Archive for Geziler

4ÜNCÜ ALAÇATI OT FESTİVALİ

4ÜNCÜ ALAÇATI OT FESTİVALİ

Muhabirlik damarım kabardı ve Orjin Haber için yazdım. 

Alaçatı’da iki gün süren Ot Festivali 13-14 Nisan tarihlerinde yapıldı. Birinci gün; Alaçatı’nın doğal ve kültürel zenginlikleri ile doğal beslenme ve bu beslenmede otların önemini vurgulayan teması ile öne çıkan Belediyenin ev sahipliğindeki festivalin kortej yürüyüşü yapıldı. Geleneksel kıyafetler içersinde topladıkları otları at arabası ve traktörlere yüklemiş kadınların bulunduğu kortejde Belediye Başkanı Muhittin Dalkıç’da yer aldı. Konuk Mudanya Belediye Bandosunda katıldığı da korteje, çaldıkları parçalarla ayrı bir hava kattı. Festivalde eski zamanların ‘Balıklı Kız İsteme Geleneği’ ve ‘Helva Kavurma’ gibi etkinlikler canlandırıldı. Gece ise gala yemeğinde, festivalin jüri üyeleri bir araya geldiler.

Festivalin ikinci gününde ise Ot Yemekleri ve en çok ot toplama yarışması yapıldı. Festivalin Ot yemekleri jürisi gurme, televizyon yapımcısı ve müzisyen Ayhan Sicimoğlu, gurme yazar Gökçen Adar, Zeytinbağ Otel ve Restaurant’ın sahibi Erhan Şeker, İstanbul Hünkar Restaurant’ın sahibi Feridun Ügümü, Ankara Trilye Restaurant’ın sahibi Süreyya Üzmez, Sheraton Çeşme’den şef  Rahmi Yılmaz ve Alaçatı’nın en eski restoranın sahibi Hakkı Akbaykal’dan oluştu.

Ot jürisinde ise Ahmet Keçeci, Dr. Ayfer Tan, Prof. Dr. Dursun Eşiyok, Ertan İplikçi, Dr. Mehmet Tutar ve Önder Türkkanı  yer aldı.

Belediye Başkanı Muhittin Dalkıç Orjin Haber’e yaptığı açıklamada şunları söyledi “4üncüsünü başlattığımız bu festivalin amacı, Ege Bölgesindeki geleneksel ot çeşitlerini tepelerden, ovalardan mutfaklara indirmek bunları meze, salata, yemek olarak öğretmektir. Ayrıca burada yarışan yemekleri de bir yıl sonra ki yarışmada tarifleri ile kitap olarak yayınlıyor ve misafirlerimize dağıtıyoruz.  Bu yıl ilk defa Belediyenin bahçesine 91 çeşit yenilebilecek ot çeşidi diktik. Şevketi bostan artık kültür alanında da yetiştirilebiliyor. Bizim ilk olarak yaptığımız bu festival bu gün Urla ve Bodrum’da da yapılmaya başladı temennimiz daha da yaygınlaşmasıdır…”

Festivalin ot toplama yarışmasına katılanlardan görüştüklerimizden aldığımız bilgilerden bir demet aşagıdadır.

Fulya İnce, Anadolu Lisesi Gıda Bölümü öğrencisi ve Gıda Mühendisi olmak istiyor. Bu yıl gençlerin teşvik edilmesiyle yarışmaya katılmayı arzu etmiş ayrıca öğrenimi ile ilgili olduğu için yarışmayı eğitim süreci olarak da gördüğünü böylece otları tanıyıp gelecek için tecrübe kazandığını belirtti… Bir çırpıda otların adını da sayıveriyor tabii nereden toplandıklarını ve bildiği kadarıyla yemek ve sağlık için kullanılma maksatlarını da  ‘Karabaş otu, yemlik, defne, ada çayı, sarmaşık, tilki kuyruğu, sincan, kaya koruğu ve 90 dan fazla diğer çeşitler…

Leyla Çoşkun hanım, Alaçatı Mercan Koyda yaşıyor ve kendi yaşadığı bölgeden topladığı 50 den fazla otla yarışmaya katılmış. Her hafta çocuklarına ot yemeği yapıyor ve onlara ot çeşitlerini öğrettiğini otları da onlarla beraber topladığını ifade ediyor.

Germiyan köyünden Nuran Erden hanım, festivalin en eskilerinden daha önceki yarışmalarda dereceleri var ve bu senede amcaoğlu Hüseyin’le 200 e yakın ot toplamış ama jüri karar verecek diyor. Çobanlık yapıyordum ama bu yarışma başlayıncaya kadar otları bu kadar tanımıyordum şimdi daha fazlasını öğrenmek için kitaplardan araştırdığını belirtiyor. Her otun hangi yemeğinin nasıl yapıldığını ve hangi hastalığa karşı kullanıldığını öğrenmeye başlamış favori yemeği ise Çalkama imiş.

Gizem İncedal Ege Üniversitesi Tekstil Mühendisliği öğrencisi o da gençlerin teşvik edilmesi üzerine

yarışmaya katılmaya karar vermiş akrabası daha önceki yıllarda yarışmış ve ikincilik almış. Benim danışmanım diye tanıtıyor Aysun hanımı. Ot toplamaya önce üniversitenin arazisinde başlamış bol miktarda hardal otu toplamış oradan. Sonra Alaçatı da dağ, dere, tepe dolaşmış ve 150 çeşit ot toplamış. Yemekle arasının nasıl olduğu sorumuza ise hemen bir ot kavurma tarifi ile cevap veriyor. Soğan hafif kavruluyor sonra üzerine ısırgan, yabani kuşkonmaz, çıralı, ebegümeci ilave ediliyor. Otlar çok öldürülmeden üzerine yumurta kırılıyor. Eğer bulunabilirse çitlembiğin filizleri de konulursa çok güzel bir tat olurmuş veya turşusu kavurma yanında iyi gider diyor.

Festivalin en renkli kısmı ise ot aşı yarışması bu yıl 28 yarışmacı var. Önce yemeklerin kitap için fotoğrafları çekiliyor ve servis için hazırlıklar yapılıyor.

Gülfidan hanım Zeytinler köyünden daha öncede ot toplama yarışmasına katılmış otlarla haşır neşir şu sözü her şeyi özetliyor. “Baharda, tazesini haşlayın zeytinyağı ile salata, kavurun yumurta ile yemeğini, böreğini, kurutun kışın yemeğini yapın, hasta iseniz kaynatın için, marazlı yerinize sürün ot her derde devadır.” Köyden gelirken minibüsü kaçırmış yola çıkmış otostop yapmış elinde yemek tepsisi ile kolay gibi görünüyor ama Gülfidan hanımın yaşı 75 yarışmanın en yaşlısı. Körmen Helvası yapmış Körmen yabani sarımsak. Yemeği tarifini soruyoruz anlatıyor. ‘Körmen ince ince kıyılıyor tavada kendi suyu ile haşlanıyor, pişmesine yakın zeytinyağı ilave ediliyor ve hafif kavruluyor. Sonra su ilave edilip unla suyu aldırıyor hafif kavrulduktan sonra hamur kıvamında tanelendiriliyor ve yumurta ilavesi ile pişiriliyor.” Gülfidan hanım yaşı ve bu değişik yemeği ile hem jürinin hem de seyircilerin alkışını alıyor.

Gülcan hanım Germiyan köyünden yarışmaya katılmış. Yemeği Çarşaf Böreği, kara fırında pişirmiş ve içinde ki otlar ise her biri ayrı bir derde deva diyor. ‘Isırgan, kazayağı yaprağı, ebegümeci, pazı, gariban ıspanağı, labada, gelincik, ıspanak hafif sıkılarak suyu alındıktan sonra zeytinyağı ve ayçiçeği yağı karışımı ilavesi ve baharatla tatlandırılarak elde açılan yufkaya çiğden sarılıyor ve tepsiye dolama olarak yerleştiriliyormuş. Yanında yoğurtla servis ediyor yemeğini Gülcan hanım.

Yarışmanın tek yabancı uyruklusu bir İngiliz erkek yarışmacı, geçen yıl eşi yarışmış ve dereceye girmiş. Yemeği ‘Üç Peynirli Ot Tart’ Türk ve İngiliz karışımı malzemeler çiçek hariç Türk, yemek ise İngiliz kültüründen esintiler taşıyor. Pazı, kereviz, taze soğan, rezene, nane, beyaz peynir, lor, kaşar, yumurta ve yufka malzemeleri süslemede kullandığı çiçeğin tohumunu İngiltere’den getirmiş acı bir tadı var diyor.

Nursev Aksaz hanım aslen Kastamonulu yıllardır Alaçatı’da yaşıyormuş ve memleketinin Kaplıca bulguru denilen Siyaz Bulguru ile kıyılmış asma yaprağı, ısırgan otu, ebegümeci, yeşil soğan, kuru naneyi birleştirmiş, yoğurt ilavesi ile pişirdikten sonra üzerine kırmızı biberli tereyağ sosu ile ortaya Ekşili Pilav çıkmış.

Ot Aşı yarışmasının diğer erkek yarışmacısı Abdullah Tınaz Alaçatı’da aşçı olarak çalışıyor. Yemeği daha okunduğunda dikkati çekiyor en uzun yemek adı yarışması olsa birinci olacağı kesin. ‘Tereyağlı Limon Sos Eşliğinde Şevketi Bostan Yatağında Sahanda Baby Ahtapot’ Yemeğin en büyük özelliği ahtapotun pişirilmesi ve kırmızı soğanla tatlandırılmış sarımsaklı, tereyağlı sosuymuş. Abdullah bey daha fazla tarif vermiyor ama Alaçatı girişinde Dört Değirmenler altında ki Cem’in yerinde memnuniyetle bu yemeği yapacağını belirtiyor.

Festival seneye buluşmak üzere diye kapanırken bu yılın dereceye girenleri şöyle açıklanıyor.

Ot Toplama Derecelendirmesi:

1. Gizem İncedal 110 çeşit

2. Nuran-Hüseyin Erden 107 çeşit

3. Fulya İnci 93 çeşit

Özel Ödül Kaan Cansın

Ot Aşı Derecelendirmesi:

1. Gül Fidan ‘Körmen Helvası’

2. Abdullah Sinan Tereyağlı Limon Sos Eşliğinde Şevketi Bostan Yatağında Sahanda Baby Ahtapot’

3. Yeliz Kurt ‘Çağla’             14.04.2013

Yukarıda yazdıklarım haber içindi bir de haber dışı olanlar var tabi ki. Alaçatı geçen yazdan bu güne daha bir güzel geldi gözüme, belli ki özlemişim. Bu sefer kahvaltıyı yolda değil daha doğrusu kahvaltıcıyı geçince mecburen Alaçatı’da yaptık ve festivalin ilk kazığını da yedik hiçbir özelliği olmayan en fazla 15 lira olacak kahvaltı 25 lira serviste nerdeyse yarım saat gecikme ile. Seneye burada stant açma niyetim iyice ciddileşmeye başladı. Yapacağım bir tencere enginarlı pilav millete kâsesi bir liradan anamın, babamın hayrına dağıtacağım. Her şey ateş pahası, Sığacıkta iki lira olan börek beş lira tamam festivalde bu kadar kazık insaf. Ama bu sefer dönerken tezgâhlara baktığımda pek çok yiyecek içecek yerinde duruyordu. Belediye buna bir el atmalı diye düşünüyorum.

Bu festival sayesinde şevketi bostan tarlada ekilir ve yetiştirilir olmuş  ve bu işi ilk yapan çiftçi mahsulünü satıyordu diğerinden ucuza.

