Arşiv Geziler

BOZDAĞ VE GECE

BOZDAĞ VE GECE
Karanlıktan aydınlığa nasıl çıkılır diye sorsalar pek çok cevap veririz ama hiç birimizin aklına gecenin saat 03ünde tepenin ardındaki ayın bir anda tepenin diğer yüzüne geçince pırıl pırıl parladığını ve karanlığın bir anda aydınlığa hatta aydınlıktan öte bir renk cümbüşüne dönüştüğünü anlatmak gelmez. Hem de öyle bir cümbüş ki gökyüzünde parlayan yıldızlar dolunay görüntüsünde ki ay la yarış halindeler sanki. Hele bu nakış gibi işlenmiş gökyüzünde ki renk cümbüşüne ben de buradayım diyen bir yer var ki tarifi imkânsız bir güzellik sunuyor. Ovadaki şehir ve köylerin sokak lambaları sanki gökyüzü ile yarışıyor, hiç bitmesin dediğimiz bu görüntü Bozdağ’ın 2150 metre zirvesinden bir gece manzarası. Saat 0100 da başlayan bir tırmanışın iki saatlik bir zorlu parkurdan sonra bir anda görülen manzara ile bitiveren yorgunluk ve bu güzelliğe iştirak eden bir kadeh şarap.
Sonrasında artık ben gidiyorum, benim büyüklüğümü ve güzelliğimi batınca anlayacaksınız dediği saatler Nif Dağının arkasından ayın kayboluşu ve bir anda yok oluveren büyü, çekip giden aydınlık ve yerini alan yıldızları aydınlatamadığı, sokak lambalarının yetişemediği karanlık gölgeler. Gök kubbede yalnız kalan yıldızların artık biz buradayız buranın hâkimi biziz dercesine dans edişleri ve kayan yıldızlar, kadehten bir yudum alınan şarap ve ayı yolcu etmenin garip burukluğu.
Aradan geçen kısa bir süre, doğudan başlayan bir kızarıklık yeni bir gücün, yeni bir efendinin gelişinin habercisi, doldurulan kadehler. Yeni bir doğuşa hoş geldin hazırlıkları, hafif bir rüzgârla meydana gelen serinlik ve sanki bir daha bulunması imkânsızmış gibi ciğerlere çekilen tertemiz bir hava.
Havanın aydınlanmasıyla daha önce göremediğimiz yeni manzaralar, biz neredeyiz böyle? Öncesinde sokak lambaları aydınlatmasıyla gördüğümüz Ödemiş ten Tire’ye kadar uzanan ayın kesin hâkimiyeti altında ki ovada gördüklerimize yeni ilaveler. Turgutlu’dan Salihli’ye kadar giden bir bölümü karanlıkta kalan hatta aydınlıkla birlikte ortaya çıkan yeni güzellikler.. Karşıda görünen Demirköprü barajı, hemen yanı başında Marmara gölü, Bintepeler biraz daha dönünce hemen önümüzde Gölcük. İnsanın içmeden sarhoş olacağı görüntüler her an, her dakika meydana çıkan bir başka güzellik, bir başka keşfedilen manzara ve bunlara eşlik eden zirvede yakılmış ateş, bir koyun sürüsü ve hafif bir serinlik.
Artık zamanı geldi hadi uyanın geliyor doğumu kaçırmayın seslenmeleri ile hareketlenen zirve. İşte beklenen an geldi adım adım yükselen ve yayılan kızıllığın içinden doğan güneş, hoş geldin diye kaldırılan kadehler, birkaç dakika öncesine gelen serinliğin yerini bıraktığı hafif bir ısınma duygusu ve yok olan yıldızlar, yok olan sokak lambaları ve son ana kadar direnen ama güneşin güçlü ışığı karşısında yarın yine ben buradayım diyerek kaybolup giden Çoban Yıldızı. Yalnız kaybolan onlar mı hemen yanı başımızda ki koyun sürüsü de yok olmuş, çobanı ve köpeği olmayan bu sürü güneşin doğuşu ile hareketlenmiş ve sabah serinliğinde otlanarak ağılına doğru zirveyi terk diyor.
Sait Beyin Bozdağ’a gece yürüyüşü yapılacak ben gidiyorum gelirmisin teklifine balıklama atladım, millet Nemrut’a gidiyor ben burnumun dibinde ki olayı kaçırırmıyım. Hemen planı yapıyoruz ve Sait beyin bira teklifini şaraba çeviriyorum öyle yapılırmış güneş doğarken karşılama yapılırmış. Hani ugurlarken rakılıyoruzda hiç doğarken şaraplamamıştık. Sırf bu yazdığım satırları yaşabilmek ve güneşin doğuşunu seyretmek için gittiğim Bozdağ gece yürüyüşünün en zevkli anları… İki saat tırmanmak, üç saat inmek ve sonrasında iki gün baldır ağrısı çekmek hepsi bu anı yaşayabilmek, bu manzarayı, bu güzellikleri görebilmek için Smyra Doğa Kulübü ile olan yolculuğumuz saat 21,30 da Karşıyaka’dan başladı. Saat 23,30 gibi vardığımız Bozdağ ilçesinde kısa bir mola ve kıyafet değişiminden sonra yürüyüş başlangıç noktamız olan Kayak Merkezine araçla hareket ettiğimizde diğer gurup ise kasabanın batısındaki yoldan ve orman içinden yürüyüşe başlamıştı bile…
Kayak Merkezinden kekik kokuları içinde başlayan tırmanışımızda takip ettiğimiz yol kayak pisti ve takriben 3000 metre. Dik ve dönerek giden yol tırmanışın zor geçeceğinin belirtilerini daha ilk metrelerde gösteriyor. Zaman zaman fenerleri yakarak yolu aydınlattığımız yürüyüşte gurupla yürümenin zor olduğunu anlıyor ve önden giden üç gencin peşine takılıyorum sonrasında rehberimizin de yol vermesiyle bu gurupla tırmanışa devam ediyorum ve iyide ediyorum. Önden giden ikiliye beyaz tişörtlerinden seçerek takip ederken diğer gençle ses mesafesinde yürüyerek ve kısa dinlenmelerle tırmanışımızı sürdürüyoruz. Bu şekilde yürüyüşün bize kazandırdığı zaman ilk gurupla 45 dakika, son gurupla 75 dakika ve önce çıkmanın faydasını ay batmadan o harika manzarayı seyrederek görüyoruz.
Dönüş yolunda yine iki guruba ayrılıyoruz bu sefer diğer guruptayım ve Gölcük istikametinde ormandan geçerek inişe geçeceğiz. İniş çıkıştan daha zor ancak kısa mesafelerde düz yürüdüğümüz alanlarda ayaklarıma hâkim olabiliyorum. Yürüyüş sonunda düz yolda yürümekte zorlanacağımdan eminim ve bunda da yanılmadığımı ormana ulaşınca anlıyorum adım atmam bir garipleşmiş. Asırlık kestane ağaçlarının içinden geçtikten sonra kirazların tadına bakarak yürüyüşümüz bir çeşme başında sona eriyor. Buz gibi su uykusuz geçen bir gecenin sonunda beni kendime getiriyor. Kahvede içilen bir bardak çayı ve sonrasında ki kahvaltıyı kiraz bahçesinde kiraz toplama teklifine tercih ediyorum.
İyide yapıyoruz Sait beyle yediğimiz simit, tereyağ, çökelek ve zeytin kahvaltıya başlangıç oluyor, sonrasında gelen pide ise tüm yorgunluğumuzu alan bir ziyafete dönüşüyor Sait bey bu şöleni sade bir kahve ile noktalarken ben kısa bir tura çıkıyorum. Önce beğendiğim tereyağ ve çamur peyniri denilen çökelekten alıyorum sonra ekmek ve de kiraz, kasaptan alınan sucukla alışveriş tamamlanıyor.
Kahvede keyif çayımızı içerken köyün yaşlıları ile yaptığımız sohbetten ben de keyif alıyorum onlarda. Dertlerini anlatıyorlar, hayatın zorluklarını ve asıl geçim kaynakları olan patatesin nasıl 10 kuruşa düştüğünü ve para etmediğini ama bunun yanında diğer masrafların hiç azalmadığını. Şikâyetçiler hükümetten, kendilerine sahip çıkılmamasından, çiftçiye önem verilmemesinden. Çözümü de fısıldayıveriyor yaşlı amca üretici bir sene kendi ihtiyacı dışında hiçbir şey üretmesin piyasaya bir şey satmasın o zaman görelim bakalım el mi yaman bey mi yaman diyor.
Bu güzel sohbet hadi araçlara, dönüyoruz komutu ile bitiyor vedalaşıyor ve yola çıkıyoruz. Kırkolukta ki pazarda kısa molada aldığım bal ve kiraz umarım evde hanım tarafından beğenilir yoksa bu kadar alışveriş biraz fazlamı oldu ne?
Bir gün önce gece başlayan yolculuğumuz ertesi gün saat 1500 de sona eriyor yorgun ama mutluyum. O müthiş manzarayı ve o güzel görüntüleri gören birkaç kişiden biriyim teşekkürler Sait Bey, teşekkürler Smyra Doğa Kulübü. 05.07.2012

Comments (1) »

SPİL DAĞ YÜRÜYÜŞÜ

SPİL DAĞ YÜRÜYÜŞÜ
Manisa’nın güneyinde bütün haşmetiyle yükselen kışın şehri soğuğu ile titreten yazında sıcağı ile yakan Spil dağına adını veren iki efsane varmış. Mitolojiye göre Spil Dağı’na adını veren zaman tanrısı Kronos’un karısı Kybele Sipylena’mış. Kybele bütün tanrıların, tanrıçaların olduğu gibi bitkilerin, hayvanların ve insanların bereket tanrıçasıdır. Akpınar mevkiinde kaya üzerinde oturmuş röliefi varmış… Bir diğer kaynağa göre de Frikya Kralı Menos un kızı Spilos un bu dağa atılarak vahşi hayvanlar tarafından büyütülmesinden dolayı dağa Spilos adı verilmiş… Lidya Kralı Tantalos kale yaptırmış, kalenin bitmesi şerefine verdiği ziyafette oğlu Pelopsu doğrayıp tanrılara sunduğu için onlar tarafından cezalandırılmış… Ağlayan Kaya olarak bilinen yer ise mitolojiye göre 14 çocuğunun tanrıça Leto nun çocukları Apollon ve Artemis tarafından öldürülmesi sonucu, çocuklarının ardından ağlayan Niobe’ye aitmiş…
Efsanelerden hangisi doğru bilmiyorum ama bildiğim bir şey var Spil dağının her mevsim ayrı bir güzelliğinin olduğu. Kışın bungalovlarında iki gece geçirdiğim, araçla birkaç sefer gelip piknik yaptığım zirvesinden hem Manisa hemde İzmir’i aynı anda seyrettiğim bu dağa Okan abi yürüyüşe gidiyoruz deyince tamam dedim bir de bu haliyle göreyim Spil’i…
Kardak (Karşıyaka Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü) aracı saat 07.15 de bizi alıyor ve Konak’ta diğer ekiple buluştuktan sonra Manisa’ya doğru yola çıkıyoruz. Ücret üyeler için onüç, misafirler için onaltı lira. Yolda Okan abi ve Fahri beyle sohbet koyu olunca zaman çabuk geçiyor. 09.00 da Manisa’dayız Spil dağına kuzeyden çıkacağımız için çıkış noktasına yakın bir yerde çay molası veriyor ve ihtiyaçların giderilmesini müteakip araçlarla birkaç km ilerideki yürüyüş başlangıç noktasına hareket ediyoruz. Niobe ağlayan kaya ve Mevlevihane yi önlerinden geçtiğimize göre bu arada ziyaret edebilir miydik diye de düşünüyorum. Tabi aynı düşünce güzergâhımız üzerinde ki Manisa kalesi ve Manisa Tarzanı Ahmet Bedevi’nin yaşadığı Topkale bölgesi içinde geçerli belki kısa bir bilgi verilebilirdi. Çünkü bu dört unsur Manisa’nın tarihi özelliklerinden, derseniz ki doğa yürüyüşüne mi geldin, tarihi turistik geziye mi zaman varsa her ikisini de bir arada yapabilmek her zaman tercihim olmuştur derim…
Dernek başkanı İlhami beyin topluca yaptırdığı ısınma hareketlerinden sonra guruplara ayrılıyoruz. Ben önce birinci guruba yöneliyorum Okan abi de onaylıyor ama gurup liderinin yürüyüş özelliklerini öğrendikten sonra vazgeçiyorum. Koşar gibi gider, mola vermez ve zirve yapılacak diyorlar hemen ikinci guruba dönüyorum ve de iyi yaptığımı bu guruptan kopanların bizim guruba katıldıklarında anlıyorum. Manisa kalesinin dış duvarlarının hemen kenarlarından başlayan yürüyüşümüz kısa bir tırmanışla başlıyor ve karşıda ki haşmetli Spil dağının görüntüsü kolay bir yürüyüş olmayacağının sinyalini veriyor.
Otların üzerindeki çiğ hafif bir kayganlık yaratsa da otların kokusunu ve renklerini gizleyemiyor incir, zeytin ve ceviz ağaçları tırmandıkça yerini doğa ve ağaç sevgisinin simgesi, çevreciliğin 1950 li yıllardaki önderi Manisa tarzanının yıllar önce diktiği çam ve diğer araçlara bırakıyor. Eski bir kale kalıntısı ve yanında ki sarnıç olabileceğini değerlendirdiğim kalıntıyı da geri bırakırken gözüm yirmiden fazla endemik bitkinin yetiştiği, bu bölgeye has Anemon lalesinin meşhur olduğu ve bazı bitkilerin levhalarla belirtildiği alanda ekşikulak arıyorum ama görünürde sadece ada çayı var meraklıları toplamaya başlıyorlar…
Yürüyüş hızımız oldukça yüksek arkadan gelen mola seslerine gurup lideri önceleri pek itibar etmiyor ve ısrarlar karşısında ilk molayı veriyor ve çevredeki güzelliklerin ve Manisa’nın kuşbaşı görüntüsünün, Gediz nehrinin taştığının ve mecrasının dışına çıktığının farkına varıyoruz. Mola verilmezse bu güzellikleri nasıl seyredeceğiz, on kilometrelik bir yürüyüş hele büyük bir bölümü tırmanışsa bunu molasız geçmek pek doğa yürüyüşü ruhuna uygun gelmediğini anlatıyoruz gurup liderine. Bazıları itiraz etse ve molasız yürüyüş olması gerektiklerini bildirseler de sonraki etaplarda bunun mümkün olmadığını hep beraber görüyoruz. Aklıma gençlik yıllarımda yaptığım cebri yürüyüşler geliyor neyse tarih tekerrür etmeden her şey normale dönüyor.
Vadiye bakan dik yamaçlarda dikkatlice geçerken, karşıda görünen inler mağaralar, dik yamaçlar, keskin kayalar insanı ürkütüyor ve de yoruyor, buz gibi kaynak suyu ile elimi yüzümü yıkayınca yorgunluğum biraz olsun hafifliyor hele su deposundan minik bir şelale gibi akan su görüntüsü ayrı bir güzellik. Bol oksijen damarlarımızı açıyor, nefes alışverişimiz sıklaştıkça adrelaninin yükseldiğini hissediyorum.
Manisa’dan At alanı bölgesi 24 km biz kestirmeden 10 km de gideceğiz asfalt yola çıkıncaya kadar hep tırmandığımız için yol kenarında verdiğimiz mola ve sonrasında ki orman içindeki patika geçişimiz keyifleri en yüksek noktaya çıkarıyor sohbetler birbirini tamamlıyor. Yerde gördüğüm künk parçalarının nereden, nasıl geldiğini düşünürken biraz ileride toprağın altında ki toprak künk su kanalları merakımı gideriyor. Belki de bu künklerle bölgede ki sular aşağıda ki sarnıçlara taşınıyor ve kalenin su ihtiyacı karşılanıyordu…
Yürüyüş yolu düzgün ve rahat olunca her adım atışta fotoğraflar çekiliyor, türkülere eşlik ediliyor, her kaynak suyundan aldığım bir yudum suya eşlik eden bol oksijen akıttığımız terleri ve yorgunluğumuzu unutturuyor. Ama bu unutkanlık fazla sürmüyor mola verdiğimiz çeşme başından sonra tırmanışımız başlıyor biraz ilerdeki Çoban Çeşmesi 100 m levhası ve aşağıdaki vadiyi ürperti ile gördükten sonra havanın serinlediğini ve tırmanışın oldukça yükseklere geldiğini hissediyorum. Yürüyüş boyunca hep sağ tarafımızda ve oldukça aşağıdan vadi içinden akan dere ile nihayet kavuşuyoruz buz gibi pırıl pırıl tertemiz suyundan kana kana içiyorum elimi yüzümü yıkıyorum. Dere kenarında ileride devasa olacak gomalak yapraklarını görünce Bolu’da dere kenarında ki küçük bir çocuğa kundak yapılacak büyüklükte ki gomalak yaprakları aklıma geliyor, Meho ile olan maceralarımız hoş bir seda olarak gelip geçiyor belleğimden.
Hedefe az kalmış şu tepenin arkası diyorlar ama bunun arkasından parkurun en zorlu etabına girdiğimizi dereyi takip edip önce karşı kıyıya sonra tekrar diğer kıyıya geçip tırmanışa başlayıp kayalar da resmen tırmandıktan sonra orman içinde tekrar düzlüğe çıkıncaya kadar aklımda tek şey var demli bir çay içmek. At alanına 1200 metreye vardığımızda saat 14.00 olmuş bile, soluklanacak ve bir bardak çay içecek yer olarak kır kahvesine yöneliyoruz sonuç hüsran kapanmış. Tek çare var Jandarma Karakoluna misafir olmak öyle de yapıyoruz Okan abi ve Fahri beyle tanrı misafiriyiz. Terli kıyafetlerimizi kurularla değiştirdikten, Karakol Komutanı Astsubayımızla çaylarımızı yudumlayıp, azığımızı paylaşarak, ne olacak bu memleketin hali sohbetinden sonra onlara teşekkür ediyor ve iyi nöbetler dileklerimizle guruba katılıyoruz. Burada bizi bir sürpriz bekliyor yürüyüşün bittiğini ve araçlarla geriye döneceğimizi sanarken yanılmışız daha Beşpınar köyüne beş km daha yürüyecekmişiz ben araçla gidelim orada kahvede sohbet ederiz diyorum ama oy çokluğu ile yürüyüşe dâhil oluyorum. İyi de yapıyorum yol zorlu değil daha keyifli bir yürüyüş oluyor. Hele beş dakikalık sessizlik uygulaması bir harika. Sonrasında yapılan yeni üyelerin katılım töreni ve kimliklerinin takdimini gurubun samimi ve kurumsal bir özelliği olarak takdir ediyorum.
Beşpınarlar köyünde kahvede çayımı içerken sohbet ettiğimiz köy sakinlerinden Ferit abiden burasının Pomak köyü olduğunu öğreniyor, köyün ve köylünün sorunlarından giderek son günlerin getirdiklerinin ve götürdüklerinin değerlendirmesini yapıyoruz. Kirazdan gelecek para ile yıl boyunca harçlıkları çıkacak, geçimini temin edecek iki oğlan bir kız çocuğu ve beş torun sahibi Ferit abiye kolaylıklar dileyip son etap olan dönüş yoluna başlıyoruz.
Aklımda akşam oynanacak olan Fenerbahçe maçı var hayalim yürüyüş boyunca geride kalan fener formalılara takıldığım “bu akşamda geri kalacaksınız” sözünün gerçek olması (maalesef benin dediğim değil onların dediği oluyor “bak önde yürüyen başkanda fenerli ve başkan sarı lacivert düdük ipini gösteriyor”) Güzel top oynuyor ama mağlup oluyoruz. Güzel başlayan, güzel devam eden ve güzel biten bir yürüyüş sonunda gün hüsranla bitiyor. Ama gün boyu tabiatla, güzel insanlarla bir arada olmanın mutluluğu bu hüsranda oluşan acıyı bir nebze olsun hafifletiyor.
Teşekkürler Kardak yöneticileri, teşekkürler bu günü paylaştığımız doğaseverler bir daha ki turda görüşmek üzere kalın sağlıcakla. 24.04.2012

