Archive for Geziler

İZMİR’DEN ÇIKTIM YOLA

İZMİR’DEN ÇIKTIM YOLA

İzmir’den çıktım yola – 1:

Çok fazla planı programı olmayan bir yolculuk, süresi 15 gün gibi, istikamet kuzey Ege’den İstanbul. Asıl amaç devre arkadaşlarımızla Gelibolu Milli parkını ziyaret. Nereden, nasıl çıktı? Her zaman ki gibi bizim büyük başkan Necmi gideceğiz, planlayın deyince yapacak fazla bir şey yoktu. Aradık Kolordu Komutanlığını derdimizi anlattık devre arkadaşımız da Kolordu Komutanı olunca hayhay dediler yerimiz, rehberimiz, aracımız planlandı tarih saptandı bize de yola düşmek kaldı.

Zekeriya her zaman ki planlayıcılığı ile intikal planını yapmış bile ama biz dedik Şule hanımla üç gün önce yola çıkalım Altınoluk’ta birkaç gün kalalım sonra Gelibolu’ya geçer finalide İstanbul’da sevgili oğlumuz ve kızımızın yanında yaparız.

İşte bu niyetle çıktık yola mevlam kayıra, yarı planlı, yarı plansız. Hele bakın neler oldu bu dönüşümde baktığım 1340 km lik turda.

Tarih 3 Haziran Pazar sabah 08.30 da yola çıkıyoruz. Kahvaltıyı Kozbeyli köyünde daha önce gittiğimde levhasını gördüğüm yerde yapacağız. Biraz heyecanlıyım ki daha önce defalarca gittiğim köyün yolunu geçiyorum ama inatla geri dönüyorum ve Kozbeyli köyünün o muazzam Nemrut körfezi manzaralı köy girişindeyim…

Kahvaltıyı yapacağımız yer Kozbeyli Sofrası, Kozbeyli Köyü sırtlarında denize nazır yeşil alanı ile görüntüsü insanı cezbeden bir aile işletmesi. Benim için en önemli unsur ise daha girişteki dut ağacı bu sene yediğim dutların en tombulu ve kırmızısı daha yerime oturmadan tatlarına bakmaya başlıyorum yetmiyor aracı park için tekrar çıktığımda devam ediyorum Kahvaltı yapmasam da olur. Kahvaltıda ki tartı, tortu bize değişik geliyor daha önce hiç yediğimiz bir tat değil öğreniyoruz, sütün kaymağı tencerede 6 saat boyunca karıştırılarak dibine tortu üstüne yağ çıkıyor ve bu tortu alınarak servis ediliyormuş. Kozbeyli Sofrası blogda yazılmayı hak eden bir işletme ve yazacağımda. Kahvaltıdan sonra kahve için Şakir’in yerine iniyoruz ben dibeği dövüyor kahvemizi içiyor ve yeteri kadar kahvemizi aldıktan sonra yola devam ediyoruz. Hedef Ayvalık ama kısa bir sapma yapmamızda mahzur yok zamanımız bol dönüveriyorum Bergama’ya yıllar var gelmeyeli. Burada ki tarihi yerleri dolaşacağım özellikle Almanya’ya kaçırılan Zeus Tapınağının yerini merak ediyorum…

Yönlendirme levhalarına bakıyorum ve kararı veriyorum iki yere gideceğim Asklepion ve Akropol ancak yol üzerinde Kızıl Avlu’yu görünce duruyor ve burayı da geziyorum.

Asklepion; Sağlık tanrısı Asklepion adına M.Ö 4 üncü yy da kurulmuş, sütunlu kutsal yoldan ilerliyoruz büyük kemerli giriş kapısının üzerinde rivayete göre “Bütün tanrıların kutsiyeti için Asklepion’a ölüm girmesi yasaktır” yazısı yer almaktaymış. Ayrıca bu kapının girişinde hastalar rahip hekimlerce muayene edilir, ölümcül hastalar ile hamileler içeriye alınmazmış. İşte biz bu yoldan ilerliyoruz ve bizi tıbbın sembolü olan yılan figürünün yer aldığı sütun karşılıyor. Orjinalinin müzede olduğu bu sütun oldukça kötü bir kopya buradan kutsal suyun olduğu bölüme ulaşıyoruz tiyatro, tapınaklar, tedavi evi ve kütüphanenin bulunduğu bölümleri de olan yapıda tedavi evine tünelle ulaşılıyor… Bu tünelde yürürken merdivenlerin kenarından akan suyun sesi burada su terapisi ile tedavi yapıldığı tezini doğruluyor. Su sesi o kadar rahatlatıcı ve dinlendirici ki mutlaka bu anın o tünelin içinde yaşanması lazım. Diğer tedavi şekilleri ise uyku, rüya yorumu, masaj, çamur banyoları, şifalı otlar, hacamat (bizim tertip Fehmi kulakları çınlasın kolu ağrıyormuş kendine hacamat yaptırdı şifa bulduğunu söylüyor)  ve gerekirse cerrahi müdahale imiş, hastalar uyku evine alınır uyumaları sağlanır ve sağlık tanrısını rüyalarında görmeleri ve iyileşmeleri ümit edilir olmazsa gördükleri rüya rahipler tarafından tabir edilerek tedavileri sağlanırmış. Bu günkü haliyle belki bir nevi psikoterapi uygulaması olarak değerlendiriyorum.

Güneş yakıyor ama bizim durmaya niyetimiz yok ve Şule hanımda sesini çıkarmayınca rotayı Akropole çeviriyoruz. Bu arada yol üzerinde eski Bergama çarşısını görüyorum dükkânlar kapalı ama o haliyle bile beni cezp ediyor o dar sokaklar ve eski dükkânlar karar veriyorum daha sonra tekrar geleceğim ve bu bölgeyi gezeceğim hem de bu sonbahar.

Sonra ki durağım yol üzerinde gördüğümüz Kızıl Avlu adını binanın tuğlaların renginden almış olsa gerek diye düşündüğüm bu yer Bergama’da ki en büyük yapıymış. Girişte sizi nefis ıhlamur ve ceviz ağaçlarının kokusu karşılıyor bu koku ve renk birbirine o kadar yakışıyor ki bir anda acaba diyorum tanrılar bu kokuyla mı kutsanıyordu? Mısır Tanrıları Tapınağı da denilen yapı adını Mısır tanrıları Serapis, İsis ve Herapoksadesin burada kutsandıklarından dolayı bu adı almış. MS 2nci yy da İmparator Hadrian döneminde Mısır Tanrılarına ithafen yapılan tapınak daha sonra Bizans çağında kiliseye çevrilmiş, bu kilise İncil’de adı geçen 7 kiliseden birisiymiş ve 1950 de ise cami yapılmış. Dışı tuğla ve kule biçiminde ki caminin içi dışarıdan görebildiğim kadarıyla ahşap. Kurtuluş camisinin halen kullanıldığı kapısında ki hac kuralları ile ilgili yazıdan belli ancak kapalı. Müezzin ve imam kendi işlerinde olsa gerek ancak camdaki bir yazı burada olmaları gerektiğini açık ve net olarak ortaya koyuyor. Şöyle yazıyor yazı da “Yaradanla irtibata geçmek için yaratılanla irtibatı kesmek gerekir” Yani içeri de cep telefonlarınızı kapatın demek istiyor içeri girebilsek kapatacağız ama ne mümkün pek çok yer de olduğu gibi burada da böyle bir tarihi camii vakit namazları hariç kapalı. Sanki vakit namazı haricinde cami de ibadet yapılmaz der gibi. Buna bir çare bulunmalı camiler son vakit namazına kadar açık olmalı özellikle mesai saatlerinde görevliler camide bulunmalı diye düşünüyorum.

Akropole çıkmak için iki yol taraf teleferik ve araç oldukça dar yoldan geçerek zirveye tırmanıyoruz. Bir daha gelirsem teleferiği kullanacağım.

Bergama Akropolü; Eski Yunan kentlerinde, kentlerin yanı başındaki yüksekliklere verilen addır. Yunanca Akropol is “yukarıda bulunan şehir” anlamına gelir.

Klasik dönem Yunanistan’ında her önemli yerleşme yerinin bir Akropol isi vardı. Tapınaklar, hazinelerin saklandığı yapılar ve çeşitli kurumlar burada yer alırdı. Saldırı durumunda Akropol is sonuna kadar savunulurdu. Bu kısa anlam bilgisinden sonra gelelim bizim akropole Bergama’nın en yüksek yerinde zirvedeki bu arkeolojik alan pek çok yapısı ile halen ayakta. Akropolün en yüksek ve korunaklı yerinde kral sarayları, tapınaklar ve su sarnıçları bulunmakta burada kral ailesi, kentin ileri gelenleri, aydınları, din adamları ve komutanları oturmaktaymış.

Heroon, Helenestik dükkânlar, Athena Tapınağı, Silah Depoları, Agora Tapınağı, Trainus Tapınağı, Tiyatro, Kral Sarayları, Agora, Zeus Sunağı, Dionysos Tapınağını geziyoruz ve levhalardan elimizdeki dokümanlardan bilgi alıyoruz. Ancak Zeus Sunağını ilk etapta bulamıyorum ancak ikinci turda levhayı görüyorum ve oraya yöneliyorum. Hâlbuki bu levha daha belirgin olmalı çünkü bu sunak 1881 de ki kazılardan sonra sökülerek Almanya’ya kaçırılmış, antik çağ mimari sanatının başyapıtlarından biri olan bu sunak geri alınmak isteniyorsa bunun mücadelesi burada başlamalı ve bu konu özellikle işlenmeli fikrimi oradaki görevli ile paylaşıp Bergama turumuza daha sonra tekrar gelmek üzere son veriyoruz. Şule hanım sessiz ama belliki yorgun.

Ver elini Ayvalık yolda Dikili ve Çandarlı’dan yani kıyıdan gitme teklifim kabul görmeyince mola yeri belli oluyor. Ayvalık Çamlık dondurmacısı Sarımsaklıdan giriyor ve eski günleri yâd ederek dondurmacının önünden geçiyor ama durmuyoruz merkez de bir yeri olabilirmiş öyle diyor Şule Hanım Ayvalık’ta kısa bir yaya turdan sonra 10 km geri dönerek Şule hanımın hayal ettiği dondurmayı afiyetle yiyiyoruz. Benim dondurma ile başım hoş değil ama bu özelmiş sadece meyvede ki şekerden imal edilirmiş. Hesabı ödeyip yola devam ediyoruz Saat keraat vaktine yaklaşıyor Cunda’ya geçiyoruz.

Alibey Adası (Cunda); Her iki ismiyle de anılan ada Ayvalık’ı sert açık deniz rüzgârlarına karşı koruyan adalardan en büyüğü ve yerleşim olanı. Cunda İtalyanca bir gemicilik teriminden türetilmiş ve adaya ad olmuş, Piri Reis’in Kitab’ı Bahriyesinde ise Yun Adaları olarak geçiyormuş. Peki, Alibey adası nereden geliyor. Milli Mücadele kahramanlarından Ali Çetinkaya ilk kurşunu burada attıran kişi ona ithaf en adaya bu ad verilmiş.

Bölgede yaşayan Rum halkı bu adaya Kokulu anlamına gelen Moshinos’da dermiş sonra onlar mübadele ile yerlerini bizimkilere bırakmış. Ada sadece sahili ve koyları ile değil dini bir merkez olması ile de ünlü 21 tanesinden 8 kilise ve manastır şu anda görülebilir durumdaymış   

Ayvalık’tan adaya girişteki köprüde şöyle yazıyor. “Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü” 1966 yılında yapılmış 54 m. uzunluğunda yalanda değil o tarihte boğaz köprüsü mü vardı? Peki, 1866 da yapılan Urla – Karantina adası arasında ki köprüye ne demeli? O zaman Türkiye yoktu Osmanlıydı yalan değil.

Neyse, bu kadar tarih ve coğrafya bilgisi yeter köprüden geçti gelin şarkısı eşliğinde Cunda’ya girdik keraat vakti için daha zamanımız var. Merak ettiğim ama daha önce gidemediğim iç kısımlara doğru yöneliyorum. Patariça koyu levhası beni yönlendiriyor daha önce okumuştum buralarda köyler varmış hem de üç tane onları göreceğim ayrıca manastırları da. Niyet bu olunca yolun kötülüğü ve sonuna kadar gideceğim inadı geri dönüşte bir daha üste para verseler gitmeme dönüşüyor. Yol rezalet, üç tane koy var birkaç tane ev ve buralara serpiştirilmiş birkaç manastır. Ama inat ettim ya Ay Işığı manastırını göreceğim ilerliyoruz ve son bölümde konuştuğumuz kişiler manastırı tarif ediyor ama gitmeyin diyorlar özel arazi ve yolu kapalı kim dinler bata çıka devam ve sonu hüsran. Sabancı ailesi tarafından restore edildiğini okuduğum ve açık olduğunu zannettiğim manastır kapısı duvar. En güzel ay ışığının seyredildiği söylenen bu yerle ilgili hayallerim suya düşüyor ve en kötüsü de o kadar yol geri dönülecek. Söylene söylene geri dönüyorum yolda düşünüyoruz sahipleri bu yoldan nasıl geliyor sonra gülüyoruz tabi ki denizden veya havadan.

Artık güzel bir dinlenmeyi hak ettik 10 saattir yollardayız. Daha önceden adını öğrendiğim lokantayı arıyorum. İşte Nesos sahilde garsona siparişlerden önce soruyorum neden Nesos adanın eski adı diyor hiç duymadım. Siparişleri veriyoruz balık hariç deniz mahsulleri rakıya kavun ve peynirin eşlik ettiği keraat vaktinde niyetimiz güneşi batarken yalnız bırakmamak. Sübyeyi yerken Yılmaz beyin kulaklarını çınlatıyorum adam her gün sübye tutuyor bizim para verdiğimiz duysa döver, akuadis Mavişehir’de sahilde çıkarılıyor bir defa alıp denemiştim becerememiştik burada harika tarifini alıyorum evde deneyeceğim, ot mücver benim evde yaptığımdan daha iyi değil, kalamar yumurtası ve pavurya lezzetli midye tavayı iptal ettiriyoruz. Ve de ikram şahane vişne reçelli lor gelince anlıyoruz ki hesabı öde ve yola çık. Rota Altınoluk mola orada yolda Gömeçten geçerken dağdaki Atatürk silüetini arıyorum ve ayışındaki manzaraya el sallayıp basıyorum gaza saat 21.30 yola çıkalı 13 saat olmuş benim Hacı Pansiyon dediğim evlerinde Şule’nin sevgili teyzesi ve enişte bizi bekliyorlar ama bu gün ve bu saatte değil çat kapı evdeyiz.

İzmir’den çıktım yola – 2:

Her yıl kızların toplandığı ve sonra erkeklerin dâhil olduğu Altınoluk günlerinde bu sefer biz erkenciyiz. Ama hanımların planı var yine toplanacaklar (toplanamıyorlar bacanak Ömer ameliyat olunca seneye kalıyor). Bu sefer de zamanım kısıtlı hızlandırılmış bir programla Altınova günlerimi tamamlamayı planlıyorum. İlk gün yürüyüşümü her zaman ki gibi bol oksijen aldığım Şahindere Kanyonuna yapıyorum gidiş ve dönüş ayrı kulvarlarda ve derede çıplak ayakla yürüyüş. Derenin sabah sessizliğinde şırıl şırıl akıntısı aklıma Bergama’da ki Asklepion’u getiriyor evet bu su sesinde bir rahatlık, bir dinlendiricilik ve huzur var. Kocaman bir zeytin ağacının kökünü yuva haline getirmiş her biri ayrı bir kovuktan çıkan dört sevimli köpek yavrusu Türkiye gündemini birine ad olarak konulan Paşa adıyla meşgul ettiklerinin farkında olmadan gelen geçene türlü şaklabanlıklar yapıyorlar. Yorgunluğumu denizin buz gibi serin suda attıktan sonra ver elini kahvaltı tabii öncesinde uğranılan fırın. Öğleden sonra tekrar deniz… Akşam yukarı köye çıkıyoruz enişte ve teyzemle ama umduğumuzu bulamıyoruz yediğimiz yemeklerde teyzem kızıyor bir daha da gelmem diyor buraya.

Ertesi gün yürüyüşümü şehir içinde kısa bir tur ve deniz sefası ile tamamlıyorum yıllardır zeytinyağını aldığımız ancak tanışmadığımız beyle tanışıp arkadaşların ısmarladığı zeytinyağlarını alıyor ve ertesi gün çatı katını su basacak kadar şiddetli bir yağmurun ardından yola çıkıyoruz.

Her zaman yaptığımız gibi Assos’a yöneliyoruz yıllardır bıkmadan, usanmadan geldiğimiz, kısa aralıklarla mola verdiğimiz bu sessiz ve dingin mitolojinin felsefi şehrine bir defa daha uğramanın mutluğu ile köy kahvesinde kahvemizi içip, köy meydanında kısa bir tur ve alışverişten sonra Ayvacık yolundan Çanakkale’ye direksiyon kırıyoruz.

Çanakkale’ye yaklaştıkça Şule Hanım heyecanlanıyor ne de olsa memleketi kısa zaman içersinde nereleri dolaşılacak programı yapmış bile. Aynen uyuyor ve önce Lodos’a gidiyoruz Truva filminde rol alan atın önünden geçerek sonra kısa bir çarşı turu tabii ki olmazsa olmaz Aynalı Çarşı. Çanakkale’ye Kilitbahir üzerinden geçeceğiz hemen iskelenin yanında ki lokantaya oturuyoruz saat daha erken güneş yüksekte ama boğaz manzaralı bir sefa yapılmadan geçilmez diyoruz ve geçmiş günleri yâd ederek nişanımızın yapıldığı Yalova lokantasında kadehlerimizi kaldırıyoruz. Eceabat, tarihi özelliği yanında bir aşk uğruna yollarını ezberlediğim, hayatımın kadınını bulduğum şehir. İşte bu duygular ve hatıralarla Şehit Mehmet Onbaşı Sokağa gidiyoruz önce Şule hanımın gelin çıktığı evlerine sonra mezarlıkta kayınpederimi ve anneanneyi ziyaret ve dualarımızı ediyor geride kalan hoş bir seda diyerek son durağa Gelibolu’ya doğru hareketleniyoruz.

Askeri Kampta kayıtlarımızı yaptırıp motele yöneldiğimizde İzmir gurubunun bizden hemen önce gelip motellere yerleşme telaşı içinde olduklarını görüyoruz. Büyük Başkan Necmi daha destur demeden soruyor herkes geldi mi? Gelmeyenler nerede? Yarın ki program ne, bu akşam ne yapıyoruz… Rehberimiz ile buluşuyor ve son koordineden sonra keraat vakti için lokantaya geçiyoruz Mahmut talimatı veriyor rakı detoksu burada da devam edecek.

İzmir’den çıktım yola – 3:

Gelibolu Yarımadası Milli Parkı gezi programımız oldukça yoğun ilk iki gün milli parkı gezeceğiz son gün ise Gelibolu şehrini dolaşacağız.

İlk durağımız Kolordu Karargâhı sınıf arkadaşımız Korgeneral Raif Akbaş’ı ziyaret ediyor ve buradaki müzeyi geziyoruz.

Otobüsümüze binince rehberimiz programı açıklıyor bugün Arıburnu bölgesini gezeceğiz.

Akbaş Limanı ve Şehitliği: Akbaş Limanı savaş öncesi ve sırasında Türk ordusunun lojistik desteğinin sağlandığı yer. İstanbul ve Anadolu’dan gelen asker ve teçhizatın çıkarıldığı liman aynı zamanda iaşe, ikmal ve sağlık noktası…

Bigalı Köyü Atatürk Evi: 25 Nisan 1915 deki çıkarmadan önce bölgeye yerleşen 19ncu Tümen Komutanı Mustafa Kemal’in kaldığı ve Karargâh olarak kullandığı bu gün müzeye dönüştürülmüş ev…

Kocadere Şehitliği: Lojistik geçiş noktası ve destek yeri aynı zamanda en büyük sargı yeri. Tedavi için gelenlerin defnedildiği bölgede şehitlik oluşturulmuştur…

Öğle yemeği Doyuran Gözleme: Bölgede en çok beğenilen yerlerden biri gözlemeler, salatalar, ayranlar, tatlılar hele bir de serin çardak altı olunca kimsenin kalkası gelmediği yer…

Arıburnu ve Anzak Koyu: 25 Nisan 1915 günü sabaha karşı Anzak Kolordusunun 1500 kişilik ilk kademesi ile karaya çıktığı ve 27nci Piyade Alayından bir takımın bu kuvveti ağır kayıplar verdirerek durdurduğu koy…

Kanlı Sırt: Avustralya ve Anzak birliklerinin ele geçirmek için çok mücadele ettikleri ancak taktik değeri çok yüksek bu sırt 16 ve 19ncu tümenlerin binlerce şehit ve yaralı verme pahasına elde tutulmuş ve düşman birlikleri bu sırtın ilerisine geçememiştir…

Kırmızı Sırt: 19 Mayıs 1915 de büyük Türk Taarruzunun yapıldığı ve pek çok şehidin verildiği ve her iki kuvvetin siperlerinin çok yakın olduğu bölge de yoğun muharebeler yaşanmıştır…

57nci Alay Şehitliği: 25 Nisan 1915 günü düşman çıkarması haber alınır alınmaz Tümen Komutanı Mustafa Kemal’in emri ile bölgeye hareket eden ve düşmanın mevzi kazandığını fark eden Mustafa Kemal Bey, emrindeki askere hitaben, “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir.” emrini verdiği ve kendinden 4-5 kat üstün düşman kuvvetlerinin taarruzlarını durduran Alay.  Emri harfiyen yerine getiren 57. Alay, başta Alay Komutanları olmak üzere 650 kişilik kuvvetiyle Mustafa Kemâl’in has tabiriyle “kâmilen şehit” olur ve bu bölgede bu alay adına yapılmış şehitlik yer alır.

Conkbayırı: 6 Ağustos 1915 tarihinde Anzak ve İngiliz birliklerinin Osmanlı mevzilerine taarruzlarıyla başlayan ve 10 Ağustos 1915 tarihine kadar süren savaşların geçtiği bölge…

Burada bugünkü turumuz sona eriyor dönüşte önce denizde serinliyor ve önce bir kokteyl ve sonrasında iskele üzerinde serin bir akşam yemeğinde günün yorgunluğunu atıyoruz.

İzmir’den çıktım yola – 4:

Sabah kahvaltı erken yapılıyor bu gün Sebdülbahir bölgesini dolaşacağız programı rehberimiz açıklıyor oldukça yoğun ama genel soru öğle yemeğinin menüsü dünkü memnuniyet bugünde aynı beklentiyi karşılayacak mı?

Kilitbahir Kalesi: Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırıldığı bilinen kale boğazın güvenliğini sağlamak ve İstanbul’a ulaşımı kontrol etmek maksadıyla boğazın en dar alanındadır. Muharebelere 16 topla iştirak etmiştir. Üç yapraklı yonca şeklinde ki kalede 30 metre yüksekliğinde 7 katlı bir yapı mevcuttur.

Namazgâh Tabyası: Çanakkale Boğazının savunulmasında en önemli unsurlardan biri 16 adet topu ile muharebelere etkin olarak katılmıştır.

Rumeli Mecidiye Tabyası ve Seyit Onbaşı: Kilitbahir’de düşman gemilerinin geçişine topçu atışları ile aman vermeyen tabyalardan bir tanesi. Tüm arkadaşları şehit olmasına rağmen sağ kalan bir arkadaşı ile 275 kg lık bir top mermisini tek başına sırtlayarak kaldıran ve topu ateşleyerek Ocean zırhlısını batıran onbaşının anısına anıtı dikilmiştir.

Soğanlıdere Şehitliği: Ogünlerden kalan şehitliğin yanına oluşturulmuştur asıl şehitlik bölgede geniş bir alana yayılmıştır.

Şahindere Şehitliği: Yine Ogünlerden kalan orijinal şehitliğin yanına oluşturulmuş ve bazı mezar taşlarından şehitlerin ismi tespit edilmiştir.