Eski bir ot aşı yarışmacısı olarak kahvaltıdan sonra hemen kapağı yarışma alanına attım ve yukarıda ki yazı çıktı. Sonrasında ise Hacı Memiş mahallesinde kısa bir tur bu sokak sanat sokağı olma yönünde hızla ilerliyor ve Alaçatı’ya da yakışıyor. Umarım Alaçatı’nın belediyeden mahalleye dönmesinden sonra bu festival yok edilmez devam eder. Burada en önemli görev STÖ lere düşüyor. Seneye yeni bir festival de görüşmek üzere…

 

Comments (2) »

İZMİR’İN ORTA YERİNDE KEMERALTINDA

İZMİR’İN ORTA YERİNDE KEMERALTINDA

(Bu yazı Ceyhun Balcı tarafından kaleme alınmış ve Cumhuriyetçi Yorum adlı bloğunda yayınlanmıştır.Kemeraltında yapılan bir geziyi anlatan yazıyı keyifle okuyacağınızı ümit ediyorum. )

Kent ilgisiz kalmayana, kendisinden köşe bucak kaçmayana elinde, avucunda ne varsa vermeye hazır bekler. Uzakları gezmeye üşenmeyen pek çok kentlinin  ilgisini kendi kentinden esirgediği de seyrek olmayan bir olgudur. Nasıl olsa elinin altındadır, bugün değilse yarın! Olmadı başka bir gün! Kendi adıma bu eksikliği giderme kararlılığındaydım. Birbuçuk yıl önce Pagos’ta başlayıp Agora’da sonlanan büyüleyici gezi ilk adım olmuştu. Kentimle barışmaya, onu daha yakından tanımaya kararlıydım. Geçen ayki Tepekule-Kadifekale-Agora üçlemesine bu kez Kemeraltı’nı eklemek iyi geldi.  Önünden değil yüzlerce, binlerce kez gelip geçtiğimiz ama göz ardı ettiğimiz ayrıntılarla tanışma fırsatı yakalamak heyecan vericiydi.

Yıllardır bu kentte yaşayanlar kadar buranın yabancısı olanlar için de tanıdık bir yerde buluşuldu yürüyüş turu için. II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yıldönümü onuruna başka bir çok Anadolu kentinde olduğu gibi İzmir’de de yükselen bir yapıt Konak Saat Kulesi. Yapımı 1901’de tamamlanmış neoklasik bir yapıt. 1930 ve 1974 depremlerinde hasar görmüş olsa  da 112 yıldır dimdik ayakta. Kentin tartışmasız en tanınmış simgesi! Mart ayıyla ne ilgisi olduğunu anlayamadık belki ama, yanı başımızda 30-40 kişilik bir öğrenci grubu mezuniyetlerini kutlamaktaydı. Kızlı erkekli mezun grubunun cüppelerini, kızların başlarındaki üniformaları tamamlıyordu. İlahiyat öğrencileri olduğunu öğrenince taşlar yerine oturmuş oldu. Zamanın ruhuna uygun görüntülerle başlıyoruz baharın muştucusu bu pazar gününe. Törenin sonundaki Batılı işi kep fırlatma ritüeli çelişkiyi yaman kılan önemli ayrıntı! Biraz ileride heykeli olan Hasan Tahsin’in kurşun sıktığı düşman bu kez silah kuşanmaya gerek görmemiş belli ki! Tek kurşun atmadan da ele geçirmek olanaklı günümüzde ülkeleri!

Anıları tazeleme zamanı! Saat Kulesi önünde beklediğimiz bu yerde çok değil çeyrek yüzyıl önce her türlü motorlu taşıt aracı olanca gürültüyle ve dumanını savurarak geçerdi. İskeleden Kemeraltı’na giriş dönerek tırmanılan merdivensiz üst geçitten yapılırdı! Dilinin altına mı yoksa damağına mı yerleştirdiği anlaşılamayan bir nesne ile kuş sesi çıkartan satıcı tam da buralarda bir yerde miydi? Ondan başka kimse beceremese de bu nesneyle kuş sesi çıkartmayı; gelen geçen ilgisini esirgemez olmalıydı ki her zaman orada görebilirdiniz onu. Yoksa satıcı kılıklı bir polis ya da istihbaratçı mıydı? Çehresi şimdi görsem anımsayacağım kadar gözümün önünde!

Konak Meydanı’nın en kıdemli yapısı Konak ya da diğer adıyla Yalı Camisi. 1752’de Derviş Mehmet Ağazade Mehmet Paşa’nın kızı Ayşe Hanım tarafından yaptırılmış. Camiden çok mescit boyutunda.  1970 yangınında şimdiki kaymakamlık ve emniyet müdürlüğünün olduğu yere uzanan külliyesi geri gelmemecesine yok olmuş. Külliyenin yerinde yükselen ucubeler canımızı kim bilir  kaçıncı kez sıkmaya yetiyor. 9 Eylül 1922’de balkonundaki göndere Yunan bayrağı yerine Türk bayrağı çekilmesi görüntüleri ile belleğimize kazınan Hükümet Konağı’na ayrıcalık yapılmış. Kentin Osmanlı dönemindeki arşivi ve belleği olan bu yapı belgeler geri getirilemese de yeniden yapılmış. Replika da olsam ucubeden iyiyim diye haykırır gibidir kendisiyle göz göze gelenlere!

Şu anda Hasan Tahsin anıtının bulunduğu yerde bulunan Atıf Kafe ve vapur iskelesini ve hatta hemen oracıkta denize giren çocukları anımsayanlar için deniz şu anda ne kadar da uzakta. Denizi doldurarak yer kazanıp üzerine yerleşmek dünyanın başka neresinde yaşanıyor ve yaşatılıyordur? Paranın gözü kör olsun diyoruz.  Sırtımızı denize verdiğimizde sağımızda olması gereken Sarı Kışla da alanın 50’li yıllardaki kurbanlarından. Şimdilerde göze çarpan simgesel alçak bir duvar Sarı Kışla’dan geriye kalan tek iz gibi. Sarı Kışla’nın bulunduğu yerin yirmi yıl kadar önce AVM katliamından kıl payı kurtulduğunu anımsadığımızda bugünkü görünümden yakınmaya hakkımız olmasa gerek.

Hükümet Konağı’nın karşı köşesindeki görece modern görünümlü yapı Ankara Palas Oteli. Daha önce Askeri Otel olan yapının onarılmasıyla 1938’de hizmete girmiş. Döneminin en konforlu oteli olarak yıllarca ağırlamış konuklarını. Sonraki yıllarda geliştirilerek pasaj eklenerek yozlaştırılan yapının günümüzdeki varlığı bile teselli kaynağı.

Anafartalar Caddesi’ne girişte yaşamını çakmaklara gaz ve benzin doldurarak kazanan görme engelli yurttaşımızı saygıyla anıyoruz. Çok sonraları onun bir Tıbbiyeli olduğunu öğrenmek fazlasıyla heyecan verici olmuştu. Benzinci Kör Hafız bir patlama sonucu görme yetisini yitirince okulu bırakmak zorunda kalmış. Değerlerine sırt çeviren toplum olma özelliğimiz bir kez daha kendini gösteriyor. Asıl adı Mustafa Ayrıközü olan Benzinci Kör Hafız hekim olma düşleriyle yatıp kalkarken dönemin Anadolu koşulları pek çok yaşıtı gibi onu da ummadığı yöne savurmaktan geri kalmamış. Antep’te askerken yaşadığı patlama sonucu gözleriyle birlikte geleceğini de yitirmiş.  Canını kurtarmış olmak pişmanlık yaratmış mıdır bilinmez ama ömrünün geri kalan bölümü yaşam savaşıyla geçecektir. Kemeraltı’na yolu düşüp de onu görmeyen, tanımayan olabilir mi? Hiç olmazsa bugün anısı yaşatılamaz mı? Böylesi bir emektar gaziye alçakgönüllü bir anıt çok mudur?

Kemeraltı’na doğrudan yönelmek yerine sağa dönerek Milli Kütüphane Caddesi’ne giriyoruz. Sonradan adı Nadir Nadi Caddesi olarak değiştirilmiş! Önceki adı  geçerliliğini koruyor. Yer adlarını değiştirmek hiç de kolay değil. Caddenin Sarı Kışla’nın bulunduğu alan doldurulmadan önce rıhtım olduğunu öğrenmek biraz şaşırtıcı olsa da; denizi doldurarak rant yaratmak denen hastalıkla bir kez daha yüzleşmiş oluyoruz.  Cadde girişinde soldaki Evliyazade ve Yusufoğlu hanları dimdik ayaktalar. Köşebaşındaki Evliyazade’nin öteden beri banka olarak hizmet verdiğini anımsıyoruz. Yanı başındaki Yusufoğlu hanı ise uzun yıllar fotoğrafçı ve dönerciye mekan olduktan sonra markaya teslim olmaktan kurtaramamış kendisini.

Yolun sonunda caddeye adını veren kurum tüm görkemiyle karşılıyor bizleri. Milli Kütüphane. Kuruluş yılı 1912! Her ne kadar kuruluş tarihi 1912 olsa da bu özgün yapının tamamlanma tarihi 1933’tür. Adına tanışık olduğumuz bu kurumun Türkiye’de ikisi İstanbul’da üçü de Ankara’da bulunan toplam altı eşdeğer kütüphaneden birisi olduğunu öğreniyoruz. Sıradan bir kurum değil!  Yararlanmak için ya öğrenci olmak ya da özel izin almak gerekiyormuş. Milli Kütüphane statüsündeki kurumlara Türkiye’de basılan her süreli ya da süresiz yayın gönderilerek arşivlenmesi sağlanıyormuş. Kütüphaneye gelir getirsin diye zamanında yanı başına yaptırılan ve  bir zamanların Elhamra Sineması şimdilerde Opera ve Bale salonu olarak kullanılmakta. Elhamra adı da işletmecisinin İstanbul’daki aynı adlı sinemasından gelmekteymiş.

Karşı köşedeki sevimsiz katlı otoparkın yerinde bir zamanlar tutukevi olduğunu öğreniyoruz. Cumhuriyet öncesi hukuk sisteminde tutukevlerine fazla gereksinim duyulmadığından özel durumlar ve  tutuklular için kullanılmış olduğu bilgisini ediniyoruz.

Otoparkın hemen yanında adını taşıyan küçük parkın girişinde Süleyman Ferit Eczacıbaşı heykeli karşılıyor ziyaretçilerini. Pek çoğumuz kim bilir kaç kez önünden gelip geçtiği bu parktaki heykelin varlığıyla şaşkına dönmüş durumda! Eczacıbaşı İzmir’in ilk müslüman eczacısıymış. Uzun yıllar Kemeraltı girişindeki Şifa Eczanesi’ni  işletmiş. Ama, pek çok ünlü gibi o da İstanbul’un yolunu tutmuş. Bugün adını taşıyan holdingi bilmeyenimiz olmasa gerek.

Parkın karşısındaki tarihi yapı İzmir Memleket Hastanesi. Başlangıçta Sarı Kışla ile birlikte askersel amaçla inşa edilen yapı 1903’te yapılan onarım ve eklemelerle İzmir Memleket Hastanesi’ne dönüştürülmüş.  1950’de İzmir Devlet Hastanesi adı altında hizmet vermeyi sürdüren yapı İzmir’deki üniversite hastaneleri kurulana dek kentin önde gelen sağlık kuruluşu olmayı sürdürmüş. Son dönemde Doğumevi olan hastanenin bu işlevine de son verilmiş. Bu yorgun tarihsel yapıya bundan sonra müze olmak yaraşmaz mı?