Leave a comment »

YAMANLAR TUR

YAMANLAR TUR
Okan abi sabah yürüyüşlerini güzellik yürüyüşü olarak yapıyor, yüzmeye geliyor ve yogaya gidiyordu. Sonra yürüyüşü ve yüzmeyi askıya aldı görüşemez olduk. Meğer dağ yürüyüşlerine başlamış yogaya da devam. Aradı hadi dedi gidiyoruz Yamanlara yürüyüş var. Emir demiri keser zaten daha öncede Ragıp beyle beraber yapacakları bir etkinliğe de katılamamıştım. Hasret gidermek için iyi bir fırsat ayrıca Yamanlar dağı ile de meslekten gelen hatıralarımız var. Az çıkmadık hatta araç bile devirdik o dönemeçli yollarında bu seferde yaya olarak çıkalım dedim. Sabah 0800 da Okan abi ile buluştuk Nihat Bey de katıldı bize, meslektaşımızmış aracımızı beklerken hemen eskilerden, ortak dostlardan kaynatmaya başladık.
Kordelya Dağcılık Gurubu ile gideceğimiz araçta Ragıp beyle yan yana oturuyoruz. Dün 60 km lik bisiklet turu yapmış bu günde bu tur. Bu hıza ancak şapka çıkarılır derken rehberimiz yürüyüş güzergâhının değiştiğini Yamanlara ama zirveye değil bir başka istikamete gideceğimizi söylüyor. Toplam 20 km lik parkur hakkında bilgi veriyor. Böylece bizim hasret giderme düşüncemizde suya düşüyor. Ancak daha sonra araçla gidip o bölgede bir keşif yapma isteği ağır basıyor kafamda.
Karşıdan gelen aracımız Mavişehir, Atakent, Girne Caddesi ve Anadolu Caddesinden Ege Kent istikametine yöneliyor İzkent te araçlardan iniyoruz. Çay ve kahvaltı molası Tepe kahvede, toplu taşıma araçlarının son durağı olan nokta bizim yürüyüş başlangıç noktamız. Kahvaltıdan sonra sırt çantalarımızı kuşanıyoruz saat 09.05 hedef Çamurlu çeşme mesafe 10 km. yürüyüş guruplarının daha ileride yapılacağı belirtiliyor ve yola çıkıyoruz.
Hava yürüyüş için uygun ne sıcak, ne soğuk hafif bir rüzgâr var ama zararsız. Karşıda Harmandalı çöplüğü görünüyor biz onun alt sırtlarından geçeceğiz dolayısıyla ilk konu çöplük ve atıklar oluyor. Herkes şikâyetçi ama uygun bir çözümde bulamıyoruz zaten çöplük geride kalınca konu başka alanlara kayıyor. Birkaç km sonra guruplara ayrılacağımız belirtilince ben kendimi Okan abi ve Ragıp beye teslim ediyorum, onlar tecrübe ile sabit son gurup diyorlar… Hafif bir kültürfizik hareketinden sonra sona kalıp sırada yerimizi alırken üzerimizde ki fazlalıkları çıkarıp çantaya yerleştiriyoruz, ilk gurup harekete geçiyor ve bu onları son görüşüm oluyor. Bizim gurupla ilk dönemeçten sonra onlardan eser yok sanki kuş olup uçtular onlarla gitmediğim iyi olmuş diyorum ama bir bakıyorum ki bizim üçlü gurup birkaç yüz metre sonra orta guruba iltica etmişiz, onlarla devam edeceğiz. Hafif tırmanışa başlamamız kopmalara sebep olsa da liderimiz hızı ayarlayarak kopmaları önlemeye çalışıyor, bir taraftan da bölge ve güzergâh hakkında bilgi alıyoruz. Sohbet ilerledikçe daldan dala atlıyor ve konuştuğum kişi ben Alaşehirliyim bu konuları iyi bilirim deyince elimi uzatıyorum bende diyorum. Bir anda sohbet eskilere kayıyor, ortak tanıdıklar birbiri ardına sıralanıyor… Bu sohbet esnasında tırmandıkça orman bölgesine giriyor ve serinliği biraz daha hissediyoruz.
Tabiat daha yeni yeni uyanıyor, birkaç lale kendini gösterirken papatyalar ise olabildiğince ortaya yayılmış, bazı meyve ağaçları açmış bazıları açmak üzere hangi ağacın ne meyvesi olduğunu bilenler açıklıyor hızlı adımların eşliğinde. Kısa bir su molasından sonra yola devam. Deniz kenarında yürümeye alışmış dizlerimin vereceği tepkiyi merak ediyorum şimdilik sıkıntı yok zaten yürüyüşe gelmemin bir nedeni de dizlerimi test etmek. Rehberimiz varış noktasının tepenin arkasında olduğunu söylüyor ama her dönemeçten sonra yeni bir dönemeçle karşılaşıyor ve devamlı tırmanıyoruz, etrafta bakınıyorum yenilecek ot cinsinden ne bulabilirim diye sadece ekşikulak topluyorum ve paylaşıyoruz, yol boyunca da başka ot bulamıyoruz. Tırmanış bitiyor ama bizde de yorgunluk belirtileri var, iniş kolay ama tekrar bir tırmanış ve hedef. Ancak önümüze çıkan tel örgü yolu uzatıyor. Tel örgüden atlıyor, tırmanıyor sonra tel örgüden çıkıyor, tekrar tırmanıyoruz. Peki, biz tel örgülü alana niye girdik de etrafından dolaşmadık sorusunun cevabını alamıyorum.
Bitiş noktasında ilk gurup gelmiş, Çamurlu Çeşme kaynak suyu yanında ateşi yakmış, kıyafetlerini değiştirmiş, öğle yemeğine bile başlamış. Bizde önce kıyafetlerimizi değiştiriyoruz ki ben uzun zamandır böyle terlememiştim. Kendimize ateş yakınında bir yer bulup çökerken azıklarımızı çıkarıp Menemen ovası manzarası eşliğinde yemeğe başlıyoruz. Bu arada şişte sucuklar kızartılırken çaylar hazırlanıyor, kahveler köze oturtuluyor. Esen rüzğar ateşin isi ve külü ile bizi zaman zaman tütsülüyor yapacak bir şey yok ateşi seven dumanına katlanacak. Üç buçuk saatlik yürüyüş sonunda su böreği, tahinli pide, elma ve mandalinadan oluşan menü beni kendime getiriyor. Tatlı niyetine Okan abinin ikramı çikolata hora geçiyor. Tahinli pidenin bir parçasını Alaşehirli hemşerimle paylaşıyorum özlemişsindir diye.
Bu arada ateşin başında çay demleyen çift dikkatimi çekiyor. Orman işçisi olan Yaşar Bey ve eşi Mersinden gelmişler 5 senedir bu bölgedeymişler. Tam bir göçebe hayatı aşağıda çadır barakalarda yaşıyorlar, elektrik yok, su yok çocukları Mersin’de okuyor. Burada ekmek parası derdindeler Orman şefliğinin işaretlediği ağaçları kesip, soyup mikâp başına para alıyorlar sigorta diyorum yok diyorlar, sağlık diyorum yok diyorlar, kıdem tazminatı diyorum yok diyorlar. Hayatlarından memnun değiller ama mecburlar çünkü yıllardır bu işi yapıyorlar… Şenay Hanım şikâyetçi konuştukça konu siyasete kayıyor. Şenay Hanım oyunu Akp ye vermiş neden diyorum cevap veremiyor. Memnun değilsen başkasına ver diyorum kime vereyim diyor ve anlaşıyoruz memnun olmadığı bir düzenin iktidarına oy vermeyecek ama kime vereceğini kendi bulacak. Eh dağ başında da siyaset bu kadar olur.
Dönüş zamanı geldiğini haber veren liderimiz son 10 dakika deyince çantamızı toparlayıp orman işçisi çifti dertleri ile baş başa bırakıp yola çıkıyoruz bu sefer ilk guruptayım. Saat 14.00 olmuş 11 kişiyiz ve hızlıyız Nihat Beyle yine eski günlerden dem vurmaya devam ediyoruz. Ayrıca Bülent Bey de eski asker onunla da sohbet ederek meyve molasına kadar son hızla yürüyoruz. Mola vermeyi düşündüğümüz helikopter yangın su alma noktasında ki rüzgâr bizi engelliyor ve yola devam ediyoruz. Uygun bir alanda verdiğimiz mola da meyvem yok ama ikramlarla en çok ben yiyiyorum her halde.
Bu kısa moladan sonra toparlanıp yola devam ediyoruz, dönüş yolu sanki daha kısa biraz ileride İzkent görünüyor ve hemen yanı başında dalgalanan bayrağımız. İşte geldik diyoruz ama o kadar da yakın değil hele bir de yolda gördüğüm çobanlarla muhabbet edince guruptan iyice ayrı düşüyorum. Artık yürüyüşü tek başıma devam ettiriyorum aklımda çobanlardan hemşerim olanın söylediği “yürüyün yoksa ölürsünüz” lafının ne getirip ne götüreceğini düşünerek ve sertleşen rüzgârdan biran önce kurtulmak için hızlanarak. Saat 16.20 de Tepe Kahveye geliyorum, yorgun olmadığımı hissetmek güzel, var olanı da bol limonlu ada çayı alıyor ve en güzeli yürüyüş boyunca dizimden herhangi bir ağrı sızı işareti gelmemesi.
Diğer gurup gelinceye kadar çaylar eşliğinde sohbet ediyor yürüyüşün kritiğini yapıyoruz her kes memnun gelecek hafta yapılacak Şirince Turunun planları yapılıyor. Diğer gurupta gelince onların kısa bir dinlenmesini müteakip araçlara biniyor, dönüş yoluna çıkıyoruz ve veda bir sonra ki tur da görüşmek üzere. Teşekkürler Kordelya gurubu güzel bir gün yaşattınız. 03.04.2012

Comments (2) »