Öğle Yemeği Sed lokantası: Yorgunluktan artık ayaklarımıza karasular indi dediğimiz anda imdadımıza yetişen Seddülbahir’de liman üstünde yemekleri ve manzarası ile harika bir lokanta. Hakkını veriyor öğle rakılaması yaparak detoksa devam ediyoruz. 

Çanakkale Şehitler Abidesi: Çanakkale Boğazına girişte Eski Hisarlık mevkisinde Çanakkale savaşlarında şehit olanlar anısına yapılmıştır.

Ertuğrul Tabyası: İki adet topun bulunduğu boğazı koruyan unsurlardan biri.

Yahya Çavuş Şehitliği: 25 Nisan 1915 de Ertuğrul Koyuna yapılan düşman çıkarmasında Bölük Komutanının şehit olmasıyla komutayı üstlenerek 63 arkadaşıyla düşmana direnen kahraman asker Kirte muharebelerinde şehit olmuş.

Sargı Yeri Şehitliği:  Zığındere’de yaralılara ilk müdahalenin yapıldığı yer burada şehit olanlar anısına yapılmış şehitlik.

Salim Mutlu Özel Müzesi: Köy bakkalı Salim Mutlu tarafından Alçı Tepe köyünde  kurulmuş Türkiye’nin ilk savaş hatıraları müzesi.

Son durağımız bir gün önce Rt tarafından açılışı yapılan Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi; 11odalı bu similasyon merkezi daha önce açık hava müzesi olarak kullanılan Kabatepe’ deki alana 2400 metre karelik bir alanda zeminde 18 metre derinliğe kadar inilmiş yapı. Bir yanı beyaz bir yanı siyah iki bina iki geminin birbirine rampa yapması şeklinde düşünülmüş ve iki geminin birleşim noktası ise Çanakkale Boğazını simgeliyormuş.

Similasyon Merkezi müdürü hanımefendiden kısa bir bilgi aldıktan sonra her odada yaklaşık 5 er dakikalık filmler seyredeceğimiz toplam 60 dakika sürecek sloganı “Gel tarihe geçelim” turumuz için görevli eşliğinde ilk odaya giriyoruz burada 1914 ün son günlerindeki Osmanlının savaşa girişi anlatılıyor. İkinci oda Nusret mayın gemisinin Çanakkale muharebelerinin kaderini değiştirdiği mayın dökme görevi anlatılıyor. Öyle bir gösterim ki sanki o anları Nusret’in güvertesinde yaşıyorsunuz verilen emirler, sessizce yol alan gemi, dökülen mayınlar, patlamalar ve hissettiğiniz sarsıntılar. Üçüncü oda İtilaf Kuvvetlerinin yani karşı tarafın planları var ekranda kendilerinden emin ama geldikleri gibi gideceklerini bilmeden. Dördüncü salonda o kocaman top mermisini sırtında mı kucağında mı topun namlusuna sürdüğü bu gün bile tartışılan Seyit Onbaşı’yı üç boyutlu gözlüklerimizle izliyoruz. Beşinci salonda kara savaşı hazırlıkları anlatılıyor ve altıncı salondayız. Bu salona adını veren Mustafa Kemal’in geri çekilen askerleri merminiz yoksa süngünüz var diyerek muharebeye tekrar dâhil ettiği ve “Ben size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum” diyerek Çanakkale savaşının “dönüm noktası” olan olay anlatılıyor. Yedinci salonda siperlerin arasında mermi ve bomba sesleri ile o anı, savaşı yaşıyoruz. Sekizinci salon Gökkubbe; her cepheyi aynı anda gördüğümüz 360 derece bakış açısıyla masmavi, parıldayan yıldızlar altında savaşın getirdikleri ve götürdüklerini sesiz ve derin düşünceler içinde izliyoruz. 9 ve 10 uncu salonlar İngiliz ve Anzak kuvvetlerinin geri çekilişini seyrediyoruz ve savaştan kalan hatıralar. Son salondayız önceki salonlarda boğazımıza düğümlenen hıçkırıklar ve ellerimiz patlarcasına yapmak istediğimiz alkışları sona sakladığımız salon mutlaka burada bir duygu seli yaşayacağız o niyetle giriyoruz  “1915 den günümüze Türkiye” odasına. Ancak yanıldığımızı anlıyor ve birkaç cılız alkışla utanç içinde çıkıyoruz salondan. Sen savaşı anlatıyorsun, bir milletin yeniden doğuşunu anlatıyorsun ve final sahnesinde 1915 den bu güne yine mermiler, füzeler, uçaklar savaş sahneleri sözde gelişen Türkiye anlatılıyor ve en ayıbı, en hafifi vıcık vıcık siyaset kokan görüntüler. Bu merkezin yapımını sağlayan Orman ve Su Bakanının görüntüleri ve yaptığı işlerin anlatıldığı kareler sonrasında Rt nin Obama ile Abdullah Gül’ün Kraliçe Elizabet’le fotoğrafları her şeyi biz yaptık imajının yaratıldığı sahneler. Sanki icraatın içinden, sanki AKP nin seçim programı. Son salona kadar en üst düzeyde olan duygularımız bu salondan sonra bu kadarı da olmaz pes dedirtiyor. Girişin ücretli olduğu bu merkez, görülen eksiklikler giderildiğinde ve salonlarda anlatılan senaryolar tekrar değerlendirildiğinde ki 11 nci salon öncelikle ele alınmalı ve Gelibolu Milli Parkında gezilecek ilk durak olmalı.

Bu gün yine yorgunuz ve yorgunluğumuzu Mahmut’un kontrolünde rakı detoksu ile atıyoruz.

İzmir’den çıktım yola – 5:

Gelibolu’daki gezimizin son durağı olan bu günde şehir içindeki tarihi alanları gezeceğiz ilk durağımız Piri Reis Müzesi; Gelibolulu ünlü deniz adamı ve bilimcisi Kaptanı Derya Piri Reis’in tanıtıldığı müze şehir merkezinde iskelenin bir kenarındaki Kule Burcunun içinde düzenlenmiş. Dünyanın en büyük denizcilerinden olan Piri Reis, dünya haritasını çizen ilk kişi olarak kabul edilmektedir. Müzede bu haritaların kopyaları ve çeşitli tablolar sergilenmektedir.

Gelibolu Savaş Müzesi önceden haber verilmesine rağmen hafta sonu olduğu için kapalı gezemiyoruz ancak Alçı Tepe Salim Mutlu Müzesinden ve Kolordu Karargâhında ki müzelerden pek farklı olmadığını değerlendiriyoruz.

Gelibolu Mevlevihanesi; Çanakkale muharebelerinde 3ncü Kolordu Karargâhı olarak kullanılan Mevlevihane’nin 1600 lü yıllarda kurulduğu ve 15 Mevlevihane içersinde en büyüğü olduğu belirtiliyor. Her ay bir gün Mevlevi ayini yapılmaktaymış.

Bayraklı Baba Türbesi; Osmanlı donanmasında görev yapan sancaktar Karaca bey şehit olunca mezarının bayraksız kalmaması vasiyeti üzerine adak adayanlar adakları olunca buraya bayrak getirirler, mezarın etrafı çeşitli ebatlarda bayraklarla süslüdür. Şule hanım’ın her Gelibolu’ya gelişimizde uğradığı ve bayrak astığı bu yer mutlaka görmenizi tavsiye ederim.

Namazgâh; Çanakkale Boğazı girişinde Fener Meydanında ki açık hava Camisi,1407 yılında deniz piyadelerinin (azap askerleri) sefer öncesi toplu namaz kılmaları için inşa edilmiş. Biri külahlı, diğeri açık iki minberi, mermerden mihrabı ve süslü pencereleri ile Dünyada ki sayılı eserlerden biridir.

Gezinin son durağında ayrılacak olan arkadaşlarımızı uğurluyoruz, ilk planlamada biz de ayrılacaktık ancak güzel hava birkaç gün daha kalmamız konusunda bizi ikna ediyor. Tatile devam.

İzmir’den çıktım yola – 6:

Üç gün planladığımız ancak altı güne çıkardığımız Gelibolu’ya veda ediyoruz rota İstanbul önce Tekirdağ’a uğrayacağız. Sekiz yıl görev yaptığım ve Şule hanımla tanışıp evlendiğimiz bu şehirde sevgili kayınvalidemin mezarını ziyaret ediyoruz. Kısa bir hasret turundan sonra buraya kadar gelince yenmezse olmaz diyerek Tekirdağ köftecisi Özcan’a gidiyoruz ve bu son gidişimiz olacak kararını veriyoruz. Bu da sanayi köftecisi olmuş köfteler lastik gibi, yeni köfteci tek şubesi olan bir yer olacak ki tadını alabilelim.

İstanbul’a vardığımızda sevgili gelinimiz bizi bahçede kapıda bekliyor sarılıyor hasret gideriyoruz sevgili kızımızla özlemişiz. Tabii bu özlemi kıskanan bir var ki beni de sevin diyerek kendini paralıyor yerlerde sürünüyor “Jozy”. Oğlum yurtdışında birkaç gün yok onun dönüşünden sonra demir alıp İzmir’e doğru yola çıkacağız. Hanımları gündüz tam anlamıyla serbest bırakıp ben yokum diyorum onlar ayrı ben ayrı program yapıyorum. İlk gün her zaman ki gibi Bostancı sahil- Fenerbahçe Orduevi sabah yürüyüşümü yapıyorum. Akşama Kadıköy balıkçılar sokağı ve sahaflar gezim var planda. Ertesi gün daha değişik bir parkur çiziyorum kendime, Üsküdar’dan Kuleliye yürüyeceğim. Kıyıdan boğaz görüntüsü ve hafif serinlik altında balık tutanları seyrederek ve onlarla sohbet ederek devam eden yürüyüşümde onarım nedeniyle kapalı Beylerbeyi Sarayında kahvaltı ediyorum. Mezun olmadığım ama arkadaşlarımdan pek çok hatıralarını dinlediğim Kuleli Askeri Lisesi gazinosunda kısa bir dinlenmeyi müteakip dönüş yoluna hemen oradan aldığım sabah suyu istavritlerle çıkıyorum ancak gidemiyorum. Önümdeki levhada olta kiralanır diyor şansımı denemek istiyorum. Önce olta nasıl kullanılır onu öğreniyorum sonra rastgele deyip sallıyorum oltayı çekiyorum dolu, ikinciyi atıyorum dolu balıkçı takılıyor “abi sen o balıkları niye satın aldın ki” üçüncüde nazara geliyorum kurşun takılıyor ve kopuyor. Kısmet bu kadarmış deyip bu balıkları ben tuttum diyebileceğim rahatlığı içersinde ilk dolmuşa atlıyor ve Çengelköy’de iniyorum. Gelirken burasını çok beğenmiş ve çınar ağaçlarının içinde yürürüm diye düşünmüştüm. Caddeyi boydan boya yürüyor ve çok beğendiğim bu yerde bir kahvede çay içerken mahalle sakinleri ile sohbet ediyorum. Sabah erkenden çıktığım eve dönüşüm öğleden sonrayı buluyor yeni yerler görmenin keyfini Jozyle oynayarak! çıkarıyorum.

Daha önce yeğenim Murat’la görüşmüş ve benim karşıda tarihi turistik bir gezi planlamasını istemiştim. Taksim’de buluşuyoruz yeğenim Murat’la önce bir kahvaltı Cihangir’de sonrasında ise muazzam bir yarımada turu yapıyoruz. Karaköy, Sultanahmet, Ayasofya, Kapalıçarşı, Beyazıt, Mısır Çarşısı ve Eminönü’nde bitiyor. Murat’la sözleşiyoruz bir daha ki seferde Haliç kıyılarını dolaşacağız.

Sormuşlar İstanbul’un nesini seversin cevap İzmir’e dönüşünü şimdi bu lafı Şahin abime söylesem hemen başlar hangisini düzelteyim öyle değil böyle diyerek uysa da söyledim uymasa da söyledim. Ben İzmir’i özledim yolcu yolunda gerek tek mola Bursa’da döner yenecek eski garajın oradaki Uludağ dönercisinde. İzmir’e varış ve ilk cümle Şule hanımdan “evim evim güzel evim.” 01.07.2012

 

Leave a comment »

SİMAV ARINMA VE DETOKS TURU

SİMAV ARINMA VE DETOKS TURU

Yazının sonunda yazacağımı baştan yazayım ki sıkılır da okumazsanız ne işim varmış Simav’da onu öğrenin. Tavsiye ederim senede birkaç defa arınma ve detoks turu yapın. Arınma sizi medyadan, siyasetten, canınızı sıkan konulardan uzaklaştıracak, detoksta seçeceğiniz seçeneğe göre ruhunuzdan sonra midenizi de kendine getirecektir. Bu iş için biçilmiş kaftanlardan biri Simav. Orası da neresi, neden Simav dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız Simav’ı bir bölümünüz pek duymadınız orada Eynal Kaplıcalarının (02745472001) olduğundan bile haberdar değilsiniz. Bizde kaplıca denilince akla gelen yer Afyon ve Denizli deki otel ve motellerdir. Her iki yere de gittim ama Eynal farklı hem daha büyük, hem daha yeşil, hem şehre daha yakın, hem çevre daha sessiz ve suyu kokusuz, buharsız, otel odası yerine apart odalar (192 adet 1000 yataklı) çok daha kullanışlı vefiyatlar uygun.  Yerden fışkıran sağlık sloganıyla reklamını yaptıkları kaplıca suyu romatizmal hastalıklar, eklem hastalıkları, yumuşak doku hastalıkları, stres bozuklukları hastalıklarına şifa veriyormuş. Evliya Çelebi’nin “çok kaplıca gezdim gördüm ama Simav yakınında ki gibisini görmedim dediği EynaL adı nereden geliyor? Anlatılan bir darbı mesel var. Yüzyıllar önce iki çoban bölgede dolaşırken birisinin koyunu kayboluyor ararken bir kovuktan içeri giriyor. İlerleyince sıcak su birikintileri ve eski hamam kalıntıları ile karşılaşıyor arkadaşının kendisini arayan seslenişlerine en gel (in gel) en gel… diye cevap veriyor burasının kaplıca olduğu keşfediliyor ve adı da en gel daha sonra Simav şivesiyle Eynal oluyor. Reklam ve tanıtımlarının yeteri kadar yapılmadığını düşünüyorum. Belki profesyonel bir çalışma ile daha büyük kesimlere ulaşabilirler diyor ve geliyorum Simav Turuna.

Tur, Mustafa, Hakkı ve İsmail Beylerin 15 kişilik spor salonu arkadaş grubunun hadi gidelim diyerek Hakkı beyin liderliğinde memleketi Simav’ı tanıtım organizasyonu. Kararı Trabzon gezilerinde vermişler duyunca bende dâhil oldum.

2 gece 3 gündüz sürecek tura Cuma namazından sonra (arınmanın olmazsa olmazlarından biri etkinlikler namazdan sonra başlayacak) 30 kişilik midibüsümüzle başlıyoruz. Dakika bir gol bir Mustafa Bey tahmini bir bütçe oluşturduklarını ve pamuk eller cebe diyerek her şey dâhilin kasası olarak kasasını dolduruyor. Paralar garanti olunca sözü alan Hakkı Bey turla ilgili bilgiler veriyor. Program yemeli içmeli ve de dinlendirici yani benim arınma ve detoks programıma uygun. Ancak Simav’da içki ruhsatlı lokanta olmadığını biliyorum ve ben detoksu nasıl yapacağım sorumun cevabını Mustafa Bey veriyor. Gerekli tedbirleri almış içki yasağına karşı meyve ve hububat özlerinden hazırlanmış şerbetlerden araca stok yapmış. Hemen de ispatlıyor bu stoku ilk servis İskoç tahıllarından yapılmış bir şerbetle başlıyor, salondaş Dimitri tarafından özel olarak hazırlanmış üzüm suyundan hazırlanmış şerbetle devam ediyor THY’ inat.

Simav’a Balıkesir – Sındırgı, Salihli – Demirci, ve Uşak güzergahlarından gidilebiliyor biz Uşak yolunu tercih ediyoruz. Diğerlerine göre daha uzun ancak yol çok daha iyi. 300 km lik yolumuzun 4 saat süreceği değerlendiriliyor akşam saatlerinde orada olmayı planlıyoruz. Niyetim yemekten önceki şurupların etkisini azaltacak bir sıcak su kürü yapıp akşam yemeği için hazır olmak.  Ancak mecburi verilen prostat molaları saati uzatıyor ve kaplıcaya girmeden direkt akşam yemeğini yiyeceğimiz Başdeğirmenler bölgesindeki suların özgürce aktığı pek çok meye ağacının olduğu bir alan daki lokantaya gidiyoruz.

Lokanta iki katlı alt katı ailelere tahsisli biz üst kata çıkıyoruz manzara ve mekân güzel. Hele biraz sonra servis edilen 14 çeşit soğuklar ve zeytinyağlılar bir harika benim fovarilerim dombay tereyağı, tuzu alınmış keçi peyniri, patlıcan söğürme, fasulye piyaz, turşu ve yaprak sarma. Kızarmış ev ekmeği tereyağla birleşip üzerine ekilen kekik, kırmızıbiber peynirle katık yapılınca lezzet patlaması yapıyor damaklarımda. Hele ara sıcaklar et keşkek ve mantar yemede yanında yat cinsinden bu kadar kaliteli mezeye de yakışanı da masaya buyur ediyorlar yine bir şerbet bu sefer üzüm suyu ve anasonla harmanlanmış kilolarla getiriliyor. Ana sıcakta tercih edilen ise çoban kavurma tabii ki kuzu etinden tam benim istediğim gibi birde baharat karışımı ekmeği yağına bandır ye.

Böyle bir ortamda müzik olmadan olur mu derken Hakkı bey ve İsmail beylerin arkadaşları kanun ve dümbelekle çıkageliyorlar. İsmail bey arkadaşlarını bize tanıştırırken Simav’da ilk bando takımının itfaiye teşkilatı içinde 40 lı yıllarda Horoz Mustafa nezaretine kurulduğunu ve kendilerinin bu alt yapıdan yetişen lisenin bando elemanları olduğunu anlatıyor. İsmail bey bandoda saksafon çalarmış ve dümbek Kadir’den hatıra saksafonunu hala saklıyormuş. İsmail beyin Simav’la ilgili hatıraları kalecilik günleri, ilk defa Simav’da maça gelen bayan seyirci ve nihayetinde okul bandosunun töreni terk edip gidişi bu sohbetin akılda kalan hoş sedaları.  Sonrasında ise bu Simav gönüllülerinin Simav sokaklarında beraber köpek taşladığı arkadaşları kanunda İmam Süleyman ve dümbelekle bir müzik ziyafeti başlıyor ki değme fasıl ekibine taş çıkartır. Şarkılar, türküler ve de Simav Türküleri yağmur yağıyor şıpır şıpır ve samat, mamat yolu, kız almada söylenenler birbiri ardına geliyor. Türkü olurda oyun olmaz mı Kadir bey kendini atınca sahneye diğerleri de sökün ediyor ve oyunlarıyla eşlik ediyorlar türkülere.  Verilen soluklanmada Simav yaren geleneklerini soruyorum onları anlatıyorlar tarihi gelişimi ve bu günkü uygulamalarıyla. Halen Sarı ve Mor Zeybekler ile Cumhuriyet Zeybekleri Yaren Dernekleri bu geleneği devam ettiriyorlarmış. Son fasıl da ise Mustafa bey sahneyi alıyor ve döktürüyorda döktürüyor. Gece bitmesin diyor insan ama yarın ki program daha yoğun teşekkürlerle ayrılıyoruz lokantadan.

İstikamet Kaplıcalar oda anahtarlarımız aldığımızda vakit gece yarısına yakın olmuş, keyfim yerinde yorgunluğu atacak tek unsur var o da sıcak bir banyo.  Odaya girer girmez küveti kaplıca suyu ile dolduruyor ve alnımdan ter taneleri düşünceye kadar kalıyorum. Bütün günün yorgunluğu gidiyor. Yarın için şimdiden hazırım. Güzel bir uykudan sonra saat 0630 da yürüyüş faslı başlıyor ben, Mustafa bey ve Kerim bey kaplıca etrafında ve seralar bölgesinde turluyoruz. Sonrasında ise Küçük hamamda hamam sefası var. Bir gidiyoruz ki ekip erkenden gelmiş, bir bölümü dinlenmeye bile başlamış. Hakkı bey burasını da ayarlamış tellak hazır bir kese, bir köpük, bir masaj yıllar önce gittiğim Ali Bey hamamına arada gitmem gerektiğini hatırlatıyor. Dün gece ruhen arınmıştık şimdi bedenen de arınıyoruz. Kahvaltı hafif olacakmış ama bakıyorum yok yok hakkını veriyoruz kahvaltının saat 10 30 kadar müsaade ediyorlar sonra şehir turu, alışveriş. Öğleyin Gölcük’te sucuk ekmek, akşam kuzu tandır. Abarttığımı sanmayın program bu, ben niye detoks dedim. Benim detoks anlayışım bu yiyip içeceksin, kendini şımartacaksın.

Simav iç Ege’de ana yoldan uzak ama alternatif Balıkesir- Kütahya yolu kavşağında bir kasaba nüfusu 25bin civarında hemen hemen dışarıdan hiç göç almamış. Tarım alanları sınırlı, jeotermal ısıtma ile elde edilen domatesi meşhur,  meyvecilik daha etkin özellikle kiraz, elma ve kestane, sanayi ihtiyaç olduğu kadar kendine yeterli, civarda ki madenler biraz iş imkânı sağlıyor. Yeşilliği ve çevresinin güzelliği ve sulak alanları ile saklı bir cennet tabiri yanlış olmaz. Buraya bir de bahar da gelmek lazım özellikle kiraz zamanı. Simav panoramik turu çarşı içinde başlıyor, şehirde depremden sonra yoğun bir inşaat faaliyeti var yıkılanların yerine yenileri yapılıyor, bazı eski camiler restore ediliyor. Çarşıyı dolaşıyoruz eski esnaftan mesleğini devam ettiren birkaç kişi hala direniyor ama nereye kadar? Hallaç kapatmış, tenekeci yok olmuş, kalaycı haftada birkaç gün açıyor, bıçakçı İsmail amca imalatı bırakmış hazır satıyor, ayakkabıcı hazır satıcılıktan baba mesleği kundura tamirciliğine geri dönmüş 70 yıllık makine ile evinin rızkını çıkarma derdinde, yorgancı bekliyor her gün düğün olsun. En fazla olan meslek olarak gözüme çarpan helvacılar. Hakkı beyin esnaf arkadaşları ile sohbet ediyor helva ve susam ezmesi alıyorum. Sucuklar ve mangal yüklenmiş haberi ile tura yarın devam etmek üzere Gölcüğe doğru yola çıkıyoruz.

Şehir merkezinden Gölcük yaylasına doğru tırmanıyoruz dağ 1450 m rakımında imiş. Ortalık sessiz tabiat daha uyanmamış derin kış uykusunda. Yükseldikçe kar beyazlığı gözümüzü alıyor ve bir tepenin ardından göl görünüyor çam ağaçları arasından.  Saklı bir cennete gelmişsiz sanki kullanılmayan gazinoyu mekân seçiyoruz kendimize, içinde şöminesi de var ve yanmaya hazır odunları ile. Şömine yakılırken mangalda hazırlanıyor imece usulü kimi sucukları soyuyor, kimi mangalı yelliyor, Eynam domatesleri doğranıyor ve bu mevsimde domatesin kokusunu hissediyorsunuz, biri ekmek keserken diğeri şerbet şişelerini açıyor. Elime Dimitrinin üzüm şerbetini alıp şömine başında deteoks yapıyorum arada dışarı çıkıp güneşle yüzleşip tekrar detoksa devam ediyorum. Her nefes alışta ruhum ve her bir yudumda bedenim arınıyor çam ağaçları arasında. Sucuk hazır buyurun sesi Simavlı dostumuza ait yanaşıyor ve ekmek arası sucuklara hücum ediyoruz. Eline şerbet bardağını alan göl, güneş ve karın zevkini çıkarıyor. Günün sürprizi ise Simav kestanesi mangalda yapılıyor demlenmesi ve kolay soyulması için gazeteye sarılıp bekletiliyor öğrenmenin yaşı yok şerbet yanında kestane yeni bir tat. Mangaldan el ayak çekilince bu sefer ben geçiyorum mangalın başına ve taze sucuktan peynir ile yeni tatlar deniyorum. Kendimce sucuk pizza bile yapıyorum.