Birinci Beyler’deyiz. Bundan 30-40 yıl önce İzmir’de rantın doruk yaptığı yerdeyiz. Eski görkeminden çok uzakta. Önce doktorların, sonra da taşınan Adliye’yle birlikte avukatların bölgeyi terk etmesi bugünkü dibe vuruşu kaçınılmaz kılmış.

Birinci Beyler’den ilk sağa dönüp ilerlediğimizde Hacı Mahmut Camisi ve haziresine varıyoruz.  Yine çok kez önünden geçip de farkına varamadığımız bir başka yapıtın avlusundayız. Alçakgönüllü ve dar alana sıkışmış bir cami. Bahçede camiyi yaptırnaların yanı sıra önemli kişilere ait mezartaşları çarpıyor gözümüze.

İkinci Beyler yoluyla Anafartalar Caddesi’ne başka deyişle Kemeraltı’na yöneliyoruz. Şan Pasajı ve Sema Sineması’na anılarımızın buğulu derinliklerinde gezinti yaparcasına göz attıktan sonra Meserret’in tarihi atmosferinde bir sabah çayı iyi gider diyerek soluklanıyoruz. Ondokuzuncu yüzyıl yapımı olan Küçük Barut Han’ın düzenlenmesiyle otele dönüştürülen Meserret 1911’de hizmete açılmış. Bu ad da İstanbul’da aynı adlı oteli işleten Meserret ailesi tarafından İzmir’e taşınmış. Bugün çarşıya dönüştürülmüş şekliyle hizmet vermeyi sürdürüyor.

İçine girmeseniz de tam karşıdaki Şükran Oteli’ne bir selam vermeden geçmemek gerek. Köşede tarihi yapısıyla varlığını sürdüren bir zamanların Kemeraltı Polis Karakolu kaçmayacaktır dikkatinizden. Anafartalar Caddesi’ne değil de sola doğru yürüdüğünüzde hemen sağdaki yapıdır Kemeraltı Camisi. Daha bir kaç cami daha görülecek olmakla birlikte sonda söylenecği şimdiden paylaşalım. İzmir’de görkemli cami ararsanız düş kırıklığı yaşarsınız. Hemen tüm tarihsel camiler alçakgönüllü görünümleriyle deyim yerindeyse biz burada yokuz der gibidirler. İzmir ne Selçuklu ne de Osmanlı başkenti olmak bir yana her iki imparatorluğun çok da önemsenen kenti bile ol(a)madığı için padişah ya da şehzadeler tarafından yapılmış camiden yoksundur. Vakıflar ya da diğer varlıklı kişilerce yaptırılan camilerin ne parasal olanak ne de yerleşikleşmiş eğilimler gereğince görkemli olmak gibi bir şansı olmadığını anımsatalım. Şimdilerde yoz beğeni ve mimari ürünü çifte minareli, çok şerefeli camilere kentin varoşlarında rastlayabileceğinizi ve şaşırmamanız gerektiğini anımsatalım.

Gümrük yönüne biraz daha ilerlediğimizde köşede 4 metal çubuktan yapılma bir başka anıt görüyoruz. 1. İzmir İktisat Kongresi anısına dikilmiş. Pek çoğumuz çokça önünden geçtikleri bu anıtın farkına böylelikle varmış oluyor. Çiftçi, işçi, tüccar ve sanayiciden oluşan dörtlü anıtı oluşturan çubukların anlamını kavramamızı sağlamış oluyor. Kongrenin gerçekleştirildiği yapının yerinde yeller esiyor. Neyse ki fotoğrafı var.

Biraz ileride tarihi bir yapıyla karşılaşıyoruz. Paslı ve belli belirsiz tabelasında Çakaloğlu Hanı yazılı. Tarihi kapısına da koli deposu olduğunu belirten bir duyuru iliştirilmiş. Çeşmesi ve kitabesi de çevreye egemen olan görüntü kirliliği nedeniyle farkedilir gibi değil. Çakaloğlu Hanı 1806 yılında dikdörtgen planlı ve tonozlu tasarımla yapılmış. İzmir’in Mısır Çarşısı’ymış. Mısır’dan gelen ürünlerin dağıtımının yapıldığı kapalıçarşı olarak işlev görmüş.

Kızlarağası Hanı bir sonraki durağımız. Yakın zamanda onarılan ve kullanıma açılan han Kemeraltı’nın seçkin tarihsel yapıtlarından birisi. Özellikle, gezginlerin uğrak yeri konumunda. 1744’de Hacı Beşir Ağa tarafından yaptırılmış. İki katlı ve avlulu bir yapı. Çuha ve Cevahir Bedesteni adlarını taşıyan iki çarşısı var. Batı girişindeki çeşmedeki 1675 tarihi yanılgıya yol açabilir. Olasılıkla çeşme başka bir yerden buraya taşınmıştır. 1675 bu çeşmenin yapım tarihini yansıtıyor olmalıdır. Bir kapısından girip diğerinden çıkarak hızlıca geçiyoruz Kızlarağası Hanı’nı.

Kendimizi Hisar Camisi avlusunda buluyoruz. Alçakgönüllü İzmir camilerinden bir başkası. Belki de en çok bilineni. Cami adını yapıldığı yerdeki hisarlardan almaktadır. Yapanı ve yaptıranı tam olarak bilinememekle birlikte XIV. Yüzyılda kiliseden bozularak camiye dönüştürüldüğü bilgisi oldukça yaygındır. Molla Yakup ya da Yakup Bey Camisi olarak da bilinir.

Bölge son derece renkli ve hareketli. Günlerden pazar olmasına karşın her yer cıvıl cıvıl insan kaynıyor. Çevredeki bir başka tarihsel yapı eski Belediye.  Günümüzde artık başka kurumlara ev sahipliği yapıyor. İzmir’in efsane belediye başkanı Dr Behçet Uz’un da oturduğu belediye binasından söz ediyoruz. Bu yapının yıkılan Ok Kalesi yerine XIX yüzyıl sonlarında yaptırıldığı ve 1891’den başlayarak İzmir Belediye Binası olarak uzun yıllar kullanıldığı bilinmektedir.

Bir sonraki durağımız Ali Paşa Meydanı Şadırvanı. Şadırvanın damlatan çeşmesinden büyük bir beceriyle su içen kedi bir anda hepimizin ilgi odağı oluyor. Geçmişi bir yana bırakıp o ana yani kediye odaklanıyoruz. Şadırvana gelince! Sekiz mermer sütun üzerine oturtulmuş ve kurşun örtülü büyük bir kubbesi var. Hekimoğlu Ali Paşa tarafından 1754’te yaptırılmış olduğu sanılıyor. Bu meydanın bir özelliği de halkın açık idam cezalarının infaz edildiği mekan olması.

Anafartalar Caddesi boyunca ilerliyoruz. İçine girmesek asla farkına varamayacağımız bir özgün ortamda buluyoruz kendimizi. Yeşildirek Pasajı’ndayız. Onyedinci yüzyılda Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından odunla ısıtılan hamam olarak yaptırılmış. Pek çok yapının alışveriş yerine dönüştürüldüğünü anımsıyoruz. Ama, bir eski hamamın bu türlü bir düzenlemeyle kullanıma kazandırılmasıyla ilk kez karşılaşmış oluyoruz.

Biraz ileride düzenlemesi son yıllarda tamamlanmış Abacıoğlu Hanı’ndayız. Kahve molası için iyi bir seçenek. Bu hoş ortamda kendisini gösteren görüntü kirliliği gözleri yoracak düzeyde. Abacıoğlu Hanı XVIII. Yüzyılda Hacı Mustafa Ağa tarfından yaptırılmış. Uzun zaman kullanım dışı kalan han 2006’da yeniden hizmete açılmış. Elbette turistik amaçla.

Bir sonraki durağımız olan Kestanepazarı Camisi çevreye göz atmak için de uygun bir mekân. Altında yer alan dükkanların üzerinde yükselen “fevkani” tipte bir cami. Gökdelen-minare ikilisi fotoğraf makinelerimizin belleğindeki yerini alıyor. Kestanepazarı Camisi’nin bir kaynağa göre 1636 yılı yapımı olduğu söylense de; 1668’de Baruthane Nazırı Eminzade Hacı Ahmet Ağa tarafından yaptırıldığı  Evliya Çelebi tarafından da doğrulanmıştır. Dolgu alanında yer aldığı için minaresinin güçlükle oturtulduğu ayrıntısına bile girmiştir Evliya Çelebi.

Bir sonraki cami Şadırvan adını taşıyor. Adını yanındaki şadırvandan alıyor. Onaltıncı yüzyıl sonlarında yaptırıldığı düşünülmekle birlikte yaptıranı kesin olarak bilinmiyor. Dikkatle bakıldığında şadırvan kubbe içi süslemelerinin islâm geleneğinde çok rastlanan türde olmadığı kolaylıkla fark edilebiliyor. Bu durum Kalkandelen’deki (Makedonya) Alaca Camisi ve Tiran’daki Ethem Bey Camisi’ni çağrıştıran bir özellik olarak gösteriyor kendisini.

Artık Havra sokağındayız. Burasının da adı Türk Pazarı olarak değiştirilmiş vaktiyle. Hâlâ Havra sokağı olarak bilindiğine göre tutmamış belli ki. Küçük bir alanda saymakta zorlandığımız kadar çok sayıda havra olduğunu farkediyoruz. Taşınmadan önce ayakkabı imalatçılarını barındıran bu bölge artık terk edilmiş bir görünüm sergiliyor. Ama, Havra sokağı canlılığını korumayı sürdürüyor.

İkiçeşmelik Caddesi’ndeyiz. Karşımızda tüm görkemiyle Agora boy göstermekte.  Çarpık ve plansız yapılaşma sonucu yıllar boyunca çektirdiğimiz acı nedeniyle geçmişten özür diler gibiyiz bölgedeki tarihsever düzenlemelerle. İskelelerle donatılmış eski yapının Sabetay Sevi’nin evi olduğunu öğreniyoruz. Yaşadığı dönemde olduğu kadar bugün de tartışılan bir önemli kişilik olan kentlimiz Sabetay Sevi yakında onarılan eviyle de aramıza dönmüş olacak. Sabetaycılık ve Sabetay Sevi aradan geçen zamana karşın bugün de söz konusu olmayı sürdüren bir gerçeklik.

Anafartalar Caddesi boyunca bu kez Tilkilik yönüne ilerlemeden önce girişte solda yer alan tarihsel yapının polis müzesi olarak düzenlendiğini görüyoruz. Bir tarihsel yapı daha kurtulmuş diyerek seviniyoruz. Çakma minareli cami görmezden gelinecek gibi değil elbette. Hasan Hoca Camisi olarak biliniyor.

Sağlı sollu metruk yapıları geride bırakıp da ilerlediğimizde Dönertaş’a varıyoruz. Hatuniye camisi ve buraya adını veren dönertaşlı sebil ilgi çekici yapılar olarak göstermekte kendisini. Dönertaş olarak yapılan ama artık dönmez olan düzenek bulunduğu yerdeki zeminin  çökmekte olduğunun belgesi sayılmalı. Dönertaş 1813’te yapılmış aynı adlı sebile eklenmiş bir düzenek. Hatuniye Camisi’ne gelenlerin Dönertaş’ı çevirmeyi uğur saydıkları söyleniyor.

Sokak içindeki bir otelin önündeki tanıtım yazıları da arkadaşların İngilizce’ye çeviri için hiç kimseden yardım almadıklarını göstermesi bakımından ilginçti. Bölge için “no problem” nitelemesi çok da ikna edici gibi gelmedi pek çoğumuza.

Oteller Sokağı’na gelmiş bulunuyoruz. Basmane’nin son yıllarda yeniden düzenlenerek kullanıma kazandırılan bir bölgesindeyiz.