URLA TURU

URLA TURU
Bu yazının adı “Urla Mart Dokuzu Ot Festivali” olacaktı ancak festivalin ikinci gününe katılamayacağım ve sadece birinci gün programında olan Urla’nın tarihi önem taşıyan yerlerinin gezilmesine iştirak ettiğim için adı böyle oldu. Yoksa bu satırları yazdığım sıralarda katılımcılar Özbek Köyü bölgesinde ot topluyorlar. İnşallah seneye ikinci gününe katılır ve bu yazıyı tamamlarım.
Önce “Mart Dokuzu” nereden çıktı diye soracaksınız haklısınız. Bunu şöyle açıklıyorlar Festivalin düzenleyicileri “Urla Belediyesi” ve “Doğal Sofra Slow Food Urla” gönüllüleri. Slow Food da ne demeyin o da daha sonra önce Mart Dokuzu.
Rumi Takvim ülkemizde 1926 yılına kadar kullanılmış. Roma İmparatoru Sezar’dan kalma olan bu takvimle günümüzde Anadolu’da geleneksel iklim, bitki ve doğa olaylarında halen bu takvim kullanılmaktaymış. İşte Mart dokuzu da bu takvime göre baharın geldiği gün olarak kabul ediliyor. Unutmadan Rumi takvim tarihine 13 gün eklenerek Miladi tarihi buluyorsunuz. Yani Mart 22, festivalin tarihi ise 24 – 25 Mart oldukça uygun. 2013 de Mart 30 – 31 de yapılacağını da belirteyim.
Festivalde ilk gün Urla’nın tarihi önem taşıyan yerlerinin gezilmesi var akşam yemeğinde ise ‘Urla Mübadil Yemekleri’ sunumu yapılacak. İkinci gün ise Özbek Köyünde köylü kadınlarla çevreye zarar vermeden ve otların soyunu tüketmeden öğrenerek ot toplama, Özbek Köyü Yöresel Pazarını ziyaret ve Urla Merkez Sanat Sokağı Gezisi ile son bulan dolu dolu iki gün.
Şimdi gelelim bu festivali Belediye desteği organize eden Slow Food Urla’ya kimdirler, ne yaparlar, ne yerler, ne içerler, amaçları nedir?
Üç bayan Urla Gönüllüsü önce onları Ege Tv de Tarım ve Ekonomi Programın da izledim. Bilge Bengisu Öğünlü, Pelin Balcıoğlu, Handan Kaygusuzer.
Bilge Bengisu Öğünlü, “Ot toplamaya gittiğimiz Özbek kırsalında taş ocağı yapılma izni çıkması, gıda güvenliğimizin her açıdan tehdit altında olduğunu gösteriyor. Bu yılki etkinlik ile taş ocağının soframıza, suyumuza, geleneklerimize ve kültürümüze bir tehdit oluşturduğunun da altını çizmek istiyoruz” deyince dikkatimi çekti…
Handan hanımı tanıyordum Urla’ya gittiğimde olmazsa olmaz ot yemeklerini yediğim Beğendik Abi lokantasının sahibesi. Bilge hanımı da bu gezide tanıdım. İşte bu üç bayan diğer Urla Gönüllüleri de bir çatı altında toplanmışlar ve Doğal Sofra Birliği Slow Food Urla yı kurmuşlar.
Endüstriyel den uzak doğal sofrayı savunan gurup “Doğa, sağlıklı olalım ve sağlıklı nesiller yetiştirebilelim diye çevremizi binbir alternatif ile donatmış. Ama maalesef gün geçtikçe beslenmemiz tek tip ürünlerle sınırlanmaya başladı. Doğadan toplanan otlar, gerek vitaminler, gerekse mineral ve iz elementler bakımından, endüstriyel tarımı yapılan sebzelere göre daha çok besleyici.” Tezini savunuyorlar ve de devam ediyorlar. “Çağımızda geleneksel yemek kültürü yok olmakta, eski lezzetler kaybolurken gıda seçimlerimizin dünya ve çevremizi nasıl etkilediği unutulmaktadır. Bireylerin tükettikleri gıdanın lezzetli olmasını bekleme hakkı olduğu gibi, bu lezzeti sağlayan ekolojik, geleneksel ve kültürel mirası koruma sorumluluğu da vardır.” Düşünce böyle olunca amaçta ortaya çıkıyor “ Slow Wood, Doğal Sofra, lezzetten beklenen keyif ile yiyecek ararındaki bağı oluşturarak; yiyecek kaynaklarımızın çeşitliliğini koruma lezzet eğitimini yayma, çiftçi, işçi ve köylünün ürettiği İyi, Temiz ve Adil Gıdalara ulaşmaya çalışır.” Bu düşünce ve amaca şapka çıkarılır, alkışlanır ve başarılar dilenir, darısı daha çok doğal sofralara.
Günün mana ve önemine uygun kısa bir açıklamadan sonra gelelim yazını başlığına ve yaptığımız tura.
Program gereği saat 11.00 da Urla İskele’de Urit restoran önünde buluşacağız ben biraz erken gidiyorum. Restoranda ki kahvaltının dernek üyelerine ait olduğunu görünce balık mezadında balıkları gözden geçiriyorum. Levrekler ve sardalyalar harika ama bu gün pas geçmek zorundayım Ankaralı dostlarım Mine ve Fikret’in kulaklarını çınlatarak Osman amcanın çay ocağında çayımı yudumluyor ve gazetelere göz atıyorum.
Saat 11 de araçlar ve dışarıdan gelenler araçlarda hazır ancak içerde kahvaltı devam ediyor olunca program sarkıyor nihayet otuz dakikalık bir gecikme ile yola çıkıyoruz.
İlk durağımız Urla Devlet Hastanesinin de içinde bulunduğu ada. İlk başta buraya neden girdiğimize anlam veremiyorum bildiğim kadarıyla Urla’nın tarihi İskele ve merkezde ancak araçlardan Tahaffuzhane yazan bir binanın önünde inince anlıyorum geliş nedenimizi.
Rehberimiz Urla Belediye Başkanı Danışmanı Sanat Tarihçisi Ferhan Erim genç, güler yüzlü ve dinamik haliyle bize iyi bir tur müjdesi veriyor. Güneşin ılım ılım ısıttığı bir havada denize nazır fonda Urla İskele manzarası eşliğinde önce İzmir ve Urla tarihini anlatıyor bizlere.
Urla; Tarihi M.Ö. 2000li yıllara dayanıyor o zamanki adıyla Klozomenia İon ların kurduğu 12 kentten biri. Anlamı “İskelenin Halkı” demekmiş. Bu günkü Kilizman adının buradan geldiği değerlendiriliyor. Antik kent İskele de Liman Tepe’de ve Güney uzantısında bir bölümü ise adada. Ancak Özbek’te bulunan taş baltalarla burada ki yerleşimin insanlık tarihi kadar eski olduğu değerlendiriliyormuş. Adanın kara ile bağlantısı Büyük İskender tarafından yapılmış. Bu yol şu anda deniz altında tespit edilmiş bu günkü köprünün yapımı ise 1865 de Fransızlar tarafından yapılmış. İskender’in hayallerinden biri de rehberimiz bunu çağın ilk çılgın projesi olarak adlandırıyor Urla’yı en dar yerinden kanalla ikiye ayırarak açık denizle birleştirmekmiş. Ona nasip olmamış ama şimdiki politikacıların hayalide bu. Boşuna söylememişler fakirin ekmeği hayal ye memet ye!
Helenistik- Roma döneminde ana karada ki yerleşim Karantina adasına taşınmış. 14 y.y. ilk yarısında Aydınoğulları Beyliğince Türk egemenliğine geçen Urla Yıldırım Beyazıt’la Osmanlı egemenliğine giriyor. Sonrasında ise Timur tarafından işgal ediliyor ve tekrar Osmanlı egemenliği. 1919 da Yunanlıların işgalinden 1922 de kurtarılmış.
TAHAFFUZHANE BİNASI:
Karantina anlamına gelen Urla’daki Tahaffuzhane 1865 yılında kurulmuş. İşin aslı 1860 lı yıllarda Paris’te yapılan bir sağlık toplantısında bulaşıcı hastalıkların özellikle hacdan dönenlerde görülen Kolera ve Veba’nın yayılmasını önlemek amacıyla birazda Avrupalıların dayatmasıyla alınan kararın uygulaması amacıyla merkezi kurulmuş. Ancak İzmir’de ilk karantina binasının kurulması daha eski 1844 lü yıllarda adı daha sonra Karantina olacak şimdiki Karataş-Küçükyalı arasındaki bölgede kurulmuş zaman içersinde orası dar gelince ve şehir içinde kalınca merkez 1865 den itibaren adada faaliyete geçmiş. Adaya bu nedenle Karantina/Tahaffuzhane adası deniliyor. Harp Okulunun Menteş de ki kampında alarm verilir ve biz bu adaya yürüyüş yapardık o zaman bildiğimiz adıyla Hekim adası derlerdi ve bu adada yürüyüş te öğle yemeğinde yediğimiz etli pilav ve tulumba tatlısının tadı hala damağımızdadır. Bir de bizim İbo’nun yol boyunca tüfeğini kayışsız olarak taşıması aklımızdan çıkmayan anılar  bir anda bunlar aklıma geliverdi adaya gidince neyse tekrar dönelim geziye.
Adadaki iskele bu gün bir bölümü ile muhafaza ediliyor. İzmir limanına gelen gemiler yolcuları ve yükleri ile önce buraya uğrar ve yedi ile on gün süren karantina işlemi uygulanırmış. Gemiden mavnalarla taşınan yükler iskeledeki raylı sistemle bina içersinde etüv merkezine taşınıyor ve burada mikroplardan arındırılmak üzere sıcak buharla işleme tabi tutuluyor. Boşalan gemi ise kükürt buharı ile temizleniyor. Tesis Fransızlar tarafından kurulmuş ve dünyada ki üç örneğinden şu anda çalışmaya hazır tek merkez. Tesis eşyaların ve insanların temizliklerinin yapıldığı bölümler ile daha gerilerde ki dinlenme çadırları, mezarlık ve tedavi bölümünden meydana gelmiş ve onbin kişiye hizmet verebilirmiş. Tesiste görevli sayısı ise 60 civarında. Tesiste bir telgrafhane ve bakkalda mevcutmuş. Bakkalı ise Urlalı Rum Başhekim’in işlettiği duyumu o günden bu güne çok fazla bir değişiklik olmadığını düşündürüyor bizlere.
Atatürk’te 1911 yılında bir Rus gemisi ile Trablus’a kaçak olarak gittiği esnada burada karantinaya tabi tutulduğunu yazdığı bir mektuptan öğrendiklerini belirtiyor rehberimiz. 1950 yılında Kore’ye giden Türk Tugay’ının karantina işlemi de bu merkez de yapılmış. Ayrıca 1974 Kıbrıs harekâtında da hazırlanmış ancak kullanılmamış. Bu tarihten sonra da tesis kullanıma hazır devre dışı bırakılmış.
Merkezde temizleme işlemi insanlar ve eşyalar olmak üzere ayrı ayrı yapılıyor. Önce gemide seyahat eden insanların nasıl karantina hizmetine tabi tutulduğunu öğreniyoruz. Kadın ve erkek olarak ayrı binalara alınan yolcular giysilerini çıkarıp filelere dolduruyor ve isimlerini yazarak döner dolap vasıtasıyla yan taraftaki etüd merkezine gönderiyorlar. Kendileri peştamallara sarınarak ilaçlı suların aktığı 70 – 80 duşa giriyorlar burada 15 dakika temizlendikten sonra diğer bölümde etüvlenen eşyalarını yine döner dolap vasıtasıyla teslim alıyorlar. Giyinip yukarıdaki teraslara çıkıyorlar daha gerilerdeki çadırlarda ve barakalarda karantina süresinin dolmasını bekliyorlar. Eğer hastalık belirtisi olanlar tespit edilirse tedbirhane de tedaviye alınıyor sağlam olanlar ise kendilerine verilen “Temiz Prestikası” belgesi ile yollarına devam ediyorlar.
Sonra şahsi eşyaların ve yüklerin nasıl temizlendiğini anlatıyor rehberimiz. İki bölümlü etüv merkezinin ön bölümü raylı taşıma sistemi ile getirilen eşyaların tel kafesler içinde üç adet etüv kazanına yükleme ve su depolarının olduğu bölüm. Ayrıca bu bölümde yan taraftaki oda da soyunan yolcuların eşyalarını teslim ettikleri döner kapaklı dolapta mevcut. Etüv kazanlarından ikisi normal eşyaları temizlerken diğer kazan ipekli eşyalar için ayrılmış ve özel bir aparatla daha yumuşak etüv imkânı sağlanmış kısacası o zamanda yumuşatıcı varmış. İkinci bölümde ise tesisin makine bölümü ve etüvün tamamlanarak kişilerin eşyalarının teslim edildiği döner dolap var. Makine de temizlenen yükler ikinci bölümde alınıyor ve dışarıda ki teraslarda teslim ediliyor.
Oldukça bakımlı görünen tesise şu anda Kaymakamlığın özel izni ile girilebiliyor içerde fotoğraf ve film çekmek yasak! Urla Belediye Başkanlığı burada bir “Sağlık Müzesi” oluşturma gayreti içinde olduğunu memnuniyetle öğreniyor ve araçlarımıza binip İskeleye geri dönüyoruz kısa bir moladan sonra turumuz devam ediyor.
POLİS ANITI:
İkinci durağımız İskele girişinde sağda meydanda ki anıt. 1914 yılında İngilizler Urla limanını ve limanda ki Beyrut yatı ile Kınalıada vapurunu topa tutarlar. Bu arada İskele deki Karakolda görevli Polis Memuru Ali Fehmi Efendi vapurlardaki seyrüsefer cihazlarını ve topu sökerek karaya çıkarır ve anısına bu anıt dikilir.
Anıttan devam ediyor ve antik liman hakkında kısa bir bilgiden sonra arkeolojik teknelerin yapıldığı çadıra ulaşıyoruz.
ARKEOLOJİK TEKNELER:
Liman Tepenin eteklerindeki limanın hemen kıyısında kurulmuş bir çadırda Ankara Üniversitesi arkeologları 360 Derece Tarih Gurubunun ve Urla Belediyesinin desteği ile kaybolmuş tekneleri, antik çapaları ve deniz arkeolojisine ait bazı araştırmaları burada yapıyor ve Urla Antik Limanın denizi altında ki bölümünün kazısını da yaptıklarını ilgili arkeologun anlatımından öğreniyoruz.
Orijinali Bodrum da bulunan 3300 yıl önce batan ve Uluburun batığının 3000 deniz mili yapan bir kopyasıda burada bulunuyor. Bu tesisin en büyük işlevi tekne yapımı, araştırmalarda elde ettikleri bilgilere göre antik tekneleri burada birebir inşa edip denize indiriyorlar. Şu anda üzerinde çalıştıkları en önemli proje Kiklad teknelerinin yapımı. Orta Ege Adalar gurubunu oluşturan ve Ege’nin iki kıyısını buluşturan bölgeye has 4500 yıl öncesi bu tekneler de hiç metal ve yapıştırıcı malzeme kullanılmamış. Ahşap olarak çam kerestesi ve halatların dikiş olarak kullandığı bu tekneler 19 metre boyunda 20 kürekli kullanıyor yelkensiz altı düz üç adet imal edilmiş biri yelkenli. 2010 yılında denize indirilen ilk tekneden sonra 2012 Mayıs ayında bu teknelerle Yunan adasına gidilecek ve bir tekne onlara hediye edilecekmiş. Daha önce yapılan İzmir kayıkları projesini soruyor ve onların Sakız adasına seferin ne olduğunu öğrenmek istiyorum Kayıklar yapılmış ama siyasi nedenlerle gezi yapılamamış. Ayrıca burada Pazar ve İzmir kayıkları projesi de devam ediyormuş.
Buradan hemen üst tarafta ki Klozemania Liman Kenti kazı alanına gideceğimizi düşünüyorum ama yağ işliğine gitmek üzere araçlara yöneliyoruz. Rehberimiz gerekçe olarak kazıları devam ettiğini söylüyor bence burada alana girmeden bilgi verilmeliydi çünkü Urla’nın en önemli mevkisi burası.
YAĞ İŞLİĞİ
İskele’de Pazar yeri ile merkez yolu arasında ki bölgede arkeolojik kazılar devam ediyor meydana çıkarılan 2600 yıllık sur kalıntısı Liman Tepeden devam ediyor. Bulunan kuyular, su kanalları, demirci, seramik ve yağ işliklerinden burasının M.Ö 6 y.y da ki kentin sanayi bölgesi olduğu değerlendiriliyormuş. Dünyada ilk zeytinyağının çıkarıldığı Klozemania’da işlik bulunduktan sonra aslına uygun restore edilmiş ve deneme amaçlı yağ sıkımı yapılmış. Tamamıyla insan gücüyle çalışan kerpiç duvarlı ve dik çatılı işlikte 11-12 kişinin çalıştığı ve günde 300-400 litre yağ sıkılabildiği tespit edilmiş.
İşlik iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm de yağ çıkarma işlemi yapılıyor ikinci bölüm ise depo. Çuval ve selelerde yağhaneye getirilen zeytinler çuvallara konularak kırma ve hamur hale getirme işleminin yapıldığı taş baskı bölümünde 4 kişinin çevirdiği döner iki taşla eziliyor. Buradan alınan zeytin hamuru ‘bocurgat sistemi’ ile eziliyor. İki uzun kütüğün ucunda ki ezme taşlarının arasına yerleştirilen hamur kaldıraç sistemi ile yukarıdan aşağıya baskı uygulanarak hamurdan yağ çıkarılıyor. Çıkan yağ bir kanal vasıtasıyla üç gözlü ‘poliman sistemine’ akıtılıyor. Bir nevi bileşik kaplar usulü ile çalışan bu sistemde yağ önce ortada ki kuyuya akıyor burada saf yağ üste çıkarken alt tarafta kara su birikiyor. Kara su kuyu doldukça yanda ki üçüncü kuyuya geçiyor ve kuyuda biriken saf yağ kepçelerle ilk kuyuya alınıyor. Bu gün uygulanan taş kırma, soğuk baskı sıkma sistemi 2600 yıl öncesi uygulaması ile huzurlarınızda. Çıkarılan zeytinyağı depoda küplerde dinlenmeye alınıyor. İki katlı depo son derece serin ve güneşten korunmuş. Alt katta zeytinyağı küplerde saklanırken, üst katta bu bölgeye özel olarak yapılmış anforolarda satış ve sevk için bekletiliyor. Sevk edilen zeytinyağının ulaştığı yerlerden biri olarak İspanya olduğu tespit edilmiş. Bu arada ilk bölümdeki bir çukurdan bahsediyor görevli. Sıkılan yağdan sızanlar alt tarafta ki bir çukurda toplanır ve burada ki zeytinyağı işlik sahibinin olurmuş. Bu günde aynı yöntemin uygulandığını ve buraya ırsız çukuru denildiğini öğreniyoruz. Bu çukuru en kısa zamanda kardeşimin zeytinleri sıktırdığı yağhanede görmek üzere aklımın bir köşesine yazıyorum.
Ayrılmadan önce kuyudan su çekiyor ve serinliyoruz. Aklıma takılan ise bu sistem çalışıyorsa neden burada zeytin sıkılmaz ve ziyaretçilere ikram edilmez, küçük şişelerde satışı yapılmaz. Hatta ayrı bir bölümde küçük bir tadım merkezi bile olabilir. Şarapçılar bu işi iyi beceriyor zeytinyağında niye olmasın. Sık, tadına bak, satın al.
Öğleden önceki son durağımız Kadın üretici pazarına hareket ediyoruz.
KADIN ÜRETİCİ PAZARI:
Urla Meydanında eski Tamirhane binasının önünde kurulan pazarda Urlalı kadınlar el emeği göz nuru ürünlerini sergiliyor ve satıyorlar. Rengârenk yün örgüler, yemeniler, el işlemeleri, örtüler, kabak abajurlar, börekler, çörekler, tatlılar, tarhanalar, kuru bakliyat, olmazsa olmaz otlar ve zeytinyağları. Hemen alışveriş başlıyor eller ve torbalar doluyor. Benim alacağım bir şey yok sadece geziniyorum ve bir köşede bu festivalin mimarlarından Berrin Hanımı görüyor ve onunla sohbete başlıyoruz tabi önce teşekkürlerimi ileterek. Slow Food un ne olduğunu ve neyi amaçladığını öğreniyorum, bir taraftan da öğle yemeğini yiyeceğimiz Beğendik abi lokantasına doğru ilerliyoruz. Sohbetin asıl konusu küçük üreticinin korunması, bilinçlendirilmesi ve doğal ortamda yetişen ürünlerin çeşitlerinin korunması. Bu konuda ki yaptıkları çalışmalar bu festivali doğurmuş tanıtım ve planlama açısından biraz daha profesyonel çalışmaları gerektiğini düşündüğümü ancak amatör çalışma ile bunun bile çok büyük başarı olduğunu ilave ediyorum.
Öğle yemeği için lokanta dolu sıramız geldiğinde Handan hanıma siparişlerimi yazdırıyorum tabi ki ot tabağı yaptırıyorum kendime. Çalkama, ıspanak kuşu, fırında kabak, şevketi bostan ve yoğurt alıyorum ama aklımda darp sarma var fazla gelir mi diye düşünürken aynı düşüncede olan Bilge hanımın annesi ile paylaşmayı konuşuyoruz darp sarma üçe bölünecek. Masada Foça’dan katılan ve Slow Food Foça Zeytindalı üyesi çiftle sohbet ederek nefis yemeklerimizi yiyoruz. Yemekten sonra buluşup turumuza devam edeceğiz ilk durak Kapan Camisi.
KAPAN CAMİSİ:
Urla’nın 14 y.y da Anadolu Beyliklerinden Aydınoğulları’nın egemenliğine girmesiyle Türk ve Müslüman yapıtları yapılmaya başlıyor. Bunlardan biri Kapan Camisi. Çarşının güney doğu girişinde o zaman 200 kadar olan bu gün sadece ikisi kalmış olan dükkânların yanında tek kubbeli ve üç bölümlü olarak yapılmış. Çarşıya gelen malların terazide tartılmasından sonra bir vergi alınır ve buna Kapan adı verilirmiş camide adını buradan almış. Şu anda Hacı Turan Kapan camisi olarak biliniyor. Bazı bölümleri restore edilse de cami eski özelliklerini koruyor. Ancak yine de yeni bir restoreye ihtiyacı var kubbenin ve duvarların bir bölümü çatlamış yer döşeme tahtaları ise gıcırdıyor. Kadın bölümü üst katta çıkma olarak ahşaptan yapılmış ve gördüğüm en iyilerden biri özellikle kafesleri ve kenar süslemeleri ilginç. Mihrabın her iki yanında ki ahşap kasalı oldukça büyük iki adet saatin üzerinde yazan Mıchel Scuto Astlıch ve Smyre yazıları dikkatimi çekiyor camide bunların ne işi var? Merakımı rehberimiz Ferhan Bey gideriyor, şu anda yok olan kiliseden dedesi getirmiş camiye biri halen çalışıyor.
Ben içerde camiyi gezerken dışarıda şadırvan hakkında bilgi veriliyor. Şadırvan 19 yy ilk yarısında Osmanlılar tarafından inşa edilmiş kubbesindeki resim orijinal haliyle muhafaza ediliyor. Deniz de yelkenli gemiler ve karada köşkler Urla’nın zenginliğini temsil ettiğini ve Osmanlı sanatında minyatürden perspektife geçişin ilk örneklerinden olduğunu duyuyorum. Yüzlerce kez önünden geçtiğim ve aracımı park ettiğim ama bilgi sahibi olamadığım bu caminin yanı başında sübyan mektebinin olduğunu, biraz yukarısında ise hamam yenileme çalışması yapıldığını ilave eden rehberimiz bizi Malgaca Pazarı ve Urla sokaklarını gezmek üzere cami avlusundan dışarı davet ediyor okunan ikindi namazı ezanı eşliğinde.
MALGACA PAZARI VE ZAFER CADDESİ:
Pazar yeri yüzyıllardır buradaki işlevini devam ettirmiş. Çarşını girişinde çınar bunun bir bölümüne şahitlik etmiş yine burada bulunan ve üzerinde birden fazla üzümün aşılandığı asma ise yok olmuş. Ancak bu asma yeniden yetiştirilmek isteniyormuş. Fikir bana ilginç geliyor ve bizim bağda bu işlemi yapmak üzere telefonla Zekeriya’ya konuyu incelemesini ve en az iki asmada uygulama yapacağımızı bildiriyorum tutarsa ilginç olur bir asmada birden fazla üzüm. Ama bakımlarını ilacını nasıl yaparız onu da ileride göreceğiz. Pazar adını yakındaki köyün adından aldığı da, mal kaça sorusundan geldiği de söyleniyor. Cuma günü kurulan pazarda her türlü doğal ürünü bulabileceğiniz gibi her gün açık olan dükkânlarından da alışveriş yapabilirsiniz. Pazardan yürüyerek Zafer caddesine çıkıyor ve Köprübaşında rehberimiz Ferhan beyi dinliyoruz. Rum ve Türklerin ayrı ayrı bölgelerde yaşadığı 2000 e yakın ortak kelimeyi kullandığı, gelenek ve görenekleri, bayramları ayrı ama bazılarını ortak kutladıkları şehirde Köprübaşı Urla’daki Rum ve Müslümanların ayrıldığı bölge imiş ve pek çok vukuatın bu bölgede olduğunu Urlalı bir bayan ilave ediyor… Caddenin başındaki fırın 1860 lardan kalma ve ben simidini pek beğeniyorum. Zafer caddesinde eski Rum evlerinin demir işlemeleri ve duvar süslemelerini inceleyerek gezimize devam ediyoruz. Halen Aile Sağlık Merkezi olarak kullanılan bina Halk Evi imiş ve Atatürk burayı ziyaret ederek söylevde bulunmuş. Cadde belediye tarafından Sanat Sokağı olarak düzenlenmiş ve her ayın son Pazar günü Antika Pazarı olarak açılıyormuş. Zafer caddesindeki turumuz Necati Cumalı Anı Evinde son buluyor.
NECATİ CUMALI ANI EVİ:
1921 de Florina (Yunanistan) da doğan ve mübadele ile 1925 yılında ailesiyle Urla’ya göç eden şair ve yazar Necati Cumalı 1957 ye kadar bu evde yaşamış. Ölümünden sonra 2001 yılında yenilenmiş ve Belediye tarafından anı evi olarak düzenlenmiş iki katlı evin ilk katında kütüphane var. Yazara ait şahsi eşyaların yanında aldığı ödüller ve kitaplarından pasajlar fotoğraflar eşliğinde sergileniyor. Anı Evinin müdiresinin verdiği bilgilerden sonra rehberimiz Ferhan Bey Necati Cumalının Ulus Olmak kitabından yazarın Mustafa Kemal’e olan sevgisini ve Urla’ya gelişini anlattığı Gaziyi Karşılamak bölümünü okuyor ve hepimizi duygulandırıyor. Anı evini geziyor ve turumuzu tamamlıyoruz.
Artık ayrılma zamanı teşekkürler Slow Food Urla Gönüllüleri, teşekkürler Urla Belediyesi ve de çok teşekkürler bu günü bizimle geçiren ve bilgilendiren rehberimiz Ferhan Erim bey seneye Festivalin ikinci gününde görüşmek üzere kalın sağlıcakla.
26.03.2012