Akşam programına dinlenmemiz için sadece iki saatlik zaman veriliyor saat 1630 hazır olun diyorlar. Yeni bir detoks programı uygulanacakmış dönüş yolunda günün muhasebesi yapılıyor her şey fevkal beşer. 

Kısa bir dinlenmeyi müteakip tekrar yolardayız bu sefer Demirci Köyünde Şelaledeyiz. Dereciklerle dolu bir alan vealabildiğine su sesi bir ara kendimi Bozdağ Kırk Oluklarda hissediyorum. Uzaktan duyduğum derenin sesine ve orada bir şelale bulma ümidiyle yürüyorum dağın eteklerinde kestane ağaçlarının altında, dağdan gelen su kendi yolunu bulmuş akıyor. Kaynak sularına sözde gem vurulmuş önce bir yalağa oradan aşağılara artık nerede nasıl buluşacaklar ve nerelere akacaklarsa özgür ve başıboş çoğalarak ovaya doğru iniyorlar. Karşımdan gelen teyzeyle selamlaşıyor ve kısa bir sohbet ediyoruz. Soğanlar için yer hazırlamış toprak şimdi tavlıymış birkaç gün sonrada soğanları ekermiş. Kolaylıklar diliyorum sırtında çapası ve topladığı bir miktar odunu ile uzaklaşıyor. Birden karşıma sırtında tüfeği ile köy delikanlılarından biri çıkıyor akşam saatinde acaba bir av olur mu diye şöyle bir dolaşmaya çıkmış bir şey yokmuş eve dönüyor. Hava serinliyor ve üşüyorum ama buz gibi kaynak suyundan içmeden içeri girmiyor ve Şule Hanıma da günün kısa bir tekmilini veriyorum lokantanın camından gördüğüm ocağın ateşinde biraz sonra kızaracak kuzuyu anlatarak.

Bu gün Simav’dan ve Hisarcıktan gelen dostlarla kalabalığız. Mezeler masaya servis ediliyor, yeni şerbet takviyesi yapmış Mustafa bey. İçki yasağı olunca şerbetle günümüzü gün ediyoruz benim bu akşam tercihim yine üzüm suyu ve anason karışımı özel şerbet. Soba gürül gürül yanıyor ekmek kızartıp servis yapıyorum tereyağ ve peynirle altlık için. Kuzu önce fırında kızartılmış sonra ocakbaşına getiriliyor ve ben dayanamayıp aşçının yanında elimde bıçak başlıyorum doğramaya ve servise. Dün akşam ki yaren ekibine ilave bu gün yeni bir müzik ekibi var bağlama ve klavye eşliğinde uzun havalar, türküler ve şarkılara yine oyun havaları eşlik ediyor. (bu satırları evde yazarken Şule Hanım elinde bir kadeh rakı ve bir küçük meze tabağı ile çıkageliyor ve bu yazının hakkı da böylece verilmiş oluyor.) Kuzu servisi yendikçe devam ediyor ben ocak başında etleri kemikten ayırıp isteğe göre servise başlıyorum.  Şaban beyin kapağında limon kabuklarını yakıp hoş bir koku sağladığı soba başında kendime bir küçük masa kurup kestane kebap pişirip gecenin tadına varıyorum. Bu arada yaren ekibi sahne alıyor ve ortalık yine Simav türküleri ile yıkılıyor. Bir ara aşağıya inip iş yeri çalışanları ile sohbet ediyorum sıkıntıları var, anlayış ve yaşantı işlerini sekteye uğratıyor. Bu devirde bu anlayış ve içki yasağı anlamsız geliyor bana ama bunu vatandaşa nasıl anlatacaksın aynı Gölcük’teki depremden sonra bir türban eyleminde açılan 7.9 yetmedi mi pankartı gibi burada da depremi üniversite kampüsüne ve kız öğrencilere bağlayanların olması beni şaşırtıyor. Artık dönüş zamanı yarın kahvaltıyı müteakip yola çıkacağımız bildiriliyor. Kaplıcaya dönüyorum ve yine küvette bu sefer üç ter seansından sonra ertesi gün için hazırım ve tumba yatak.

Sabah yürüyüşte yalnızım Mustafa bey ve ekibi gece tahıl şerbeti ile detoksa devam edince sabah yürüyüşe gelemediler. Büyük hamamda karşılaşıyoruz ekiple yine erkenciler var bu hamamın zevki küçük hamam kadar yok yinede sefamızı yapıyor ve doğru kahvaltıya gidiyoruz hamam çıkışı arınmış olarak. Pide yaptırmış İsmail ve Hakkı beyler peynirli yumurtalı ve kıymalı tereyağla da birleşince dudağımın kenarından akan yağ sızıntıları lezzet patlamasının dışa vurumu.

Artık dönüş zamanı vedalaşıyoruz Eynam personeli ile teşekkürlerimizi bildiriyoruz ve bir daha ki sefere diyerek yola çıkıyoruz. Rota Demirci-Salihli yolu memnun oluyorum rotadan bu bölgeyi hiç görmedim özellikle Demirci’yi merak ediyorum. Yolda Simav sınırlarını çıkana kadar üzüm şerbeti servisi devam ediyor. Sınırdan çıkınca şarap servisine dönüyor Mustafa Bey yeni takviye yapmış hoş sohbet, dağlara tırmanıyor bir iniyor, bir çıkıyoruz vadiden yaylaya manzara olarak güzel bir yol ama virajlı ve yorucu. Nihayet uzaktan Demirci görünüyor ve ben hayretler içinde kalıyorum. Benim tahmin ettiğim Demirci eski, bakımsız bir iç ege kasabası. Nerede benim tahminim nerede gördüklerim, girişte yani reklamlar bölümünde son derece modern binalar, geniş bir yol ve tertemiz caddeler bakımlı ve modern bir şehir görünümün de hele o Atatürk büstü ve “ Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” yazısı beni mest ediyor fotoğraf çektiriyorum. Çay molası verdiğimiz kahvede bunu Demircililerle paylaşıyorum, Demircispor kulübü başkanı ile o gün oynanacak Alaşehirspor maçının kritiğini yapıyoruz. Sonra gelen Belediye Fen İşleri Müdürünü kutluyorum darısı Alaşehir’in başına deyip ayrılıyoruz bu kısacık ziyaret beni bir Demirci dostu haline getiriyor maçın sonucu ne olursa olsun. Araca biniyorum Mustafa ve Süleyman bey bütçeden kalan akçelerle son ikmali yapmışlar nasıl buldularsa Pazar günü Demirci’de burası da Simav gibi içkili lokanta yok viski almışlar. Finali bununla yapacağız yol boyunca yani yolda ancak böyle biter. Yol en zor etap ama manzara güzel, önce karlı dağ ve çam ağaçlarının ve Demirci Çayı eşliğinde giderken sonra Demirköprü barajının manzarası eşlik ediyor son kadehlerimize. Barajın kenarında balık almak üzere durduğumuz yerde satıcı bir türlü gelemiyor ve bizimkiler öyle kızmış ki köylülerle kenarda çene yarıştıran beni bile bırakıp hareket ediyorlar neyse birkaç yüz metre sonra geri geri gelen aracı görünce anladım beni terk edip gittiklerini.

Son kadehlerimiz derken yanılmışım işin bir de Salihli Değirmen’de odun köfte molası çıkıyor ve cilalar burada yapılıyor. Turun detoks bilançosu arpa şerbetinin sayısı tutulmamış, iki şişe ithal tahıl şerbeti, kırk şişe üzüm şerbeti, on kilo üzüm ve anason şerbeti.

Son durak Spor salonu park yeri bakıyorum tek çantayla gelen bizler de çantalar sırtta eller dolu, gözler mutlu, göremediğim tek şey yorgunluk belirtisi ekip sanki hadi deyince akşam için hazır gibi. Bu ekibin yeni bir turu için her zaman hazırım yeni bir arınma ve detoks turunda görüşmek üzere öyle ya daha gidemediğimiz şelaleleri, yaylaları, eğer kaldıysa halı atölyeleri, camileri, eski evleri var. Teşekkürler Hakkı bey, teşekkürler İsmail bey, teşekkürler Mustafa bey, teşekkürler gezi arkadaşlarım teşekkürler Simav’da bizi misafir eden dostlar. 18.02.2013

Leave a comment »

BOZDAĞ VE GECE

BOZDAĞ VE GECE
Karanlıktan aydınlığa nasıl çıkılır diye sorsalar pek çok cevap veririz ama hiç birimizin aklına gecenin saat 03ünde tepenin ardındaki ayın bir anda tepenin diğer yüzüne geçince pırıl pırıl parladığını ve karanlığın bir anda aydınlığa hatta aydınlıktan öte bir renk cümbüşüne dönüştüğünü anlatmak gelmez. Hem de öyle bir cümbüş ki gökyüzünde parlayan yıldızlar dolunay görüntüsünde ki ay la yarış halindeler sanki. Hele bu nakış gibi işlenmiş gökyüzünde ki renk cümbüşüne ben de buradayım diyen bir yer var ki tarifi imkânsız bir güzellik sunuyor. Ovadaki şehir ve köylerin sokak lambaları sanki gökyüzü ile yarışıyor, hiç bitmesin dediğimiz bu görüntü Bozdağ’ın 2150 metre zirvesinden bir gece manzarası. Saat 0100 da başlayan bir tırmanışın iki saatlik bir zorlu parkurdan sonra bir anda görülen manzara ile bitiveren yorgunluk ve bu güzelliğe iştirak eden bir kadeh şarap.
Sonrasında artık ben gidiyorum, benim büyüklüğümü ve güzelliğimi batınca anlayacaksınız dediği saatler Nif Dağının arkasından ayın kayboluşu ve bir anda yok oluveren büyü, çekip giden aydınlık ve yerini alan yıldızları aydınlatamadığı, sokak lambalarının yetişemediği karanlık gölgeler. Gök kubbede yalnız kalan yıldızların artık biz buradayız buranın hâkimi biziz dercesine dans edişleri ve kayan yıldızlar, kadehten bir yudum alınan şarap ve ayı yolcu etmenin garip burukluğu.
Aradan geçen kısa bir süre, doğudan başlayan bir kızarıklık yeni bir gücün, yeni bir efendinin gelişinin habercisi, doldurulan kadehler. Yeni bir doğuşa hoş geldin hazırlıkları, hafif bir rüzgârla meydana gelen serinlik ve sanki bir daha bulunması imkânsızmış gibi ciğerlere çekilen tertemiz bir hava.
Havanın aydınlanmasıyla daha önce göremediğimiz yeni manzaralar, biz neredeyiz böyle? Öncesinde sokak lambaları aydınlatmasıyla gördüğümüz Ödemiş ten Tire’ye kadar uzanan ayın kesin hâkimiyeti altında ki ovada gördüklerimize yeni ilaveler. Turgutlu’dan Salihli’ye kadar giden bir bölümü karanlıkta kalan hatta aydınlıkla birlikte ortaya çıkan yeni güzellikler.. Karşıda görünen Demirköprü barajı, hemen yanı başında Marmara gölü, Bintepeler biraz daha dönünce hemen önümüzde Gölcük. İnsanın içmeden sarhoş olacağı görüntüler her an, her dakika meydana çıkan bir başka güzellik, bir başka keşfedilen manzara ve bunlara eşlik eden zirvede yakılmış ateş, bir koyun sürüsü ve hafif bir serinlik.
Artık zamanı geldi hadi uyanın geliyor doğumu kaçırmayın seslenmeleri ile hareketlenen zirve. İşte beklenen an geldi adım adım yükselen ve yayılan kızıllığın içinden doğan güneş, hoş geldin diye kaldırılan kadehler, birkaç dakika öncesine gelen serinliğin yerini bıraktığı hafif bir ısınma duygusu ve yok olan yıldızlar, yok olan sokak lambaları ve son ana kadar direnen ama güneşin güçlü ışığı karşısında yarın yine ben buradayım diyerek kaybolup giden Çoban Yıldızı. Yalnız kaybolan onlar mı hemen yanı başımızda ki koyun sürüsü de yok olmuş, çobanı ve köpeği olmayan bu sürü güneşin doğuşu ile hareketlenmiş ve sabah serinliğinde otlanarak ağılına doğru zirveyi terk diyor.
Sait Beyin Bozdağ’a gece yürüyüşü yapılacak ben gidiyorum gelirmisin teklifine balıklama atladım, millet Nemrut’a gidiyor ben burnumun dibinde ki olayı kaçırırmıyım. Hemen planı yapıyoruz ve Sait beyin bira teklifini şaraba çeviriyorum öyle yapılırmış güneş doğarken karşılama yapılırmış. Hani ugurlarken rakılıyoruzda hiç doğarken şaraplamamıştık. Sırf bu yazdığım satırları yaşabilmek ve güneşin doğuşunu seyretmek için gittiğim Bozdağ gece yürüyüşünün en zevkli anları… İki saat tırmanmak, üç saat inmek ve sonrasında iki gün baldır ağrısı çekmek hepsi bu anı yaşayabilmek, bu manzarayı, bu güzellikleri görebilmek için Smyra Doğa Kulübü ile olan yolculuğumuz saat 21,30 da Karşıyaka’dan başladı. Saat 23,30 gibi vardığımız Bozdağ ilçesinde kısa bir mola ve kıyafet değişiminden sonra yürüyüş başlangıç noktamız olan Kayak Merkezine araçla hareket ettiğimizde diğer gurup ise kasabanın batısındaki yoldan ve orman içinden yürüyüşe başlamıştı bile…
Kayak Merkezinden kekik kokuları içinde başlayan tırmanışımızda takip ettiğimiz yol kayak pisti ve takriben 3000 metre. Dik ve dönerek giden yol tırmanışın zor geçeceğinin belirtilerini daha ilk metrelerde gösteriyor. Zaman zaman fenerleri yakarak yolu aydınlattığımız yürüyüşte gurupla yürümenin zor olduğunu anlıyor ve önden giden üç gencin peşine takılıyorum sonrasında rehberimizin de yol vermesiyle bu gurupla tırmanışa devam ediyorum ve iyide ediyorum. Önden giden ikiliye beyaz tişörtlerinden seçerek takip ederken diğer gençle ses mesafesinde yürüyerek ve kısa dinlenmelerle tırmanışımızı sürdürüyoruz. Bu şekilde yürüyüşün bize kazandırdığı zaman ilk gurupla 45 dakika, son gurupla 75 dakika ve önce çıkmanın faydasını ay batmadan o harika manzarayı seyrederek görüyoruz.
Dönüş yolunda yine iki guruba ayrılıyoruz bu sefer diğer guruptayım ve Gölcük istikametinde ormandan geçerek inişe geçeceğiz. İniş çıkıştan daha zor ancak kısa mesafelerde düz yürüdüğümüz alanlarda ayaklarıma hâkim olabiliyorum. Yürüyüş sonunda düz yolda yürümekte zorlanacağımdan eminim ve bunda da yanılmadığımı ormana ulaşınca anlıyorum adım atmam bir garipleşmiş. Asırlık kestane ağaçlarının içinden geçtikten sonra kirazların tadına bakarak yürüyüşümüz bir çeşme başında sona eriyor. Buz gibi su uykusuz geçen bir gecenin sonunda beni kendime getiriyor. Kahvede içilen bir bardak çayı ve sonrasında ki kahvaltıyı kiraz bahçesinde kiraz toplama teklifine tercih ediyorum.
İyide yapıyoruz Sait beyle yediğimiz simit, tereyağ, çökelek ve zeytin kahvaltıya başlangıç oluyor, sonrasında gelen pide ise tüm yorgunluğumuzu alan bir ziyafete dönüşüyor Sait bey bu şöleni sade bir kahve ile noktalarken ben kısa bir tura çıkıyorum. Önce beğendiğim tereyağ ve çamur peyniri denilen çökelekten alıyorum sonra ekmek ve de kiraz, kasaptan alınan sucukla alışveriş tamamlanıyor.
Kahvede keyif çayımızı içerken köyün yaşlıları ile yaptığımız sohbetten ben de keyif alıyorum onlarda. Dertlerini anlatıyorlar, hayatın zorluklarını ve asıl geçim kaynakları olan patatesin nasıl 10 kuruşa düştüğünü ve para etmediğini ama bunun yanında diğer masrafların hiç azalmadığını. Şikâyetçiler hükümetten, kendilerine sahip çıkılmamasından, çiftçiye önem verilmemesinden. Çözümü de fısıldayıveriyor yaşlı amca üretici bir sene kendi ihtiyacı dışında hiçbir şey üretmesin piyasaya bir şey satmasın o zaman görelim bakalım el mi yaman bey mi yaman diyor.
Bu güzel sohbet hadi araçlara, dönüyoruz komutu ile bitiyor vedalaşıyor ve yola çıkıyoruz. Kırkolukta ki pazarda kısa molada aldığım bal ve kiraz umarım evde hanım tarafından beğenilir yoksa bu kadar alışveriş biraz fazlamı oldu ne?
Bir gün önce gece başlayan yolculuğumuz ertesi gün saat 1500 de sona eriyor yorgun ama mutluyum. O müthiş manzarayı ve o güzel görüntüleri gören birkaç kişiden biriyim teşekkürler Sait Bey, teşekkürler Smyra Doğa Kulübü. 05.07.2012

Comments (1) »

SPİL DAĞ YÜRÜYÜŞÜ

SPİL DAĞ YÜRÜYÜŞÜ
Manisa’nın güneyinde bütün haşmetiyle yükselen kışın şehri soğuğu ile titreten yazında sıcağı ile yakan Spil dağına adını veren iki efsane varmış. Mitolojiye göre Spil Dağı’na adını veren zaman tanrısı Kronos’un karısı Kybele Sipylena’mış. Kybele bütün tanrıların, tanrıçaların olduğu gibi bitkilerin, hayvanların ve insanların bereket tanrıçasıdır. Akpınar mevkiinde kaya üzerinde oturmuş röliefi varmış… Bir diğer kaynağa göre de Frikya Kralı Menos un kızı Spilos un bu dağa atılarak vahşi hayvanlar tarafından büyütülmesinden dolayı dağa Spilos adı verilmiş… Lidya Kralı Tantalos kale yaptırmış, kalenin bitmesi şerefine verdiği ziyafette oğlu Pelopsu doğrayıp tanrılara sunduğu için onlar tarafından cezalandırılmış… Ağlayan Kaya olarak bilinen yer ise mitolojiye göre 14 çocuğunun tanrıça Leto nun çocukları Apollon ve Artemis tarafından öldürülmesi sonucu, çocuklarının ardından ağlayan Niobe’ye aitmiş…
Efsanelerden hangisi doğru bilmiyorum ama bildiğim bir şey var Spil dağının her mevsim ayrı bir güzelliğinin olduğu. Kışın bungalovlarında iki gece geçirdiğim, araçla birkaç sefer gelip piknik yaptığım zirvesinden hem Manisa hemde İzmir’i aynı anda seyrettiğim bu dağa Okan abi yürüyüşe gidiyoruz deyince tamam dedim bir de bu haliyle göreyim Spil’i…
Kardak (Karşıyaka Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü) aracı saat 07.15 de bizi alıyor ve Konak’ta diğer ekiple buluştuktan sonra Manisa’ya doğru yola çıkıyoruz. Ücret üyeler için onüç, misafirler için onaltı lira. Yolda Okan abi ve Fahri beyle sohbet koyu olunca zaman çabuk geçiyor. 09.00 da Manisa’dayız Spil dağına kuzeyden çıkacağımız için çıkış noktasına yakın bir yerde çay molası veriyor ve ihtiyaçların giderilmesini müteakip araçlarla birkaç km ilerideki yürüyüş başlangıç noktasına hareket ediyoruz. Niobe ağlayan kaya ve Mevlevihane yi önlerinden geçtiğimize göre bu arada ziyaret edebilir miydik diye de düşünüyorum. Tabi aynı düşünce güzergâhımız üzerinde ki Manisa kalesi ve Manisa Tarzanı Ahmet Bedevi’nin yaşadığı Topkale bölgesi içinde geçerli belki kısa bir bilgi verilebilirdi. Çünkü bu dört unsur Manisa’nın tarihi özelliklerinden, derseniz ki doğa yürüyüşüne mi geldin, tarihi turistik geziye mi zaman varsa her ikisini de bir arada yapabilmek her zaman tercihim olmuştur derim…
Dernek başkanı İlhami beyin topluca yaptırdığı ısınma hareketlerinden sonra guruplara ayrılıyoruz. Ben önce birinci guruba yöneliyorum Okan abi de onaylıyor ama gurup liderinin yürüyüş özelliklerini öğrendikten sonra vazgeçiyorum. Koşar gibi gider, mola vermez ve zirve yapılacak diyorlar hemen ikinci guruba dönüyorum ve de iyi yaptığımı bu guruptan kopanların bizim guruba katıldıklarında anlıyorum. Manisa kalesinin dış duvarlarının hemen kenarlarından başlayan yürüyüşümüz kısa bir tırmanışla başlıyor ve karşıda ki haşmetli Spil dağının görüntüsü kolay bir yürüyüş olmayacağının sinyalini veriyor.
Otların üzerindeki çiğ hafif bir kayganlık yaratsa da otların kokusunu ve renklerini gizleyemiyor incir, zeytin ve ceviz ağaçları tırmandıkça yerini doğa ve ağaç sevgisinin simgesi, çevreciliğin 1950 li yıllardaki önderi Manisa tarzanının yıllar önce diktiği çam ve diğer araçlara bırakıyor. Eski bir kale kalıntısı ve yanında ki sarnıç olabileceğini değerlendirdiğim kalıntıyı da geri bırakırken gözüm yirmiden fazla endemik bitkinin yetiştiği, bu bölgeye has Anemon lalesinin meşhur olduğu ve bazı bitkilerin levhalarla belirtildiği alanda ekşikulak arıyorum ama görünürde sadece ada çayı var meraklıları toplamaya başlıyorlar…
Yürüyüş hızımız oldukça yüksek arkadan gelen mola seslerine gurup lideri önceleri pek itibar etmiyor ve ısrarlar karşısında ilk molayı veriyor ve çevredeki güzelliklerin ve Manisa’nın kuşbaşı görüntüsünün, Gediz nehrinin taştığının ve mecrasının dışına çıktığının farkına varıyoruz. Mola verilmezse bu güzellikleri nasıl seyredeceğiz, on kilometrelik bir yürüyüş hele büyük bir bölümü tırmanışsa bunu molasız geçmek pek doğa yürüyüşü ruhuna uygun gelmediğini anlatıyoruz gurup liderine. Bazıları itiraz etse ve molasız yürüyüş olması gerektiklerini bildirseler de sonraki etaplarda bunun mümkün olmadığını hep beraber görüyoruz. Aklıma gençlik yıllarımda yaptığım cebri yürüyüşler geliyor neyse tarih tekerrür etmeden her şey normale dönüyor.
Vadiye bakan dik yamaçlarda dikkatlice geçerken, karşıda görünen inler mağaralar, dik yamaçlar, keskin kayalar insanı ürkütüyor ve de yoruyor, buz gibi kaynak suyu ile elimi yüzümü yıkayınca yorgunluğum biraz olsun hafifliyor hele su deposundan minik bir şelale gibi akan su görüntüsü ayrı bir güzellik. Bol oksijen damarlarımızı açıyor, nefes alışverişimiz sıklaştıkça adrelaninin yükseldiğini hissediyorum.
Manisa’dan At alanı bölgesi 24 km biz kestirmeden 10 km de gideceğiz asfalt yola çıkıncaya kadar hep tırmandığımız için yol kenarında verdiğimiz mola ve sonrasında ki orman içindeki patika geçişimiz keyifleri en yüksek noktaya çıkarıyor sohbetler birbirini tamamlıyor. Yerde gördüğüm künk parçalarının nereden, nasıl geldiğini düşünürken biraz ileride toprağın altında ki toprak künk su kanalları merakımı gideriyor. Belki de bu künklerle bölgede ki sular aşağıda ki sarnıçlara taşınıyor ve kalenin su ihtiyacı karşılanıyordu…
Yürüyüş yolu düzgün ve rahat olunca her adım atışta fotoğraflar çekiliyor, türkülere eşlik ediliyor, her kaynak suyundan aldığım bir yudum suya eşlik eden bol oksijen akıttığımız terleri ve yorgunluğumuzu unutturuyor. Ama bu unutkanlık fazla sürmüyor mola verdiğimiz çeşme başından sonra tırmanışımız başlıyor biraz ilerdeki Çoban Çeşmesi 100 m levhası ve aşağıdaki vadiyi ürperti ile gördükten sonra havanın serinlediğini ve tırmanışın oldukça yükseklere geldiğini hissediyorum. Yürüyüş boyunca hep sağ tarafımızda ve oldukça aşağıdan vadi içinden akan dere ile nihayet kavuşuyoruz buz gibi pırıl pırıl tertemiz suyundan kana kana içiyorum elimi yüzümü yıkıyorum. Dere kenarında ileride devasa olacak gomalak yapraklarını görünce Bolu’da dere kenarında ki küçük bir çocuğa kundak yapılacak büyüklükte ki gomalak yaprakları aklıma geliyor, Meho ile olan maceralarımız hoş bir seda olarak gelip geçiyor belleğimden.
Hedefe az kalmış şu tepenin arkası diyorlar ama bunun arkasından parkurun en zorlu etabına girdiğimizi dereyi takip edip önce karşı kıyıya sonra tekrar diğer kıyıya geçip tırmanışa başlayıp kayalar da resmen tırmandıktan sonra orman içinde tekrar düzlüğe çıkıncaya kadar aklımda tek şey var demli bir çay içmek. At alanına 1200 metreye vardığımızda saat 14.00 olmuş bile, soluklanacak ve bir bardak çay içecek yer olarak kır kahvesine yöneliyoruz sonuç hüsran kapanmış. Tek çare var Jandarma Karakoluna misafir olmak öyle de yapıyoruz Okan abi ve Fahri beyle tanrı misafiriyiz. Terli kıyafetlerimizi kurularla değiştirdikten, Karakol Komutanı Astsubayımızla çaylarımızı yudumlayıp, azığımızı paylaşarak, ne olacak bu memleketin hali sohbetinden sonra onlara teşekkür ediyor ve iyi nöbetler dileklerimizle guruba katılıyoruz. Burada bizi bir sürpriz bekliyor yürüyüşün bittiğini ve araçlarla geriye döneceğimizi sanarken yanılmışız daha Beşpınar köyüne beş km daha yürüyecekmişiz ben araçla gidelim orada kahvede sohbet ederiz diyorum ama oy çokluğu ile yürüyüşe dâhil oluyorum. İyi de yapıyorum yol zorlu değil daha keyifli bir yürüyüş oluyor. Hele beş dakikalık sessizlik uygulaması bir harika. Sonrasında yapılan yeni üyelerin katılım töreni ve kimliklerinin takdimini gurubun samimi ve kurumsal bir özelliği olarak takdir ediyorum.
Beşpınarlar köyünde kahvede çayımı içerken sohbet ettiğimiz köy sakinlerinden Ferit abiden burasının Pomak köyü olduğunu öğreniyor, köyün ve köylünün sorunlarından giderek son günlerin getirdiklerinin ve götürdüklerinin değerlendirmesini yapıyoruz. Kirazdan gelecek para ile yıl boyunca harçlıkları çıkacak, geçimini temin edecek iki oğlan bir kız çocuğu ve beş torun sahibi Ferit abiye kolaylıklar dileyip son etap olan dönüş yoluna başlıyoruz.
Aklımda akşam oynanacak olan Fenerbahçe maçı var hayalim yürüyüş boyunca geride kalan fener formalılara takıldığım “bu akşamda geri kalacaksınız” sözünün gerçek olması (maalesef benin dediğim değil onların dediği oluyor “bak önde yürüyen başkanda fenerli ve başkan sarı lacivert düdük ipini gösteriyor”) Güzel top oynuyor ama mağlup oluyoruz. Güzel başlayan, güzel devam eden ve güzel biten bir yürüyüş sonunda gün hüsranla bitiyor. Ama gün boyu tabiatla, güzel insanlarla bir arada olmanın mutluluğu bu hüsranda oluşan acıyı bir nebze olsun hafifletiyor.
Teşekkürler Kardak yöneticileri, teşekkürler bu günü paylaştığımız doğaseverler bir daha ki turda görüşmek üzere kalın sağlıcakla. 24.04.2012