Saat Kulesi önünden başlayan yürüyüş turumuz Basmane Garı önünde sonlanıyor. Buraya kadar yazılanların eksiği çoktur, fazlası ise hiç  yoktur!

Ceyhun BALCI, 23.03.2013  www.cumhuriyetciyorum.wordpress.com

Leave a comment »

URLA MART DOKUZU FESTİVALİ

URLA MART DOKUZU FESTİVALİ

Geçen seneden başlayan bu yıla devam eden bir yazı. Geçen yıl ki etkinliklerden festivalin birinci gün izlenimlerimi bloğum da ki Urla Turunda (http://alasehirli.wordpress.com/2012/03/25/urla-turu/) yazmıştım o yazı şöyle bitiyordu “…seneye Festivalin ikinci gününde görüşmek üzere kalın sağlıcakla.” İşte şimdi o gün geldi festivalin ikinci günündeyiz.

Ancak birinci günden kısa bir özet yapayım. Festival bu yıl 23-24 Mart tarihlerinde planlanmış. Bu sefer yalnız değilim eşim Şule, arkadaşım Mahmut ve eşi Mutlu da var. Sabah arabalı vapur iskelesinde buluşuyor ve karşıya geçiyoruz. Programı görüşüyor ve kahvaltıyı Dirinler Marinada Apropo da yapmaya karar veriyoruz. Daha önce gittiğim ve beğendiğim kahvaltısını methettiğim bu mekân bu sefer bizi mahçup ediyor. Hem fiyatlar iki katı olmuş hem de çeşit azalmış. Kahvaltıdan sonra rota Urla ve zamanında İskele’de randevu yerindeyiz burada kahvaltı devam ediyor bakıyorum ve yanlış yerde karar verdiğimizi anlıyorum kahvaltıya buraya gelmek lazımmış.

Geçen yıldan farklı olarak geziye yakından başlıyor ve uzağa doğru gidiyoruz. Rehberimiz yine Urla Belediyesi görevlisi Ferhan Erim Bey sırası ile Polis Anıtı, Arkeolojik tekneler, Yağ işliği ve Tahaffuzhane’ye götürüyor ve buralar hakkında bilgiler veriyor.

Öğle yemeği için mola veriliyor yemek için seçtiğimiz yer Beğendik Abi lokantası. Ben ne yiyeceğimi önceden planlamışım geçen seneden aklımda kalan Darp Ciğer Sarma, Şule ve Mahmut ve Mutlu sözleşmiş gibi Arnavut Ciğerinde karar kılıyorlar yanında Urla’nın meşhur yemeği Çalkama. Serde gurmelik olunca yazmadan olmaz Darp nefis tam ağzıma layık utanmasam ikinciyi bile yerdim. Arnavut Ciğeri sinirleri alınmamış, Çalkamada biraz fazla pişmiş sertti buradan Handan Hanımın kulaklarını çınlatıyorum. Favori tatlım çıtır kadayıflı muhallebi bir harika.

Geçen sene gezdiğimiz Kapan Camii, bu sene programda yok yemekten sonra orayı da geziyoruz tabii cami yine kapalı sadece şadırvanı görüyor ve camiye pencereden bakıyoruz. Bu camiler vakit namazı haricinde niye kapalı olur burada çalışanlar devlet memuru değilmidir? Niye ikinci işlerinin başında dururlar da camiler kapalı olur? Vakit namazı haricinde ibadet yapılmaz diye bir kural mı var? Buradan eski tamirhane binasında ki kadınlar pazarına yürüyoruz önce alışveriş Şule ev yapımı baklavalara dayanamıyor mola verdiğimizde kahvenin yanında iyi gidermiş. Aynı mekânda düzenlenen panelin konusu Soframızda Bio Çeşitlilik panelistler Gazeteci Ali Ekber Yıldırım, Doç. Dr. Şenol Gökhan, Gurme Nedim Atilla, Aşcı Handan Kaygusuzer ve Fito terapi Uzmanı Gül Özçelik oturacak yer bulamadığımız paneli kısa bir süre takip edip ayrılıyoruz. Son durağımız Necati Cumalı evini de dolaşıp yorgunluğu atmak üzere sahile iniyor ve keyif kahvelerimiz baklava eşliğinde içiyoruz.

Ertesi gün Şule ve ben tekrar yollardayız Mart Dokuzu Şenliğinin ikinci gününe katılacağız. Kahvaltı için Altınoluk mandırayı seçiyoruz ve de iyi ediyoruz bölgede ki en basit ve en doğal kahvaltıcı. Saat 10 da Urla’da randevu yerindeyiz ve Belediye önünde toplanan kalabalığı görünce şaşırıyorum, en fazla 25 – 30 kişi tahmin ediyordum yüzlerce kişi var. Üç otobüs alabildiği kadar alıyor bizim otobüste sayıyorum 67 kişiyiz. Bu arada bazı insani değerlerimizi yitirdiğimizi fark ediyorum. Otobüste gençler hatta çocuklar koltuklarda otururken yaşlıların ayakta kaldıklarını görmek beni şaşırtıyor ancak bir yaşlı teyzeyi ayakta yolculuk etmekten kurtarabiliyorum.  Böylesine insani bir duyguyu düşünemeyenlerin nasıl olup ta millet, milliyet ve ulus kavramına sahip çıkacaklarını düşünerek bu konuda son derece karamsar duygularla Özbek köyüne geliyoruz.

Slow Food un organize ettiği ot danışmanları bizi bekliyor. Bizim danışmanımız Yücel hanım öz ve öz Özbek köylü. 74 yaşında geçen seneye kadar ot da toplarmış, pazarda tezgâhta açarmış bu sene bırakmış artık emekli hayatı yaşıyormuş. Pazar da kızın tezgâhında satılanlardan bazılarını ev de hazırlayarak bütçeye katkı sağlıyor ve devletten aldığı 200 tl ile geçimini sağlıyor. Hem yürüyor hem de bu muhabbeti yapıyoruz bu arada otlarla ilgili bilgilerde veriyor ve hemen topladığı birkaç otu bizlere gösteriyor. Düdük, arap saçı, turp otu ve bir taraftan da hanımlar arasında hangi otun yemeğinin nasıl yapılacağı konusunda hararetli bir konuşma yapılıyor. Haşlama ve kavurma yapılacak otlar konusunda kısa bir bilgiyi yine Yücel teyze veriyor. Benim derdim kekik ve körmen toplamak Şule arap saçına yöneliyor bu arada herkesin aklında şevketi bostan var çarşıda kilosu 10-15 lira onu soruyorlar nereden bulacağız diye. Cevap pazardan alacaksınız o ot bu bölgede bulunmaz. Ben körmen e benzettiğim bir otu bıcakla kökünden çıkarmak istiyorum daha ilk denemede bıçak kırılıyor ve çıkardığım ota bakıyorum yumrusu benzemiyor ve Yücel hanım o körmen değil diyor adını soruyorum söylemiyor bakıyorum utanıyor her keste merak ediyor ve ısrar ediyoruz o da söylüyor  ‘arap daşağı’ yenmezmiş.

Hem ot toplayıp hem muhabbet ederek ilerliyoruz alanda yüzlerce kişi ellerinde ki torbaları doldurmakla meşgul ben hala aradığım otları bulabilmiş değilim. Torbam boş derken küçük bir defne ağacı görüyorum ve hanıma hadi diyorum şunlardan topla biraz sonra Şule elinde 6 adet yaprakla geliyor o kadar toplamış kıyamamış yaprakları koparmaya neyse biraz ilerideki ağaçtan ben topluyorum ve torbamıza yeşillik girmiş oluyor.

Yücel teyze ile sohbete devam ediyoruz 200 lira geçimine yetiyor bir de telefon ve su parasını ödeyip yemeğini de kendi yapıyormuş Allah devlete millete zeval vermesin diyor. Biraz ısrar edince beni de yanına almaya ikna ediyorum, 200 lira sana da yeter bana da, köylük yer de parayı nereye harcayacağız diyor. Şule hemen razı oluyor ama Yücel teyze ona kıyamıyor o da gelsin diyor karar veriyoruz ailecek taşınıyoruz Özbek köyüne…  İleride ki bir gurup kekik bulduğunu bildirince oraya yöneliyorum iki cins kekik var başlıyorum toplamaya eve dönünce kurutacağım kadar torbamı dolduruyorum ve bölgede ki tek tük körmen den biri de benim payıma düşüyor.

Eğilip, kalkmaktan belimiz ağrımış bir ağaç gölgesinde oturup mola veriyoruz ki CHP Milletvekili Musa Çam geliyor ve neşeli bir sohbet başlıyor ot çeşitleri ve ot yemekleri üzerine, danışmanlarımız bizleri aydınlatıyor. Bence seneye burada birkaç çeşit ot yemeğini de hazır etmekte fayda var özellikle çalkama tarifi ve üç parmak ve baş parmakla tutup kopardıktan sonra yoğurda bandırarak yeneceği açıklaması bizleri iyice acıktırıyor.

Şule hanımın papatyalar arasında genç bir kızdan ödünç aldığım papatya tacı ile fotoğrafını çekiyor ve oğlumla gelinime gönderiyorum. Onlarında bu güzel güne bu fotoğrafla ortak olmalarını dileyerek. Son durağımız bir sümbül tarlası, sümbüller toplanmış ama tarla da bol miktarda turp otu var, bu otlar toplanırken bir gurupta arap saçı ile dere otunun arasında ki farkı danışmanlarından bizzat yerinde öğreniyorlar. Diğer yanda ise yemek tarifleri devam ediyor, düğmeli otunun böreği çok güzel olurmuş…

Artık vakit doldu 2 saattir ot topluyoruz köye dönüş zamanı çantalar, torbalar ot dolmuş bir kısım katılımcı otların arasında çıkının açmış yemeğe oturmuş çoluk çocuk her kes mutlu. Bengisu hanım kimse kalmasın diyerek katılımcıları toplama derdinde. Araçlara doğru yürürken fırsat yaratıp Musa beye gelecekten duyduğum endişeleri ve alınması gereken tedbirleri ve özellikle CHP’nin yaklaşımı konusunda ki düşüncelerimi paylaşıyorum yani siyaseti de eksik etmiyorum.

Köye döndüğümüzde bizi hoş bir sürpriz bekliyor İzmir Büyükşehir Belediyesi Bandosu Caz ve Pop Orkestrası pırıl pırıl kıyafetleri ile yerlerini almışlar. Onların müzikleri eşliğinde keşkeğimizi yiyoruz. Meydanda dans edenler, alışveriş edenler, kahvede çayını yudumlayanlar sohbet edenler bakıyorum her kes mutlu şehrin kalabalığından, stresinden kurtulmak isteyenler bu fırsattan faydalanmak istiyorlar. Bir ara Musa beyi görüyorum meydanda zeybek oynuyor o da meclisin stresinden kurtulma derdinde. Bir diğer köşede festivalin düzenleyecilerinden Slow Food- Doğal Sofra Urla standında  ‘Haydi yeniden geleneksel beslenelim. İyi, temiz, adil’ sloganı ile keşkek dağıtılıyor.