Comments (1) »

BİSİKLET TURU

BİSİKLET TURU
Sünnet hediyemizdi bisiklet hem de Fuji balon lastik ziliyle, farıyla, aynasıyla. Oldukçada ağırdı ben rahat binerdim de kardeşim Halil biraz kısa kalır bacak arası binerdi. Mahallede bisikleti olmayan arkadaşlarımıza da verirdik şöyle bir tur atsınlar diye. Ne oldu, nereye verildi bu bisiklet hiç hatırlamıyorum. Sonrasında bir daha bisikletim çok yıllar sonra oldu tabiri caizse koca adam olunca. İzmir’e tayin olduğumda baktım her yer bisiklet çocuğu, genci, yaşlısı bisiklet üstünde. O günlerde gazete promosyon bisiklet veriyor aldık hem de iki tane biri hanıma. Beraber bineceğiz, gezeceğiz sadece lafta kaldı hanıma aldığımız bisikleti apartman görevlisi kaptı. Ben hala o bisikletle 15 sene geçse de turlara devam ediyorum. Doktor dizimden dolayı binme dese de atın ölümü arpadan olsun deyip bisikletin keyfini çıkarmaya çalışıyorum. Kısa mesafeler haricinde bazen turlar yapıyoruz onlardan bir kaçını yazayım istedim ki bunlar zamanı uzun ama mesafesi kısa yeme içmesi bol turlar. Amaç hem spor hem ağız tadı.
TUR -1: BOSTANLI İSKELE – ÜÇKUYULAR İSKELE
Bu turu söylediğimde hemen arabalı vapurla mı geçtiğimi soruyorlar ben de dönüşü onunla yaptığımı karadan gittiğimiz söyleyince şaşırıyorlar malum Altınyol.
Bu tur senede bir, iki defa Bisiklet Kulüpleri tarafından yapılıyor. Trafik polisleri de önlem aldığı için emniyetli bir sürüş oluyor.
Turun başlangıç noktası Bostanlı vapur iskelesi çoluk, çocuk, genç, ihtiyar bisikletleriyle hazır, tur sorumlusunun kısa bir bilgilendirmesinden sonra yola koyuluyoruz. Yalı-İskele- Alaybey güzergâhından Anadolu Caddesine çıkıyor ve trafikle yüz yüze geliyoruz.
Trafik polislerin uyarıları ve sürücülerin dikkati ile emniyetli bir şekilde yol alıyor arkadaşlarla sohbet ederek Liman kavşağından Kordon’a çıkıyor ve mola noktamız Alsancak Atatürk Anıtına varıyoruz. Burada Atamıza bağlılığımızı bildirip saygı duruşu ve İstiklal marşından sonra yola devam ediyoruz. Sahil yolunu takiben Üçkuyular vapur iskelesi son durağımız. Burada turu düzenleyenlerin etkinliklerinden sonra ki bu hediye bisiklet çekilişinden, öğle kumanyası, nefis portakal suyu ile makarna ikramına kadar değişebiliyor. Ben bunlara arabalı vapur saatinin durumuna göre katılıyor ve ilk gelen vapurla geri dönüyorum. Bir kısım bisikletliler tura Urla istikametinde devam ediyorlar. Bense vapurda yorgunluk çayımı içip yeni turların hayalini yapıyorum. Özellikle vapurla karşıya geçip Güzelbahçe’ye kadar gitmek planımı uygulamam için bir turdaş bulmam lazım.
TUR – 2: MAVİŞEHİR – KUŞ CENNETİ
Aradığım turdaşımı bulmam için fazla beklememe gerek kalmıyor çok yakınımda imiş Şahin abime İngiltere’den gıcır gıcır bir bisiklet getiriyor oğlu Boğaç.
Yıllardır söylerim yazlıkta ki bisikleti getir burada bineriz diye ama kandıramadım. Bu bisikletin geleceği haberini alınca öncesinde bir performans kontrolü yapalım diyoruz ve Bostanlı spor tesislerinde belediyenin hizmete sunduğu bisikletlerden ikisine kuruluyor ve rotayı belirliyoruz. Hedef kuş Cenneti, gidiş dönüş 40 km.
Şahin abim yıllar var ki bisiklete binmemiş ama olur diyor ve yola çıkıyoruz saat 08.30. Hava sürüş için ideal, yol bisiklet yolu ve hafta içi olduğu için bizden başka kimse yok. Süratimiz normal, acelemiz yok işin tadını çıkarmak niyetindeyiz, hoş sohbet yolun keyfini çıkarıyor küçük molalar vererek soluklanıyor ve bölgedeki kuşları seyrediyoruz…
Kahvaltı için mola yerimiz Sasalı köyünde ki kahveye vardığımızda saat 11 e geliyor ve çorbacı açmış birer çorba ile başlıyoruz kesmiyor. Hemen fırından gevrek ve börek takviyesi ile çaylarımızı içiyor bu arada kalp ameliyatından önce günde iki paketten fazla sigara içen garsonun sigara ile mücadelesini dinliyoruz tabii Şahin abim elinde sigarası ile. Yeteri kadar dinlendikten ve gücümüzü toparladıktan Şahin abimin yol boyunca dile getirdiği “acıyo” nağmelerinin hafiflediğini düşünerek yola devam ediyoruz. Kuş Cennetinde ilk etap da bizi martılar karşılıyor yol boyunca yaptığım gibi bağıra çağıra yüzlerce martıyı havalandırıyorum, kısa bir turla tekrar aynı yerlerine geri dönüyorlar. Flamingolar ise biraz ileride yemleniyorlar aynı numarayı onlara yapıyorum ama hiç tınmıyorlar bile bir kaçı haricinde havalanmıyor ve onların o nefis kanat çırpış ve renk harmonilerini seyredemiyoruz. İlk defa karaleylek görüyor ve adet olduğu üzere para sayıyorum neden mi bizim orada öyle bir inanış vardır “leyleği havada görünce para sayılır daha çoğalsın diye” Artık leylek kara olunca ne olur bilmiyorum. Birkaç tane Antanov yani Pelikan bizim barınakta ki mekândan buraya gelmiş bize yabancı değiller ki kafalarını şöyle bir çevirip bakıyor ve yemlenmeye devam ediyorlar. Kuş Cennetinin kafeteryasında ki Kuş Müzesi tadilat nedeniyle kapalı, Belediyenin ikramı çaylarımızı içiyor ve dinlenmeden sonra Homa Dalyanı veya karşı kıyıya devam etmeyi teklif ettiğim Şahin abim “acıyo” deyince ki bu arada saat ikiye geliyor ve geri dönüş için hazırlık yapıyoruz. Ancak daha sonra buraya araçlarla gelip bu bölgede bisikletle ayrı bir tur yapacağız bu programı bir kenara yazıyor ve hemen başka bir plan yapıyoruz “Bostanlı – Güzelbahçe” yani benim hayalimde ki tur. Dönüşte Sasalı’da ki balıkçıya uğruyor balık fiyatlarına bakıyoruz oldukça ucuz. Asıl keyif verici bölüm içerde beş altı kafadar oturmuşlar yeni gelen zamların rakıya yansımasını ve RT’ nin içkiyi az içsinler demecini gereğini yerine getiriyorlar Rakı, balık, turşu ve helva. Davet ediyorlar ama yolumuz uzun bir de alkollü araç kullanmama prensibime uymam gerekiyor. Aklım masada yola devam ediyor ve köye yöneliyorum orada bir köfteci görmüştüm gelirken dönüşte kontrol etmezsem ayıp olur anacak daha oraya gelemeden bir kömür ızgarası üzerinde ki koca bir güveç beni güvecin önünde otomatik parka yöneltiyor. Köftecinin civarında ki esnaf ve yemekleri hakkında ki övücü bilgileri eşliğinde kuru fasulye güveç, köfte, turşu ve ayranın hakkını veriyoruz. Dönüş yolunda hafif bir rüzgâr bize eşlik ediyor hızımızı biraz daha düşürüyoruz yorgunluk belirtileri başladı ama keyfimiz yerinde karnımız tok, sırtımız pek. Sadece biraz “acı” var. Köfteciden çıktıktan sonra tatlımız eksik kaldı demiştim onun hakkını da Tereci de kaymaklı ekmek kadayıfı ile veriyoruz hem de dükkân hakkında bütün eleştirilerimizi şefe yaparak. Bisikletleri teslim ettiğimiz de saat 17 idi yani sekiz saatlik bir tur. Oldukça keyifli, yemeli, içmeli (aklım balıkçıda kaldı) akşam dinlenmeyi hak ettiren bir tur. Darısı diğer turların başına hele şu Şahin abimin bisiklet bir gelsin. Yoklama yapıyoruz Şahin abimin eldivenini tekini ben kaybetmişim, bagajdan düşmüş.
TUR – 3: BOSTANLI – GÜZELBAHÇE
Şahin abimin beklenen bisiklet geldi ve benim düldül solda sıfır kaldı. Acıya karşı önlem olarak sele de değişince keyifler yerinde. Arabalı vapurla karşıya geçiyoruz. Kahvaltı için durağımız İnciraltı’nda ki Kır Kahvesi çok yıllar önce gitmişiz her ikimizde. Yenilenmiş eski halini soruyoruz içerde diyor garson şaşırıyoruz nasıl içerde? Görünce iyice şaşırıyoruz eski mekânı üzerini örterek yeni alana dâhil etmişler ve o yıllarda yazılan şiirler ve notlarda muhafaza ediliyor. Sanki eski bir dostla buluşmuş gibi seviniyoruz.
Nadire yengemin börekleri eşliğinde ki kahvaltıdan sonra İnciraltı turunu müteakip yönümüzü Narlıdere Sahile çeviriyoruz. Kanalizasyon çalışması yapılan yolda fosseptik kokuları içersinde iç bölümlere dalıyoruz. Şimdiye kadar araçla geçtiğimiz için içeride neler olduğunu pek bilmiyorduk. Meğer iç bölümler mandalina bahçeleri içersinde bir cennetmiş görkemli villalar son derece bakımlı ve korunaklı. Bir iki mekânı dolaşıp çay içiyor, biraz kayboluyor, bir saatlik turdan sonra sahilden Güzelbahçe’ye doğru pedala kuvvet diyoruz.
Şahin abim iki pedal çevirip yüz metre gidiyor bense ona yetişmek için on pedal çeviriyorum kısa molalarla trafiğin içine fazla girmeden sahilden Güzelbahçe’de Balıkçı barınağında balıkçıları dolaşıyor ve kapağı Ferhat Büfe’ye atıyoruz. Denize nazır öğle yemeğimiz balık ekmek yanına ısrarlarıma rağmen rakıyı ilave ettiremiyorum. Böyle olunca da midelerimiz o soruyu sormuştur mutlaka “beni hangi hayvan yedi”
Dönüş için ayrı bir güzergâh seçiyor ve iç kısımlardan mandalina bahçeleri içersinden mandalina toplayarak (Fikret senin mandalinalar buradan) ve burada da bazı tesisleri görüp, evleri, sokakları inceleyerek ve tabi ki birazda kaybolarak Narlıdere viyadük altına kadar geliyor ve yanlış yaparak trafiğin çift yönlü yoğun aktığı dar yola giriyor ve diğer tek yönlü yoldan tersten gitmediğimize pişman oluyoruz. Bizi tek yoran bölüm kısa olmasına rağmen burası oluyor. İnciraltın’a giriyor ve köprüden geçti gelin şarkısı eşliğinde deniz kenarından Engelliler parkına çıkıyoruz burasını beğeniyor ve daha sonra muhabbet için gelmeye karar veriyoruz. Uğradığımız marinada bisikletliler giremez sözü bizi kızdırıyor, kıyafetlerimizi de beğenmediler her halde ben ısrar ediyorum ama Şahin abim gemiye doğru yönelince dönüşe geçiyoruz.
Yoklama ve Şahin abimin diğer eldiveninin tekini de kaybettim. Artık tek eldiveni var bir teki mavi deri diğer teki siyah yün.
Yeni planda bu turun devamı var Güzelbahçe’den- Urla.