Leave a comment »

YAMANLAR TUR

YAMANLAR TUR
Okan abi sabah yürüyüşlerini güzellik yürüyüşü olarak yapıyor, yüzmeye geliyor ve yogaya gidiyordu. Sonra yürüyüşü ve yüzmeyi askıya aldı görüşemez olduk. Meğer dağ yürüyüşlerine başlamış yogaya da devam. Aradı hadi dedi gidiyoruz Yamanlara yürüyüş var. Emir demiri keser zaten daha öncede Ragıp beyle beraber yapacakları bir etkinliğe de katılamamıştım. Hasret gidermek için iyi bir fırsat ayrıca Yamanlar dağı ile de meslekten gelen hatıralarımız var. Az çıkmadık hatta araç bile devirdik o dönemeçli yollarında bu seferde yaya olarak çıkalım dedim. Sabah 0800 da Okan abi ile buluştuk Nihat Bey de katıldı bize, meslektaşımızmış aracımızı beklerken hemen eskilerden, ortak dostlardan kaynatmaya başladık.
Kordelya Dağcılık Gurubu ile gideceğimiz araçta Ragıp beyle yan yana oturuyoruz. Dün 60 km lik bisiklet turu yapmış bu günde bu tur. Bu hıza ancak şapka çıkarılır derken rehberimiz yürüyüş güzergâhının değiştiğini Yamanlara ama zirveye değil bir başka istikamete gideceğimizi söylüyor. Toplam 20 km lik parkur hakkında bilgi veriyor. Böylece bizim hasret giderme düşüncemizde suya düşüyor. Ancak daha sonra araçla gidip o bölgede bir keşif yapma isteği ağır basıyor kafamda.
Karşıdan gelen aracımız Mavişehir, Atakent, Girne Caddesi ve Anadolu Caddesinden Ege Kent istikametine yöneliyor İzkent te araçlardan iniyoruz. Çay ve kahvaltı molası Tepe kahvede, toplu taşıma araçlarının son durağı olan nokta bizim yürüyüş başlangıç noktamız. Kahvaltıdan sonra sırt çantalarımızı kuşanıyoruz saat 09.05 hedef Çamurlu çeşme mesafe 10 km. yürüyüş guruplarının daha ileride yapılacağı belirtiliyor ve yola çıkıyoruz.
Hava yürüyüş için uygun ne sıcak, ne soğuk hafif bir rüzgâr var ama zararsız. Karşıda Harmandalı çöplüğü görünüyor biz onun alt sırtlarından geçeceğiz dolayısıyla ilk konu çöplük ve atıklar oluyor. Herkes şikâyetçi ama uygun bir çözümde bulamıyoruz zaten çöplük geride kalınca konu başka alanlara kayıyor. Birkaç km sonra guruplara ayrılacağımız belirtilince ben kendimi Okan abi ve Ragıp beye teslim ediyorum, onlar tecrübe ile sabit son gurup diyorlar… Hafif bir kültürfizik hareketinden sonra sona kalıp sırada yerimizi alırken üzerimizde ki fazlalıkları çıkarıp çantaya yerleştiriyoruz, ilk gurup harekete geçiyor ve bu onları son görüşüm oluyor. Bizim gurupla ilk dönemeçten sonra onlardan eser yok sanki kuş olup uçtular onlarla gitmediğim iyi olmuş diyorum ama bir bakıyorum ki bizim üçlü gurup birkaç yüz metre sonra orta guruba iltica etmişiz, onlarla devam edeceğiz. Hafif tırmanışa başlamamız kopmalara sebep olsa da liderimiz hızı ayarlayarak kopmaları önlemeye çalışıyor, bir taraftan da bölge ve güzergâh hakkında bilgi alıyoruz. Sohbet ilerledikçe daldan dala atlıyor ve konuştuğum kişi ben Alaşehirliyim bu konuları iyi bilirim deyince elimi uzatıyorum bende diyorum. Bir anda sohbet eskilere kayıyor, ortak tanıdıklar birbiri ardına sıralanıyor… Bu sohbet esnasında tırmandıkça orman bölgesine giriyor ve serinliği biraz daha hissediyoruz.
Tabiat daha yeni yeni uyanıyor, birkaç lale kendini gösterirken papatyalar ise olabildiğince ortaya yayılmış, bazı meyve ağaçları açmış bazıları açmak üzere hangi ağacın ne meyvesi olduğunu bilenler açıklıyor hızlı adımların eşliğinde. Kısa bir su molasından sonra yola devam. Deniz kenarında yürümeye alışmış dizlerimin vereceği tepkiyi merak ediyorum şimdilik sıkıntı yok zaten yürüyüşe gelmemin bir nedeni de dizlerimi test etmek. Rehberimiz varış noktasının tepenin arkasında olduğunu söylüyor ama her dönemeçten sonra yeni bir dönemeçle karşılaşıyor ve devamlı tırmanıyoruz, etrafta bakınıyorum yenilecek ot cinsinden ne bulabilirim diye sadece ekşikulak topluyorum ve paylaşıyoruz, yol boyunca da başka ot bulamıyoruz. Tırmanış bitiyor ama bizde de yorgunluk belirtileri var, iniş kolay ama tekrar bir tırmanış ve hedef. Ancak önümüze çıkan tel örgü yolu uzatıyor. Tel örgüden atlıyor, tırmanıyor sonra tel örgüden çıkıyor, tekrar tırmanıyoruz. Peki, biz tel örgülü alana niye girdik de etrafından dolaşmadık sorusunun cevabını alamıyorum.
Bitiş noktasında ilk gurup gelmiş, Çamurlu Çeşme kaynak suyu yanında ateşi yakmış, kıyafetlerini değiştirmiş, öğle yemeğine bile başlamış. Bizde önce kıyafetlerimizi değiştiriyoruz ki ben uzun zamandır böyle terlememiştim. Kendimize ateş yakınında bir yer bulup çökerken azıklarımızı çıkarıp Menemen ovası manzarası eşliğinde yemeğe başlıyoruz. Bu arada şişte sucuklar kızartılırken çaylar hazırlanıyor, kahveler köze oturtuluyor. Esen rüzğar ateşin isi ve külü ile bizi zaman zaman tütsülüyor yapacak bir şey yok ateşi seven dumanına katlanacak. Üç buçuk saatlik yürüyüş sonunda su böreği, tahinli pide, elma ve mandalinadan oluşan menü beni kendime getiriyor. Tatlı niyetine Okan abinin ikramı çikolata hora geçiyor. Tahinli pidenin bir parçasını Alaşehirli hemşerimle paylaşıyorum özlemişsindir diye.
Bu arada ateşin başında çay demleyen çift dikkatimi çekiyor. Orman işçisi olan Yaşar Bey ve eşi Mersinden gelmişler 5 senedir bu bölgedeymişler. Tam bir göçebe hayatı aşağıda çadır barakalarda yaşıyorlar, elektrik yok, su yok çocukları Mersin’de okuyor. Burada ekmek parası derdindeler Orman şefliğinin işaretlediği ağaçları kesip, soyup mikâp başına para alıyorlar sigorta diyorum yok diyorlar, sağlık diyorum yok diyorlar, kıdem tazminatı diyorum yok diyorlar. Hayatlarından memnun değiller ama mecburlar çünkü yıllardır bu işi yapıyorlar… Şenay Hanım şikâyetçi konuştukça konu siyasete kayıyor. Şenay Hanım oyunu Akp ye vermiş neden diyorum cevap veremiyor. Memnun değilsen başkasına ver diyorum kime vereyim diyor ve anlaşıyoruz memnun olmadığı bir düzenin iktidarına oy vermeyecek ama kime vereceğini kendi bulacak. Eh dağ başında da siyaset bu kadar olur.
Dönüş zamanı geldiğini haber veren liderimiz son 10 dakika deyince çantamızı toparlayıp orman işçisi çifti dertleri ile baş başa bırakıp yola çıkıyoruz bu sefer ilk guruptayım. Saat 14.00 olmuş 11 kişiyiz ve hızlıyız Nihat Beyle yine eski günlerden dem vurmaya devam ediyoruz. Ayrıca Bülent Bey de eski asker onunla da sohbet ederek meyve molasına kadar son hızla yürüyoruz. Mola vermeyi düşündüğümüz helikopter yangın su alma noktasında ki rüzgâr bizi engelliyor ve yola devam ediyoruz. Uygun bir alanda verdiğimiz mola da meyvem yok ama ikramlarla en çok ben yiyiyorum her halde.
Bu kısa moladan sonra toparlanıp yola devam ediyoruz, dönüş yolu sanki daha kısa biraz ileride İzkent görünüyor ve hemen yanı başında dalgalanan bayrağımız. İşte geldik diyoruz ama o kadar da yakın değil hele bir de yolda gördüğüm çobanlarla muhabbet edince guruptan iyice ayrı düşüyorum. Artık yürüyüşü tek başıma devam ettiriyorum aklımda çobanlardan hemşerim olanın söylediği “yürüyün yoksa ölürsünüz” lafının ne getirip ne götüreceğini düşünerek ve sertleşen rüzgârdan biran önce kurtulmak için hızlanarak. Saat 16.20 de Tepe Kahveye geliyorum, yorgun olmadığımı hissetmek güzel, var olanı da bol limonlu ada çayı alıyor ve en güzeli yürüyüş boyunca dizimden herhangi bir ağrı sızı işareti gelmemesi.
Diğer gurup gelinceye kadar çaylar eşliğinde sohbet ediyor yürüyüşün kritiğini yapıyoruz her kes memnun gelecek hafta yapılacak Şirince Turunun planları yapılıyor. Diğer gurupta gelince onların kısa bir dinlenmesini müteakip araçlara biniyor, dönüş yoluna çıkıyoruz ve veda bir sonra ki tur da görüşmek üzere. Teşekkürler Kordelya gurubu güzel bir gün yaşattınız. 03.04.2012

Comments (2) »

