinde öğreniyorlar. Diğer yanda ise yemek tarifleri devam ediyor, düğmeli otunun böreği çok güzel olurmuş…

Artık vakit doldu 2 saattir ot topluyoruz köye dönüş zamanı çantalar, torbalar ot dolmuş bir kısım katılımcı otların arasında çıkının açmış yemeğe oturmuş çoluk çocuk her kes mutlu. Bengisu hanım kimse kalmasın diyerek katılımcıları toplama derdinde. Araçlara doğru yürürken fırsat yaratıp Musa beye gelecekten duyduğum endişeleri ve alınması gereken tedbirleri ve özellikle CHP’nin yaklaşımı konusunda ki düşüncelerimi paylaşıyorum yani siyaseti de eksik etmiyorum.

Köye döndüğümüzde bizi hoş bir sürpriz bekliyor İzmir Büyükşehir Belediyesi Bandosu Caz ve Pop Orkestrası pırıl pırıl kıyafetleri ile yerlerini almışlar. Onların müzikleri eşliğinde keşkeğimizi yiyoruz. Meydanda dans edenler, alışveriş edenler, kahvede çayını yudumlayanlar sohbet edenler bakıyorum her kes mutlu şehrin kalabalığından, stresinden kurtulmak isteyenler bu fırsattan faydalanmak istiyorlar. Bir ara Musa beyi görüyorum meydanda zeybek oynuyor o da meclisin stresinden kurtulma derdinde. Bir diğer köşede festivalin düzenleyecilerinden Slow Food- Doğal Sofra Urla standında  ‘Haydi yeniden geleneksel beslenelim. İyi, temiz, adil’ sloganı ile keşkek dağıtılıyor.

Bu arada Yücel teyzenin kızı ile yani benim ortakla ve torunu ile tanışıyoruz onlardan alışverişimizi yapıp tezgâhları da şöyle bir dolaştıktan sonra dönüş vakti diyor ve kalabalığı köy meydanında orkestranın çaldığı İzmir şarkı ve türkülerinin coşkusu ile baş başa bırakıp dolmuşla Urla’ya doğru yola çıkıyoruz. Sanat sokağına göz atıyoruz boş, artık geri dönme zamanı derken aklıma çiğ börek düşüyor doğru Malgaca Pazarında Lale katmercisine çayla yorgunluğu atarken yediğimiz çiğ böreklerle bu işin ustası Fikret ve Mine’nin kulaklarını çınlatıyoruz. Bu arada belki seneye Alaçatı Festivalinde stand açıp Fikret’in çiğ böreklerini, benim Alaşehir pidelerini satabiliriz. Ancak daha öncesinde Urla yemek yarışmasına çiğ böreği otla yapıp bu yarışmaya katılabiliriz diye düşünüyorum. Otlu çiğ börek olur mu? Niye olmasın daha vakit var Fikret dersine çalışsın hazırlasın ona iyi bir ev ödevi.

Bir yorgunluk var ama çok güzel bir gün geçirmenin tatlı yorgunluğu bu. Teşekkürler Slow Food, Doğal Yemek Urla organizasyonu, teşekkürler Bengisu hanım, teşekkürler Urla Belediyesi, teşekkürler Ferhan bey. Seneye ikinci günde yine  Mart Dokuzu festivalindeyim görüşmek üzere. 26. 03.2013

Leave a comment »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.