Bu arada Yücel teyzenin kızı ile yani benim ortakla ve torunu ile tanışıyoruz onlardan alışverişimizi yapıp tezgâhları da şöyle bir dolaştıktan sonra dönüş vakti diyor ve kalabalığı köy meydanında orkestranın çaldığı İzmir şarkı ve türkülerinin coşkusu ile baş başa bırakıp dolmuşla Urla’ya doğru yola çıkıyoruz. Sanat sokağına göz atıyoruz boş, artık geri dönme zamanı derken aklıma çiğ börek düşüyor doğru Malgaca Pazarında Lale katmercisine çayla yorgunluğu atarken yediğimiz çiğ böreklerle bu işin ustası Fikret ve Mine’nin kulaklarını çınlatıyoruz. Bu arada belki seneye Alaçatı Festivalinde stand açıp Fikret’in çiğ böreklerini, benim Alaşehir pidelerini satabiliriz. Ancak daha öncesinde Urla yemek yarışmasına çiğ böreği otla yapıp bu yarışmaya katılabiliriz diye düşünüyorum. Otlu çiğ börek olur mu? Niye olmasın daha vakit var Fikret dersine çalışsın hazırlasın ona iyi bir ev ödevi.

Bir yorgunluk var ama çok güzel bir gün geçirmenin tatlı yorgunluğu bu. Teşekkürler Slow Food, Doğal Yemek Urla organizasyonu, teşekkürler Bengisu hanım, teşekkürler Urla Belediyesi, teşekkürler Ferhan bey. Seneye ikinci günde yine  Mart Dokuzu festivalindeyim görüşmek üzere. 26. 03.2013

Leave a comment »

İZMİR’DEN ÇIKTIM YOLA

İZMİR’DEN ÇIKTIM YOLA

İzmir’den çıktım yola – 1:

Çok fazla planı programı olmayan bir yolculuk, süresi 15 gün gibi, istikamet kuzey Ege’den İstanbul. Asıl amaç devre arkadaşlarımızla Gelibolu Milli parkını ziyaret. Nereden, nasıl çıktı? Her zaman ki gibi bizim büyük başkan Necmi gideceğiz, planlayın deyince yapacak fazla bir şey yoktu. Aradık Kolordu Komutanlığını derdimizi anlattık devre arkadaşımız da Kolordu Komutanı olunca hayhay dediler yerimiz, rehberimiz, aracımız planlandı tarih saptandı bize de yola düşmek kaldı.

Zekeriya her zaman ki planlayıcılığı ile intikal planını yapmış bile ama biz dedik Şule hanımla üç gün önce yola çıkalım Altınoluk’ta birkaç gün kalalım sonra Gelibolu’ya geçer finalide İstanbul’da sevgili oğlumuz ve kızımızın yanında yaparız.

İşte bu niyetle çıktık yola mevlam kayıra, yarı planlı, yarı plansız. Hele bakın neler oldu bu dönüşümde baktığım 1340 km lik turda.

Tarih 3 Haziran Pazar sabah 08.30 da yola çıkıyoruz. Kahvaltıyı Kozbeyli köyünde daha önce gittiğimde levhasını gördüğüm yerde yapacağız. Biraz heyecanlıyım ki daha önce defalarca gittiğim köyün yolunu geçiyorum ama inatla geri dönüyorum ve Kozbeyli köyünün o muazzam Nemrut körfezi manzaralı köy girişindeyim…

Kahvaltıyı yapacağımız yer Kozbeyli Sofrası, Kozbeyli Köyü sırtlarında denize nazır yeşil alanı ile görüntüsü insanı cezbeden bir aile işletmesi. Benim için en önemli unsur ise daha girişteki dut ağacı bu sene yediğim dutların en tombulu ve kırmızısı daha yerime oturmadan tatlarına bakmaya başlıyorum yetmiyor aracı park için tekrar çıktığımda devam ediyorum Kahvaltı yapmasam da olur. Kahvaltıda ki tartı, tortu bize değişik geliyor daha önce hiç yediğimiz bir tat değil öğreniyoruz, sütün kaymağı tencerede 6 saat boyunca karıştırılarak dibine tortu üstüne yağ çıkıyor ve bu tortu alınarak servis ediliyormuş. Kozbeyli Sofrası blogda yazılmayı hak eden bir işletme ve yazacağımda. Kahvaltıdan sonra kahve için Şakir’in yerine iniyoruz ben dibeği dövüyor kahvemizi içiyor ve yeteri kadar kahvemizi aldıktan sonra yola devam ediyoruz. Hedef Ayvalık ama kısa bir sapma yapmamızda mahzur yok zamanımız bol dönüveriyorum Bergama’ya yıllar var gelmeyeli. Burada ki tarihi yerleri dolaşacağım özellikle Almanya’ya kaçırılan Zeus Tapınağının yerini merak ediyorum…

Yönlendirme levhalarına bakıyorum ve kararı veriyorum iki yere gideceğim Asklepion ve Akropol ancak yol üzerinde Kızıl Avlu’yu görünce duruyor ve burayı da geziyorum.

Asklepion; Sağlık tanrısı Asklepion adına M.Ö 4 üncü yy da kurulmuş, sütunlu kutsal yoldan ilerliyoruz büyük kemerli giriş kapısının üzerinde rivayete göre “Bütün tanrıların kutsiyeti için Asklepion’a ölüm girmesi yasaktır” yazısı yer almaktaymış. Ayrıca bu kapının girişinde hastalar rahip hekimlerce muayene edilir, ölümcül hastalar ile hamileler içeriye alınmazmış. İşte biz bu yoldan ilerliyoruz ve bizi tıbbın sembolü olan yılan figürünün yer aldığı sütun karşılıyor. Orjinalinin müzede olduğu bu sütun oldukça kötü bir kopya buradan kutsal suyun olduğu bölüme ulaşıyoruz tiyatro, tapınaklar, tedavi evi ve kütüphanenin bulunduğu bölümleri de olan yapıda tedavi evine tünelle ulaşılıyor… Bu tünelde yürürken merdivenlerin kenarından akan suyun sesi burada su terapisi ile tedavi yapıldığı tezini doğruluyor. Su sesi o kadar rahatlatıcı ve dinlendirici ki mutlaka bu anın o tünelin içinde yaşanması lazım. Diğer tedavi şekilleri ise uyku, rüya yorumu, masaj, çamur banyoları, şifalı otlar, hacamat (bizim tertip Fehmi kulakları çınlasın kolu ağrıyormuş kendine hacamat yaptırdı şifa bulduğunu söylüyor)  ve gerekirse cerrahi müdahale imiş, hastalar uyku evine alınır uyumaları sağlanır ve sağlık tanrısını rüyalarında görmeleri ve iyileşmeleri ümit edilir olmazsa gördükleri rüya rahipler tarafından tabir edilerek tedavileri sağlanırmış. Bu günkü haliyle belki bir nevi psikoterapi uygulaması olarak değerlendiriyorum.

Güneş yakıyor ama bizim durmaya niyetimiz yok ve Şule hanımda sesini çıkarmayınca rotayı Akropole çeviriyoruz. Bu arada yol üzerinde eski Bergama çarşısını görüyorum dükkânlar kapalı ama o haliyle bile beni cezp ediyor o dar sokaklar ve eski dükkânlar karar veriyorum daha sonra tekrar geleceğim ve bu bölgeyi gezeceğim hem de bu sonbahar.

Sonra ki durağım yol üzerinde gördüğümüz Kızıl Avlu adını binanın tuğlaların renginden almış olsa gerek diye düşündüğüm bu yer Bergama’da ki en büyük yapıymış. Girişte sizi nefis ıhlamur ve ceviz ağaçlarının kokusu karşılıyor bu koku ve renk birbirine o kadar yakışıyor ki bir anda acaba diyorum tanrılar bu kokuyla mı kutsanıyordu? Mısır Tanrıları Tapınağı da denilen yapı adını Mısır tanrıları Serapis, İsis ve Herapoksadesin burada kutsandıklarından dolayı bu adı almış. MS 2nci yy da İmparator Hadrian döneminde Mısır Tanrılarına ithafen yapılan tapınak daha sonra Bizans çağında kiliseye çevrilmiş, bu kilise İncil’de adı geçen 7 kiliseden birisiymiş ve 1950 de ise cami yapılmış. Dışı tuğla ve kule biçiminde ki caminin içi dışarıdan görebildiğim kadarıyla ahşap. Kurtuluş camisinin halen kullanıldığı kapısında ki hac kuralları ile ilgili yazıdan belli ancak kapalı. Müezzin ve imam kendi işlerinde olsa gerek ancak camdaki bir yazı burada olmaları gerektiğini açık ve net olarak ortaya koyuyor. Şöyle yazıyor yazı da “Yaradanla irtibata geçmek için yaratılanla irtibatı kesmek gerekir” Yani içeri de cep telefonlarınızı kapatın demek istiyor içeri girebilsek kapatacağız ama ne mümkün pek çok yer de olduğu gibi burada da böyle bir tarihi camii vakit namazları hariç kapalı. Sanki vakit namazı haricinde cami de ibadet yapılmaz der gibi. Buna bir çare bulunmalı camiler son vakit namazına kadar açık olmalı özellikle mesai saatlerinde görevliler camide bulunmalı diye düşünüyorum.

Akropole çıkmak için iki yol taraf teleferik ve araç oldukça dar yoldan geçerek zirveye tırmanıyoruz. Bir daha gelirsem teleferiği kullanacağım.

Bergama Akropolü; Eski Yunan kentlerinde, kentlerin yanı başındaki yüksekliklere verilen addır. Yunanca Akropol is “yukarıda bulunan şehir” anlamına gelir.

Klasik dönem Yunanistan’ında her önemli yerleşme yerinin bir Akropol isi vardı. Tapınaklar, hazinelerin saklandığı yapılar ve çeşitli kurumlar burada yer alırdı. Saldırı durumunda Akropol is sonuna kadar savunulurdu. Bu kısa anlam bilgisinden sonra gelelim bizim akropole Bergama’nın en yüksek yerinde zirvedeki bu arkeolojik alan pek çok yapısı ile halen ayakta. Akropolün en yüksek ve korunaklı yerinde kral sarayları, tapınaklar ve su sarnıçları bulunmakta burada kral ailesi, kentin ileri gelenleri, aydınları, din adamları ve komutanları oturmaktaymış.

Heroon, Helenestik dükkânlar, Athena Tapınağı, Silah Depoları, Agora Tapınağı, Trainus Tapınağı, Tiyatro, Kral Sarayları, Agora, Zeus Sunağı, Dionysos Tapınağını geziyoruz ve levhalardan elimizdeki dokümanlardan bilgi alıyoruz. Ancak Zeus Sunağını ilk etapta bulamıyorum ancak ikinci turda levhayı görüyorum ve oraya yöneliyorum. Hâlbuki bu levha daha belirgin olmalı çünkü bu sunak 1881 de ki kazılardan sonra sökülerek Almanya’ya kaçırılmış, antik çağ mimari sanatının başyapıtlarından biri olan bu sunak geri alınmak isteniyorsa bunun mücadelesi burada başlamalı ve bu konu özellikle işlenmeli fikrimi oradaki görevli ile paylaşıp Bergama turumuza daha sonra tekrar gelmek üzere son veriyoruz. Şule hanım sessiz ama belliki yorgun.

Ver elini Ayvalık yolda Dikili ve Çandarlı’dan yani kıyıdan gitme teklifim kabul görmeyince mola yeri belli oluyor. Ayvalık Çamlık dondurmacısı Sarımsaklıdan giriyor ve eski günleri yâd ederek dondurmacının önünden geçiyor ama durmuyoruz merkez de bir yeri olabilirmiş öyle diyor Şule Hanım Ayvalık’ta kısa bir yaya turdan sonra 10 km geri dönerek Şule hanımın hayal ettiği dondurmayı afiyetle yiyiyoruz. Benim dondurma ile başım hoş değil ama bu özelmiş sadece meyvede ki şekerden imal edilirmiş. Hesabı ödeyip yola devam ediyoruz Saat keraat vaktine yaklaşıyor Cunda’ya geçiyoruz.