URLA TURU

URLA TURU
Bu yazının adı “Urla Mart Dokuzu Ot Festivali” olacaktı ancak festivalin ikinci gününe katılamayacağım ve sadece birinci gün programında olan Urla’nın tarihi önem taşıyan yerlerinin gezilmesine iştirak ettiğim için adı böyle oldu. Yoksa bu satırları yazdığım sıralarda katılımcılar Özbek Köyü bölgesinde ot topluyorlar. İnşallah seneye ikinci gününe katılır ve bu yazıyı tamamlarım.
Önce “Mart Dokuzu” nereden çıktı diye soracaksınız haklısınız. Bunu şöyle açıklıyorlar Festivalin düzenleyicileri “Urla Belediyesi” ve “Doğal Sofra Slow Food Urla” gönüllüleri. Slow Food da ne demeyin o da daha sonra önce Mart Dokuzu.
Rumi Takvim ülkemizde 1926 yılına kadar kullanılmış. Roma İmparatoru Sezar’dan kalma olan bu takvimle günümüzde Anadolu’da geleneksel iklim, bitki ve doğa olaylarında halen bu takvim kullanılmaktaymış. İşte Mart dokuzu da bu takvime göre baharın geldiği gün olarak kabul ediliyor. Unutmadan Rumi takvim tarihine 13 gün eklenerek Miladi tarihi buluyorsunuz. Yani Mart 22, festivalin tarihi ise 24 – 25 Mart oldukça uygun. 2013 de Mart 30 – 31 de yapılacağını da belirteyim.
Festivalde ilk gün Urla’nın tarihi önem taşıyan yerlerinin gezilmesi var akşam yemeğinde ise ‘Urla Mübadil Yemekleri’ sunumu yapılacak. İkinci gün ise Özbek Köyünde köylü kadınlarla çevreye zarar vermeden ve otların soyunu tüketmeden öğrenerek ot toplama, Özbek Köyü Yöresel Pazarını ziyaret ve Urla Merkez Sanat Sokağı Gezisi ile son bulan dolu dolu iki gün.
Şimdi gelelim bu festivali Belediye desteği organize eden Slow Food Urla’ya kimdirler, ne yaparlar, ne yerler, ne içerler, amaçları nedir?
Üç bayan Urla Gönüllüsü önce onları Ege Tv de Tarım ve Ekonomi Programın da izledim. Bilge Bengisu Öğünlü, Pelin Balcıoğlu, Handan Kaygusuzer.
Bilge Bengisu Öğünlü, “Ot toplamaya gittiğimiz Özbek kırsalında taş ocağı yapılma izni çıkması, gıda güvenliğimizin her açıdan tehdit altında olduğunu gösteriyor. Bu yılki etkinlik ile taş ocağının soframıza, suyumuza, geleneklerimize ve kültürümüze bir tehdit oluşturduğunun da altını çizmek istiyoruz” deyince dikkatimi çekti…
Handan hanımı tanıyordum Urla’ya gittiğimde olmazsa olmaz ot yemeklerini yediğim Beğendik Abi lokantasının sahibesi. Bilge hanımı da bu gezide tanıdım. İşte bu üç bayan diğer Urla Gönüllüleri de bir çatı altında toplanmışlar ve Doğal Sofra Birliği Slow Food Urla yı kurmuşlar.
Endüstriyel den uzak doğal sofrayı savunan gurup “Doğa, sağlıklı olalım ve sağlıklı nesiller yetiştirebilelim diye çevremizi binbir alternatif ile donatmış. Ama maalesef gün geçtikçe beslenmemiz tek tip ürünlerle sınırlanmaya başladı. Doğadan toplanan otlar, gerek vitaminler, gerekse mineral ve iz elementler bakımından, endüstriyel tarımı yapılan sebzelere göre daha çok besleyici.” Tezini savunuyorlar ve de devam ediyorlar. “Çağımızda geleneksel yemek kültürü yok olmakta, eski lezzetler kaybolurken gıda seçimlerimizin dünya ve çevremizi nasıl etkilediği unutulmaktadır. Bireylerin tükettikleri gıdanın lezzetli olmasını bekleme hakkı olduğu gibi, bu lezzeti sağlayan ekolojik, geleneksel ve kültürel mirası koruma sorumluluğu da vardır.” Düşünce böyle olunca amaçta ortaya çıkıyor “ Slow Wood, Doğal Sofra, lezzetten beklenen keyif ile yiyecek ararındaki bağı oluşturarak; yiyecek kaynaklarımızın çeşitliliğini koruma lezzet eğitimini yayma, çiftçi, işçi ve köylünün ürettiği İyi, Temiz ve Adil Gıdalara ulaşmaya çalışır.” Bu düşünce ve amaca şapka çıkarılır, alkışlanır ve başarılar dilenir, darısı daha çok doğal sofralara.
Günün mana ve önemine uygun kısa bir açıklamadan sonra gelelim yazını başlığına ve yaptığımız tura.
Program gereği saat 11.00 da Urla İskele’de Urit restoran önünde buluşacağız ben biraz erken gidiyorum. Restoranda ki kahvaltının dernek üyelerine ait olduğunu görünce balık mezadında balıkları gözden geçiriyorum. Levrekler ve sardalyalar harika ama bu gün pas geçmek zorundayım Ankaralı dostlarım Mine ve Fikret’in kulaklarını çınlatarak Osman amcanın çay ocağında çayımı yudumluyor ve gazetelere göz atıyorum.
Saat 11 de araçlar ve dışarıdan gelenler araçlarda hazır ancak içerde kahvaltı devam ediyor olunca program sarkıyor nihayet otuz dakikalık bir gecikme ile yola çıkıyoruz.
İlk durağımız Urla Devlet Hastanesinin de içinde bulunduğu ada. İlk başta buraya neden girdiğimize anlam veremiyorum bildiğim kadarıyla Urla’nın tarihi İskele ve merkezde ancak araçlardan Tahaffuzhane yazan bir binanın önünde inince anlıyorum geliş nedenimizi.
Rehberimiz Urla Belediye Başkanı Danışmanı Sanat Tarihçisi Ferhan Erim genç, güler yüzlü ve dinamik haliyle bize iyi bir tur müjdesi veriyor. Güneşin ılım ılım ısıttığı bir havada denize nazır fonda Urla İskele manzarası eşliğinde önce İzmir ve Urla tarihini anlatıyor bizlere.
Urla; Tarihi M.Ö. 2000li yıllara dayanıyor o zamanki adıyla Klozomenia İon ların kurduğu 12 kentten biri. Anlamı “İskelenin Halkı” demekmiş. Bu günkü Kilizman adının buradan geldiği değerlendiriliyor. Antik kent İskele de Liman Tepe’de ve Güney uzantısında bir bölümü ise adada. Ancak Özbek’te bulunan taş baltalarla burada ki yerleşimin insanlık tarihi kadar eski olduğu değerlendiriliyormuş. Adanın kara ile bağlantısı Büyük İskender tarafından yapılmış. Bu yol şu anda deniz altında tespit edilmiş bu günkü köprünün yapımı ise 1865 de Fransızlar tarafından yapılmış. İskender’in hayallerinden biri de rehberimiz bunu çağın ilk çılgın projesi olarak adlandırıyor Urla’yı en dar yerinden kanalla ikiye ayırarak açık denizle birleştirmekmiş. Ona nasip olmamış ama şimdiki politikacıların hayalide bu. Boşuna söylememişler fakirin ekmeği hayal ye memet ye!
Helenistik- Roma döneminde ana karada ki yerleşim Karantina adasına taşınmış. 14 y.y. ilk yarısında Aydınoğulları Beyliğince Türk egemenliğine geçen Urla Yıldırım Beyazıt’la Osmanlı egemenliğine giriyor. Sonrasında ise Timur tarafından işgal ediliyor ve tekrar Osmanlı egemenliği. 1919 da Yunanlıların işgalinden 1922 de kurtarılmış.
TAHAFFUZHANE BİNASI:
Karantina anlamına gelen Urla’daki Tahaffuzhane 1865 yılında kurulmuş. İşin aslı 1860 lı yıllarda Paris’te yapılan bir sağlık toplantısında bulaşıcı hastalıkların özellikle hacdan dönenlerde görülen Kolera ve Veba’nın yayılmasını önlemek amacıyla birazda Avrupalıların dayatmasıyla alınan kararın uygulaması amacıyla merkezi kurulmuş. Ancak İzmir’de ilk karantina binasının kurulması daha eski 1844 lü yıllarda adı daha sonra Karantina olacak şimdiki Karataş-Küçükyalı arasındaki bölgede kurulmuş zaman içersinde orası dar gelince ve şehir içinde kalınca merkez 1865 den itibaren adada faaliyete geçmiş. Adaya bu nedenle Karantina/Tahaffuzhane adası deniliyor. Harp Okulunun Menteş de ki kampında alarm verilir ve biz bu adaya yürüyüş yapardık o zaman bildiğimiz adıyla Hekim adası derlerdi ve bu adada yürüyüş te öğle yemeğinde yediğimiz etli pilav ve tulumba tatlısının tadı hala damağımızdadır. Bir de bizim İbo’nun yol boyunca tüfeğini kayışsız olarak taşıması aklımızdan çıkmayan anılar  bir anda bunlar aklıma geliverdi adaya gidince neyse tekrar dönelim geziye.
Adadaki iskele bu gün bir bölümü ile muhafaza ediliyor. İzmir limanına gelen gemiler yolcuları ve yükleri ile önce buraya uğrar ve yedi ile on gün süren karantina işlemi uygulanırmış. Gemiden mavnalarla taşınan yükler iskeledeki raylı sistemle bina içersinde etüv merkezine taşınıyor ve burada mikroplardan arındırılmak üzere sıcak buharla işleme tabi tutuluyor. Boşalan gemi ise kükürt buharı ile temizleniyor. Tesis Fransızlar tarafından kurulmuş ve dünyada ki üç örneğinden şu anda çalışmaya hazır tek merkez. Tesis eşyaların ve insanların temizliklerinin yapıldığı bölümler ile daha gerilerde ki dinlenme çadırları, mezarlık ve tedavi bölümünden meydana gelmiş ve onbin kişiye hizmet verebilirmiş. Tesiste görevli sayısı ise 60 civarında. Tesiste bir telgrafhane ve bakkalda mevcutmuş. Bakkalı ise Urlalı Rum Başhekim’in işlettiği duyumu o günden bu güne çok fazla bir değişiklik olmadığını düşündürüyor bizlere.
Atatürk’te 1911 yılında bir Rus gemisi ile Trablus’a kaçak olarak gittiği esnada burada karantinaya tabi tutulduğunu yazdığı bir mektuptan öğrendiklerini belirtiyor rehberimiz. 1950 yılında Kore’ye giden Türk Tugay’ının karantina işlemi de bu merkez de yapılmış. Ayrıca 1974 Kıbrıs harekâtında da hazırlanmış ancak kullanılmamış. Bu tarihten sonra da tesis kullanıma hazır devre dışı bırakılmış.
Merkezde temizleme işlemi insanlar ve eşyalar olmak üzere ayrı ayrı yapılıyor. Önce gemide seyahat eden insanların nasıl karantina hizmetine tabi tutulduğunu öğreniyoruz. Kadın ve erkek olarak ayrı binalara alınan yolcular giysilerini çıkarıp filelere dolduruyor ve isimlerini yazarak döner dolap vasıtasıyla yan taraftaki etüd merkezine gönderiyorlar. Kendileri peştamallara sarınarak ilaçlı suların aktığı 70 – 80 duşa giriyorlar burada 15 dakika temizlendikten sonra diğer bölümde etüvlenen eşyalarını yine döner dolap vasıtasıyla teslim alıyorlar. Giyinip yukarıdaki teraslara çıkıyorlar daha gerilerdeki çadırlarda ve barakalarda karantina süresinin dolmasını bekliyorlar. Eğer hastalık belirtisi olanlar tespit edilirse tedbirhane de tedaviye alınıyor sağlam olanlar ise kendilerine verilen “Temiz Prestikası” belgesi ile yollarına devam ediyorlar.
Sonra şahsi eşyaların ve yüklerin nasıl temizlendiğini anlatıyor rehberimiz. İki bölümlü etüv merkezinin ön bölümü raylı taşıma sistemi ile getirilen eşyaların tel kafesler içinde üç adet etüv kazanına yükleme ve su depolarının olduğu bölüm. Ayrıca bu bölümde yan taraftaki oda da soyunan yolcuların eşyalarını teslim ettikleri döner kapaklı dolapta mevcut. Etüv kazanlarından ikisi normal eşyaları temizlerken diğer kazan ipekli eşyalar için ayrılmış ve özel bir aparatla daha yumuşak etüv imkânı sağlanmış kısacası o zamanda yumuşatıcı varmış. İkinci bölümde ise tesisin makine bölümü ve etüvün tamamlanarak kişilerin eşyalarının teslim edildiği döner dolap var. Makine de temizlenen yükler ikinci bölümde alınıyor ve dışarıda ki teraslarda teslim ediliyor.
Oldukça bakımlı görünen tesise şu anda Kaymakamlığın özel izni ile girilebiliyor içerde fotoğraf ve film çekmek yasak! Urla Belediye Başkanlığı burada bir “Sağlık Müzesi” oluşturma gayreti içinde olduğunu memnuniyetle öğreniyor ve araçlarımıza binip İskeleye geri dönüyoruz kısa bir moladan sonra turumuz devam ediyor.
POLİS ANITI:
İkinci durağımız İskele girişinde sağda meydanda ki anıt. 1914 yılında İngilizler Urla limanını ve limanda ki Beyrut yatı ile Kınalıada vapurunu topa tutarlar. Bu arada İskele deki Karakolda görevli Polis Memuru Ali Fehmi Efendi vapurlardaki seyrüsefer cihazlarını ve topu sökerek karaya çıkarır ve anısına bu anıt dikilir.
Anıttan devam ediyor ve antik liman hakkında kısa bir bilgiden sonra arkeolojik teknelerin yapıldığı çadıra ulaşıyoruz.
ARKEOLOJİK TEKNELER:
Liman Tepenin eteklerindeki limanın hemen kıyısında kurulmuş bir çadırda Ankara Üniversitesi arkeologları 360 Derece Tarih Gurubunun ve Urla Belediyesinin desteği ile kaybolmuş tekneleri, antik çapaları ve deniz arkeolojisine ait bazı araştırmaları burada yapıyor ve Urla Antik Limanın denizi altında ki bölümünün kazısını da yaptıklarını ilgili arkeologun anlatımından öğreniyoruz.
Orijinali Bodrum da bulunan 3300 yıl önce batan ve Uluburun batığının 3000 deniz mili yapan bir kopyasıda burada bulunuyor. Bu tesisin en büyük işlevi tekne yapımı, araştırmalarda elde ettikleri bilgilere göre antik tekneleri burada birebir inşa edip denize indiriyorlar. Şu anda üzerinde çalıştıkları en önemli proje Kiklad teknelerinin yapımı. Orta Ege Adalar gurubunu oluşturan ve Ege’nin iki kıyısını buluşturan bölgeye has 4500 yıl öncesi bu tekneler de hiç metal ve yapıştırıcı malzeme kullanılmamış. Ahşap olarak çam kerestesi ve halatların dikiş olarak kullandığı bu tekneler 19 metre boyunda 20 kürekli kullanıyor yelkensiz altı düz üç adet imal edilmiş biri yelkenli. 2010 yılında denize indirilen ilk tekneden sonra 2012 Mayıs ayında bu teknelerle Yunan adasına gidilecek ve bir tekne onlara hediye edilecekmiş. Daha önce yapılan İzmir kayıkları projesini soruyor ve onların Sakız adasına seferin ne olduğunu öğrenmek istiyorum Kayıklar yapılmış ama siyasi nedenlerle gezi yapılamamış. Ayrıca burada Pazar ve İzmir kayıkları projesi de devam ediyormuş.
Buradan hemen üst tarafta ki Klozemania Liman Kenti kazı alanına gideceğimizi düşünüyorum ama yağ işliğine gitmek üzere araçlara yöneliyoruz. Rehberimiz gerekçe olarak kazıları devam ettiğini söylüyor bence burada alana girmeden bilgi verilmeliydi çünkü Urla’nın en önemli mevkisi burası.
YAĞ İŞLİĞİ
İskele’de Pazar yeri ile merkez yolu arasında ki bölgede arkeolojik kazılar devam ediyor meydana çıkarılan 2600 yıllık sur kalıntısı Liman Tepeden devam ediyor. Bulunan kuyular, su kanalları, demirci, seramik ve yağ işliklerinden burasının M.Ö 6 y.y da ki kentin sanayi bölgesi olduğu değerlendiriliyormuş. Dünyada ilk zeytinyağının çıkarıldığı Klozemania’da işlik bulunduktan sonra aslına uygun restore edilmiş ve deneme amaçlı yağ sıkımı yapılmış. Tamamıyla insan gücüyle çalışan kerpiç duvarlı ve dik çatılı işlikte 11-12 kişinin çalıştığı ve günde 300-400 litre yağ sıkılabildiği tespit edilmiş.
İşlik iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm de yağ çıkarma işlemi yapılıyor ikinci bölüm ise depo. Çuval ve selelerde yağhaneye getirilen zeytinler çuvallara konularak kırma ve hamur hale getirme işleminin yapıldığı taş baskı bölümünde 4 kişinin çevirdiği döner iki taşla eziliyor. Buradan alınan zeytin hamuru ‘bocurgat sistemi’ ile eziliyor. İki uzun kütüğün ucunda ki ezme taşlarının arasına yerleştirilen hamur kaldıraç sistemi ile yukarıdan aşağıya baskı uygulanarak hamurdan yağ çıkarılıyor. Çıkan yağ bir kanal vasıtasıyla üç gözlü ‘poliman sistemine’ akıtılıyor. Bir nevi bileşik kaplar usulü ile çalışan bu sistemde yağ önce ortada ki kuyuya akıyor burada saf yağ üste çıkarken alt tarafta kara su birikiyor. Kara su kuyu doldukça yanda ki üçüncü kuyuya geçiyor ve kuyuda biriken saf yağ kepçelerle ilk kuyuya alınıyor. Bu gün uygulanan taş kırma, soğuk baskı sıkma sistemi 2600 yıl öncesi uygulaması ile huzurlarınızda. Çıkarılan zeytinyağı depoda küplerde dinlenmeye alınıyor. İki katlı depo son derece serin ve güneşten korunmuş. Alt katta zeytinyağı küplerde saklanırken, üst katta bu bölgeye özel olarak yapılmış anforolarda satış ve sevk için bekletiliyor. Sevk edilen zeytinyağının ulaştığı yerlerden biri olarak İspanya olduğu tespit edilmiş. Bu arada ilk bölümdeki bir çukurdan bahsediyor görevli. Sıkılan yağdan sızanlar alt tarafta ki bir çukurda toplanır ve burada ki zeytinyağı işlik sahibinin olurmuş. Bu günde aynı yöntemin uygulandığını ve buraya ırsız çukuru denildiğini öğreniyoruz. Bu çukuru en kısa zamanda kardeşimin zeytinleri sıktırdığı yağhanede görmek üzere aklımın bir köşesine yazıyorum.
Ayrılmadan önce kuyudan su çekiyor ve serinliyoruz. Aklıma takılan ise bu sistem çalışıyorsa neden burada zeytin sıkılmaz ve ziyaretçilere ikram edilmez, küçük şişelerde satışı yapılmaz. Hatta ayrı bir bölümde küçük bir tadım merkezi bile olabilir. Şarapçılar bu işi iyi beceriyor zeytinyağında niye olmasın. Sık, tadına bak, satın al.
Öğleden önceki son durağımız Kadın üretici pazarına hareket ediyoruz.
KADIN ÜRETİCİ PAZARI:
Urla Meydanında eski Tamirhane binasının önünde kurulan pazarda Urlalı kadınlar el emeği göz nuru ürünlerini sergiliyor ve satıyorlar. Rengârenk yün örgüler, yemeniler, el işlemeleri, örtüler, kabak abajurlar, börekler, çörekler, tatlılar, tarhanalar, kuru bakliyat, olmazsa olmaz otlar ve zeytinyağları. Hemen alışveriş başlıyor eller ve torbalar doluyor. Benim alacağım bir şey yok sadece geziniyorum ve bir köşede bu festivalin mimarlarından Berrin Hanımı görüyor ve onunla sohbete başlıyoruz tabi önce teşekkürlerimi ileterek. Slow Food un ne olduğunu ve neyi amaçladığını öğreniyorum, bir taraftan da öğle yemeğini yiyeceğimiz Beğendik abi lokantasına doğru ilerliyoruz. Sohbetin asıl konusu küçük üreticinin korunması, bilinçlendirilmesi ve doğal ortamda yetişen ürünlerin çeşitlerinin korunması. Bu konuda ki yaptıkları çalışmalar bu festivali doğurmuş tanıtım ve planlama açısından biraz daha profesyonel çalışmaları gerektiğini düşündüğümü ancak amatör çalışma ile bunun bile çok büyük başarı olduğunu ilave ediyorum.
Öğle yemeği için lokanta dolu sıramız geldiğinde Handan hanıma siparişlerimi yazdırıyorum tabi ki ot tabağı yaptırıyorum kendime. Çalkama, ıspanak kuşu, fırında kabak, şevketi bostan ve yoğurt alıyorum ama aklımda darp sarma var fazla gelir mi diye düşünürken aynı düşüncede olan Bilge hanımın annesi ile paylaşmayı konuşuyoruz darp sarma üçe bölünecek. Masada Foça’dan katılan ve Slow Food Foça Zeytindalı üyesi çiftle sohbet ederek nefis yemeklerimizi yiyoruz. Yemekten sonra buluşup turumuza devam edeceğiz ilk durak Kapan Camisi.
KAPAN CAMİSİ:
Urla’nın 14 y.y da Anadolu Beyliklerinden Aydınoğulları’nın egemenliğine girmesiyle Türk ve Müslüman yapıtları yapılmaya başlıyor. Bunlardan biri Kapan Camisi. Çarşının güney doğu girişinde o zaman 200 kadar olan bu gün sadece ikisi kalmış olan dükkânların yanında tek kubbeli ve üç bölümlü olarak yapılmış. Çarşıya gelen malların terazide tartılmasından sonra bir vergi alınır ve buna Kapan adı verilirmiş camide adını buradan almış. Şu anda Hacı Turan Kapan camisi olarak biliniyor. Bazı bölümleri restore edilse de cami eski özelliklerini koruyor. Ancak yine de yeni bir restoreye ihtiyacı var kubbenin ve duvarların bir bölümü çatlamış yer döşeme tahtaları ise gıcırdıyor. Kadın bölümü üst katta çıkma olarak ahşaptan yapılmış ve gördüğüm en iyilerden biri özellikle kafesleri ve kenar süslemeleri ilginç. Mihrabın her iki yanında ki ahşap kasalı oldukça büyük iki adet saatin üzerinde yazan Mıchel Scuto Astlıch ve Smyre yazıları dikkatimi çekiyor camide bunların ne işi var? Merakımı rehberimiz Ferhan Bey gideriyor, şu anda yok olan kiliseden dedesi getirmiş camiye biri halen çalışıyor.
Ben içerde camiyi gezerken dışarıda şadırvan hakkında bilgi veriliyor. Şadırvan 19 yy ilk yarısında Osmanlılar tarafından inşa edilmiş kubbesindeki resim orijinal haliyle muhafaza ediliyor. Deniz de yelkenli gemiler ve karada köşkler Urla’nın zenginliğini temsil ettiğini ve Osmanlı sanatında minyatürden perspektife geçişin ilk örneklerinden olduğunu duyuyorum. Yüzlerce kez önünden geçtiğim ve aracımı park ettiğim ama bilgi sahibi olamadığım bu caminin yanı başında sübyan mektebinin olduğunu, biraz yukarısında ise hamam yenileme çalışması yapıldığını ilave eden rehberimiz bizi Malgaca Pazarı ve Urla sokaklarını gezmek üzere cami avlusundan dışarı davet ediyor okunan ikindi namazı ezanı eşliğinde.
MALGACA PAZARI VE ZAFER CADDESİ:
Pazar yeri yüzyıllardır buradaki işlevini devam ettirmiş. Çarşını girişinde çınar bunun bir bölümüne şahitlik etmiş yine burada bulunan ve üzerinde birden fazla üzümün aşılandığı asma ise yok olmuş. Ancak bu asma yeniden yetiştirilmek isteniyormuş. Fikir bana ilginç geliyor ve bizim bağda bu işlemi yapmak üzere telefonla Zekeriya’ya konuyu incelemesini ve en az iki asmada uygulama yapacağımızı bildiriyorum tutarsa ilginç olur bir asmada birden fazla üzüm. Ama bakımlarını ilacını nasıl yaparız onu da ileride göreceğiz. Pazar adını yakındaki köyün adından aldığı da, mal kaça sorusundan geldiği de söyleniyor. Cuma günü kurulan pazarda her türlü doğal ürünü bulabileceğiniz gibi her gün açık olan dükkânlarından da alışveriş yapabilirsiniz. Pazardan yürüyerek Zafer caddesine çıkıyor ve Köprübaşında rehberimiz Ferhan beyi dinliyoruz. Rum ve Türklerin ayrı ayrı bölgelerde yaşadığı 2000 e yakın ortak kelimeyi kullandığı, gelenek ve görenekleri, bayramları ayrı ama bazılarını ortak kutladıkları şehirde Köprübaşı Urla’daki Rum ve Müslümanların ayrıldığı bölge imiş ve pek çok vukuatın bu bölgede olduğunu Urlalı bir bayan ilave ediyor… Caddenin başındaki fırın 1860 lardan kalma ve ben simidini pek beğeniyorum. Zafer caddesinde eski Rum evlerinin demir işlemeleri ve duvar süslemelerini inceleyerek gezimize devam ediyoruz. Halen Aile Sağlık Merkezi olarak kullanılan bina Halk Evi imiş ve Atatürk burayı ziyaret ederek söylevde bulunmuş. Cadde belediye tarafından Sanat Sokağı olarak düzenlenmiş ve her ayın son Pazar günü Antika Pazarı olarak açılıyormuş. Zafer caddesindeki turumuz Necati Cumalı Anı Evinde son buluyor.
NECATİ CUMALI ANI EVİ:
1921 de Florina (Yunanistan) da doğan ve mübadele ile 1925 yılında ailesiyle Urla’ya göç eden şair ve yazar Necati Cumalı 1957 ye kadar bu evde yaşamış. Ölümünden sonra 2001 yılında yenilenmiş ve Belediye tarafından anı evi olarak düzenlenmiş iki katlı evin ilk katında kütüphane var. Yazara ait şahsi eşyaların yanında aldığı ödüller ve kitaplarından pasajlar fotoğraflar eşliğinde sergileniyor. Anı Evinin müdiresinin verdiği bilgilerden sonra rehberimiz Ferhan Bey Necati Cumalının Ulus Olmak kitabından yazarın Mustafa Kemal’e olan sevgisini ve Urla’ya gelişini anlattığı Gaziyi Karşılamak bölümünü okuyor ve hepimizi duygulandırıyor. Anı evini geziyor ve turumuzu tamamlıyoruz.
Artık ayrılma zamanı teşekkürler Slow Food Urla Gönüllüleri, teşekkürler Urla Belediyesi ve de çok teşekkürler bu günü bizimle geçiren ve bilgilendiren rehberimiz Ferhan Erim bey seneye Festivalin ikinci gününde görüşmek üzere kalın sağlıcakla.
26.03.2012

Comments (1) »

BİSİKLET TURU

BİSİKLET TURU
Sünnet hediyemizdi bisiklet hem de Fuji balon lastik ziliyle, farıyla, aynasıyla. Oldukçada ağırdı ben rahat binerdim de kardeşim Halil biraz kısa kalır bacak arası binerdi. Mahallede bisikleti olmayan arkadaşlarımıza da verirdik şöyle bir tur atsınlar diye. Ne oldu, nereye verildi bu bisiklet hiç hatırlamıyorum. Sonrasında bir daha bisikletim çok yıllar sonra oldu tabiri caizse koca adam olunca. İzmir’e tayin olduğumda baktım her yer bisiklet çocuğu, genci, yaşlısı bisiklet üstünde. O günlerde gazete promosyon bisiklet veriyor aldık hem de iki tane biri hanıma. Beraber bineceğiz, gezeceğiz sadece lafta kaldı hanıma aldığımız bisikleti apartman görevlisi kaptı. Ben hala o bisikletle 15 sene geçse de turlara devam ediyorum. Doktor dizimden dolayı binme dese de atın ölümü arpadan olsun deyip bisikletin keyfini çıkarmaya çalışıyorum. Kısa mesafeler haricinde bazen turlar yapıyoruz onlardan bir kaçını yazayım istedim ki bunlar zamanı uzun ama mesafesi kısa yeme içmesi bol turlar. Amaç hem spor hem ağız tadı.
TUR -1: BOSTANLI İSKELE – ÜÇKUYULAR İSKELE
Bu turu söylediğimde hemen arabalı vapurla mı geçtiğimi soruyorlar ben de dönüşü onunla yaptığımı karadan gittiğimiz söyleyince şaşırıyorlar malum Altınyol.
Bu tur senede bir, iki defa Bisiklet Kulüpleri tarafından yapılıyor. Trafik polisleri de önlem aldığı için emniyetli bir sürüş oluyor.
Turun başlangıç noktası Bostanlı vapur iskelesi çoluk, çocuk, genç, ihtiyar bisikletleriyle hazır, tur sorumlusunun kısa bir bilgilendirmesinden sonra yola koyuluyoruz. Yalı-İskele- Alaybey güzergâhından Anadolu Caddesine çıkıyor ve trafikle yüz yüze geliyoruz.
Trafik polislerin uyarıları ve sürücülerin dikkati ile emniyetli bir şekilde yol alıyor arkadaşlarla sohbet ederek Liman kavşağından Kordon’a çıkıyor ve mola noktamız Alsancak Atatürk Anıtına varıyoruz. Burada Atamıza bağlılığımızı bildirip saygı duruşu ve İstiklal marşından sonra yola devam ediyoruz. Sahil yolunu takiben Üçkuyular vapur iskelesi son durağımız. Burada turu düzenleyenlerin etkinliklerinden sonra ki bu hediye bisiklet çekilişinden, öğle kumanyası, nefis portakal suyu ile makarna ikramına kadar değişebiliyor. Ben bunlara arabalı vapur saatinin durumuna göre katılıyor ve ilk gelen vapurla geri dönüyorum. Bir kısım bisikletliler tura Urla istikametinde devam ediyorlar. Bense vapurda yorgunluk çayımı içip yeni turların hayalini yapıyorum. Özellikle vapurla karşıya geçip Güzelbahçe’ye kadar gitmek planımı uygulamam için bir turdaş bulmam lazım.
TUR – 2: MAVİŞEHİR – KUŞ CENNETİ
Aradığım turdaşımı bulmam için fazla beklememe gerek kalmıyor çok yakınımda imiş Şahin abime İngiltere’den gıcır gıcır bir bisiklet getiriyor oğlu Boğaç.
Yıllardır söylerim yazlıkta ki bisikleti getir burada bineriz diye ama kandıramadım. Bu bisikletin geleceği haberini alınca öncesinde bir performans kontrolü yapalım diyoruz ve Bostanlı spor tesislerinde belediyenin hizmete sunduğu bisikletlerden ikisine kuruluyor ve rotayı belirliyoruz. Hedef kuş Cenneti, gidiş dönüş 40 km.
Şahin abim yıllar var ki bisiklete binmemiş ama olur diyor ve yola çıkıyoruz saat 08.30. Hava sürüş için ideal, yol bisiklet yolu ve hafta içi olduğu için bizden başka kimse yok. Süratimiz normal, acelemiz yok işin tadını çıkarmak niyetindeyiz, hoş sohbet yolun keyfini çıkarıyor küçük molalar vererek soluklanıyor ve bölgedeki kuşları seyrediyoruz…
Kahvaltı için mola yerimiz Sasalı köyünde ki kahveye vardığımızda saat 11 e geliyor ve çorbacı açmış birer çorba ile başlıyoruz kesmiyor. Hemen fırından gevrek ve börek takviyesi ile çaylarımızı içiyor bu arada kalp ameliyatından önce günde iki paketten fazla sigara içen garsonun sigara ile mücadelesini dinliyoruz tabii Şahin abim elinde sigarası ile. Yeteri kadar dinlendikten ve gücümüzü toparladıktan Şahin abimin yol boyunca dile getirdiği “acıyo” nağmelerinin hafiflediğini düşünerek yola devam ediyoruz. Kuş Cennetinde ilk etap da bizi martılar karşılıyor yol boyunca yaptığım gibi bağıra çağıra yüzlerce martıyı havalandırıyorum, kısa bir turla tekrar aynı yerlerine geri dönüyorlar. Flamingolar ise biraz ileride yemleniyorlar aynı numarayı onlara yapıyorum ama hiç tınmıyorlar bile bir kaçı haricinde havalanmıyor ve onların o nefis kanat çırpış ve renk harmonilerini seyredemiyoruz. İlk defa karaleylek görüyor ve adet olduğu üzere para sayıyorum neden mi bizim orada öyle bir inanış vardır “leyleği havada görünce para sayılır daha çoğalsın diye” Artık leylek kara olunca ne olur bilmiyorum. Birkaç tane Antanov yani Pelikan bizim barınakta ki mekândan buraya gelmiş bize yabancı değiller ki kafalarını şöyle bir çevirip bakıyor ve yemlenmeye devam ediyorlar. Kuş Cennetinin kafeteryasında ki Kuş Müzesi tadilat nedeniyle kapalı, Belediyenin ikramı çaylarımızı içiyor ve dinlenmeden sonra Homa Dalyanı veya karşı kıyıya devam etmeyi teklif ettiğim Şahin abim “acıyo” deyince ki bu arada saat ikiye geliyor ve geri dönüş için hazırlık yapıyoruz. Ancak daha sonra buraya araçlarla gelip bu bölgede bisikletle ayrı bir tur yapacağız bu programı bir kenara yazıyor ve hemen başka bir plan yapıyoruz “Bostanlı – Güzelbahçe” yani benim hayalimde ki tur. Dönüşte Sasalı’da ki balıkçıya uğruyor balık fiyatlarına bakıyoruz oldukça ucuz. Asıl keyif verici bölüm içerde beş altı kafadar oturmuşlar yeni gelen zamların rakıya yansımasını ve RT’ nin içkiyi az içsinler demecini gereğini yerine getiriyorlar Rakı, balık, turşu ve helva. Davet ediyorlar ama yolumuz uzun bir de alkollü araç kullanmama prensibime uymam gerekiyor. Aklım masada yola devam ediyor ve köye yöneliyorum orada bir köfteci görmüştüm gelirken dönüşte kontrol etmezsem ayıp olur anacak daha oraya gelemeden bir kömür ızgarası üzerinde ki koca bir güveç beni güvecin önünde otomatik parka yöneltiyor. Köftecinin civarında ki esnaf ve yemekleri hakkında ki övücü bilgileri eşliğinde kuru fasulye güveç, köfte, turşu ve ayranın hakkını veriyoruz. Dönüş yolunda hafif bir rüzgâr bize eşlik ediyor hızımızı biraz daha düşürüyoruz yorgunluk belirtileri başladı ama keyfimiz yerinde karnımız tok, sırtımız pek. Sadece biraz “acı” var. Köfteciden çıktıktan sonra tatlımız eksik kaldı demiştim onun hakkını da Tereci de kaymaklı ekmek kadayıfı ile veriyoruz hem de dükkân hakkında bütün eleştirilerimizi şefe yaparak. Bisikletleri teslim ettiğimiz de saat 17 idi yani sekiz saatlik bir tur. Oldukça keyifli, yemeli, içmeli (aklım balıkçıda kaldı) akşam dinlenmeyi hak ettiren bir tur. Darısı diğer turların başına hele şu Şahin abimin bisiklet bir gelsin. Yoklama yapıyoruz Şahin abimin eldivenini tekini ben kaybetmişim, bagajdan düşmüş.
TUR – 3: BOSTANLI – GÜZELBAHÇE
Şahin abimin beklenen bisiklet geldi ve benim düldül solda sıfır kaldı. Acıya karşı önlem olarak sele de değişince keyifler yerinde. Arabalı vapurla karşıya geçiyoruz. Kahvaltı için durağımız İnciraltı’nda ki Kır Kahvesi çok yıllar önce gitmişiz her ikimizde. Yenilenmiş eski halini soruyoruz içerde diyor garson şaşırıyoruz nasıl içerde? Görünce iyice şaşırıyoruz eski mekânı üzerini örterek yeni alana dâhil etmişler ve o yıllarda yazılan şiirler ve notlarda muhafaza ediliyor. Sanki eski bir dostla buluşmuş gibi seviniyoruz.
Nadire yengemin börekleri eşliğinde ki kahvaltıdan sonra İnciraltı turunu müteakip yönümüzü Narlıdere Sahile çeviriyoruz. Kanalizasyon çalışması yapılan yolda fosseptik kokuları içersinde iç bölümlere dalıyoruz. Şimdiye kadar araçla geçtiğimiz için içeride neler olduğunu pek bilmiyorduk. Meğer iç bölümler mandalina bahçeleri içersinde bir cennetmiş görkemli villalar son derece bakımlı ve korunaklı. Bir iki mekânı dolaşıp çay içiyor, biraz kayboluyor, bir saatlik turdan sonra sahilden Güzelbahçe’ye doğru pedala kuvvet diyoruz.
Şahin abim iki pedal çevirip yüz metre gidiyor bense ona yetişmek için on pedal çeviriyorum kısa molalarla trafiğin içine fazla girmeden sahilden Güzelbahçe’de Balıkçı barınağında balıkçıları dolaşıyor ve kapağı Ferhat Büfe’ye atıyoruz. Denize nazır öğle yemeğimiz balık ekmek yanına ısrarlarıma rağmen rakıyı ilave ettiremiyorum. Böyle olunca da midelerimiz o soruyu sormuştur mutlaka “beni hangi hayvan yedi”
Dönüş için ayrı bir güzergâh seçiyor ve iç kısımlardan mandalina bahçeleri içersinden mandalina toplayarak (Fikret senin mandalinalar buradan) ve burada da bazı tesisleri görüp, evleri, sokakları inceleyerek ve tabi ki birazda kaybolarak Narlıdere viyadük altına kadar geliyor ve yanlış yaparak trafiğin çift yönlü yoğun aktığı dar yola giriyor ve diğer tek yönlü yoldan tersten gitmediğimize pişman oluyoruz. Bizi tek yoran bölüm kısa olmasına rağmen burası oluyor. İnciraltın’a giriyor ve köprüden geçti gelin şarkısı eşliğinde deniz kenarından Engelliler parkına çıkıyoruz burasını beğeniyor ve daha sonra muhabbet için gelmeye karar veriyoruz. Uğradığımız marinada bisikletliler giremez sözü bizi kızdırıyor, kıyafetlerimizi de beğenmediler her halde ben ısrar ediyorum ama Şahin abim gemiye doğru yönelince dönüşe geçiyoruz.
Yoklama ve Şahin abimin diğer eldiveninin tekini de kaybettim. Artık tek eldiveni var bir teki mavi deri diğer teki siyah yün.
Yeni planda bu turun devamı var Güzelbahçe’den- Urla.