Comments (1) »

23 GÜN 2700 KM DÖRT DENİZ BİR GÖL

23 GÜN 2700 KM DÖRT DENİZ BİR GÖL
Başlığı okuyunca yok daha neler derseniz haklısınız ama fazlası var eksiği yok. Hanım ve ben, altımızda arabamız benzin zammıymış, Türkiye Avrupa’nın en pahalı benzini kullanıyormuş, ne gam en ucuz gördüğümüz gazcıdan depoyu doldurup yola devam ediyoruz.
Her şey devre arkadaşlarımızla gideceğimiz Antalya kampı planlaması ile başladı. Evden çıkınca bir de Ankara’ya uzanalım, oraya gitmişken Karabük’e sevgili dünürümüze uğrayalım oradan da bir Amasra yaparız dedik ve çıktık yola. Tarih 14 Mayıs 2011 Ege Denizini sesiz ve sakinliği ile kendi halinde bırakarak diğer deryalara doğru.
İlk durağımız SALİHLİ Kurşunlu Kaplıcaları(0236 712 50 00), kardeşim Halil hafta sonuna yer ayırtıyorum deyince tatil iki gün öne çekilmiş oldu. Yeşillikler içersinde, sessizliği akan derenin çağıltısının bozduğu bu kaplıcaya çocukluğumuzdan beri pek çok defalar geliriz, her ne kadar Şule çok istekli olmasa da hayır demiyor. Boz dağların eteğinde bir vadide, yeşilin her tonunu görebileceğiniz gece yatarken örtünmek isteyeceğiniz kaplıca siyatik, lumbago, nevrit, nevralji, bel ve boyun fıtığı ile kireçlenme, çeşitli cilt hastalıklarında, bazı kadın hastalıklarında, taş ve kum dökümlerinde, kırık ve çıkık sekellerinin çabuk iyileşmesi için faydalı bir suya sahip. Bizim çok fazla şikâyetimiz yok, amacımız tabiatından, oksijeninden faydalanabilmek. İki gece, üç gündüz kaldığımız kaplıcada sabah yürüyüş, termal su banyosu, gece muhabbet, mangal sefası kısacası yorgunluk ve dinlenme hepsi bir arada. İki kardeş olarak başladığımız bu kısa tatilde ilk gece halamın torunu Hilmi ve eşi muazzam bir gecede, ertesi gün amca çocukları Feyzan ve Feyyaz’da mangal partisinde bize eşlik ediyorlar.
ALAŞEHİR, kutsal şehir tatil öncesi dinlenme noktamız. Bağlar dolaşılıyor, yapraklar toplanıyor, salamuralar yapılıyor, balkona çiçekler dikiliyor. Akşam çatıda keyif, pideler, kapama ve eltimin nefis yemekleri. Memleketimle iki günlük hasret gidermeden sonra veda vakti.
ANTALYA, yolda çok fazla mola vermiyoruz sadece Serinhisar’da leblebi alıyor ve öğle yemeği niyetine leblebi yiyiyoruz. İlk durağımız Orduevinde soluklanıyor ve kısa bir şehir turundan sonra Karpuz kaldıran askeri kampına geçiyoruz. Dokuz gün kaldığımız bu kampta yirmi devre arkadaşı oldukça güzel günler geçirdik. Her dakikası ayrı bir güzellik, ayrı bir hoşluktu. Şule’nin teyzesini ve teyzekızını Afyon’da ziyaret edecektik onlarında Kemer’de olduğunu öğrenince ziyaret ediyor ve Afyon’u programdan çıkarıyoruz. Kamptan her sabah falezler boyunca, Kundu ve şelale deresi boyunca yaptığım yürüyüşler bu bölgeleri tanımamı sağlıyor. Havanın müsaade ettiği oranda denize giriyor ve güneşleniyoruz, bu arada artık kampların geleneksel hale gelen okey turnuvasında Şule hanım ikinci oluyor, geçen yıl dördüncü olmuştu. Kış boyunca yaptığı antrenmanların faydasını görmüş. Son gece şehirde bir lokantada toplanıyor ve kampa noktayı koyuyoruz.
ANKARA, uzun zamandır gelmediğimiz başkentin girişinde ki ferahlık ve akan trafik önceleri bizi şaşırtıyor ve Ankara değişmiş diyoruz ama Dikmen kavşağına gelince görüyorum ki Ankara eskisi gibi değişen fazla bir şey yok. Trafik yine karmaşa, hele beş gün boyunca gezdiğim ve gördüğüm yerlerde bunu daha iyi anlıyorum. Yeni yapılan yerler mutlaka güzel ama eskiler, fakirler taş taş üstüne konmamış,(bu arada Hamamönünde’ki düzenlemeyi beğendiğimizi ve Dikmen vadisinin yeşilliğinin bir vaha olduğunu söylemeliyim) zengin yapmış keyfine bakıyor, tek fark seçim propagandalarında “İnönü zamanında Kızılay’a giremiyorlardı” dediklerinin şimdi Kızılay’ı işgal etmiş olmaları. Her gün için bir arkadaşımıza program yaptığımız Ankara’da Sıhhiye Orduevinde kalıyoruz. Bir gecemizi Fikret ve Mine nin yeni evlerinde geçiriyor ve mutluluklarına ortak oluyoruz. Burada eski görev yaptığım Genel Kurmay Muhabere Tabur Komutanlığı kışlasının olduğu bölgeyi geziyor ve eski hatıraları, bir bardak çay eşliğinde canlandırmaya çalışıyorum birliğin eski gazinosu bu günün çay bahçesinde. Sevgili Engin ve Tuğba yı da ziyaret ediyor torunlar Nilsu ve Bartu ile hasret gideriyoruz. Mahmut, Yükselen, Mehmet, Neşe ve ilk Bölük Komutanım Yener Yüzbaşım ve eşi ile eski günleri yâd ediyor, ne olacak bu memleketin hali sorusuna cevap bulamadan Ankara’da ki son günümüzde devre arkadaşları ile toplanıyor ve Ankara turumuzu tamamlıyoruz.
KARABÜK, yeni rotamız sevgili dünürümüz Birgül Hanımı ziyaret edeceğiz, hafta sonu çocuklarımız da İstanbul’dan gelerek bize katılacaklar. Anneler damat ve gelinleri geleceği için heyecanlı hele son gün Birgül Hanım damadı için kekler ve pastaları döktürüyor ve biz de nasipleniyoruz. Ben ise Karabük’ü keşfetmekle meşgulüm önce Cuma Pazarını ziyaret ediyor ve çevreyi dolaşıyorum. Sabah yürüyüşü için evin hemen yakınında ki orman alanı bir harika insan burada yürümeye doyamaz o kadar çok parkur var ki yürü yürü bitmez. Çocuklar gelince program yapıyorlar ilk gün Eflani – Pınarbaşı istikametinde Volla Kanyonu, Ilıca Şelalesi, Devrakani Deresi bölgesini geziyoruz.
Ertesi günkü programımız Amasra günü birlik gidip döneceğiz. Önceden araştırma yapıyor, gezilecek yerleri tespit ediyor ve Amasra’nın meşhur balık ve salatasını yiyeceğimiz lokantayı not alıyorum.
AMASRA; Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon’ fethinden önce lojistik ihtiyaçlar öncesi mutlaka fethedilmesini istediği şehri tepeden gördüğünde “Lala, çeşm-i cihan (dünyanın gözbebeği) bu mu ola?” dediği kasaba.
Notlarıma bakıyorum ve gidiş güzergâhına göre turu planlıyor ve sürücümüz oğlum Fırat’a kendimizi teslim ediyoruz.
Programa göre önce İnkuma uğrayacağız sonra yol üzerinde Kuş kayası yol anıtı var. Amasra’da ise Antik tiyatro, müze, küçük liman, Boztepe, kale, Kemere köprüsü, fener, kilise, mendirek, büyük liman, Kaymakam evi, Çekiciler (Tahtacılar) çarşısı, Kadınlar (köylü) pazarı gezilecek, Kefaser’de gün batımı seyredilecek, Hoşafçılar lokantasında rakı balık yapılacak, ballı manda yoğurdu yenilecek.
Yeşilin her tonunun resmedildiği, bazı yerlerde toprağın renginin kaybolduğu, yolun her iki yanında ki ağaçların dallarının birleşerek gölgelik yaptığı, hemen yanı başımızda akan derenin bir görünüp bir kaybolduğu, bazen sessiz ve sakin akarken birden çağıldayarak aktığı ama renginin hiç değişmediği pırıl pırıl bir renk cümbüşünde sohbet ediyor ve bu güzellikleri seyrederek yol alıyoruz…
Yol üzerinde ki köylerin mahalleleri ve evleri birbirlerinden yüzlerce metre uzaklıkta, her mahallede minaresi metalden tek şerefeli bir cami var. Ancak bir cami diğerlerinden yapısı yanında minaresi ile de farklı incecik, üç şerefeli ve etrafta ki ağaçlarla yarışırcasına göğe doğru uzanıyor. Boş alan hemen hemen hiç yok daha doğrusu ormandan, ağaçtan boş kalan birkaç evlek yere ekmişler ürünlerini, oldukça dik olan bu yamaçlara tohumu ekmek ve hasadını yapmak Karadeniz insanının inatçı ve çalışkanlığının belirtisi olsa gerek.
İncekum levhasını görüyor ve yöneliyoruz tırmanmaya başlayınca aklıma Orhan Veli’nin şiiri geliyor “…biraz sonra denizi göreceksiniz” ve yanılmıyorum Karadeniz bütün haşmeti ile karşımıza çıkıyor nefis bir manzara eşliğinde sahile iniyoruz. Karadeniz beklediğimden daha sessiz, sakin ve berrak, Karadeniz’e Akdeniz’in selamını söylüyorum. Kısa bir sahil turundan sonra çay bahçesinde börek ve kek molası veriyor, uçuç böceklerini uçuruyor ve her anımızı fotoğraflıyoruz, günün anısını ise aldığım küpe çiçekleri ile yaşatmaya çalışacağız.
İkinci durağımız Kuşkayası yol anıtı, 176 merdivenle tırmanıyorum bana eşlik eden yok millet araba da oturup manzara seyrediyor. İki kitabesi bulunan anıt MS 41- 54 yılları arasında yapılmış karayolu dinlenme yeri imiş. Asıl dikkatimi çeken anıtın hemen ilerisinde ki orman içerisine doğru giden doğal taş merdivenler ve ağaçların köklerinin aldığı şekiller zamanım olsa idi daha ilerilere de gitmeyi isterdim. Anıt başında ki satıcıdan çilek alıyor ve yola devam ediyoruz.
İşte Fatih’in hayran olduğu yeşil ve mavinin bezendiği kalesi, eski evleri dar sokakları ve limanı ile Amasra karşımızda. İlk durağımız Küçük liman ve yöresel süt ve mamulleri, ot ile börek ve ekmek çeşitlerinin satıldığı ve satıcılarının neredeyse tamamının kadın olduğu Kadınlar Pazarı önünde aracımızı park ediyoruz. Dönüşte almak üzere peynirlerin tadına bakarak, satıcı kadınlarla laflayarak (daha doğrusu bunları ben yapıyorum ekip sadece seyrediyor) kaleye doğru yürüyoruz. Kemere Köprüsü adayı ve Amasra’yı birbirine bağlıyor. Burada daha önce beraber çalıştığımız mesai arkadaşlarım o günün gençleri Cem ve İsmail ile karşılaşıyor ve laflıyoruz. Ağlayan ağacı görüyor, buradan büyük limanı seyrediyor, Kale, Cenova Şatosu, (mahalleliden birkaç kişiye şatoyu soruyoruz bilmiyorlar) Kilise şapel (bugün Kültür ve Sanat Evi olarak kullanılıyor) geziyoruz. Çekiciler Çarşısına iniyor, tahtacıları dolaşıyor ve bu çarşıda zamanımın büyük bölümünü burada ne arıyor diye merak ettiğim sahafta geçiriyorum. Sahibi bu işe gönül vermiş ve kitaplara gözü gibi bakıyor. Büyük limana yöneliyor mendirekte tur atıyor, tur teknelerini inceliyor ve daha geniş bir zamanda gelip tur yapmak üzere anlaşıyor, dükkânlara bakarak gezerken buranın meşhur yumurta tavalarından alıyorum. Son durağımız eski hamam oluyor ve lokantaya doğru hareketleniyoruz. Her şey önceden planladığımız gibi tam saatinde kerrat vaktinde eski Hoşafçılar yeni Martı lokantasına giriyoruz.
Garson benim sorularım karşısında bunalınca beni aşçıya götürüyor ve hangi balıkları yiyeceğimiz konusunda anlaşıyoruz. O bana Fener tavayı tavsiye ediyor ben kendisinden daha iyi yapacağımı söyleyince vaz geçiyor. Hakikaten yan masaya geldiğinde baktım benim fener tava daha güzel. Kavun peynirle başlıyoruz muhabbete, salata bir harika içinde yok yok yağı, sirkesi, yeşillikleri ile mükemmel. Sohbet yanımızda çocuklarımız ve dünürümüz olunca bir harika ancak mezgit tava bu sohbeti bölüyor. Mezgitler bizim bildiğimiz gibi iri değil sardalyadan biraz büyük, çok güzel pişirilmişler yağın zerresi yok işin püf noktası da bu olsa gerek. Bir tava kaşla göz arasında bitiyor ve istavritler geliyor bir rakı, bir istavrit bir salata derken o da bitiyor ve şefin tavsiye ettiği iskorpitin tadını beğenince bir tavada ondan söylüyoruz. Finalde gün batımını seyretmek üzere yer değiştiriyor ve helva ile son kadehlerimizi yuvarlıyoruz.
Artık yolcu yolunda gerek çarşıdan keçi peynirimi alıyor ve dönüşe başlıyoruz. Son bölümde Bakacak tepede gün batımına çıkıyor ve göz alabildiğine deniz, ufuk ve güneş. Güneş her an renk değiştirerek ve serinlik dalga dalga yayılırken çay ve kahvelerimizi içiyoruz. Aşağıda ki kumsal dikkatimi çekiyor ve kömür tozu olduğunu öğreniyorum. Bölgedeki kömür ocaklarının atık kömürleri buraya depolanıyor ve köylüler gelip buradan kömür parçalarını topluyorlarmış. İlginç olanı koyda balıkların yaşaması ve o esnada kayaların üzerinden balık tutanları görmemiz.
Günü batırınca yola çıkıyoruz yorgun ama mutluyuz. Dört yıl önce planladığım ama bir türlü göremediğim Amasra ile tanışıyor ve bir daha sefere bir gece kalacak ve yeni lezzetler keşfetmeyi planlayarak koltuğu geri yatırıyor ve gözlerimi kapıyorum.
Vedalaşıyoruz oğlum ve sevgili gelinim İstanbul’a biz Bolu’ya doğru yola çıkıyoruz. Herhalde sevgili dünürümde birkaç günlük dinlenme ile kendine gelir.
BOLU; Üç yıl görev yaptığımız çok güzel anılarımızın olduğu bu şehirde bir gün kalmayı ve sevgili dostumuz Mehmet Bey ve eşini ziyaret etmek istiyoruz ancak onlar şehir dışında olunca biz de Abant’a rotayı çeviriyoruz. Önce kısa bir tur, gölün mavisi, ormanın yeşili eşliğinde eski günleri yâd etme adına kısa bir mola ve eski anılara kalkan kadehler.
Turumuzun son etabı için yola çıkıyoruz Marmara Denizine kenarından geçerken Akdeniz, Karadeniz ve Abant Gölünün selamlarını söyleyeceğim. Mola yok sözde ama Bursa’ya girmeden çevre yolundan yola devam etme imkânı varken şehir trafiğinin zahmetine katlanmaya değer bir mekân var. Eski garajın olduğu meydanda Uludağ dönercisi bizim için artık mutlaka uğranılması gereken bir yer. Şıra eşliğinde 1,5 döner ve tatlı yenecek ve gereği yerine getiriliyor.
İzmir’den ayrılalı 23 gün olmuş Şule Hanım “evim evim güzel evim” tekerlemesi ile evine kavuştuğu, kazasız belasız geri döndüğümüz ve arkadaşlarımızla, dostlarımızla, dünürümüzle, çocuklarımla paylaştıklarımız için mutluyuz. İyi bir dinlenmeyi hak ettik tabi fırsat bulursak.
05.06.2011

Leave a comment »