Alibey Adası (Cunda); Her iki ismiyle de anılan ada Ayvalık’ı sert açık deniz rüzgârlarına karşı koruyan adalardan en büyüğü ve yerleşim olanı. Cunda İtalyanca bir gemicilik teriminden türetilmiş ve adaya ad olmuş, Piri Reis’in Kitab’ı Bahriyesinde ise Yun Adaları olarak geçiyormuş. Peki, Alibey adası nereden geliyor. Milli Mücadele kahramanlarından Ali Çetinkaya ilk kurşunu burada attıran kişi ona ithaf en adaya bu ad verilmiş.

Bölgede yaşayan Rum halkı bu adaya Kokulu anlamına gelen Moshinos’da dermiş sonra onlar mübadele ile yerlerini bizimkilere bırakmış. Ada sadece sahili ve koyları ile değil dini bir merkez olması ile de ünlü 21 tanesinden 8 kilise ve manastır şu anda görülebilir durumdaymış   

Ayvalık’tan adaya girişteki köprüde şöyle yazıyor. “Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü” 1966 yılında yapılmış 54 m. uzunluğunda yalanda değil o tarihte boğaz köprüsü mü vardı? Peki, 1866 da yapılan Urla – Karantina adası arasında ki köprüye ne demeli? O zaman Türkiye yoktu Osmanlıydı yalan değil.

Neyse, bu kadar tarih ve coğrafya bilgisi yeter köprüden geçti gelin şarkısı eşliğinde Cunda’ya girdik keraat vakti için daha zamanımız var. Merak ettiğim ama daha önce gidemediğim iç kısımlara doğru yöneliyorum. Patariça koyu levhası beni yönlendiriyor daha önce okumuştum buralarda köyler varmış hem de üç tane onları göreceğim ayrıca manastırları da. Niyet bu olunca yolun kötülüğü ve sonuna kadar gideceğim inadı geri dönüşte bir daha üste para verseler gitmeme dönüşüyor. Yol rezalet, üç tane koy var birkaç tane ev ve buralara serpiştirilmiş birkaç manastır. Ama inat ettim ya Ay Işığı manastırını göreceğim ilerliyoruz ve son bölümde konuştuğumuz kişiler manastırı tarif ediyor ama gitmeyin diyorlar özel arazi ve yolu kapalı kim dinler bata çıka devam ve sonu hüsran. Sabancı ailesi tarafından restore edildiğini okuduğum ve açık olduğunu zannettiğim manastır kapısı duvar. En güzel ay ışığının seyredildiği söylenen bu yerle ilgili hayallerim suya düşüyor ve en kötüsü de o kadar yol geri dönülecek. Söylene söylene geri dönüyorum yolda düşünüyoruz sahipleri bu yoldan nasıl geliyor sonra gülüyoruz tabi ki denizden veya havadan.

Artık güzel bir dinlenmeyi hak ettik 10 saattir yollardayız. Daha önceden adını öğrendiğim lokantayı arıyorum. İşte Nesos sahilde garsona siparişlerden önce soruyorum neden Nesos adanın eski adı diyor hiç duymadım. Siparişleri veriyoruz balık hariç deniz mahsulleri rakıya kavun ve peynirin eşlik ettiği keraat vaktinde niyetimiz güneşi batarken yalnız bırakmamak. Sübyeyi yerken Yılmaz beyin kulaklarını çınlatıyorum adam her gün sübye tutuyor bizim para verdiğimiz duysa döver, akuadis Mavişehir’de sahilde çıkarılıyor bir defa alıp denemiştim becerememiştik burada harika tarifini alıyorum evde deneyeceğim, ot mücver benim evde yaptığımdan daha iyi değil, kalamar yumurtası ve pavurya lezzetli midye tavayı iptal ettiriyoruz. Ve de ikram şahane vişne reçelli lor gelince anlıyoruz ki hesabı öde ve yola çık. Rota Altınoluk mola orada yolda Gömeçten geçerken dağdaki Atatürk silüetini arıyorum ve ayışındaki manzaraya el sallayıp basıyorum gaza saat 21.30 yola çıkalı 13 saat olmuş benim Hacı Pansiyon dediğim evlerinde Şule’nin sevgili teyzesi ve enişte bizi bekliyorlar ama bu gün ve bu saatte değil çat kapı evdeyiz.

İzmir’den çıktım yola – 2:

Her yıl kızların toplandığı ve sonra erkeklerin dâhil olduğu Altınoluk günlerinde bu sefer biz erkenciyiz. Ama hanımların planı var yine toplanacaklar (toplanamıyorlar bacanak Ömer ameliyat olunca seneye kalıyor). Bu sefer de zamanım kısıtlı hızlandırılmış bir programla Altınova günlerimi tamamlamayı planlıyorum. İlk gün yürüyüşümü her zaman ki gibi bol oksijen aldığım Şahindere Kanyonuna yapıyorum gidiş ve dönüş ayrı kulvarlarda ve derede çıplak ayakla yürüyüş. Derenin sabah sessizliğinde şırıl şırıl akıntısı aklıma Bergama’da ki Asklepion’u getiriyor evet bu su sesinde bir rahatlık, bir dinlendiricilik ve huzur var. Kocaman bir zeytin ağacının kökünü yuva haline getirmiş her biri ayrı bir kovuktan çıkan dört sevimli köpek yavrusu Türkiye gündemini birine ad olarak konulan Paşa adıyla meşgul ettiklerinin farkında olmadan gelen geçene türlü şaklabanlıklar yapıyorlar. Yorgunluğumu denizin buz gibi serin suda attıktan sonra ver elini kahvaltı tabii öncesinde uğranılan fırın. Öğleden sonra tekrar deniz… Akşam yukarı köye çıkıyoruz enişte ve teyzemle ama umduğumuzu bulamıyoruz yediğimiz yemeklerde teyzem kızıyor bir daha da gelmem diyor buraya.

Ertesi gün yürüyüşümü şehir içinde kısa bir tur ve deniz sefası ile tamamlıyorum yıllardır zeytinyağını aldığımız ancak tanışmadığımız beyle tanışıp arkadaşların ısmarladığı zeytinyağlarını alıyor ve ertesi gün çatı katını su basacak kadar şiddetli bir yağmurun ardından yola çıkıyoruz.

Her zaman yaptığımız gibi Assos’a yöneliyoruz yıllardır bıkmadan, usanmadan geldiğimiz, kısa aralıklarla mola verdiğimiz bu sessiz ve dingin mitolojinin felsefi şehrine bir defa daha uğramanın mutluğu ile köy kahvesinde kahvemizi içip, köy meydanında kısa bir tur ve alışverişten sonra Ayvacık yolundan Çanakkale’ye direksiyon kırıyoruz.

Çanakkale’ye yaklaştıkça Şule Hanım heyecanlanıyor ne de olsa memleketi kısa zaman içersinde nereleri dolaşılacak programı yapmış bile. Aynen uyuyor ve önce Lodos’a gidiyoruz Truva filminde rol alan atın önünden geçerek sonra kısa bir çarşı turu tabii ki olmazsa olmaz Aynalı Çarşı. Çanakkale’ye Kilitbahir üzerinden geçeceğiz hemen iskelenin yanında ki lokantaya oturuyoruz saat daha erken güneş yüksekte ama boğaz manzaralı bir sefa yapılmadan geçilmez diyoruz ve geçmiş günleri yâd ederek nişanımızın yapıldığı Yalova lokantasında kadehlerimizi kaldırıyoruz. Eceabat, tarihi özelliği yanında bir aşk uğruna yollarını ezberlediğim, hayatımın kadınını bulduğum şehir. İşte bu duygular ve hatıralarla Şehit Mehmet Onbaşı Sokağa gidiyoruz önce Şule hanımın gelin çıktığı evlerine sonra mezarlıkta kayınpederimi ve anneanneyi ziyaret ve dualarımızı ediyor geride kalan hoş bir seda diyerek son durağa Gelibolu’ya doğru hareketleniyoruz.

Askeri Kampta kayıtlarımızı yaptırıp motele yöneldiğimizde İzmir gurubunun bizden hemen önce gelip motellere yerleşme telaşı içinde olduklarını görüyoruz. Büyük Başkan Necmi daha destur demeden soruyor herkes geldi mi? Gelmeyenler nerede? Yarın ki program ne, bu akşam ne yapıyoruz… Rehberimiz ile buluşuyor ve son koordineden sonra keraat vakti için lokantaya geçiyoruz Mahmut talimatı veriyor rakı detoksu burada da devam edecek.

İzmir’den çıktım yola – 3:

Gelibolu Yarımadası Milli Parkı gezi programımız oldukça yoğun ilk iki gün milli parkı gezeceğiz son gün ise Gelibolu şehrini dolaşacağız.

İlk durağımız Kolordu Karargâhı sınıf arkadaşımız Korgeneral Raif Akbaş’ı ziyaret ediyor ve buradaki müzeyi geziyoruz.

Otobüsümüze binince rehberimiz programı açıklıyor bugün Arıburnu bölgesini gezeceğiz.

Akbaş Limanı ve Şehitliği: Akbaş Limanı savaş öncesi ve sırasında Türk ordusunun lojistik desteğinin sağlandığı yer. İstanbul ve Anadolu’dan gelen asker ve teçhizatın çıkarıldığı liman aynı zamanda iaşe, ikmal ve sağlık noktası…

Bigalı Köyü Atatürk Evi: 25 Nisan 1915 deki çıkarmadan önce bölgeye yerleşen 19ncu Tümen Komutanı Mustafa Kemal’in kaldığı ve Karargâh olarak kullandığı bu gün müzeye dönüştürülmüş ev…

Kocadere Şehitliği: Lojistik geçiş noktası ve destek yeri aynı zamanda en büyük sargı yeri. Tedavi için gelenlerin defnedildiği bölgede şehitlik oluşturulmuştur…

Öğle yemeği Doyuran Gözleme: Bölgede en çok beğenilen yerlerden biri gözlemeler, salatalar, ayranlar, tatlılar hele bir de serin çardak altı olunca kimsenin kalkası gelmediği yer…

Arıburnu ve Anzak Koyu: 25 Nisan 1915 günü sabaha karşı Anzak Kolordusunun 1500 kişilik ilk kademesi ile karaya çıktığı ve 27nci Piyade Alayından bir takımın bu kuvveti ağır kayıplar verdirerek durdurduğu koy…

Kanlı Sırt: Avustralya ve Anzak birliklerinin ele geçirmek için çok mücadele ettikleri ancak taktik değeri çok yüksek bu sırt 16 ve 19ncu tümenlerin binlerce şehit ve yaralı verme pahasına elde tutulmuş ve düşman birlikleri bu sırtın ilerisine geçememiştir…

Kırmızı Sırt: 19 Mayıs 1915 de büyük Türk Taarruzunun yapıldığı ve pek çok şehidin verildiği ve her iki kuvvetin siperlerinin çok yakın olduğu bölge de yoğun muharebeler yaşanmıştır…

57nci Alay Şehitliği: 25 Nisan 1915 günü düşman çıkarması haber alınır alınmaz Tümen Komutanı Mustafa Kemal’in emri ile bölgeye hareket eden ve düşmanın mevzi kazandığını fark eden Mustafa Kemal Bey, emrindeki askere hitaben, “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir.” emrini verdiği ve kendinden 4-5 kat üstün düşman kuvvetlerinin taarruzlarını durduran Alay.  Emri harfiyen yerine getiren 57. Alay, başta Alay Komutanları olmak üzere 650 kişilik kuvvetiyle Mustafa Kemâl’in has tabiriyle “kâmilen şehit” olur ve bu bölgede bu alay adına yapılmış şehitlik yer alır.