Comments (1) »

23 GÜN 2700 KM DÖRT DENİZ BİR GÖL

23 GÜN 2700 KM DÖRT DENİZ BİR GÖL
Başlığı okuyunca yok daha neler derseniz haklısınız ama fazlası var eksiği yok. Hanım ve ben, altımızda arabamız benzin zammıymış, Türkiye Avrupa’nın en pahalı benzini kullanıyormuş, ne gam en ucuz gördüğümüz gazcıdan depoyu doldurup yola devam ediyoruz.
Her şey devre arkadaşlarımızla gideceğimiz Antalya kampı planlaması ile başladı. Evden çıkınca bir de Ankara’ya uzanalım, oraya gitmişken Karabük’e sevgili dünürümüze uğrayalım oradan da bir Amasra yaparız dedik ve çıktık yola. Tarih 14 Mayıs 2011 Ege Denizini sesiz ve sakinliği ile kendi halinde bırakarak diğer deryalara doğru.
İlk durağımız SALİHLİ Kurşunlu Kaplıcaları(0236 712 50 00), kardeşim Halil hafta sonuna yer ayırtıyorum deyince tatil iki gün öne çekilmiş oldu. Yeşillikler içersinde, sessizliği akan derenin çağıltısının bozduğu bu kaplıcaya çocukluğumuzdan beri pek çok defalar geliriz, her ne kadar Şule çok istekli olmasa da hayır demiyor. Boz dağların eteğinde bir vadide, yeşilin her tonunu görebileceğiniz gece yatarken örtünmek isteyeceğiniz kaplıca siyatik, lumbago, nevrit, nevralji, bel ve boyun fıtığı ile kireçlenme, çeşitli cilt hastalıklarında, bazı kadın hastalıklarında, taş ve kum dökümlerinde, kırık ve çıkık sekellerinin çabuk iyileşmesi için faydalı bir suya sahip. Bizim çok fazla şikâyetimiz yok, amacımız tabiatından, oksijeninden faydalanabilmek. İki gece, üç gündüz kaldığımız kaplıcada sabah yürüyüş, termal su banyosu, gece muhabbet, mangal sefası kısacası yorgunluk ve dinlenme hepsi bir arada. İki kardeş olarak başladığımız bu kısa tatilde ilk gece halamın torunu Hilmi ve eşi muazzam bir gecede, ertesi gün amca çocukları Feyzan ve Feyyaz’da mangal partisinde bize eşlik ediyorlar.
ALAŞEHİR, kutsal şehir tatil öncesi dinlenme noktamız. Bağlar dolaşılıyor, yapraklar toplanıyor, salamuralar yapılıyor, balkona çiçekler dikiliyor. Akşam çatıda keyif, pideler, kapama ve eltimin nefis yemekleri. Memleketimle iki günlük hasret gidermeden sonra veda vakti.
ANTALYA, yolda çok fazla mola vermiyoruz sadece Serinhisar’da leblebi alıyor ve öğle yemeği niyetine leblebi yiyiyoruz. İlk durağımız Orduevinde soluklanıyor ve kısa bir şehir turundan sonra Karpuz kaldıran askeri kampına geçiyoruz. Dokuz gün kaldığımız bu kampta yirmi devre arkadaşı oldukça güzel günler geçirdik. Her dakikası ayrı bir güzellik, ayrı bir hoşluktu. Şule’nin teyzesini ve teyzekızını Afyon’da ziyaret edecektik onlarında Kemer’de olduğunu öğrenince ziyaret ediyor ve Afyon’u programdan çıkarıyoruz. Kamptan her sabah falezler boyunca, Kundu ve şelale deresi boyunca yaptığım yürüyüşler bu bölgeleri tanımamı sağlıyor. Havanın müsaade ettiği oranda denize giriyor ve güneşleniyoruz, bu arada artık kampların geleneksel hale gelen okey turnuvasında Şule hanım ikinci oluyor, geçen yıl dördüncü olmuştu. Kış boyunca yaptığı antrenmanların faydasını görmüş. Son gece şehirde bir lokantada toplanıyor ve kampa noktayı koyuyoruz.
ANKARA, uzun zamandır gelmediğimiz başkentin girişinde ki ferahlık ve akan trafik önceleri bizi şaşırtıyor ve Ankara değişmiş diyoruz ama Dikmen kavşağına gelince görüyorum ki Ankara eskisi gibi değişen fazla bir şey yok. Trafik yine karmaşa, hele beş gün boyunca gezdiğim ve gördüğüm yerlerde bunu daha iyi anlıyorum. Yeni yapılan yerler mutlaka güzel ama eskiler, fakirler taş taş üstüne konmamış,(bu arada Hamamönünde’ki düzenlemeyi beğendiğimizi ve Dikmen vadisinin yeşilliğinin bir vaha olduğunu söylemeliyim) zengin yapmış keyfine bakıyor, tek fark seçim propagandalarında “İnönü zamanında Kızılay’a giremiyorlardı” dediklerinin şimdi Kızılay’ı işgal etmiş olmaları. Her gün için bir arkadaşımıza program yaptığımız Ankara’da Sıhhiye Orduevinde kalıyoruz. Bir gecemizi Fikret ve Mine nin yeni evlerinde geçiriyor ve mutluluklarına ortak oluyoruz. Burada eski görev yaptığım Genel Kurmay Muhabere Tabur Komutanlığı kışlasının olduğu bölgeyi geziyor ve eski hatıraları, bir bardak çay eşliğinde canlandırmaya çalışıyorum birliğin eski gazinosu bu günün çay bahçesinde. Sevgili Engin ve Tuğba yı da ziyaret ediyor torunlar Nilsu ve Bartu ile hasret gideriyoruz. Mahmut, Yükselen, Mehmet, Neşe ve ilk Bölük Komutanım Yener Yüzbaşım ve eşi ile eski günleri yâd ediyor, ne olacak bu memleketin hali sorusuna cevap bulamadan Ankara’da ki son günümüzde devre arkadaşları ile toplanıyor ve Ankara turumuzu tamamlıyoruz.
KARABÜK, yeni rotamız sevgili dünürümüz Birgül Hanımı ziyaret edeceğiz, hafta sonu çocuklarımız da İstanbul’dan gelerek bize katılacaklar. Anneler damat ve gelinleri geleceği için heyecanlı hele son gün Birgül Hanım damadı için kekler ve pastaları döktürüyor ve biz de nasipleniyoruz. Ben ise Karabük’ü keşfetmekle meşgulüm önce Cuma Pazarını ziyaret ediyor ve çevreyi dolaşıyorum. Sabah yürüyüşü için evin hemen yakınında ki orman alanı bir harika insan burada yürümeye doyamaz o kadar çok parkur var ki yürü yürü bitmez. Çocuklar gelince program yapıyorlar ilk gün Eflani – Pınarbaşı istikametinde Volla Kanyonu, Ilıca Şelalesi, Devrakani Deresi bölgesini geziyoruz.
Ertesi günkü programımız Amasra günü birlik gidip döneceğiz. Önceden araştırma yapıyor, gezilecek yerleri tespit ediyor ve Amasra’nın meşhur balık ve salatasını yiyeceğimiz lokantayı not alıyorum.
AMASRA; Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon’ fethinden önce lojistik ihtiyaçlar öncesi mutlaka fethedilmesini istediği şehri tepeden gördüğünde “Lala, çeşm-i cihan (dünyanın gözbebeği) bu mu ola?” dediği kasaba.
Notlarıma bakıyorum ve gidiş güzergâhına göre turu planlıyor ve sürücümüz oğlum Fırat’a kendimizi teslim ediyoruz.
Programa göre önce İnkuma uğrayacağız sonra yol üzerinde Kuş kayası yol anıtı var. Amasra’da ise Antik tiyatro, müze, küçük liman, Boztepe, kale, Kemere köprüsü, fener, kilise, mendirek, büyük liman, Kaymakam evi, Çekiciler (Tahtacılar) çarşısı, Kadınlar (köylü) pazarı gezilecek, Kefaser’de gün batımı seyredilecek, Hoşafçılar lokantasında rakı balık yapılacak, ballı manda yoğurdu yenilecek.
Yeşilin her tonunun resmedildiği, bazı yerlerde toprağın renginin kaybolduğu, yolun her iki yanında ki ağaçların dallarının birleşerek gölgelik yaptığı, hemen yanı başımızda akan derenin bir görünüp bir kaybolduğu, bazen sessiz ve sakin akarken birden çağıldayarak aktığı ama renginin hiç değişmediği pırıl pırıl bir renk cümbüşünde sohbet ediyor ve bu güzellikleri seyrederek yol alıyoruz…
Yol üzerinde ki köylerin mahalleleri ve evleri birbirlerinden yüzlerce metre uzaklıkta, her mahallede minaresi metalden tek şerefeli bir cami var. Ancak bir cami diğerlerinden yapısı yanında minaresi ile de farklı incecik, üç şerefeli ve etrafta ki ağaçlarla yarışırcasına göğe doğru uzanıyor. Boş alan hemen hemen hiç yok daha doğrusu ormandan, ağaçtan boş kalan birkaç evlek yere ekmişler ürünlerini, oldukça dik olan bu yamaçlara tohumu ekmek ve hasadını yapmak Karadeniz insanının inatçı ve çalışkanlığının belirtisi olsa gerek.
İncekum levhasını görüyor ve yöneliyoruz tırmanmaya başlayınca aklıma Orhan Veli’nin şiiri geliyor “…biraz sonra denizi göreceksiniz” ve yanılmıyorum Karadeniz bütün haşmeti ile karşımıza çıkıyor nefis bir manzara eşliğinde sahile iniyoruz. Karadeniz beklediğimden daha sessiz, sakin ve berrak, Karadeniz’e Akdeniz’in selamını söylüyorum. Kısa bir sahil turundan sonra çay bahçesinde börek ve kek molası veriyor, uçuç böceklerini uçuruyor ve her anımızı fotoğraflıyoruz, günün anısını ise aldığım küpe çiçekleri ile yaşatmaya çalışacağız.
İkinci durağımız Kuşkayası yol anıtı, 176 merdivenle tırmanıyorum bana eşlik eden yok millet araba da oturup manzara seyrediyor. İki kitabesi bulunan anıt MS 41- 54 yılları arasında yapılmış karayolu dinlenme yeri imiş. Asıl dikkatimi çeken anıtın hemen ilerisinde ki orman içerisine doğru giden doğal taş merdivenler ve ağaçların köklerinin aldığı şekiller zamanım olsa idi daha ilerilere de gitmeyi isterdim. Anıt başında ki satıcıdan çilek alıyor ve yola devam ediyoruz.
İşte Fatih’in hayran olduğu yeşil ve mavinin bezendiği kalesi, eski evleri dar sokakları ve limanı ile Amasra karşımızda. İlk durağımız Küçük liman ve yöresel süt ve mamulleri, ot ile börek ve ekmek çeşitlerinin satıldığı ve satıcılarının neredeyse tamamının kadın olduğu Kadınlar Pazarı önünde aracımızı park ediyoruz. Dönüşte almak üzere peynirlerin tadına bakarak, satıcı kadınlarla laflayarak (daha doğrusu bunları ben yapıyorum ekip sadece seyrediyor) kaleye doğru yürüyoruz. Kemere Köprüsü adayı ve Amasra’yı birbirine bağlıyor. Burada daha önce beraber çalıştığımız mesai arkadaşlarım o günün gençleri Cem ve İsmail ile karşılaşıyor ve laflıyoruz. Ağlayan ağacı görüyor, buradan büyük limanı seyrediyor, Kale, Cenova Şatosu, (mahalleliden birkaç kişiye şatoyu soruyoruz bilmiyorlar) Kilise şapel (bugün Kültür ve Sanat Evi olarak kullanılıyor) geziyoruz. Çekiciler Çarşısına iniyor, tahtacıları dolaşıyor ve bu çarşıda zamanımın büyük bölümünü burada ne arıyor diye merak ettiğim sahafta geçiriyorum. Sahibi bu işe gönül vermiş ve kitaplara gözü gibi bakıyor. Büyük limana yöneliyor mendirekte tur atıyor, tur teknelerini inceliyor ve daha geniş bir zamanda gelip tur yapmak üzere anlaşıyor, dükkânlara bakarak gezerken buranın meşhur yumurta tavalarından alıyorum. Son durağımız eski hamam oluyor ve lokantaya doğru hareketleniyoruz. Her şey önceden planladığımız gibi tam saatinde kerrat vaktinde eski Hoşafçılar yeni Martı lokantasına giriyoruz.
Garson benim sorularım karşısında bunalınca beni aşçıya götürüyor ve hangi balıkları yiyeceğimiz konusunda anlaşıyoruz. O bana Fener tavayı tavsiye ediyor ben kendisinden daha iyi yapacağımı söyleyince vaz geçiyor. Hakikaten yan masaya geldiğinde baktım benim fener tava daha güzel. Kavun peynirle başlıyoruz muhabbete, salata bir harika içinde yok yok yağı, sirkesi, yeşillikleri ile mükemmel. Sohbet yanımızda çocuklarımız ve dünürümüz olunca bir harika ancak mezgit tava bu sohbeti bölüyor. Mezgitler bizim bildiğimiz gibi iri değil sardalyadan biraz büyük, çok güzel pişirilmişler yağın zerresi yok işin püf noktası da bu olsa gerek. Bir tava kaşla göz arasında bitiyor ve istavritler geliyor bir rakı, bir istavrit bir salata derken o da bitiyor ve şefin tavsiye ettiği iskorpitin tadını beğenince bir tavada ondan söylüyoruz. Finalde gün batımını seyretmek üzere yer değiştiriyor ve helva ile son kadehlerimizi yuvarlıyoruz.
Artık yolcu yolunda gerek çarşıdan keçi peynirimi alıyor ve dönüşe başlıyoruz. Son bölümde Bakacak tepede gün batımına çıkıyor ve göz alabildiğine deniz, ufuk ve güneş. Güneş her an renk değiştirerek ve serinlik dalga dalga yayılırken çay ve kahvelerimizi içiyoruz. Aşağıda ki kumsal dikkatimi çekiyor ve kömür tozu olduğunu öğreniyorum. Bölgedeki kömür ocaklarının atık kömürleri buraya depolanıyor ve köylüler gelip buradan kömür parçalarını topluyorlarmış. İlginç olanı koyda balıkların yaşaması ve o esnada kayaların üzerinden balık tutanları görmemiz.
Günü batırınca yola çıkıyoruz yorgun ama mutluyuz. Dört yıl önce planladığım ama bir türlü göremediğim Amasra ile tanışıyor ve bir daha sefere bir gece kalacak ve yeni lezzetler keşfetmeyi planlayarak koltuğu geri yatırıyor ve gözlerimi kapıyorum.
Vedalaşıyoruz oğlum ve sevgili gelinim İstanbul’a biz Bolu’ya doğru yola çıkıyoruz. Herhalde sevgili dünürümde birkaç günlük dinlenme ile kendine gelir.
BOLU; Üç yıl görev yaptığımız çok güzel anılarımızın olduğu bu şehirde bir gün kalmayı ve sevgili dostumuz Mehmet Bey ve eşini ziyaret etmek istiyoruz ancak onlar şehir dışında olunca biz de Abant’a rotayı çeviriyoruz. Önce kısa bir tur, gölün mavisi, ormanın yeşili eşliğinde eski günleri yâd etme adına kısa bir mola ve eski anılara kalkan kadehler.
Turumuzun son etabı için yola çıkıyoruz Marmara Denizine kenarından geçerken Akdeniz, Karadeniz ve Abant Gölünün selamlarını söyleyeceğim. Mola yok sözde ama Bursa’ya girmeden çevre yolundan yola devam etme imkânı varken şehir trafiğinin zahmetine katlanmaya değer bir mekân var. Eski garajın olduğu meydanda Uludağ dönercisi bizim için artık mutlaka uğranılması gereken bir yer. Şıra eşliğinde 1,5 döner ve tatlı yenecek ve gereği yerine getiriliyor.
İzmir’den ayrılalı 23 gün olmuş Şule Hanım “evim evim güzel evim” tekerlemesi ile evine kavuştuğu, kazasız belasız geri döndüğümüz ve arkadaşlarımızla, dostlarımızla, dünürümüzle, çocuklarımla paylaştıklarımız için mutluyuz. İyi bir dinlenmeyi hak ettik tabi fırsat bulursak.
05.06.2011

Leave a comment »