ÇAT KAPI

ÇAT KAPI
Hava sıcak, nem yüksek havuz serinlemeye yetmiyor kapağı yazlığa atmak lazım. Yazlık yok ama bir söz var ki bu konu da ki bütün engelleri yıkıyor. ‘En iyi yazlık ya akrabanın, ya da arkadaşın yazlığıdır!’ Büyüklerimiz bir şey biliyor ki bu sözü söylemişler onları yanıltmamak lazım bununda en iyi yolu yazın akrabayı, arkadaşları yazlıkta ziyaret. Bununda en güzel yolu “çat kapı” üç dört günlük ziyaretler.
Önce bir telefon mecburen davet ettirme sonra birkaç parça giysi fazla çanta alıp ev sahibini ürkütmeyeceksin. Çat kapı ziyaretin olmazsa olmazı en kocamanından tercihan 10-12 kg arası karpuz. Bunu gören yazlık sahibi biliyor ki karpuz bitince gidecekler ha babam karpuz ikram ediyor ama mübarek 4 günde zor bitiyor…
İlk çat kapı durağımız Şahin abimin ve Nadire yengemin Seferihisar’daki yazlıkları. Kışın haftanın 3-4 günü sabah beraber yürüyeceksin, sabah balıkçı barınağında çay keyfi yapacaksın sonra onları yazlıkta serbest bırakacaksın olur mu? Olmaz.
Burasının keyfi sabah yürüyüşünde başlıyor. Avni, Osman, Halil ve Süha beylerin ve Şahin abimin katıldığı yürüyüşlerde tabi’i ki ana konu ne olacak bu memleketin hali. Yürüyüş esnasında yol boyunda ki dut ve eriklerin tadına bakmak benim görevim. Sonrasında kadınlar matinesinde deniz banyosu keyfi ile devam eden spor bizi yormuyor aksine dinçleştiriyor.
Ekibin tavla partileri ise sitenin olmazsa olmazları arasında. Sığacık pazarına yapılan gezi ve alışveriş hoş vakit geçirtiyor. Eski tüfek askerlerin yoğunlukta olduğu sitede eski dostlarla akşam deniz keyfinde sohbet edip eski günleri anmakta ayrı bir güzellik. Tabi olmazsa olmaz bitmek bilmeyen 12 lik Trabzon ekmeği eşliğinde sabah kahvaltısı ve Nadire yengemin dört gözle beklediği balık ızgara. Söz veriyorum kalamar ve karideste yapacağım. Karpuz bitince yol görünüyor, istikamet Bodrum.
Öncesinde Alaşehir’e uğrayıp bağdan üzüm kesiyoruz sadece karpuz Bodrum ekibini kesmez. Devre arkadaşlarım İ.Eren zaten Bodrum’lu oldu senenin 10 ayı orada Meho’da yazlık kiralıyor. Ekip diğer arkadaşlarda katıldığında hayli güçlü.
Yalıkavak’ta ki site bir harika, deniz her iki plajı ile mükemmel burada da sabah yürüyüşle başlıyor, mesafe uzun Meho’yu durdurmak mümkün değil adam öyle bir yürüyor ki bazen geri dönüp bize hal hatır soruyor. Ama İbo ile çareyi buluyoruz Meho’ya köstek takacağız. Gündüz yürüyüşe çare buluyoruz ama akşam muhabbete, Zevcan ve Yükselen’in mezelerine, Meho’nun balık ızgarasına ve Rakıya çare mümkün değil bu ikili dur durak bilmiyor ben de mecburen bunlara uyuyorum. Çözüm; sabah yürü, içtiklerini terle at, akşama hazır ol, iyide kaç gün dayanabilirim ki çare 4 üncü günün sonunda rotayı önce Alaşehir’e sonra Urla’ya çevirmek.
Sevgili arkadaşım Fikret ve eşi Mine tam bir Urla sevdalısı oldular emekli olunca kiraladıkları ev onları kesmedi ve yazlık sahibi oldular İskele’de. Fikret hayalindeki begonvili, Mine limon ve narı dikti bile. Şimdi bu arkadaşları yalnız bırakmak olmaz hem Aydın karpuzu da çıkmış. İlk gece kutlama yapıyoruz Fikret balıkları hazırlamış, soslamış ve gayet güzelde ızgara yaptı, alıştı o da İzmirli oldu artık. Temennimiz devamlı İzmirli olmaları.
İskele, Çeşme altı yürüyüş güzergahımız sonrasında çarşı, alışveriş, Osman amcada çay keyfi ve istersen balık mezatı. Deniz sabah hamamı şeklinde kısa, akşam ise keyifli. Hedef akşam sofraya hazır ve nazır oturmak, sofra hazırlanırken atıştırmalıklarla başlayan muhabbetin hakkını vermek. Kahve veya çay keyfi için Deniz altı kafe iki adım mesafede.
Çat kapı gezileri, akraba eş dost ziyaretleri tabii ki bu kadar değil öncesinde Altınoluk var, davet edilip te gidemediklerimiz ve seneye randevu verdiklerimiz ayrı… İşin sırrı karpuzda kap karpuzu çık yola.
Tabi bu çat kapı ziyaretlerinde Alaşehir’in ayrı bir önemi var. Buraya giderken karpuz götürmene gerek yok en iyisi orada var. Her gidişin dönüşünde alınan kiloları vermek ayrı bir problem. Sabah yürüyüşleri tarihin yeniden yaşanması yanında yol boyunda ki mevsimine göre erik, dut, incirin tadına bakılması ile ayrı bir anlam kazanıyor. Bağdan yaprak ve üzüm toplamak en faydalı sporlardan biri. Öğleyin kapamacı veya borsa lokantasını ziyaret akşam Top tepe’de ki muhabbetin yapılmasını engellemiyor. Hele kardeşim Halil’in 10 numara misafirhanesinde veya bağda serin bir havada eltimgil Semanın nefis yemekleri eşliğinde ki muhabbet çat kapının sıklıkla yapılmasını gerektiriyor. Sabah kahvaltısın da ki 10 ekmek hamurundan yapılan pişinin, kesikli, kıymalı ve tahinli pidelerin bir anda yok olması beslenme uzmanlarını çileden çıkarır. İşin en keyifli yanı ise çocuklarımızın, gelinlerimizin ve kardeşlerin bir arada bulunduğu zamanlar ki tadına doyum olmuyor.
Tavsiye ederim çat kapı ziyaretleri yapın kışın dostluk yaptığınız arkadaşlarınızı akrabalarınızı yazlıklarında boynu bükük yalnız bırakmayın!!! Onlar dört gözle sizi bekliyor!!! Gittiğiniz yer şenlensin, döndüğünüz yer dinlensin. Bizim öyle olduğundan eminim. Çat kapıyı yaratan dostlarımıza teşekkürler, sizlerle olmak her zaman güzel, diğerlerine, unutanlara gözünüzü açın bizden mahrum kalmayın.
28.07.2011

Comments (1) »