Conkbayırı: 6 Ağustos 1915 tarihinde Anzak ve İngiliz birliklerinin Osmanlı mevzilerine taarruzlarıyla başlayan ve 10 Ağustos 1915 tarihine kadar süren savaşların geçtiği bölge…

Burada bugünkü turumuz sona eriyor dönüşte önce denizde serinliyor ve önce bir kokteyl ve sonrasında iskele üzerinde serin bir akşam yemeğinde günün yorgunluğunu atıyoruz.

İzmir’den çıktım yola – 4:

Sabah kahvaltı erken yapılıyor bu gün Sebdülbahir bölgesini dolaşacağız programı rehberimiz açıklıyor oldukça yoğun ama genel soru öğle yemeğinin menüsü dünkü memnuniyet bugünde aynı beklentiyi karşılayacak mı?

Kilitbahir Kalesi: Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırıldığı bilinen kale boğazın güvenliğini sağlamak ve İstanbul’a ulaşımı kontrol etmek maksadıyla boğazın en dar alanındadır. Muharebelere 16 topla iştirak etmiştir. Üç yapraklı yonca şeklinde ki kalede 30 metre yüksekliğinde 7 katlı bir yapı mevcuttur.

Namazgâh Tabyası: Çanakkale Boğazının savunulmasında en önemli unsurlardan biri 16 adet topu ile muharebelere etkin olarak katılmıştır.

Rumeli Mecidiye Tabyası ve Seyit Onbaşı: Kilitbahir’de düşman gemilerinin geçişine topçu atışları ile aman vermeyen tabyalardan bir tanesi. Tüm arkadaşları şehit olmasına rağmen sağ kalan bir arkadaşı ile 275 kg lık bir top mermisini tek başına sırtlayarak kaldıran ve topu ateşleyerek Ocean zırhlısını batıran onbaşının anısına anıtı dikilmiştir.

Soğanlıdere Şehitliği: Ogünlerden kalan şehitliğin yanına oluşturulmuştur asıl şehitlik bölgede geniş bir alana yayılmıştır.

Şahindere Şehitliği: Yine Ogünlerden kalan orijinal şehitliğin yanına oluşturulmuş ve bazı mezar taşlarından şehitlerin ismi tespit edilmiştir.

Öğle Yemeği Sed lokantası: Yorgunluktan artık ayaklarımıza karasular indi dediğimiz anda imdadımıza yetişen Seddülbahir’de liman üstünde yemekleri ve manzarası ile harika bir lokanta. Hakkını veriyor öğle rakılaması yaparak detoksa devam ediyoruz. 

Çanakkale Şehitler Abidesi: Çanakkale Boğazına girişte Eski Hisarlık mevkisinde Çanakkale savaşlarında şehit olanlar anısına yapılmıştır.

Ertuğrul Tabyası: İki adet topun bulunduğu boğazı koruyan unsurlardan biri.

Yahya Çavuş Şehitliği: 25 Nisan 1915 de Ertuğrul Koyuna yapılan düşman çıkarmasında Bölük Komutanının şehit olmasıyla komutayı üstlenerek 63 arkadaşıyla düşmana direnen kahraman asker Kirte muharebelerinde şehit olmuş.

Sargı Yeri Şehitliği:  Zığındere’de yaralılara ilk müdahalenin yapıldığı yer burada şehit olanlar anısına yapılmış şehitlik.

Salim Mutlu Özel Müzesi: Köy bakkalı Salim Mutlu tarafından Alçı Tepe köyünde  kurulmuş Türkiye’nin ilk savaş hatıraları müzesi.

Son durağımız bir gün önce Rt tarafından açılışı yapılan Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi; 11odalı bu similasyon merkezi daha önce açık hava müzesi olarak kullanılan Kabatepe’ deki alana 2400 metre karelik bir alanda zeminde 18 metre derinliğe kadar inilmiş yapı. Bir yanı beyaz bir yanı siyah iki bina iki geminin birbirine rampa yapması şeklinde düşünülmüş ve iki geminin birleşim noktası ise Çanakkale Boğazını simgeliyormuş.

Similasyon Merkezi müdürü hanımefendiden kısa bir bilgi aldıktan sonra her odada yaklaşık 5 er dakikalık filmler seyredeceğimiz toplam 60 dakika sürecek sloganı “Gel tarihe geçelim” turumuz için görevli eşliğinde ilk odaya giriyoruz burada 1914 ün son günlerindeki Osmanlının savaşa girişi anlatılıyor. İkinci oda Nusret mayın gemisinin Çanakkale muharebelerinin kaderini değiştirdiği mayın dökme görevi anlatılıyor. Öyle bir gösterim ki sanki o anları Nusret’in güvertesinde yaşıyorsunuz verilen emirler, sessizce yol alan gemi, dökülen mayınlar, patlamalar ve hissettiğiniz sarsıntılar. Üçüncü oda İtilaf Kuvvetlerinin yani karşı tarafın planları var ekranda kendilerinden emin ama geldikleri gibi gideceklerini bilmeden. Dördüncü salonda o kocaman top mermisini sırtında mı kucağında mı topun namlusuna sürdüğü bu gün bile tartışılan Seyit Onbaşı’yı üç boyutlu gözlüklerimizle izliyoruz. Beşinci salonda kara savaşı hazırlıkları anlatılıyor ve altıncı salondayız. Bu salona adını veren Mustafa Kemal’in geri çekilen askerleri merminiz yoksa süngünüz var diyerek muharebeye tekrar dâhil ettiği ve “Ben size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum” diyerek Çanakkale savaşının “dönüm noktası” olan olay anlatılıyor. Yedinci salonda siperlerin arasında mermi ve bomba sesleri ile o anı, savaşı yaşıyoruz. Sekizinci salon Gökkubbe; her cepheyi aynı anda gördüğümüz 360 derece bakış açısıyla masmavi, parıldayan yıldızlar altında savaşın getirdikleri ve götürdüklerini sesiz ve derin düşünceler içinde izliyoruz. 9 ve 10 uncu salonlar İngiliz ve Anzak kuvvetlerinin geri çekilişini seyrediyoruz ve savaştan kalan hatıralar. Son salondayız önceki salonlarda boğazımıza düğümlenen hıçkırıklar ve ellerimiz patlarcasına yapmak istediğimiz alkışları sona sakladığımız salon mutlaka burada bir duygu seli yaşayacağız o niyetle giriyoruz  “1915 den günümüze Türkiye” odasına. Ancak yanıldığımızı anlıyor ve birkaç cılız alkışla utanç içinde çıkıyoruz salondan. Sen savaşı anlatıyorsun, bir milletin yeniden doğuşunu anlatıyorsun ve final sahnesinde 1915 den bu güne yine mermiler, füzeler, uçaklar savaş sahneleri sözde gelişen Türkiye anlatılıyor ve en ayıbı, en hafifi vıcık vıcık siyaset kokan görüntüler. Bu merkezin yapımını sağlayan Orman ve Su Bakanının görüntüleri ve yaptığı işlerin anlatıldığı kareler sonrasında Rt nin Obama ile Abdullah Gül’ün Kraliçe Elizabet’le fotoğrafları her şeyi biz yaptık imajının yaratıldığı sahneler. Sanki icraatın içinden, sanki AKP nin seçim programı. Son salona kadar en üst düzeyde olan duygularımız bu salondan sonra bu kadarı da olmaz pes dedirtiyor. Girişin ücretli olduğu bu merkez, görülen eksiklikler giderildiğinde ve salonlarda anlatılan senaryolar tekrar değerlendirildiğinde ki 11 nci salon öncelikle ele alınmalı ve Gelibolu Milli Parkında gezilecek ilk durak olmalı.

Bu gün yine yorgunuz ve yorgunluğumuzu Mahmut’un kontrolünde rakı detoksu ile atıyoruz.

İzmir’den çıktım yola – 5:

Gelibolu’daki gezimizin son durağı olan bu günde şehir içindeki tarihi alanları gezeceğiz ilk durağımız Piri Reis Müzesi; Gelibolulu ünlü deniz adamı ve bilimcisi Kaptanı Derya Piri Reis’in tanıtıldığı müze şehir merkezinde iskelenin bir kenarındaki Kule Burcunun içinde düzenlenmiş. Dünyanın en büyük denizcilerinden olan Piri Reis, dünya haritasını çizen ilk kişi olarak kabul edilmektedir. Müzede bu haritaların kopyaları ve çeşitli tablolar sergilenmektedir.

Gelibolu Savaş Müzesi önceden haber verilmesine rağmen hafta sonu olduğu için kapalı gezemiyoruz ancak Alçı Tepe Salim Mutlu Müzesinden ve Kolordu Karargâhında ki müzelerden pek farklı olmadığını değerlendiriyoruz.

Gelibolu Mevlevihanesi; Çanakkale muharebelerinde 3ncü Kolordu Karargâhı olarak kullanılan Mevlevihane’nin 1600 lü yıllarda kurulduğu ve 15 Mevlevihane içersinde en büyüğü olduğu belirtiliyor. Her ay bir gün Mevlevi ayini yapılmaktaymış.

Bayraklı Baba Türbesi; Osmanlı donanmasında görev yapan sancaktar Karaca bey şehit olunca mezarının bayraksız kalmaması vasiyeti üzerine adak adayanlar adakları olunca buraya bayrak getirirler, mezarın etrafı çeşitli ebatlarda bayraklarla süslüdür. Şule hanım’ın her Gelibolu’ya gelişimizde uğradığı ve bayrak astığı bu yer mutlaka görmenizi tavsiye ederim.

Namazgâh; Çanakkale Boğazı girişinde Fener Meydanında ki açık hava Camisi,1407 yılında deniz piyadelerinin (azap askerleri) sefer öncesi toplu namaz kılmaları için inşa edilmiş. Biri külahlı, diğeri açık iki minberi, mermerden mihrabı ve süslü pencereleri ile Dünyada ki sayılı eserlerden biridir.

Gezinin son durağında ayrılacak olan arkadaşlarımızı uğurluyoruz, ilk planlamada biz de ayrılacaktık ancak güzel hava birkaç gün daha kalmamız konusunda bizi ikna ediyor. Tatile devam.

İzmir’den çıktım yola – 6:

Üç gün planladığımız ancak altı güne çıkardığımız Gelibolu’ya veda ediyoruz rota İstanbul önce Tekirdağ’a uğrayacağız. Sekiz yıl görev yaptığım ve Şule hanımla tanışıp evlendiğimiz bu şehirde sevgili kayınvalidemin mezarını ziyaret ediyoruz. Kısa bir hasret turundan sonra buraya kadar gelince yenmezse olmaz diyerek Tekirdağ köftecisi Özcan’a gidiyoruz ve bu son gidişimiz olacak kararını veriyoruz. Bu da sanayi köftecisi olmuş köfteler lastik gibi, yeni köfteci tek şubesi olan bir yer olacak ki tadını alabilelim.