ÇAT KAPI

ÇAT KAPI
Hava sıcak, nem yüksek havuz serinlemeye yetmiyor kapağı yazlığa atmak lazım. Yazlık yok ama bir söz var ki bu konu da ki bütün engelleri yıkıyor. ‘En iyi yazlık ya akrabanın, ya da arkadaşın yazlığıdır!’ Büyüklerimiz bir şey biliyor ki bu sözü söylemişler onları yanıltmamak lazım bununda en iyi yolu yazın akrabayı, arkadaşları yazlıkta ziyaret. Bununda en güzel yolu “çat kapı” üç dört günlük ziyaretler.
Önce bir telefon mecburen davet ettirme sonra birkaç parça giysi fazla çanta alıp ev sahibini ürkütmeyeceksin. Çat kapı ziyaretin olmazsa olmazı en kocamanından tercihan 10-12 kg arası karpuz. Bunu gören yazlık sahibi biliyor ki karpuz bitince gidecekler ha babam karpuz ikram ediyor ama mübarek 4 günde zor bitiyor…
İlk çat kapı durağımız Şahin abimin ve Nadire yengemin Seferihisar’daki yazlıkları. Kışın haftanın 3-4 günü sabah beraber yürüyeceksin, sabah balıkçı barınağında çay keyfi yapacaksın sonra onları yazlıkta serbest bırakacaksın olur mu? Olmaz.
Burasının keyfi sabah yürüyüşünde başlıyor. Avni, Osman, Halil ve Süha beylerin ve Şahin abimin katıldığı yürüyüşlerde tabi’i ki ana konu ne olacak bu memleketin hali. Yürüyüş esnasında yol boyunda ki dut ve eriklerin tadına bakmak benim görevim. Sonrasında kadınlar matinesinde deniz banyosu keyfi ile devam eden spor bizi yormuyor aksine dinçleştiriyor.
Ekibin tavla partileri ise sitenin olmazsa olmazları arasında. Sığacık pazarına yapılan gezi ve alışveriş hoş vakit geçirtiyor. Eski tüfek askerlerin yoğunlukta olduğu sitede eski dostlarla akşam deniz keyfinde sohbet edip eski günleri anmakta ayrı bir güzellik. Tabi olmazsa olmaz bitmek bilmeyen 12 lik Trabzon ekmeği eşliğinde sabah kahvaltısı ve Nadire yengemin dört gözle beklediği balık ızgara. Söz veriyorum kalamar ve karideste yapacağım. Karpuz bitince yol görünüyor, istikamet Bodrum.
Öncesinde Alaşehir’e uğrayıp bağdan üzüm kesiyoruz sadece karpuz Bodrum ekibini kesmez. Devre arkadaşlarım İ.Eren zaten Bodrum’lu oldu senenin 10 ayı orada Meho’da yazlık kiralıyor. Ekip diğer arkadaşlarda katıldığında hayli güçlü.
Yalıkavak’ta ki site bir harika, deniz her iki plajı ile mükemmel burada da sabah yürüyüşle başlıyor, mesafe uzun Meho’yu durdurmak mümkün değil adam öyle bir yürüyor ki bazen geri dönüp bize hal hatır soruyor. Ama İbo ile çareyi buluyoruz Meho’ya köstek takacağız. Gündüz yürüyüşe çare buluyoruz ama akşam muhabbete, Zevcan ve Yükselen’in mezelerine, Meho’nun balık ızgarasına ve Rakıya çare mümkün değil bu ikili dur durak bilmiyor ben de mecburen bunlara uyuyorum. Çözüm; sabah yürü, içtiklerini terle at, akşama hazır ol, iyide kaç gün dayanabilirim ki çare 4 üncü günün sonunda rotayı önce Alaşehir’e sonra Urla’ya çevirmek.
Sevgili arkadaşım Fikret ve eşi Mine tam bir Urla sevdalısı oldular emekli olunca kiraladıkları ev onları kesmedi ve yazlık sahibi oldular İskele’de. Fikret hayalindeki begonvili, Mine limon ve narı dikti bile. Şimdi bu arkadaşları yalnız bırakmak olmaz hem Aydın karpuzu da çıkmış. İlk gece kutlama yapıyoruz Fikret balıkları hazırlamış, soslamış ve gayet güzelde ızgara yaptı, alıştı o da İzmirli oldu artık. Temennimiz devamlı İzmirli olmaları.
İskele, Çeşme altı yürüyüş güzergahımız sonrasında çarşı, alışveriş, Osman amcada çay keyfi ve istersen balık mezatı. Deniz sabah hamamı şeklinde kısa, akşam ise keyifli. Hedef akşam sofraya hazır ve nazır oturmak, sofra hazırlanırken atıştırmalıklarla başlayan muhabbetin hakkını vermek. Kahve veya çay keyfi için Deniz altı kafe iki adım mesafede.
Çat kapı gezileri, akraba eş dost ziyaretleri tabii ki bu kadar değil öncesinde Altınoluk var, davet edilip te gidemediklerimiz ve seneye randevu verdiklerimiz ayrı… İşin sırrı karpuzda kap karpuzu çık yola.
Tabi bu çat kapı ziyaretlerinde Alaşehir’in ayrı bir önemi var. Buraya giderken karpuz götürmene gerek yok en iyisi orada var. Her gidişin dönüşünde alınan kiloları vermek ayrı bir problem. Sabah yürüyüşleri tarihin yeniden yaşanması yanında yol boyunda ki mevsimine göre erik, dut, incirin tadına bakılması ile ayrı bir anlam kazanıyor. Bağdan yaprak ve üzüm toplamak en faydalı sporlardan biri. Öğleyin kapamacı veya borsa lokantasını ziyaret akşam Top tepe’de ki muhabbetin yapılmasını engellemiyor. Hele kardeşim Halil’in 10 numara misafirhanesinde veya bağda serin bir havada eltimgil Semanın nefis yemekleri eşliğinde ki muhabbet çat kapının sıklıkla yapılmasını gerektiriyor. Sabah kahvaltısın da ki 10 ekmek hamurundan yapılan pişinin, kesikli, kıymalı ve tahinli pidelerin bir anda yok olması beslenme uzmanlarını çileden çıkarır. İşin en keyifli yanı ise çocuklarımızın, gelinlerimizin ve kardeşlerin bir arada bulunduğu zamanlar ki tadına doyum olmuyor.
Tavsiye ederim çat kapı ziyaretleri yapın kışın dostluk yaptığınız arkadaşlarınızı akrabalarınızı yazlıklarında boynu bükük yalnız bırakmayın!!! Onlar dört gözle sizi bekliyor!!! Gittiğiniz yer şenlensin, döndüğünüz yer dinlensin. Bizim öyle olduğundan eminim. Çat kapıyı yaratan dostlarımıza teşekkürler, sizlerle olmak her zaman güzel, diğerlerine, unutanlara gözünüzü açın bizden mahrum kalmayın.
28.07.2011

Comments (1) »

KEMERALTI TURU

KEMERALTI TURU
Bu gün Kemeraltı Turuna katılacağım tur gönüllümüz yine Yaşar Aksoy Bey. Gönüllüsü diyorum çünkü daha önceki turlardan dolayı kendisini rehberler derneği şikâyet etmiş. Telefonda bunu anlattığında hayret ediyorum daha önce ben İzmir turu için müracaat ettiğimde olumsuz yanıt almış, arkadaşlarıma mahcup olmuş ve bu turlara katılmayı bir vatandaşlık görevi gibi görmeye başlamıştım. Bir nevi Yurttaşlık Bilgisi dersi “ Çevremizi tanıyalım.”
Karşıyaka’dan vapurla geçecek ve kahvaltımı Konak Meydanında yapacağım niyetim bu, ev de azığımı da hazırlıyorum. Ama Konak’ta ki seyyar çaycının daha gelmemiş olacağını düşündüğüm için rotayı Pasaport seyir teraslarına çeviriyorum. Hani şu yıkıldı yıkılacak denilen teraslar. Son bir keyif yapmakta fayda var.
Motorda gözlerimi kapatıyor ve hayal ediyorum. Kemeraltı iç deniz olarak kalsaydı, doldurulmasaydı! motor Kızlarağası hanı önüne yanaşsaydı ve ben de kahvaltımı orada yapsaydım, Kemer li kapının altından geçseydik turumuz da oradan başlasaydı. Bu günden çok farklı görüntüler olurdu mutlaka diye düşünürken çaycının sesiyle hayallerim sona eriyor ve gördüğüm manzara ile hem gülümsüyor hem de İzmir gibi bir kentte yaşadığım için mutlu oluyorum. Karşı koltukta oturan iki genç küçük öpücüklerle her halde uyanmaya çalışıyorlar. Bu görüntü İstanbul’da ki olayı düşündürüyor acaba diyorum kaptan bunları görse “burası şey yeri değil inin lan aşağı deyip döver, denize atar mı? Etraftakilerin umurunda bile değil gençler, işte diyorum İzmir. Motor Pasaport’a yanaşıyor ve hızlı adımlarla işlerine gidenlere hayırlı işler dileklerimi ilettikten sonra terasta çayımı söylüyor ve serin bir havada keyfime bakıyorum. Bu sabah keyfinin gezi ve sonrasında akşam bölümünü düşününce içim daha bir ısınıyor.
Konak meydanına geldiğimde Gizem Hanım elinde listesi, gezi notları ile yanında Çağlar Bey megafonu ile hazır. Sonrasında Burhan Bey ve eşini, Okan Abiyi ve nihayet Ankara’dan gelen arkadaşım Fikret’i görüyorum. Eski turlardan tanış olduğumuz turdaşlarla sohbete başlamıştık ki Yaşar Bey görünüyor sıkı giyinmiş bu gün. Deri mont, deri şapka, siyah gözlükleri ile bir motoru eksik dinç ve karizmatik.
Yaşar Bey bizi İLK KURŞUN anıtı önüne davet ediyor ve anıttaki yazıttan isimler okuyor subaylar, öğretmenler, kaymakamlar ve Hasan Tahsin. 15 Mayıs 1919 da İzmir’in işgalinde şehit olanlar onları saygıyla anıyor ruhlarına Fatiha okuyor ve Kemeraltı turumuza yağmurla beraber başlıyoruz. İlk durağımız Saat Kulesinin önü bu bölgede ki tarihi yapıtlar hakkında bilgi alıyoruz.
KONAK MEYDANI (ki adı Konak Belediyesi kararıyla Atatürk Meydanı olarak değiştirildiği belirtilse de) İzmir’in en önemli simgesi ve adeta İzmir tarihinin yazıldığı alan da ki SAAT KULESİ 1901 yılında Sultan II. Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. yılında armağan olarak mimar M.Raymond Pere tarafından inşa edilmiş. Üst bölümde, dış yüzlerde bulunan dört adet saat Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından armağan edilmiş olan saatin çanı hariç diğer bölümleri halen çalışmaktadır.
Konak Meydanı’nda mescit kadar küçük, tek kubbeli çinileri ile dikkati çeken YALI CAMİSİNİ Mehmet Paşa’nın kızı Ayşe Hanım 1748 yılında yaptırmış. Çinileriyle meşhur bu cami İngiliz Ayşe adıyla da anılıyor. Bir Cuma namazı için gittiğim ama restore nedeniyle kapalı olan cami açılmış. En kısa zamanda burada bir Cuma namazı kılmak gerekir diye düşünürken Yaşar Bey yönümüzü geriye çeviriyor ve HÜKÜMET KONAĞI ile ilgili bilgileri alıyoruz. İzmir’in ilk yönetim merkezi olarak Katipzade Konağı vali konağı olarak kullanılır ve bu konak nedeniyle bölge Konak olarak anılmaya başlanır. Ancak ilerleyen yıllarda konak yeterli olmaz ve 1868 yılında yeni bina yapımına başlanır, 1872 yılında tamamlanır. 1970 yılında yanan bina aslına uygun olarak tamir edilir. 1919 İzmir işgalini, 1922 Kurtuluş savaşını gören ve gönderine Türk Bayrağı çekilen bu bina İzmir’in yaşayan tarihidir desek yalan olmaz…
Meydanın en önemli binalarından biri olan SARI KIŞLA’ nın bu gün sadece temsili dış duvarları var. Kışla-i Humayun şeklinde de anılan yapı1829′da inşa ettirilmiş ve 1953′de İzmir Belediyesi tarafından yıktırılmıştır. Yıkılmasından önce İzmir’in sembollerinden biri olan ve taşlarının renginden dolayı Sarı adıyla anılan talimhane, İzmir’de Batılılaşmayı yansıtan ilk kamusal yapıymış…
Saat Kulesinden hemen İBB sinin KEMERALTI’nı tanıtan panolarının asılı olduğu bölüme gidiyoruz burada serbest olarak panolar inceleniyor ve tur öncesi bilgi sahibi oluyoruz. Ben geçen hafta burayı gezmiş ve yırtık olan panonun değiştirilmesi için İBB sine e- posta göndermiştim. Belediye binasına 100 m. mesafede daha da yırtılmış olarak duruyor pano, birkaç metre ilerisinde ise zabıtalar umursamıyorlar bile. Yaşar Bey hepimizi platformdan aşağı inmeye ve platforma, yere bakmaya davet ediyor. Hayret! Bakar kör dedikleri bu olsa gerek pek çok defa üzerinde gezindiğim platform bir harita ve İzmir’in ilk yıllarını tasvir ediyor işte bu harita üzerinde bize bilgi veriyor Yaşar Bey.
Bu gün Kemeraltının bulunduğu bölüm iç denizmiş ve liman girişinde ki kale İzmir’in ilk direnek noktası imiş buradan yapılan saldırılar püskürtülemezse daha gerilere Tepekule (Smyra) veya Kadifekale (Pagos) a çekilinirmiş. Bu kale ilk defa Timur tarafından 1402 de fethedilmiş. Buldukları yöntem çok ilginç denizden gelemedikleri için denizi yani iç limanı Kadifekale’den getirdikleri taşlarla dolduruyorlar aylar süren çalışma ile ve karadan saldırarak kaleyi alıyor ve yıkıyorlar. Sonra bu kalenin temelleri üzerine yapılan camiye Hisar Camisi adı veriliyor.
Adını Ahmet Ağa Camisinin inşası sırasında yapılan bir kemerden alan ve bu kemerin altından geçilerek girilen arasta önceleri çatısı kapalı bir mekân imiş. Her zaman içinde bulundurduğu tarihsel ve kültürel değerlerle İzmir’in en sembol mekânlarından biri olmuş. Yaşar Beyin deyimiyle “İzmir Hilal’i, 7 cami, 7 Havra, 1 Kilise ile dünyaya örnek hoşgörü çarşısı Kemeraltı.” Yüzlerce yıldır ticaret aksı üzerinde olan çarşı; 17 inci yüz yılda kervanlarla taşınan ticari ürünlerin ihraç edildiği limanın, kale tarafından korunan iç limanın sağ kıyısında Frenk tüccarlarının dükkânları, limanın iç kısmında ise kervansaraylar, hanlar bulunuyormuş. İpek Yolu’nu takip eden deve kervanlarıyla İzmir’e getirilen mallar, bu hanlara indiriliyor, Ceneviz tüccarları aracılığı ile de limandan gemilere yüklenerek ihraç ediliyormuş… Kemeraltı Çarşısı süreç içersinde üzüm ve incir işletmeleri süngercisi, sepetçisi, sucusu, hallacı, ayakkabıcısı, süpürgecisi, şerbetçisi, ekmekçisi, hamalı, baharatçısı, samancısı, demircisi, kömürcüsü, çivicisi, hanları, hamamları, otelleri, tarihi ve kültürel yapıları şeklini değiştirse de hele İzmir Milli İktisat Kongresinin yapıldığı bölge olması dolayısıyla önemini muhafaza ediyor.
Bir yazarın anlatımıyla “Eski İzmir, Yahudi kızları, Adalılar, Giritliler, Ermeniler, Çingeneler, Kürtler, Boşnaklar, Arnavutlar, Rumeliler; dostluklar, yoksulluklar, dayanışmalar, susam yağında pişen pamuk yumuşaklığında ki lokmalar, her ölünün ardından gözyaşı yerine dökülen irmik helvaları, ıspanaklı boyozlar, tava yumurtaları, fırında ayvalar…” Bunların hepsini bünyesinde barındıran Kemeraltı.
Kemeraltı ile ilgili genel bilgilerden sonra yola devam ediyoruz. Yolda bir kanal kapağı dikkatimi çekiyor kapak üzerinde ki yazı Osmanlıca arkadaşlara gösteriyorum hemen fotoğraflıyorlar. Şu anda Kadın Doğum Hastahanesi olarak kullanılan 1851 de Sadrazam Ahmet Vefik Paşanın gayreti ve Padişahın 1 tas altın bağışlaması ile yapılan ilk Müslüman doktor ve eczacının çalıştığı ilk Türk hastanesi GUREBA-I MÜSLİMİN, Memleket ve Devlet Hastaneleri adını alan binanın önündeyiz. Daha doğrusu bu binanın önünde nerede ise bir köşeye sıkışmış yanında ki kapalı oto garajının ve ağaçların arasında kaybolmuş, terk edilmiş, ihmal edilmiş bir köşede S. Ferit Eczacıbaşı’nın heykeli önündeyiz. Ferit Beyin İzmir ve eczacılık tarihi için yaptıklarını ve atılımlarını dinleyince heykelinin daha görünür ve daha güzel bir yeri hak ettiğini Burhan Bey le paylaşıyoruz. Daha önceki gezide tanıdığımız Dr. Mustafa Enver’i bir defa daha saygıyla yâd ederek Gureba Hastanesine gelen bir hastanın yazdığı şiiri Yaşar Beyden dinliyoruz.
Bu beldeye çaresiz gelen garibanlarız,
Yarabbi yardım et. Biz şifaya muhtacız,
Dostane bakışlar sıladan verse de müjde,
Hastanemiz ismine uygun gurebayız.
Buradan MİLLİ KÜTÜPHANEYE geçiyor ve yılların eskitemediği avizenin tüm haşmetiyle ben her şeye şahidim dercesine aydınlattığı salonda Müdür Ahmet Bey’in verdiği bilgilerden 1908 yılında İttihat ve Terakkinin İzmir’de bir kültür kurumu kurulması düşüncesinin Milli Kütüphaneyi ortaya çıkardığını öğreniyoruz. Salepçioğlu konağının selamlık bölümünde kurulan kütüphane daha sonra 1913 de yeni binasına taşınmış. Elhamra sineması kütüphaneye vakfedilerek gelir elde etmesi sağlanmış. Ancak şu anda çıkarılacak bir kanunla kütüphaneden devlet desteği kesilmek isteniyor ve Elhamranın kira geliri yeterli görülüyormuş. Daha önce gelip çalıştığım kütüphanenin bilgisayar sistemine geçmesine memnun oluyorum. Haftanın 6 günü açık olan ve her Perşembe bir konunun görüşüldüğü Perşembe toplantılarının yapıldığı kütüphanede 5000 civarında el yazması orijinal eserlerde var. Bunlardan Kâşif Çelebinin orijinal dünya haritasını, 1531 de Aristolesin yazdığı kitabı inceliyor ve kütüphaneden ayrılıyoruz.
Eğer müsaade ederlerse Elhamra sinemasını yani Devlet Opera ve Balesini gezeceğiz izin vermiyorlar ve Meserret Oteline/ Kahvesine yöneliyoruz. Yolda Okan abi Bahri Baba Parkının hikâyesini anlatıyor. Denizden bir ceset çıkar kimliği yoktur ve denizden çıktığı için Bahri Baba adıyla mezar taşı yapılıyor sonrasında burası park yapılınca bu ad veriliyor.
Yaşar Beyin bastonun ucunu takip ederek Kemeraltı çarşısına giriyor ve Karakolun karşısında ki MESERRET OTEL/ KAHVESİNE giriyoruz. XIX. Yüzyıl ikinci yarısında inşa edilen Küçük Barut Hanın önemli oranda düzenlenmesiyle, 1911 yılında hizmete girmiş ve otuz üç odalı bir otelmiş. Kemeraltı’ın tarihi Meserret Hanı, Şair Eşref’in fıskiyeli havuzun başında hürriyet şiirleri yazdığı, Atatürk’e suikast için İzmir’e gelen eski İttihatçıların 13 ve 14 nolu odalarında kaldığı, Yaşar Beyin de nice şiirini karaladığı eski ve kadim bir mekânmış… Yaşar Beyin, çocuk iken, avlusuna bitişik işyerinde ciltçilik yapan Altınkalem İzzet amcasının dizi dibinde kurtuluş savaşı hikâyelerini dinlediği bir yapıymış otel. Eskiden Kemeraltı’nın en uğrak konaklama mekânlarından olan otelde Ege’nin kasabalarından İzmir’e gelen kişiler günler öncesinden bu otellerde yerlerini ayırtırlarmış. Bugün, yakın yıllarda gördüğü onarımdan sonra çarşı ve kahvehane olarak çalışmaktadır. Yaşar Bey sözlerini yazdığı ve Ali-Aysun Kocatepe tarafından bestelenerek söylenen “Kemeraltı Güzeli” şiirini okuyor ve çaylarımızı yudumluyoruz…
Moladan sonra hemen yakında ki KEMERALTI CAMİSİNE giriyoruz. Camiyi Yusuf Çamazade Ahmet Ağa 1671 yılında yaptırmıştır.
Hızlanmak zorundayız yağmur yağdı yağacak, hava iyice kapattı her zaman ortalık yerde olan şemsiye satıcıları sanki sır oldu, hiç biri orta da görülmüyor. Nerede bunlar derken birini yakalıyor şemsiyeyi alıyorum ve yağmur başlıyor. Kendimiz ALİPAŞA MEYDANI’nda ŞADIRVANIN altına atıyoruz. 250 yıllık şadırvanın etrafında deve kervanlarının mola verdiği gravürleri yapılmış ve bu gravürler çok meşhur ve pahalı imiş. Ayrıca bu meydan da zamanında bazı idamlarda gerçekleştirilmiş.
Esnafın bazen İngilizce, bazen Türkçe davetlerine karşılık vermeden ve bu Türk turistlerde nereden çıktı demelerine aldırmadan BAŞDURAK CAMİSİ’ne giriyor ve 1652 yılında yapılmış bu camide bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun dinmesini beklerken turun iptal edilmemesi için de dua ediyorum.
Yağmurdan sonra göl haline gelen sokaklardan bata çıka turun bazı bölümlerini iptal eden Yaşar Beyin bastonunu takip ederek KIZLARAĞASI HANI’na geliyoruz. Üst kata çıkıp Konak Belediyesinin ikramı olan kumanyalarımızı Gizem Hanım ve Çağdaş Bey dağıtıyorlar birer de çay söyleyip Fikret ve Okan abi ile sohbete başlıyoruz. Yanımız da ki genç kızlar kahve falına baktıklarını görünce bende bir kahve söylüyorum ve falıma bakıyorlar doğruluk oranı yüksek. Han, Liman Kalesinin hemen arkasında iç limanın önemli yükleme ve indirme mekânlarından biri olarak 1744 yılında Darüsseade Ağası Hacı Beşir Ağa tarafından yaptırılmış. 1982 yılında yıkım kararı ile yıkılmaya başlanmışken durdurulan yıkımdan sonra restore edilerek bu günkü halini almış el sanatkârları ve antikacıların yer aldığı Kemeraltının turistik mekânlarından biri olma özelliğini kazanmıştır.
ÇAKALOĞLU HAN İzmir yangının izlerini tavanında taşıyan önünden geçerken açık kapısından içeri baktığımda ürperdiğim bir yapı idi. İçine girince yanılmadığımı anlıyorum. 1805 yılında inşa edilmiş ortada bir koridor ve iki yanında odaların olduğu bu han; bu gün içinde gecekondu barakaları barındıran depo olarak kullanılan bakımsız, pis, kirli ve kaderine terk edilmiş görünümünde içinde iş yapanlarda bu düşüncemi doğruluyor. Batak isimli kâğıt oyunu oynayanlar bizi hiç umursamıyor bol küfürlü kavgalarına devam ediyorlar. Yaşar Beyin bizi buraya getirme nedenini çıkışta anlıyoruz. Kapının yanında ki çeşmenin suyu akmıyor ama kitabesi halen duruyor, Kitabenin üst bölümünde açık bir perdenin içinde cami ve külliyesi ortada Osmanlıca yazılar ve Yahudilerin yıldızı en altta ise bir cami var. Ortada ki yazılarda Yedi Uyuyanların ve köpeklerinin isimleri yazılı. Altında ki yazı ise “Uyuyanlar, uyanacaklar ve gerçeği görecekler” yazıyormuş. Müslüman hanının önünde, cami motifli bir kitabede bu Yahudi işareti ve Hıristiyan efsanesini anlayamıyorum. Soruyorum, aldığım cevap yapan kişinin Kuran da ki Meryem suresinden etkilenmiş olabileceği. Pek tatmin olmuyorum. Ben, ne olursanız olun ister Musevi, ister Hıristiyan sonunda gerçeği göreceksiniz o da cami yani Müslümanlık diye değerlendiriyorum kitabeyi.
Handan denize doğru yöneliyor ve şimdi yerinde boş bir alan olan HEMPERSUYAN HAN’ ının olduğu bölgeye geliyoruz. İzmir İktisat Kongresi bu handa toplanmış. Yıl 1923 daha Cumhuriyet ilan edilmemiş, Lozan imza edilmemiş, bağımsızlık kazanılmamış ama ekonomik bağımsızlık için çalışmalar işte bu bölgede başlatılmış. Yaşar Bey incir işletmesi olan ve kokan bu hanın güzel kokması için bir zamanlar İzmir’in sembolü olan Süleyman Ferit’in Altın Damlası kolonyaları ile temizlendiğini anlatıyor. Han da kongre toplanırken civarında ürünler sergilenmiş ilk fuarın temelleri atılmış. Bu gün bu caddenin köşesinde o günlerin anısına 4 sütun yükseliyor İşçi, çiftçi, sanayici ve tüccarı temsilen. O gün ekonomik bağımsızlığı düşünenlerin o gün yaptıklarının bu gün satıldığını ve yok edildiğini yanlı ekonomik bağımsızlık değil her türlü bağımsızlığını kaybetmiş bir Türkiye’nin bu günleri hak etmediğini düşünüyorum.
Yaşar Bey turun yağmur nedeniyle burada sona erdiğini ancak kalan bölgeleri kendimizin gezebileceğini belirtiyor, biz ekipten ayrılarak Fikret, ben ve Okan abi tura devam ediyoruz.
Yağmur nedeniyle gidemediğimiz Hisar Camisi, Kestane Pazarı ve Şadırvanaltı camilerini geziyoruz. HİSAR CAMİSİ, bu caminin bazı kaynaklarda Latin Kilisesinden dönüştürüldüğü bazı kaynaklarda da Aydınoğlu Özdemiroğlu (Molla) Yakup Bey tarafından 1597–1598 yıllarında yaptırıldığı Timur tarafından 1402 yılında yıktırıldığı da yine kaynaklarda belirtilmektedir. Cami Hisar’ın Aşağı Kapısı önünde bulunduğundan ötürü de Hisar Camisi ismini almıştır. KESTANE PAZARI CAMİSİ, Kestane Pazarı denilen yerde bulunan bu camiyi Emin oğlu Hacı Ahmet Ağa 1079 (1663) yılında yaptırmıştır. Kesme taş ve moloz taştan yapılan cami iki katlı olup alt katında dükkân ve depolar bulunmaktadır. Bu camide ilginç görüntülerle karşılaşıyoruz. Kuran Kursunun da bulunduğu ve bu gün Türkiye’nin gündemini meşgul eden Fetullah Gülen’in Camisi olarak bilinen bu caminin içi çocukların oyun alanı görüntüsünde. Caminin bir bölümünde Kuran Kursu öğrencileri uzanmış nerede ise yatıyor veya oyun oynuyor ama cemaat, namaz kılanlar rahatsız değil öyle görünüyor kimse onları ikaz etmiyor. Dışarıda hocalarına ile bu konuyu soruyorum aldığım cevap “onlar daha çocuk, eğitimleri zor fazla sıkmıyoruz” ne diyeyim alan memnun satan memnun. ŞADIRVANALTI CAMİSİ, Eski İç Liman kıyısında bulunan 1636 yılında yapılmış bu cami ismini yanında ve altındaki sekiz sütunlu şadırvandan almış.
Yönümüzü HAVRA SOKAĞI’na yani 929.Sokak’a çeviriyoruz halk arasında havraların bu bölgede bulunmasından dolayı bu adla anılan sokak çarşının en hareketli bölgelerinden biridir. Çevresindeki havraların yanı sıra yakın zamanlara kadar meyhaneleriyle ünlü olan bu sokak Cumhuriyet’in ilk yıllarından bu yana İzmir’in balık ve sebze pazarı olma özelliğini sürdürmektedir. Bu sokak her Kemeraltı’na geldiğimde mutlaka uğradım bir mekân, hiçbir şey almasam bile mevsimine göre meyve ve sebzelerin renk cümbüşünü, tazeliğini ve balıkların çeşidini ve her çeşit kokuyu duyduğum bu sokakta bu sefer havralar için geldik. Okan abi üç havranın yerini biliyor sokağın İkiçeşmelik çıkışına gelmeden önceki sokaktan sola dönüyor ve Etz hayim, Hevra ve Algozi havralarını dıştan görüyoruz. Algozi bakımlı, belli ki ibadete açık, diğer ikisi bakımsız ve bir bölümü ile yıkılmış. Kemeraltı burada bitiyor ancak Fikret, Oteller sokağını görmemiş devam ediyor, burada da kısa bir tur atıyor ve Fikret’e rehberlik yapıyorum işte gezilerin faydası. Altınparkı bile anlatıyorum. Bu arada deniz ürünü olarak bildiğim Sübye nin bir şerbetinin olduğunu da Mezarlıkbaşı Otel Antika’nın yanında ki Sübyeci Zeynel’den öğreniyorum. Kavun çekirdeği şeker ve su ile ezilerek macun haline getiriliyor sonra kevgirden geçirilerek süzülüyor ve elde edilen beyaz mayi su ile karıştırılarak içiliyor ve bazı hastalıklara iyi geliyormuş. Zeynel Beyin hanımı daha sonra bize bunu hazırlayacak sözleşiyoruz.
Dönüş yolunda çay molasını KELLE HALİLİN MEYHANESİ’nde veriyoruz. Halil’le meyhane kültürü üzerine yaptığımız sohbetten sonra özel bir sıra gecesi sözü alıyor ve yolumuza devam ediyoruz.
Yorulduk, iyi bir dinlenmeyi hak ettik, simdi sıra sabahleyin akşam keyfini düşündüğüm bölümde, Kemeraltının eski meyhanelerinin olduğu VEYSEL ÇIKMAZI’nda. Eski örneklerinden tek kalmış Karadeniz Meyhanesi/ Ferit Babanın yeri yorgunluğumuzu atacağımız ve bu turu taçlandıracağımız yer. Rakımızı, kavun ve peynirimizi söyleyip bu gün böyle biterdi deyip kadehlerimiz kaldırıyoruz.
Artık dönüş zamanı kalkıyoruz ve aklıma SALEPÇİOĞLU CAMİSİ geliyor hemen yolumuzun üzerinde uğruyoruz. Salepçioğlu İş Hanı’nın arkasında bulunan bu camiyi Salepçioğlu Hacı Ahmet Efendi 1906 yılında yaptırmış. Camına yapıştırılan şu satırlar dikkatimi çekiyor.
Ey kul kalk kıl namazını,
Sonra kılarım diyenlerin
Kıldık dün cenaze namazını.
Turumuz bu satırlarla son buluyor. Fikret Urla’ya ben Karşıyaka’ya yöneliyoruz. Mutluyuz, kentin bir bölümünü tanıdığımız için bilinçliyiz, yorgunluğumuzu attığımız için hafif çakır keyifiz.
13.05.2011