KEMERALTI TURU

KEMERALTI TURU
Bu gün Kemeraltı Turuna katılacağım tur gönüllümüz yine Yaşar Aksoy Bey. Gönüllüsü diyorum çünkü daha önceki turlardan dolayı kendisini rehberler derneği şikâyet etmiş. Telefonda bunu anlattığında hayret ediyorum daha önce ben İzmir turu için müracaat ettiğimde olumsuz yanıt almış, arkadaşlarıma mahcup olmuş ve bu turlara katılmayı bir vatandaşlık görevi gibi görmeye başlamıştım. Bir nevi Yurttaşlık Bilgisi dersi “ Çevremizi tanıyalım.”
Karşıyaka’dan vapurla geçecek ve kahvaltımı Konak Meydanında yapacağım niyetim bu, ev de azığımı da hazırlıyorum. Ama Konak’ta ki seyyar çaycının daha gelmemiş olacağını düşündüğüm için rotayı Pasaport seyir teraslarına çeviriyorum. Hani şu yıkıldı yıkılacak denilen teraslar. Son bir keyif yapmakta fayda var.
Motorda gözlerimi kapatıyor ve hayal ediyorum. Kemeraltı iç deniz olarak kalsaydı, doldurulmasaydı! motor Kızlarağası hanı önüne yanaşsaydı ve ben de kahvaltımı orada yapsaydım, Kemer li kapının altından geçseydik turumuz da oradan başlasaydı. Bu günden çok farklı görüntüler olurdu mutlaka diye düşünürken çaycının sesiyle hayallerim sona eriyor ve gördüğüm manzara ile hem gülümsüyor hem de İzmir gibi bir kentte yaşadığım için mutlu oluyorum. Karşı koltukta oturan iki genç küçük öpücüklerle her halde uyanmaya çalışıyorlar. Bu görüntü İstanbul’da ki olayı düşündürüyor acaba diyorum kaptan bunları görse “burası şey yeri değil inin lan aşağı deyip döver, denize atar mı? Etraftakilerin umurunda bile değil gençler, işte diyorum İzmir. Motor Pasaport’a yanaşıyor ve hızlı adımlarla işlerine gidenlere hayırlı işler dileklerimi ilettikten sonra terasta çayımı söylüyor ve serin bir havada keyfime bakıyorum. Bu sabah keyfinin gezi ve sonrasında akşam bölümünü düşününce içim daha bir ısınıyor.
Konak meydanına geldiğimde Gizem Hanım elinde listesi, gezi notları ile yanında Çağlar Bey megafonu ile hazır. Sonrasında Burhan Bey ve eşini, Okan Abiyi ve nihayet Ankara’dan gelen arkadaşım Fikret’i görüyorum. Eski turlardan tanış olduğumuz turdaşlarla sohbete başlamıştık ki Yaşar Bey görünüyor sıkı giyinmiş bu gün. Deri mont, deri şapka, siyah gözlükleri ile bir motoru eksik dinç ve karizmatik.
Yaşar Bey bizi İLK KURŞUN anıtı önüne davet ediyor ve anıttaki yazıttan isimler okuyor subaylar, öğretmenler, kaymakamlar ve Hasan Tahsin. 15 Mayıs 1919 da İzmir’in işgalinde şehit olanlar onları saygıyla anıyor ruhlarına Fatiha okuyor ve Kemeraltı turumuza yağmurla beraber başlıyoruz. İlk durağımız Saat Kulesinin önü bu bölgede ki tarihi yapıtlar hakkında bilgi alıyoruz.
KONAK MEYDANI (ki adı Konak Belediyesi kararıyla Atatürk Meydanı olarak değiştirildiği belirtilse de) İzmir’in en önemli simgesi ve adeta İzmir tarihinin yazıldığı alan da ki SAAT KULESİ 1901 yılında Sultan II. Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. yılında armağan olarak mimar M.Raymond Pere tarafından inşa edilmiş. Üst bölümde, dış yüzlerde bulunan dört adet saat Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından armağan edilmiş olan saatin çanı hariç diğer bölümleri halen çalışmaktadır.
Konak Meydanı’nda mescit kadar küçük, tek kubbeli çinileri ile dikkati çeken YALI CAMİSİNİ Mehmet Paşa’nın kızı Ayşe Hanım 1748 yılında yaptırmış. Çinileriyle meşhur bu cami İngiliz Ayşe adıyla da anılıyor. Bir Cuma namazı için gittiğim ama restore nedeniyle kapalı olan cami açılmış. En kısa zamanda burada bir Cuma namazı kılmak gerekir diye düşünürken Yaşar Bey yönümüzü geriye çeviriyor ve HÜKÜMET KONAĞI ile ilgili bilgileri alıyoruz. İzmir’in ilk yönetim merkezi olarak Katipzade Konağı vali konağı olarak kullanılır ve bu konak nedeniyle bölge Konak olarak anılmaya başlanır. Ancak ilerleyen yıllarda konak yeterli olmaz ve 1868 yılında yeni bina yapımına başlanır, 1872 yılında tamamlanır. 1970 yılında yanan bina aslına uygun olarak tamir edilir. 1919 İzmir işgalini, 1922 Kurtuluş savaşını gören ve gönderine Türk Bayrağı çekilen bu bina İzmir’in yaşayan tarihidir desek yalan olmaz…
Meydanın en önemli binalarından biri olan SARI KIŞLA’ nın bu gün sadece temsili dış duvarları var. Kışla-i Humayun şeklinde de anılan yapı1829′da inşa ettirilmiş ve 1953′de İzmir Belediyesi tarafından yıktırılmıştır. Yıkılmasından önce İzmir’in sembollerinden biri olan ve taşlarının renginden dolayı Sarı adıyla anılan talimhane, İzmir’de Batılılaşmayı yansıtan ilk kamusal yapıymış…
Saat Kulesinden hemen İBB sinin KEMERALTI’nı tanıtan panolarının asılı olduğu bölüme gidiyoruz burada serbest olarak panolar inceleniyor ve tur öncesi bilgi sahibi oluyoruz. Ben geçen hafta burayı gezmiş ve yırtık olan panonun değiştirilmesi için İBB sine e- posta göndermiştim. Belediye binasına 100 m. mesafede daha da yırtılmış olarak duruyor pano, birkaç metre ilerisinde ise zabıtalar umursamıyorlar bile. Yaşar Bey hepimizi platformdan aşağı inmeye ve platforma, yere bakmaya davet ediyor. Hayret! Bakar kör dedikleri bu olsa gerek pek çok defa üzerinde gezindiğim platform bir harita ve İzmir’in ilk yıllarını tasvir ediyor işte bu harita üzerinde bize bilgi veriyor Yaşar Bey.
Bu gün Kemeraltının bulunduğu bölüm iç denizmiş ve liman girişinde ki kale İzmir’in ilk direnek noktası imiş buradan yapılan saldırılar püskürtülemezse daha gerilere Tepekule (Smyra) veya Kadifekale (Pagos) a çekilinirmiş. Bu kale ilk defa Timur tarafından 1402 de fethedilmiş. Buldukları yöntem çok ilginç denizden gelemedikleri için denizi yani iç limanı Kadifekale’den getirdikleri taşlarla dolduruyorlar aylar süren çalışma ile ve karadan saldırarak kaleyi alıyor ve yıkıyorlar. Sonra bu kalenin temelleri üzerine yapılan camiye Hisar Camisi adı veriliyor.
Adını Ahmet Ağa Camisinin inşası sırasında yapılan bir kemerden alan ve bu kemerin altından geçilerek girilen arasta önceleri çatısı kapalı bir mekân imiş. Her zaman içinde bulundurduğu tarihsel ve kültürel değerlerle İzmir’in en sembol mekânlarından biri olmuş. Yaşar Beyin deyimiyle “İzmir Hilal’i, 7 cami, 7 Havra, 1 Kilise ile dünyaya örnek hoşgörü çarşısı Kemeraltı.” Yüzlerce yıldır ticaret aksı üzerinde olan çarşı; 17 inci yüz yılda kervanlarla taşınan ticari ürünlerin ihraç edildiği limanın, kale tarafından korunan iç limanın sağ kıyısında Frenk tüccarlarının dükkânları, limanın iç kısmında ise kervansaraylar, hanlar bulunuyormuş. İpek Yolu’nu takip eden deve kervanlarıyla İzmir’e getirilen mallar, bu hanlara indiriliyor, Ceneviz tüccarları aracılığı ile de limandan gemilere yüklenerek ihraç ediliyormuş… Kemeraltı Çarşısı süreç içersinde üzüm ve incir işletmeleri süngercisi, sepetçisi, sucusu, hallacı, ayakkabıcısı, süpürgecisi, şerbetçisi, ekmekçisi, hamalı, baharatçısı, samancısı, demircisi, kömürcüsü, çivicisi, hanları, hamamları, otelleri, tarihi ve kültürel yapıları şeklini değiştirse de hele İzmir Milli İktisat Kongresinin yapıldığı bölge olması dolayısıyla önemini muhafaza ediyor.
Bir yazarın anlatımıyla “Eski İzmir, Yahudi kızları, Adalılar, Giritliler, Ermeniler, Çingeneler, Kürtler, Boşnaklar, Arnavutlar, Rumeliler; dostluklar, yoksulluklar, dayanışmalar, susam yağında pişen pamuk yumuşaklığında ki lokmalar, her ölünün ardından gözyaşı yerine dökülen irmik helvaları, ıspanaklı boyozlar, tava yumurtaları, fırında ayvalar…” Bunların hepsini bünyesinde barındıran Kemeraltı.
Kemeraltı ile ilgili genel bilgilerden sonra yola devam ediyoruz. Yolda bir kanal kapağı dikkatimi çekiyor kapak üzerinde ki yazı Osmanlıca arkadaşlara gösteriyorum hemen fotoğraflıyorlar. Şu anda Kadın Doğum Hastahanesi olarak kullanılan 1851 de Sadrazam Ahmet Vefik Paşanın gayreti ve Padişahın 1 tas altın bağışlaması ile yapılan ilk Müslüman doktor ve eczacının çalıştığı ilk Türk hastanesi GUREBA-I MÜSLİMİN, Memleket ve Devlet Hastaneleri adını alan binanın önündeyiz. Daha doğrusu bu binanın önünde nerede ise bir köşeye sıkışmış yanında ki kapalı oto garajının ve ağaçların arasında kaybolmuş, terk edilmiş, ihmal edilmiş bir köşede S. Ferit Eczacıbaşı’nın heykeli önündeyiz. Ferit Beyin İzmir ve eczacılık tarihi için yaptıklarını ve atılımlarını dinleyince heykelinin daha görünür ve daha güzel bir yeri hak ettiğini Burhan Bey le paylaşıyoruz. Daha önceki gezide tanıdığımız Dr. Mustafa Enver’i bir defa daha saygıyla yâd ederek Gureba Hastanesine gelen bir hastanın yazdığı şiiri Yaşar Beyden dinliyoruz.
Bu beldeye çaresiz gelen garibanlarız,
Yarabbi yardım et. Biz şifaya muhtacız,
Dostane bakışlar sıladan verse de müjde,
Hastanemiz ismine uygun gurebayız.
Buradan MİLLİ KÜTÜPHANEYE geçiyor ve yılların eskitemediği avizenin tüm haşmetiyle ben her şeye şahidim dercesine aydınlattığı salonda Müdür Ahmet Bey’in verdiği bilgilerden 1908 yılında İttihat ve Terakkinin İzmir’de bir kültür kurumu kurulması düşüncesinin Milli Kütüphaneyi ortaya çıkardığını öğreniyoruz. Salepçioğlu konağının selamlık bölümünde kurulan kütüphane daha sonra 1913 de yeni binasına taşınmış. Elhamra sineması kütüphaneye vakfedilerek gelir elde etmesi sağlanmış. Ancak şu anda çıkarılacak bir kanunla kütüphaneden devlet desteği kesilmek isteniyor ve Elhamranın kira geliri yeterli görülüyormuş. Daha önce gelip çalıştığım kütüphanenin bilgisayar sistemine geçmesine memnun oluyorum. Haftanın 6 günü açık olan ve her Perşembe bir konunun görüşüldüğü Perşembe toplantılarının yapıldığı kütüphanede 5000 civarında el yazması orijinal eserlerde var. Bunlardan Kâşif Çelebinin orijinal dünya haritasını, 1531 de Aristolesin yazdığı kitabı inceliyor ve kütüphaneden ayrılıyoruz.
Eğer müsaade ederlerse Elhamra sinemasını yani Devlet Opera ve Balesini gezeceğiz izin vermiyorlar ve Meserret Oteline/ Kahvesine yöneliyoruz. Yolda Okan abi Bahri Baba Parkının hikâyesini anlatıyor. Denizden bir ceset çıkar kimliği yoktur ve denizden çıktığı için Bahri Baba adıyla mezar taşı yapılıyor sonrasında burası park yapılınca bu ad veriliyor.
Yaşar Beyin bastonun ucunu takip ederek Kemeraltı çarşısına giriyor ve Karakolun karşısında ki MESERRET OTEL/ KAHVESİNE giriyoruz. XIX. Yüzyıl ikinci yarısında inşa edilen Küçük Barut Hanın önemli oranda düzenlenmesiyle, 1911 yılında hizmete girmiş ve otuz üç odalı bir otelmiş. Kemeraltı’ın tarihi Meserret Hanı, Şair Eşref’in fıskiyeli havuzun başında hürriyet şiirleri yazdığı, Atatürk’e suikast için İzmir’e gelen eski İttihatçıların 13 ve 14 nolu odalarında kaldığı, Yaşar Beyin de nice şiirini karaladığı eski ve kadim bir mekânmış… Yaşar Beyin, çocuk iken, avlusuna bitişik işyerinde ciltçilik yapan Altınkalem İzzet amcasının dizi dibinde kurtuluş savaşı hikâyelerini dinlediği bir yapıymış otel. Eskiden Kemeraltı’nın en uğrak konaklama mekânlarından olan otelde Ege’nin kasabalarından İzmir’e gelen kişiler günler öncesinden bu otellerde yerlerini ayırtırlarmış. Bugün, yakın yıllarda gördüğü onarımdan sonra çarşı ve kahvehane olarak çalışmaktadır. Yaşar Bey sözlerini yazdığı ve Ali-Aysun Kocatepe tarafından bestelenerek söylenen “Kemeraltı Güzeli” şiirini okuyor ve çaylarımızı yudumluyoruz…
Moladan sonra hemen yakında ki KEMERALTI CAMİSİNE giriyoruz. Camiyi Yusuf Çamazade Ahmet Ağa 1671 yılında yaptırmıştır.
Hızlanmak zorundayız yağmur yağdı yağacak, hava iyice kapattı her zaman ortalık yerde olan şemsiye satıcıları sanki sır oldu, hiç biri orta da görülmüyor. Nerede bunlar derken birini yakalıyor şemsiyeyi alıyorum ve yağmur başlıyor. Kendimiz ALİPAŞA MEYDANI’nda ŞADIRVANIN altına atıyoruz. 250 yıllık şadırvanın etrafında deve kervanlarının mola verdiği gravürleri yapılmış ve bu gravürler çok meşhur ve pahalı imiş. Ayrıca bu meydan da zamanında bazı idamlarda gerçekleştirilmiş.
Esnafın bazen İngilizce, bazen Türkçe davetlerine karşılık vermeden ve bu Türk turistlerde nereden çıktı demelerine aldırmadan BAŞDURAK CAMİSİ’ne giriyor ve 1652 yılında yapılmış bu camide bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun dinmesini beklerken turun iptal edilmemesi için de dua ediyorum.
Yağmurdan sonra göl haline gelen sokaklardan bata çıka turun bazı bölümlerini iptal eden Yaşar Beyin bastonunu takip ederek KIZLARAĞASI HANI’na geliyoruz. Üst kata çıkıp Konak Belediyesinin ikramı olan kumanyalarımızı Gizem Hanım ve Çağdaş Bey dağıtıyorlar birer de çay söyleyip Fikret ve Okan abi ile sohbete başlıyoruz. Yanımız da ki genç kızlar kahve falına baktıklarını görünce bende bir kahve söylüyorum ve falıma bakıyorlar doğruluk oranı yüksek. Han, Liman Kalesinin hemen arkasında iç limanın önemli yükleme ve indirme mekânlarından biri olarak 1744 yılında Darüsseade Ağası Hacı Beşir Ağa tarafından yaptırılmış. 1982 yılında yıkım kararı ile yıkılmaya başlanmışken durdurulan yıkımdan sonra restore edilerek bu günkü halini almış el sanatkârları ve antikacıların yer aldığı Kemeraltının turistik mekânlarından biri olma özelliğini kazanmıştır.
ÇAKALOĞLU HAN İzmir yangının izlerini tavanında taşıyan önünden geçerken açık kapısından içeri baktığımda ürperdiğim bir yapı idi. İçine girince yanılmadığımı anlıyorum. 1805 yılında inşa edilmiş ortada bir koridor ve iki yanında odaların olduğu bu han; bu gün içinde gecekondu barakaları barındıran depo olarak kullanılan bakımsız, pis, kirli ve kaderine terk edilmiş görünümünde içinde iş yapanlarda bu düşüncemi doğruluyor. Batak isimli kâğıt oyunu oynayanlar bizi hiç umursamıyor bol küfürlü kavgalarına devam ediyorlar. Yaşar Beyin bizi buraya getirme nedenini çıkışta anlıyoruz. Kapının yanında ki çeşmenin suyu akmıyor ama kitabesi halen duruyor, Kitabenin üst bölümünde açık bir perdenin içinde cami ve külliyesi ortada Osmanlıca yazılar ve Yahudilerin yıldızı en altta ise bir cami var. Ortada ki yazılarda Yedi Uyuyanların ve köpeklerinin isimleri yazılı. Altında ki yazı ise “Uyuyanlar, uyanacaklar ve gerçeği görecekler” yazıyormuş. Müslüman hanının önünde, cami motifli bir kitabede bu Yahudi işareti ve Hıristiyan efsanesini anlayamıyorum. Soruyorum, aldığım cevap yapan kişinin Kuran da ki Meryem suresinden etkilenmiş olabileceği. Pek tatmin olmuyorum. Ben, ne olursanız olun ister Musevi, ister Hıristiyan sonunda gerçeği göreceksiniz o da cami yani Müslümanlık diye değerlendiriyorum kitabeyi.
Handan denize doğru yöneliyor ve şimdi yerinde boş bir alan olan HEMPERSUYAN HAN’ ının olduğu bölgeye geliyoruz. İzmir İktisat Kongresi bu handa toplanmış. Yıl 1923 daha Cumhuriyet ilan edilmemiş, Lozan imza edilmemiş, bağımsızlık kazanılmamış ama ekonomik bağımsızlık için çalışmalar işte bu bölgede başlatılmış. Yaşar Bey incir işletmesi olan ve kokan bu hanın güzel kokması için bir zamanlar İzmir’in sembolü olan Süleyman Ferit’in Altın Damlası kolonyaları ile temizlendiğini anlatıyor. Han da kongre toplanırken civarında ürünler sergilenmiş ilk fuarın temelleri atılmış. Bu gün bu caddenin köşesinde o günlerin anısına 4 sütun yükseliyor İşçi, çiftçi, sanayici ve tüccarı temsilen. O gün ekonomik bağımsızlığı düşünenlerin o gün yaptıklarının bu gün satıldığını ve yok edildiğini yanlı ekonomik bağımsızlık değil her türlü bağımsızlığını kaybetmiş bir Türkiye’nin bu günleri hak etmediğini düşünüyorum.
Yaşar Bey turun yağmur nedeniyle burada sona erdiğini ancak kalan bölgeleri kendimizin gezebileceğini belirtiyor, biz ekipten ayrılarak Fikret, ben ve Okan abi tura devam ediyoruz.
Yağmur nedeniyle gidemediğimiz Hisar Camisi, Kestane Pazarı ve Şadırvanaltı camilerini geziyoruz. HİSAR CAMİSİ, bu caminin bazı kaynaklarda Latin Kilisesinden dönüştürüldüğü bazı kaynaklarda da Aydınoğlu Özdemiroğlu (Molla) Yakup Bey tarafından 1597–1598 yıllarında yaptırıldığı Timur tarafından 1402 yılında yıktırıldığı da yine kaynaklarda belirtilmektedir. Cami Hisar’ın Aşağı Kapısı önünde bulunduğundan ötürü de Hisar Camisi ismini almıştır. KESTANE PAZARI CAMİSİ, Kestane Pazarı denilen yerde bulunan bu camiyi Emin oğlu Hacı Ahmet Ağa 1079 (1663) yılında yaptırmıştır. Kesme taş ve moloz taştan yapılan cami iki katlı olup alt katında dükkân ve depolar bulunmaktadır. Bu camide ilginç görüntülerle karşılaşıyoruz. Kuran Kursunun da bulunduğu ve bu gün Türkiye’nin gündemini meşgul eden Fetullah Gülen’in Camisi olarak bilinen bu caminin içi çocukların oyun alanı görüntüsünde. Caminin bir bölümünde Kuran Kursu öğrencileri uzanmış nerede ise yatıyor veya oyun oynuyor ama cemaat, namaz kılanlar rahatsız değil öyle görünüyor kimse onları ikaz etmiyor. Dışarıda hocalarına ile bu konuyu soruyorum aldığım cevap “onlar daha çocuk, eğitimleri zor fazla sıkmıyoruz” ne diyeyim alan memnun satan memnun. ŞADIRVANALTI CAMİSİ, Eski İç Liman kıyısında bulunan 1636 yılında yapılmış bu cami ismini yanında ve altındaki sekiz sütunlu şadırvandan almış.
Yönümüzü HAVRA SOKAĞI’na yani 929.Sokak’a çeviriyoruz halk arasında havraların bu bölgede bulunmasından dolayı bu adla anılan sokak çarşının en hareketli bölgelerinden biridir. Çevresindeki havraların yanı sıra yakın zamanlara kadar meyhaneleriyle ünlü olan bu sokak Cumhuriyet’in ilk yıllarından bu yana İzmir’in balık ve sebze pazarı olma özelliğini sürdürmektedir. Bu sokak her Kemeraltı’na geldiğimde mutlaka uğradım bir mekân, hiçbir şey almasam bile mevsimine göre meyve ve sebzelerin renk cümbüşünü, tazeliğini ve balıkların çeşidini ve her çeşit kokuyu duyduğum bu sokakta bu sefer havralar için geldik. Okan abi üç havranın yerini biliyor sokağın İkiçeşmelik çıkışına gelmeden önceki sokaktan sola dönüyor ve Etz hayim, Hevra ve Algozi havralarını dıştan görüyoruz. Algozi bakımlı, belli ki ibadete açık, diğer ikisi bakımsız ve bir bölümü ile yıkılmış. Kemeraltı burada bitiyor ancak Fikret, Oteller sokağını görmemiş devam ediyor, burada da kısa bir tur atıyor ve Fikret’e rehberlik yapıyorum işte gezilerin faydası. Altınparkı bile anlatıyorum. Bu arada deniz ürünü olarak bildiğim Sübye nin bir şerbetinin olduğunu da Mezarlıkbaşı Otel Antika’nın yanında ki Sübyeci Zeynel’den öğreniyorum. Kavun çekirdeği şeker ve su ile ezilerek macun haline getiriliyor sonra kevgirden geçirilerek süzülüyor ve elde edilen beyaz mayi su ile karıştırılarak içiliyor ve bazı hastalıklara iyi geliyormuş. Zeynel Beyin hanımı daha sonra bize bunu hazırlayacak sözleşiyoruz.
Dönüş yolunda çay molasını KELLE HALİLİN MEYHANESİ’nde veriyoruz. Halil’le meyhane kültürü üzerine yaptığımız sohbetten sonra özel bir sıra gecesi sözü alıyor ve yolumuza devam ediyoruz.
Yorulduk, iyi bir dinlenmeyi hak ettik, simdi sıra sabahleyin akşam keyfini düşündüğüm bölümde, Kemeraltının eski meyhanelerinin olduğu VEYSEL ÇIKMAZI’nda. Eski örneklerinden tek kalmış Karadeniz Meyhanesi/ Ferit Babanın yeri yorgunluğumuzu atacağımız ve bu turu taçlandıracağımız yer. Rakımızı, kavun ve peynirimizi söyleyip bu gün böyle biterdi deyip kadehlerimiz kaldırıyoruz.
Artık dönüş zamanı kalkıyoruz ve aklıma SALEPÇİOĞLU CAMİSİ geliyor hemen yolumuzun üzerinde uğruyoruz. Salepçioğlu İş Hanı’nın arkasında bulunan bu camiyi Salepçioğlu Hacı Ahmet Efendi 1906 yılında yaptırmış. Camına yapıştırılan şu satırlar dikkatimi çekiyor.
Ey kul kalk kıl namazını,
Sonra kılarım diyenlerin
Kıldık dün cenaze namazını.
Turumuz bu satırlarla son buluyor. Fikret Urla’ya ben Karşıyaka’ya yöneliyoruz. Mutluyuz, kentin bir bölümünü tanıdığımız için bilinçliyiz, yorgunluğumuzu attığımız için hafif çakır keyifiz.
13.05.2011

Comments (1) »