 

İZMİR HİLALİ HOŞGÖRÜ ÇARŞISI KEMERALTI=7CAMİ+7HAVRA+1KİLİSE

Gazeteci, yazar Yaşar Aksoy beyin rehberliğinde yaptığımız Kemeraltı gezisi Can Çirişoğlu beyin anlatımıyla:

Turdan kısa bilgileri katılamayanlara aktarmak üzere paylaşmak istiyorum. Öncelikle böyle önemli bir hizmeti Çeşme’den kalkıp gelerek bizlere karşılıksız veren Sayın Yaşar Aksoy’a teşekkürler. Kalabalık her yaştan genç dinamik ilgisi yüksek bir grupla Saat Kulesi’nde 10′da buluştuk. Yaşar Bey dağıtılan programda kendisine “Gönüllü gezdirici, kılavuz, yol gösterici” demiş. Neden mi? Rehberler Odası’nın izinsiz bedelli tur yaptığını Savcılığa şikayetinden dolayı. Açıkça belirtmek istiyorum ki; bu tur için hiçbir bedel talep edilmemiş ve ödenmemiştir. Bir teşekkür de kumanyalar için Konak Belediyesi’ne. Yaşar Bey’e yardımcı olan Kültür Sanat’tan sevgili Gizem ve Çağdaş da çok yoruldular.

Saat Kulesi’nin bulunduğu Konak Meydanı adını Katipzade Mehmet Çelebi’nin konağından alıyor. Çocukluğumda deniz ile arasında sadece troleybüs durakları olduğunu hatırlamama rağmen İyonlar zamanında burasının deniz olduğunu düşünmek hoş. Yaşar Aksoy’a göre Kemeraltı dediğimiz yolun solundan itibaren bir hilal şeklinde iç körfez ve hemen kuzey ucunda da bir kale varmış. Kadifekale ile dehlizlerle bağlı olan bu kale her zaman istilacıların göz bebeği olan İzmir’in denizden muhasara altına alınması durumunda savunma amaçlı kullanılırmış. Kent karadan muhasara altında iken de Kadifekale’den savunulurmuş. Rivayete göre Yıldırım Beyazıt zamanında şehri kuşatan Timur denizden ve karadan şehri almayı başaramayınca bir strateji örneği olacak biçimde iç körfezin bulunan her türlü malzeme ile doldurulmasını emretmiş askerleri altı ay süresince buldukları her türlü malzeme ile körfezi doldurarak kaleyi ve kenti ele geçirmişler.

Büyükşehir ve Konak belediyelerinin sembolü olan Saat Kulesi II.Abdülhamit’in tahta çıkışının 25.yılı şerefine 1901′de Raymond Pere’ye yaptırılmış. Hemen yanında Hasan Tahsin adına 1974′de dikilen İlk Kurşun Anıtı yer alır. Kemeraltı’na dair posterlerde hanlar, camiler yanında geçmişteki iş erbabını gördüğümüz alanın zeminindeki mozaik İzmir krokisinde tur güzergahımızı gördük. Konak Meydanı’nda yer alan Hükümet Konağı 1872 yılında tamamlanmış, Kurtuluş Savaşı’nın bitişini buraya çekilen Türk Bayrağı simgeler. Saat Kulesi ile Hükümet Konağı arasında eskiden caddenin hemen kenarında olan çinileriyle ünlü Yalı Mescidi (İngiliz Ayşe Camii) 1748′de yapılmış. Yaşar Aksoy’un İzmir Hilali olarak adlandırdığı yedi cami, yedi havra ve bir kiliseden oluşan aksın başlangıcıdır.

Biraz yukarıya Arap Fırını’na doğru yürüyünce yapıldığından bu yana çeşitli isimler altında ancak hep hastane olarak hizmet vermiş Guraba-i Müslimin (Garip Müslümanlar) Hastanesi yer alıyor. İzmir’e atanan ilk Müslüman doktor Mustafa Enver ile Eczacıbaşı Süleyman Ferit beylerin gayreti o zaman kentte birçok azınlığa ait hastanenin yanında ilk ve tek Müslüman hastanesi kurulmuştur. Dede dostum olan S.Ferit Eczacıbaşı’nın adına hastanenin karşısında otoparkın hemen yanındaki parkı içerisinde bir heykeli yaptırılmıştır. Dr Mustafa Enver’in heykeli ise Talatpaşa Bulvarı’nın hemen başındaki küçük alandadır. Müslüman İzmir’in merkezi olarak nitelenen kısımlarda aslında buralarıdır. Annemlerin, Akarcalıoğulları ve İzmir’in önde gelen ailelerinin evleri şimdiki otoparkın Milli Kütüphane tarafında imiş. Arap fırını ve Özel Yusuf Rıza İlkokulu hatırlanabilinecek yerler.

Milli Kütüphane özel bir yapı. Cumhuriyet devrinde açılan 12 adet MK’dan sivil toplum örgütüne ait olup yaşayan tek örnek İzmir Milli Kütüphane. Vakıf tarafından yürütülüyor. 1912’de açıldığı ilk yerinden sonra 1934′de taşındığı bugünkü binasının hemen yanında yer alan 1926′da mimar Tahsin Sermet tarafından tasarlanan Atatürk’ün üç kez film seyrettiği Elhamra Sineması’ndan (bugünkü Devlet Opera Balesi) sağlanan gelirle yaşaması planlanmış. 5.000 civarında elyazması eserin yer aldığı kütüphane arşivi ile araştırmacılara önemli kaynak teşkil ediyor. (Not:2012 yılında örnek eserlerin sergilenmesi yönünde bir hazırlıkları olduğunu öğrendim. Meraklılarına takip etmelerini öneririm.) Elhamra Sineması eski İzmirliler için her zaman değişik mimari yapısı, iç bezemeleri, salonu, balkonu ve localarıyla farklı bir eğlence mekanı olmuştur.

Milli Kütüphane’den çıkıp bir zamanlar her İzmirlinin hesabı olan Yani Konak mağazasının önünden geçip Vilayet’in duvarından sağa döndüğümüzde Kemeraltı’na girmiş oluruz. Hemen sağımızda Şekercibaşı Ali Galip ile Os-Ka Pasajı ve meşhur Konak Sineması yer alır. Tam karşılarında da Eczacıbaşı Süleyman Ferit beyin ilk Müslüman eczanesi Şifa Eczanesi (şimdiki Rodi Jeans) vardır. [kişisel notum:S.Ferit Beyin oğlu nur içinde yatsın Kemal Eczacıbaşı'nı eczanenin üst katındaki yazıhanesinde rahmetli babamla birlikte birçok kez ziyaret etmişimdir. İçeri girdiğinizde tahtalara sinmiş ecza kokusunu net biçimde duyarak gıcırdayan basamaklardan üst kata çıkardık.]

Birçok İzmirlinin Kemeraltı’na indiklerinde önünden geçip fark etmedikleri daracık girişi ile Meserret Oteli 1911′de inşa edilmiştir. Geçmişten günümüze İzmirli entelektüellerin buluşma mekanı olma özelliğine sahip olup Şair Eşref’in mekanı olarak bilinir. Yaşar Aksoy, Ali-Aysun Kocatepe tarafından bestelenerek söylenen “Kemeraltı Güzeli” şarkısının kendisine ait güftesini Meserret kahvesinin mermer havuzunun kenarında yazdığını söyledi. Burasının Türk tarihindeki kötü namı Atatürk’e karşı yapılmasını planlayan ancak suikasttan bir gün önce yakalanıp gerçekleştiremeyen İzmir Suikastı faillerinin kalmasından gelmektedir. Suikastçılar yakalanarak Kemeraltı girişinde kurulan darağaçlarında asılarak idam edilmişlerdir.

Meserret Oteli’nin 50 metre ilerisinde Yaşar Aksoy’un İzmir Hilali’nin ikinci ibadethanesi 1600lerde Hintli Hacı Yusuf’a yaptırılmış tek kubbesinin tüm camiyi kapladığı Kemeraltı Camii yer almaktadır.

Taşçılar içi ya da Halim Ağa Çarşısı dediğimizde Ali Paşa Meydanı aklımıza gelir. Kemeraltı Camii’nden çıkıp sağa ilerlediğinizde karşınıza taş sütunlar üzerinde geniş bir şadırvan çıkacaktır. Balıkçılar, peynircilere doğru geçmek isterseniz mutlaka kervanların durduğu kervancıların abdest aldıkları develerini suladıkları şadırvanın yer aldığı bu küçük meydandan geçeceksiniz. Hemen yakınında da yakın zamanda restore edilen Abacıoğlu Hanı yer alır. Vakıf kayıtlarından öğrenildiğine göre XVIII. yüzyılda Hacı Mustafa Ağa tarafından yaptırılmıştır. Han düzgün kesme taş, kaba yontma taş ve tuğladan yapılmış olup, ortadaki bir avlunun çevresinde iki katlı dükkânlardan meydana gelmiştir. Ancak bu plan şekli simetrik olmayıp düzgün bir plan düzeni göstermemektedir. Handan günümüze yalnızca avlunun kuzeydoğu ve güneybatı kanatları gelebilmiştir. Diğer bölümler çeşitli dönemlerde yapılan eklemeler ve ilavelerle orijinalliğinden tümü ile uzaklaşmıştır. Hanın bugünkü durumunda, avlunun sağında yedi dükkân bulunmaktadır. Bu dükkânların avluya bakan cephelerinde üstte iki sıra pencere, altta da iki pencere ile bir kapısı vardır. Avlunun sol tarafındaki kuzeydoğu kanadında ise sekiz dükkân bulunmaktadır. Bunların üzeri diğer bölümün aksine kırma bir çatı ile örtülmüştür. Dükkânların üzerinde ikişerli grup halinde on altı pencere sıralanmıştır. Bu dükkânlar içten ahşap döşeme ile iki kat haline getirilmiş, yalnızca biri ortadan bir duvarla ikiye bölünmüştür.

Sonraki durağımız Evliya Çelebi’ye göre deniz kenarında olan Başdurak Camii 1652′de Hacı Hüseyin tarafından yaptırılmıştır. Aksın hemen dışında yer alan Salepçioğlu Camii 1900′de tek minareli tek kubbeli olarak Salepçizade Ahmet tarafından inşa ettirilmiştir. Bunların arasında yer alan Emirler Çarşısı benim için küçüklüğümde alışveriş ettiğimiz iç çamaşırcı Kadri Ağabey’in dükkanının bulunduğu yerdir. Yaşar Bey burasını dar eski Osmanlı pasaj tipi çarşı olarak nitelendiriyor. Ardından aksın dördüncü ibadethanesi Kestanepazarı Camii geliyor. Yağmur muhalefeti nedeni ile gezilemeyen 1663′de Eminzade Hacı Ahmet Ağa’nın yaptırdığı camiinin külliyesindeki dükkanlarda her türlü esnaf yer alır, özellikle et ürünleri satanlar meşhurdur. Altıncı nokta olan Evliya Çelebi’nin beyaz incisi Şadırvanaltı Camii 1636′da Niflizade tarafından yaptırılmıştır. Hemen ardından İzmir’deki camilerin en eskisi Hisar Camii geliyor. 1598′de Yakup Bey tarafından kurulan caminin adını deniz kıyısındaki Hristiyanların Liman Kalesi’ndeki hisardan aldığı söylenmektedir. Önündeki Hisarönü Meydanı otantik Osmanlı cami meydanı olup günümüzde otantik eşya satıcıları yanında önemli lokanta ve tatlıcıların merkezidir. Yakınındaki Kızlarağası Hanı kervanların uzaklara gönderilmek üzere Anadolu’dan gelen malların indirildiği aktarma merkezi konumunda imiş. 1744 yılında Hacı Beşir Ağa tarafından yaptırılmıştır. 1982′de yıkımı sivil toplum direnişiyle engellenen han günümüzde el sanatkarları ve antikacıların yer aldığı avlusundaki kahvede günün yorgunluğunu atabileceğiniz İzmir’e gelen tüm turistlerin uğradıkları önemli bir turistik yapıdır.

Kızlarağası Hanı’nın hemen karşısındaki Çakaloğlu Hanı onun kadar şanslı değildir. Günümüzde içinde boş kolilerin depolandığı harabe durumundaki hanın mülkiyetinin özel olması turizme kazandırılmasında önemli engel olduğu söylenmektedir. İzmir Hanları’nda verilen bilgilere göre; İzmir Halimağa Çarşısı’nda (Kasap Hızır Mahallesi), 895 ve 861. sokaklar arasında bulunan bu hanın kitabesi bulunmamakla beraber kuzey cephesindeki girişin doğu ve batı yanlarında yer alan çeşme ve sebil üzerinde 1805–1806 tarihlerinin bulunması yapının da bu tarihte yapıldığını göstermektedir.

Kesme taş, moloz taş ve tuğladan yapılmış olan han dikdörtgen planlı olup, ortada bir koridor ve bunun iki yanında her kenarda dokuzardan on sekiz odadan meydana gelmiştir. Kuzey ve güney yönlerindeki birer kapı ile içeriye girilmektedir. Koridor ve içerisindeki odalar beşik tonozlarla örtülmüştür. Koridorun iki yanında yer alan odalar koridor tonozunun başlangıcına kadar yükseltilmiş ve bu yükseklik farkından meydana gelen duvarlara da pencereler açılarak içerisinin aydınlanması sağlanmıştır. Bunun yanı sıra her dükkânın bir veya iki penceresi de bulunmaktadır. Hücrelerde asma katlara yer verilmiş bunların bazılarında çarkıfelek motifleri tuğlalardan yapılmıştır. Ayrıca hanın güney cephesinin batı ucunda saçak arlına rastlayan kısımda bir de güneş motifi yapılmıştır.

Gezi esnasında sebilin başında 1660 tarihi yer aldığını gördüm. Yaşar Bey yaptığı özel çalışma sonucunda hanın denize bakan kapısının solunda yer alan mermer levhada Hisar ve Şadırvanaltı camiileri resmedilerek aralarında Yediuyurlar’ın adlarının yazılı olduğu uyanıldığında gerçeklerin görüleceği anlamına gelen bir sözün yer aldığı ortaya çıkmıştır.

[Yediuyurlar ya da Eshab-Kehf hadisesi Kur'anı Kerim' de ve diğer semavi kitaplarda Bas-ü badel mevt ( Yeniden dirilme ) inancının delilleri arasında gösterilir. Buna göre; Efsus ya da Yarpuz denilen bir şehirde Dakyanus (Dakyus) adında bir zalim hükümdar halkı kendisine ve putlarına taptırırmış. Allah'ın varlığına ve birliğine inanan birkaç genç ise gizlice ibadet ederek bu zalimin buyruğu dışına çıkarlarmış. Bunu haber alan Dakyanus' tan kaçan gençler, kendileri gibi inançlı bir çobana rastlarlar. Çoban ve Kıtmir adındaki köpeği de onlara katılır. Çobanın bildiği ve yanında su olan bir mağaraya sığınan Eshab-Kehf burada uykuya dalarlar Kralın vezirleri mağarayı bulurlar. Ancak korkularından içeri giremezler. Eshab-Kehf, burada ise çıkamayıp helak olsunlar diyerek mağaranın ağzını ördürürler. Eshab-Kehf, bir rivayete göre 309 sene bu vaziyette kalırlar. Uyandıklarında, acıktıklarından bahisle içlerinden Yemliha' yı şehire ekmek almaya gönderirler. Şehirde, Dakyanus zamanından kalma para ile alışveriş yapmak isteyen Yemliha' dan şüphelenen halk, onu mahkemeye çıkartır. Mahkemede halini anlatan Yemliha, delil için kalabalığı mağaranın olduğu yere getirir. Ancak, mağarada kendisini bekleyen arkadaşlarının korkabileceğinden bahisle, içeriye yalnız girip onlara durumu anlatacağını söyleyerek ayrılır ve sır olup gider. Bu olay, zalim Dakyanus' tan yüzyıllarca sene sonra Allah'a inanmakla beraber ahirete ve yeniden dirilmeye inanmayan halk için müthiş bir mucize olur. Devrin kralının duaları da böylece kabul olmuş olur.]

Turumuzun son durağı, İzmir İktisat Kongresi Anıtı oldu. 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihlerinde üzüm ve tütün deposu olan Hamparsumyan Hanı’nda Mustafa Kemal Atatürk başkanlığında toplanan kongrede siyasi yapılanmadan önce ekonomik değerlerin belirlenmesine yönelik kararların alınması amaçlanmıştır. İktisadi kalkınmanın temel aktörü olarak “İşçi, Çiftçi, Tüccar ve Sanayici” gösterilerek memleketin kalkınmasının bu kişilerin çalışmaları sayesinde gerçekleşeceği ifade edilmiştir. Yaşar Bey mekanın güzel kokması için bir zamanlar İzmir’in sembolü olan Süleyman Ferit’in Altın Damlası kolonyaları kullanıldığını anlatmıştır.

O günlerde iktisadın bir milletin geleceğindeki önemi kavrayan beyinlerin torunları olan bizlerin bugün yaşadıklarımızı ne kadar hak ettiğimizin hesabını siyasilerden sormamız gerektiği son derece açıktır.

Bir sonraki kültür gezisi “Atatürk’ün İzmir’de Ayak Bastığı Yerler”. 25 Mayıs saat 10′da Lozan meydanı’nda buluşmak üzere hepinize sevgi ve selamlar.

Not: Tur programında adları geçen Juderia bölgesindeki havralar; Sinyora Giveret, Or Hayim, Algazi, Hevra, Şalom, Etz Hayim, Bikur Holim Kemeraltı’ndan Mezarlıkbaşı’na çıkan manav ve şarküteri ürünlerini aldığımız Havra sokağı civarındadır. Portekizliler ve Bet İllel de yakınlardadırlar. Aksın hemen dışında yer alan saat Kulesi’nin de mimarı olan Raymond Pere’nin 1625′te deniz kenarında yaptığı Saint Polycarpe Katolik Kilisesi de Yaşar Aksoy’un “İzmir Hilali Dünyaya Örnek Hoşgörü Çarşısı Kemeraltı” kuramını tamamlamaktadır. Böylece (7 Cami+7 Havra+1 Kilise=Hoşgörü Çarşısı Kemeraltı) denklemi tutmaktadır.

 

Comments (1) »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.