KARAGÖL TURU

KARAGÖL TURU
Atlas Dergisi / Columbia ve İBB nin destekleyiciliğinde yapılan Karagöl turuna çıkmadan önce Karagöl adının nereden geldiği konusunda kısa bir araştırma yapıyorum. İki bilgiye ulaşıyorum biri Türk diğeri Yunan efsanesi. Şöyle anlatıyorlar Karagöl’ün geçmişini.
İzmir’in 40 km uzağındaki Yamanlar Dağı’nda bulunan Karagöl’ün olduğu yer önceleri bir köydür. Hz. Hızır dilenci kılığında köye gelir ve yardım ister. Bir kadının dışında hiç kimse yardım etmez. Hz. Hızır, bu kadını yanına alarak köyü terk eder. Köy suya batar, insanlar da balık olur. Köyün battığı yerde oluşan gölün suyunun rengi siyah olduğundan göle Karagöl denir.
Yukarıdaki efsanede Hz. Hızır’a köylülerin yardım etmemesi bu olumsuz sonucu hazırlamıştır. Nitekim sonuçta köyün suya gark olmasıyla birlikte oluşan göl kara ile adlandırılmıştır.
Söylencelere göre İzmirli olan Kral Tantalos, Symnrna’dan Magnesia’ ya (Manisa) doğru uzanan Spilios dağında Frigya halkı ile birlikte yaşar ve Batı Anadolu’ ya yayılmış devletini yönetirdi.
Baştanbaşa bağlık-bahçelik olan Spilos dağı aynı zamanda zengin madenlerin bulunduğu efsanevi bir yerdi. Tantalosun daha sonra Yunanistan’ a giderek Paleppones Yarımadasına ismini verecek ve Olimpiyat oyunlarını kuracak olan “Pelops” isimli bir oğlu ile Manisa’da ağlayan kaya haline gelecek olan “Niobe” isimli iki çocuğu vardı.
Ve Tanrıların sofrasına oturabilen tek insan idi Tantalos.
Tantalos ne yazık ki Olimpos Tanrılarının hışmına uğradı. Anadolu Tanrıçası Kibele’ye inandığı için Hellen Tanrılarını küçük gören ve onların kudretlerini sınamaya kalkan Tantalosa verilen ceza, dünyanın her köşesinde Tantalos işkencesi olarak anıldı.
Zeus onu yer altı ülkesinde ebedi açlık ve susuzluğa mahkûm etti.
Mitolojiye göre Tantalos Spilos Dağının bir yarığından atılarak Hadese gönderildi.
Bu yarık daha sonra göl haline gelerek “Tantalos Gölü” diye isimlendirildi.
Yamanlar dağındaki Karagöl bu göldür.
İşte efsanelere konu olan bu göle gideceğiz yıllar önce kara yolundan araçla gitmiş ve çöküntü içinde ki bu gölde piknik yapmıştım.
Bu sefer yaya yürüyüşle gölü keşfedeceğiz. Sabah toplanma yerimiz Alsancak Columbia mağazasının önüne gittiğimde benim gibi birkaç kişi erkenci ancak ilerleyen zaman içersinde mevcudumuz artıyor. Önce doğaseverlerin seyir defteri dağıtılıyor sonra İBB sinin ikramı kumanyalar. Yola çıktığımızda 8 minibüs sayıyorum yani 200 kişiye yakınız. Bir bölüm doğasever İstanbul ve Ankara’dan gelmiş. Yola çıkmadan önce güzergâhla ilgili tam bilgilendirilmediğimiz için otobüste bazı tahminlerde bulunuyor ve Yamanlar güzergâhını geçince Emiralem’den yürüyüşe başlayacağımızı değerlendiriyoruz. Ancak bu yolu geçince yeni bir güzergâh değerlendirmesi yapmaya başlıyorken ilk aracın yolu kaçırdığını anlıyor ve mecburi bir moladan sonra geri dönüyor ve Emiralem köyünden Yamanlar dağına yöneliyoruz. Birkaç km sonra köylü kadınların halılarını yıkadıkları dere kenarında araçlardan iniyoruz.
Yürüyüş başlangıç noktamız burası yanıma su ve kumanyamı alıp ağırlıklarımı araçta bıraktıktan sonra ilk gurupta kendime yer buluyorum. Bu tip kalabalık yürüyüşlerde ilk gurup her zaman avantajlıdır. Önce yürüyüşle ilgili bilgileri dinliyor ve parkurun 6 km olduğunu öğreniyor ve rehberimiz Mustafa beyin komutuyla tek sıra halinde yürüyüşe başlıyoruz. Hava yürüyüş için ideal bir gün önceki yağmur ve serin havadan eser yok.
İlk birkaç yüz metre yoldan gidiyor ve sonra kendimizi patikadan küçük bir tırmanışla kolay bir güzergâhta buluyoruz. Etraf yemyeşil, çam ve diğer ağaçların sıklığı bizi zorlasa da ilk mola yerine kadar kimse şikâyet etmiyor. Atlas dergisinin fotoğrafçısı Fırat ve ekibi en güzel fotoğrafları çekmek için kol başı ve kol sonunda koşuşturuyorlar ve en çok ta onlar yoruluyorlar. Bir süre sonra dik tırmanış başlıyor ve sağımızda bıraktığımız derenin şırıltılı akışını duymuyor sadece yukardan suyunun berraklığını seyrediyoruz. Bazı geçtiğimiz yerler ayağı kayanın kendini derede bulacağı ve kendisini bir daha toparlayamayacağı kadar dik ama biraz sonra ineceğimiz ve çıkacağımız dere tabanını hiç aklımıza bile gelmiyor.
Rehberimizden gölün bulunduğu yerle ilgili bilgi alıyor ve tahminini yönümüzü kestiriyoruz. Ancak ne olduysa bize göre ters olan bir yöne yöneliyor ve dere tabanına doğru inişe geçiyoruz. İniş oldukça dik ve zorlu çıkış ise daha zor geriden gelenlerin burada zorlanacağını düşünüyor ve çok dikkatli yardımlaşarak geçiyor ve tepeye tırmanıyoruz. Bu arada kopan bir kaya parçası bizi daha dikkatli olmaya sevk ediyor ve 300m lik tırmanışın sonunda küçük çizik ve kanamalar dışında problem yok.Bu iniş ve çıkış bize yanlış gibi geliyor ve sonra bunda yanılmadığımızı Yıldırım beyden öğreniyoruz. Ama bu yanlışlık bize iki saate mal oluyor. Yukarıda düzlükte mecburi mola veriyoruz guruplar arasında kopmalar ve iletişim problemi var. Özellikle merak ettiğimiz iki yaşlı beyin bu tırmanıştan başarı ile çıkmaları bizi sevindiriyor. Hemen benim üzüm takviyesini devreye sokuyor ve bu soluklanmayı enerji ile dolduruyorum. Eminim ki bu tırmanışı keçiler bile yapmamıştır zaten tek bir iz ve patika bile yok. Bu arada arkadaşların bulduğu kuzukulakları ile ağzımızı ekşitiyor ve tekrar yürüyüşe başlıyoruz. Fotoğrafçılar gördükleri en küçük ayrıntıyı kaçırmıyorlar özellikle önce mantar zannettiğimiz sonra zambak olarak değerlendirdiğim kırmızı bir çiçek çok talep alıyor.
Yolu yarıladığımız söyleniyor, hedefe yaklaşmanın verdiği hazla hızlanıyoruz ama geriden gelen direktifle yine yavaşlıyoruz bu dur kalklar bizi yoruyor. Kaynak suyundan suyumu tazeliyor ve komanyamı açıyorum yürüyüş başlayalı 5 saat olmuş benim yediğim tek elma ve bir portakal. Son olarak rota da ki bir sapma bizi iki km.lik geri döndüğümüz bir yanlış yolla karşı karşıya bırakıyor. Nihayet doğru yolu buluyor, tüm ekibi sollayarak Yıldırım beye yetişiyor ve onunla Gölün adının nereden geldiği konusunda sohbet ederek ilerliyoruz. Tabi sohbetin bir bölümünde Tantalos’da bize eşlik ediyor karşımızda Tantalos kayalıkları bütün haşmeti ile duruyor gerçi Yıldırım Bey asıl kayalıkların bunlar olmadığını söylüyor ama yörede ki adı bu. Tabi Tantalos denilince benim adıma şimdi kapanan Bayraklı’da ki Tantalos meyhanesi geliyor. Sohbet devam ediyor ama yorgunluk belirtileri başladı ve bizim ekip yavaş yavaş hız kesiyor bu arada arkadan gelen bir gurup bizi geçiyor ve artık dururlarsa bir daha ilerleyemeyeceklerini belirtiyorlar. Yıldırım bey bu guruba yol veriyor ben de onlara katılıyorum. Yol gittikçe dikleşiyor ve zirveye doğru çıkıyoruz. Bu bölgede orman da temizlik çalışmaları yapılıyor ve yoğun bir çam kokusu ortalığı kaplamış bol bol nefes alıp ciğerlerimi çam kokusu ile dolduruyorum. Bir müddet sonra en önde 3 kişi kalıyoruz önde ki genç alıp başını gitti biraz daha hızlanıp Atlas ın görevlisi genci yakalıyorum. Onunla yol ayrımında telsizle yönümüzü doğrulattıktan sonra kısa bir mesafe kaldığını öğreniyor ve bir an önce Gölü görmek için koşmaya başlıyor ve işte göl göründü diye bağırarak geriye haber veriyor ve öndeki gençle beraber turu sonlandırıyoruz. Bizden önce araçlarla gelenlerin keyifleri yerinde çaylarını, biralarını yudumluyorlar ve bizi merakla bekliyorlarmış iki saatlik bir gecikme var izah ediyor ve meraklarını gideriyorum. Terli kıyafetimi değiştirip göl kıyısına gittiğimde bir gurubun rakı keyfine şahit oluyor ve bir kadeh ikramlarını ben istiyor ve günün yorgunluğu şerefine kadeh kaldırıyoruz ve ekip yavaş yavaş gelmeye başlıyor. Göl bir harika ördekleri ve balıkları besliyor kısa bir tur kritiğinden sonra sucuk ekmek ve şarapla yorgunluğumuzu iyice atıyor hatta elimde şarap ip salıncakta sallanıyorum. Karnım doyunca aklımız yolda oluyor ve gece kalmayacak olanlar araçlara binerek dönüş yolculuğuna başlıyoruz. Dönüşte ki otobüs yolu yaya turdan çok daha iyi değil yol bakımsız toz toprak Karagölde rakı mı yudumlarken buraya bir de araçla geleyim mangal yapalım diye düşünmüştüm ama yolu görünce vaz geçiyorum. Önce otobüslerin yolu geçmesiyle sonra yanlış rota ve geri dönülen yoldan sonra maceralı başlayan ve böyle devam eden turumuz sona eriyor. Teşekkürler Atlas / Colimbia ve İBB si.
09.05.2011

Leave a comment »

İZMİR ARKEOLOJİ TURU – 2

İZMİR ARKEOLOJİ TURU – 2
Konak Belediyesinin Nisan ayı etkinliklerinden olan Kültür Turları ikincisi için Atatürk Lisesi önünde toplanıyoruz. Hava kapalı yağmur yağdı yağacak dua ediyorum tur sonuna kadar yağmasın diye. Rehberimiz yine Gazeteci Yaşar Aksoy beyefendi kalabalık bir gurubuz ve ilk turdan tanıştığımız turdaşlarla merhabalaşıp Yaşar beyin antik çağ turu programını okuyoruz.
Bu gün gezeceğimiz bölgeler İzmir Tarih ve Sanat Müzesi, Smyrna Antik Kenti, Kadifekale ve Agora. Kadifekale ve Agora’yı hiç kimseye nasip olmayacak bir ekiple gezmiş ve büyük keyif aldığım bu geziyi yazıp blogda yayınlamıştım. Bu gün benim için mühim olan Smyrna gezisi. Hep merak ederdim. Bu gün bu merakım giderilecek.
İlk durağımız Fuarın içinde ki İZMİR TARİH VE SANAT MÜZESİ ne yürüyerek gidiyoruz. Yüzlerce defa gittiğim fuarın içinde bir müze olduğunu biliyordum ama önünden dahi geçmemiştim. Önce bir hatıra fotoğrafı çektiriyoruz ve Yaşar Bey, müze önünde bilgi veriyor bizlere Amazonları anlatıyor. “Amazonlar Karadeniz’de yaşayan savaşçı bir topluluk Kralları yok Kraliçeleri var. Erkekleri sadece soylarının devamı ve hizmetleri için kullanıyorlar. ‘Kadınların hâkim olduğu bir topluluktan başka bir uygulama da beklenemezdi her halde.’ İşte bu savaşçı kadınlar topluluğu ta Karadeniz’den kalkıyor buralara geliyor ve antik kentlerini kuruyorlar. Ancak bu antik kent ve yaşantılarına ait çok güçlü deliller halen bulunamamış süre gelen bir efsane var.
Müze üç bölümden oluşuyor. Girişte sağda ki binada Taş Eserler, ortada ki bina da Seramik Eserler, solda ki bina da Kıymetli Eserler sergileniyor.
Taş Eserler bölümünde, Helenistik, Roma, Klasik, Geometrik ve Arkaik döneme ait heykeltıraşlık eserleri sergileniyor. İlk bölümde sergilenen taş koltuk bana devasa geliyor ve o dönem insanların çok iri olduklarını düşündüğümü yanımda ki bey ile paylaşıyorum “hele koltuğa bir oturun” deyince görüyorum ki göründüğü gibi değil ben anca sığıyorum ama koltuk rahat biraz daha oturursam kendimi o günlere götüreceğim. Gerçi Yaşar Bey her objeyi dikkatlice inceleyin, okuyun, karşısında durun, düşünün, o günlere gidin demişti ama ben bu kadar yeter deyip koltuktan kalkıyor ve krallarla, kraliçelerle tanışmaya gidiyorum. Nehir Tanrısı Kaistros, Sağlık Tanrıçası Hygieia, Tanrıça Athena, Baş tanrı Zeus, Kader Tanrıçası Tykhe, Deniz Tanrısı Posedon, Bereket tanrısı Demeter le tanışıyor ve Posedon ve Demetere ait Agora’da bulunmuş heykel gurubu önünde Homeros’un İliada’sından aşklarını anlatıyor Yaşar Bey bizlere. Sonra gömü anıtları bölümünde mezar taşı ve lahitleri gördükten sonra Gladyatörler salonundan sonra bu bölümde ki gezim sona eriyor.
Müzenin ikinci bölümü Seramik Eserleri Salonunda İzmir bölgesinde yapılan arkeolojik kazılarda bulunan en eskisi M.Ö. 3000 lerden kalma seramik, taş, kemik ve pişmiş topraktan çeşitli eserleri de görüyor ve üçüncü bölüme geçiyorum…
Üçüncü bölüm, her bayanın mutlaka görmesi gereken Kıymetli Eserler bölümünde bayanların saçlarına, bileklerine, boyunlarına, kulaklarına, küpelerine takmak isteyecekleri taçlar, bilezikler, küpeler, kolyeler antik çağ takıları göze çarpıyor. Ama asıl yoğunluk sikkelerde İzmir’in tüm tarihini içeren dönemlere ait altın, gümüş ve bronz sikkelerin sergilendiği bu bölümde ayrıca tıp ve kozmetik aletleri, aynalar, ok uçları, kandiller ve çeşitli heykelcikler sergilenmekte…
Gezinin bu bölümünü müze ile tanışma olarak kabul ediyor ve daha sonra daha bol bir vakitte gelip gezmek üzere İzmir Tarih ve Sanat Müzesinde ki turu tamamlıyoruz.
Konak Belediyesinin tahsis ettiği araçlara binerek Bayraklı’ya Smyra’ya (Tepekule) doğru yola çıkıyoruz. Yolda İİDE den tanış olduğumuz Burhan Beyle tatlı ve alkol dolu bir sohbete başlıyoruz. Konu İzmir meyhaneleri Burhan Bey doğma büyüme İzmir’li, bilmediğim ve gitmediğim mekânları öğreniyor ve kafama not alıyorum.
SMYRNA; İzmir’in antik çağda ki ismi, bir Amazon kraliçesinin ismi olduğu varsayılmaktaymış. Kentin; Bayraklı’da Tepekule Höyüğü çevresinde yerleştiğini, eskiden denize uzanan bir yarımada olduğunu, İzmir’in kökünün bu bölge olduğunu Tanrıça Athena’nın kenti olan şehrin geçmişinin M.Ö. 3000 li yıllara dayandığını anlatıyor Yaşar Bey ve ilave ediyor, bu şehir aynı zaman da ilklerin de şehri. İlk ana cadde, ilk Athena Tapınağı, ilk su dağıtım kanalları, ilk kanalizasyon sistemi ve ilk mimari açıdan ızgara planlı şehir Smyrna imiş. Merhum Ord. Prof. Ekrem Akurgal’ın insanüstü gayretlerle gün ışığına çıkardığı ve bu gün eşinin devam ettirdiği kazılarla ortaya çıkan bu kentle ilgili bilgileri onun heykeli önünde alıyor ve Smyrna şehir turuna çıkıyoruz. Mevsim özelliği dolayısıyla alanın tamamı otla kaplı yolların bir bölümü kaybolmuş olabilecek tehlikelere karşı dikkatli olmamız konusunda uyarılıyoruz Athena Caddesinde yürürken. Caddenin her iki tarafı tek katlı megaron evlerle kaplıymış ve bu evler temeli taş, üstü kerpiçten yapılmış. Ayrıca çifte megaron, avlulu evler de bulunmuş. Taş plaka döşeli arkaik yoldan ilerleyerek Athena Tapınağına varıyoruz. Son yıllarda yapılmış sütunların belirlediği bu alan ilk tapınak olma özelliğini taşıyor. Arkaik çeşme, ambar ve toplantı megaronu gördükten sonra yağmurda hızlanınca burada ki gezimize son veriyor ve yeni bir güzergâha doğru yola çıkıyoruz. Ancak kapıdan çıkmadan önce sağlı, sollu iki taraftaki biri yerde diğeri gergiye alınmış bağ dikkatimi çekiyor. Bornova eskiden bağları ve üzümleri ile meşhurmuş bakıyorum asmalarda geçen yıldan kalan nefergeler var. Eylül ayında tekrar gelip bu üzümleri incelemem lazım eğer o eski Bornova üzümlerinden ise birkaç çubuk seneye bizim bağa alabilirim diye düşünüyorum.
Araçlarla yeni hedefimiz KADİFEKALE daha önce gezdiğim bu bölgede Yaşar bey’den Pagos tepesinin tarihini şehrin altında var olan tünellerde çocukluğunda nasıl gezdiğini ve Tarih öğretmeni olan annesinin bu tünelleri öğrencilerine gezdirdiğini dinliyoruz. Bu gün bu tünellerin ne durumda olduğu konusunda bilgilerinin olmadığını ama çocukluğunda bu tünelleri gezdiğinde meydanlar, tüneller ve dehlizlerden geçtiğini aşağıda Lale Sineması, Şifa Hastanesi, Karataş, Konak’ta çok katlı otopark bölgesinde çıkış noktalarının olduğunu anlatıyor. Son bulunan tünelin bu tüneller olmadığını ve su kanalı olduğunu belirtiyor. Kadifekale’yi geziyoruz ve bende daha önce ki gezide öğrendiklerimi burada paylaşıyorum. Bu arada kale çevresinin gecekondulardan temizlenmesi faaliyetinin hızlı bir şekilde ilerlediğini görmek herkesi memnun ediyor. Araçta Konak Belediyesinin ikramı öğle yemeğimiz yerken Agora’ya doğru yola çıkıyoruz.
AGORA’da Güney kapısında Roma İmparatoriçesi Küçük Paustino’nun kemeri önünde Yaşar Bey bizleri bilgilendiriyor. Daha önceki bilgilerime ilave burada ki kazıların nasıl yapıldığını öğreniyorum. Burası kazı öncesi İslam Mezarlığı imiş kazı yapılması kararı verilence görevi alan Selahattin Kanter çalıştıracak adam bulamamış ve kendisine hapishanede ki mahkûmları zimmetle vermişler. Kazı ilerlemiş mahkûmlar bu işi öğrenmiş ve önemli eserler gün ışığına çıkarılmış. Ancak bu arada kaçma planları yapan mahkûmlar aradıkları fırsatı bir öğle yemeğinde bulmuşlar ve hepsi firar etmiş. Kazı durmuş vali mahkûm kullanılmasını yasaklayınca canı sıkılan Selahattin Bey yakında ki Misak-ı Milli İlkokulunun müdürüne dert yanmış ve müdür Selahattin Beye son sınıfların arka sıralarında ki bütün öğrencileri alabilirsin demiş ve kazı bu öğrencilerle devam etmiş. Bu öğrenciler mahallenin zamanında okula gidememiş büyük delikanlıları imiş güçlü ve kuvvetli oldukları için bu görevi layığı ile yerine getirmişler okul müdürü ise Yaşar beyin dedesi imiş. Daha önce gezdiğimiz pek çok yerin kapalı olduğunu görüyor ve yine burada ki bilgilerimi paylaşıyorum.
Bu günkü gezimiz burada sona eriyor. Konak Belediyesine ve Yaşar Beye teşekkür ediyor ve başlangıç noktasına doğru hareket ediyoruz. Mayıs ayında yapılacağını öğrendiğimiz Kemeraltı turunda görüşmek üzere vedalaşıyoruz.
28.04.2011

Yorumlar kapalı

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.