İstanbul’a vardığımızda sevgili gelinimiz bizi bahçede kapıda bekliyor sarılıyor hasret gideriyoruz sevgili kızımızla özlemişiz. Tabii bu özlemi kıskanan bir var ki beni de sevin diyerek kendini paralıyor yerlerde sürünüyor “Jozy”. Oğlum yurtdışında birkaç gün yok onun dönüşünden sonra demir alıp İzmir’e doğru yola çıkacağız. Hanımları gündüz tam anlamıyla serbest bırakıp ben yokum diyorum onlar ayrı ben ayrı program yapıyorum. İlk gün her zaman ki gibi Bostancı sahil- Fenerbahçe Orduevi sabah yürüyüşümü yapıyorum. Akşama Kadıköy balıkçılar sokağı ve sahaflar gezim var planda. Ertesi gün daha değişik bir parkur çiziyorum kendime, Üsküdar’dan Kuleliye yürüyeceğim. Kıyıdan boğaz görüntüsü ve hafif serinlik altında balık tutanları seyrederek ve onlarla sohbet ederek devam eden yürüyüşümde onarım nedeniyle kapalı Beylerbeyi Sarayında kahvaltı ediyorum. Mezun olmadığım ama arkadaşlarımdan pek çok hatıralarını dinlediğim Kuleli Askeri Lisesi gazinosunda kısa bir dinlenmeyi müteakip dönüş yoluna hemen oradan aldığım sabah suyu istavritlerle çıkıyorum ancak gidemiyorum. Önümdeki levhada olta kiralanır diyor şansımı denemek istiyorum. Önce olta nasıl kullanılır onu öğreniyorum sonra rastgele deyip sallıyorum oltayı çekiyorum dolu, ikinciyi atıyorum dolu balıkçı takılıyor “abi sen o balıkları niye satın aldın ki” üçüncüde nazara geliyorum kurşun takılıyor ve kopuyor. Kısmet bu kadarmış deyip bu balıkları ben tuttum diyebileceğim rahatlığı içersinde ilk dolmuşa atlıyor ve Çengelköy’de iniyorum. Gelirken burasını çok beğenmiş ve çınar ağaçlarının içinde yürürüm diye düşünmüştüm. Caddeyi boydan boya yürüyor ve çok beğendiğim bu yerde bir kahvede çay içerken mahalle sakinleri ile sohbet ediyorum. Sabah erkenden çıktığım eve dönüşüm öğleden sonrayı buluyor yeni yerler görmenin keyfini Jozyle oynayarak! çıkarıyorum.

Daha önce yeğenim Murat’la görüşmüş ve benim karşıda tarihi turistik bir gezi planlamasını istemiştim. Taksim’de buluşuyoruz yeğenim Murat’la önce bir kahvaltı Cihangir’de sonrasında ise muazzam bir yarımada turu yapıyoruz. Karaköy, Sultanahmet, Ayasofya, Kapalıçarşı, Beyazıt, Mısır Çarşısı ve Eminönü’nde bitiyor. Murat’la sözleşiyoruz bir daha ki seferde Haliç kıyılarını dolaşacağız.

Sormuşlar İstanbul’un nesini seversin cevap İzmir’e dönüşünü şimdi bu lafı Şahin abime söylesem hemen başlar hangisini düzelteyim öyle değil böyle diyerek uysa da söyledim uymasa da söyledim. Ben İzmir’i özledim yolcu yolunda gerek tek mola Bursa’da döner yenecek eski garajın oradaki Uludağ dönercisinde. İzmir’e varış ve ilk cümle Şule hanımdan “evim evim güzel evim.” 01.07.2012

 

Leave a comment »

SİMAV ARINMA VE DETOKS TURU

SİMAV ARINMA VE DETOKS TURU

Yazının sonunda yazacağımı baştan yazayım ki sıkılır da okumazsanız ne işim varmış Simav’da onu öğrenin. Tavsiye ederim senede birkaç defa arınma ve detoks turu yapın. Arınma sizi medyadan, siyasetten, canınızı sıkan konulardan uzaklaştıracak, detoksta seçeceğiniz seçeneğe göre ruhunuzdan sonra midenizi de kendine getirecektir. Bu iş için biçilmiş kaftanlardan biri Simav. Orası da neresi, neden Simav dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız Simav’ı bir bölümünüz pek duymadınız orada Eynal Kaplıcalarının (02745472001) olduğundan bile haberdar değilsiniz. Bizde kaplıca denilince akla gelen yer Afyon ve Denizli deki otel ve motellerdir. Her iki yere de gittim ama Eynal farklı hem daha büyük, hem daha yeşil, hem şehre daha yakın, hem çevre daha sessiz ve suyu kokusuz, buharsız, otel odası yerine apart odalar (192 adet 1000 yataklı) çok daha kullanışlı vefiyatlar uygun.  Yerden fışkıran sağlık sloganıyla reklamını yaptıkları kaplıca suyu romatizmal hastalıklar, eklem hastalıkları, yumuşak doku hastalıkları, stres bozuklukları hastalıklarına şifa veriyormuş. Evliya Çelebi’nin “çok kaplıca gezdim gördüm ama Simav yakınında ki gibisini görmedim dediği EynaL adı nereden geliyor? Anlatılan bir darbı mesel var. Yüzyıllar önce iki çoban bölgede dolaşırken birisinin koyunu kayboluyor ararken bir kovuktan içeri giriyor. İlerleyince sıcak su birikintileri ve eski hamam kalıntıları ile karşılaşıyor arkadaşının kendisini arayan seslenişlerine en gel (in gel) en gel… diye cevap veriyor burasının kaplıca olduğu keşfediliyor ve adı da en gel daha sonra Simav şivesiyle Eynal oluyor. Reklam ve tanıtımlarının yeteri kadar yapılmadığını düşünüyorum. Belki profesyonel bir çalışma ile daha büyük kesimlere ulaşabilirler diyor ve geliyorum Simav Turuna.

Tur, Mustafa, Hakkı ve İsmail Beylerin 15 kişilik spor salonu arkadaş grubunun hadi gidelim diyerek Hakkı beyin liderliğinde memleketi Simav’ı tanıtım organizasyonu. Kararı Trabzon gezilerinde vermişler duyunca bende dâhil oldum.

2 gece 3 gündüz sürecek tura Cuma namazından sonra (arınmanın olmazsa olmazlarından biri etkinlikler namazdan sonra başlayacak) 30 kişilik midibüsümüzle başlıyoruz. Dakika bir gol bir Mustafa Bey tahmini bir bütçe oluşturduklarını ve pamuk eller cebe diyerek her şey dâhilin kasası olarak kasasını dolduruyor. Paralar garanti olunca sözü alan Hakkı Bey turla ilgili bilgiler veriyor. Program yemeli içmeli ve de dinlendirici yani benim arınma ve detoks programıma uygun. Ancak Simav’da içki ruhsatlı lokanta olmadığını biliyorum ve ben detoksu nasıl yapacağım sorumun cevabını Mustafa Bey veriyor. Gerekli tedbirleri almış içki yasağına karşı meyve ve hububat özlerinden hazırlanmış şerbetlerden araca stok yapmış. Hemen de ispatlıyor bu stoku ilk servis İskoç tahıllarından yapılmış bir şerbetle başlıyor, salondaş Dimitri tarafından özel olarak hazırlanmış üzüm suyundan hazırlanmış şerbetle devam ediyor THY’ inat.

Simav’a Balıkesir – Sındırgı, Salihli – Demirci, ve Uşak güzergahlarından gidilebiliyor biz Uşak yolunu tercih ediyoruz. Diğerlerine göre daha uzun ancak yol çok daha iyi. 300 km lik yolumuzun 4 saat süreceği değerlendiriliyor akşam saatlerinde orada olmayı planlıyoruz. Niyetim yemekten önceki şurupların etkisini azaltacak bir sıcak su kürü yapıp akşam yemeği için hazır olmak.  Ancak mecburi verilen prostat molaları saati uzatıyor ve kaplıcaya girmeden direkt akşam yemeğini yiyeceğimiz Başdeğirmenler bölgesindeki suların özgürce aktığı pek çok meye ağacının olduğu bir alan daki lokantaya gidiyoruz.

Lokanta iki katlı alt katı ailelere tahsisli biz üst kata çıkıyoruz manzara ve mekân güzel. Hele biraz sonra servis edilen 14 çeşit soğuklar ve zeytinyağlılar bir harika benim fovarilerim dombay tereyağı, tuzu alınmış keçi peyniri, patlıcan söğürme, fasulye piyaz, turşu ve yaprak sarma. Kızarmış ev ekmeği tereyağla birleşip üzerine ekilen kekik, kırmızıbiber peynirle katık yapılınca lezzet patlaması yapıyor damaklarımda. Hele ara sıcaklar et keşkek ve mantar yemede yanında yat cinsinden bu kadar kaliteli mezeye de yakışanı da masaya buyur ediyorlar yine bir şerbet bu sefer üzüm suyu ve anasonla harmanlanmış kilolarla getiriliyor. Ana sıcakta tercih edilen ise çoban kavurma tabii ki kuzu etinden tam benim istediğim gibi birde baharat karışımı ekmeği yağına bandır ye.

Böyle bir ortamda müzik olmadan olur mu derken Hakkı bey ve İsmail beylerin arkadaşları kanun ve dümbelekle çıkageliyorlar. İsmail bey arkadaşlarını bize tanıştırırken Simav’da ilk bando takımının itfaiye teşkilatı içinde 40 lı yıllarda Horoz Mustafa nezaretine kurulduğunu ve kendilerinin bu alt yapıdan yetişen lisenin bando elemanları olduğunu anlatıyor. İsmail bey bandoda saksafon çalarmış ve dümbek Kadir’den hatıra saksafonunu hala saklıyormuş. İsmail beyin Simav’la ilgili hatıraları kalecilik günleri, ilk defa Simav’da maça gelen bayan seyirci ve nihayetinde okul bandosunun töreni terk edip gidişi bu sohbetin akılda kalan hoş sedaları.  Sonrasında ise bu Simav gönüllülerinin Simav sokaklarında beraber köpek taşladığı arkadaşları kanunda İmam Süleyman ve dümbelekle bir müzik ziyafeti başlıyor ki değme fasıl ekibine taş çıkartır. Şarkılar, türküler ve de Simav Türküleri yağmur yağıyor şıpır şıpır ve samat, mamat yolu, kız almada söylenenler birbiri ardına geliyor. Türkü olurda oyun olmaz mı Kadir bey kendini atınca sahneye diğerleri de sökün ediyor ve oyunlarıyla eşlik ediyorlar türkülere.  Verilen soluklanmada Simav yaren geleneklerini soruyorum onları anlatıyorlar tarihi gelişimi ve bu günkü uygulamalarıyla. Halen Sarı ve Mor Zeybekler ile Cumhuriyet Zeybekleri Yaren Dernekleri bu geleneği devam ettiriyorlarmış. Son fasıl da ise Mustafa bey sahneyi alıyor ve döktürüyorda döktürüyor. Gece bitmesin diyor insan ama yarın ki program daha yoğun teşekkürlerle ayrılıyoruz lokantadan.

İstikamet Kaplıcalar oda anahtarlarımız aldığımızda vakit gece yarısına yakın olmuş, keyfim yerinde yorgunluğu atacak tek unsur var o da sıcak bir banyo.  Odaya girer girmez küveti kaplıca suyu ile dolduruyor ve alnımdan ter taneleri düşünceye kadar kalıyorum. Bütün günün yorgunluğu gidiyor. Yarın için şimdiden hazırım. Güzel bir uykudan sonra saat 0630 da yürüyüş faslı başlıyor ben, Mustafa bey ve Kerim bey kaplıca etrafında ve seralar bölgesinde turluyoruz. Sonrasında ise Küçük hamamda hamam sefası var. Bir gidiyoruz ki ekip erkenden gelmiş, bir bölümü dinlenmeye bile başlamış. Hakkı bey burasını da ayarlamış tellak hazır bir kese, bir köpük, bir masaj yıllar önce gittiğim Ali Bey hamamına arada gitmem gerektiğini hatırlatıyor. Dün gece ruhen arınmıştık şimdi bedenen de arınıyoruz. Kahvaltı hafif olacakmış ama bakıyorum yok yok hakkını veriyoruz kahvaltının saat 10 30 kadar müsaade ediyorlar sonra şehir turu, alışveriş. Öğleyin Gölcük’te sucuk ekmek, akşam kuzu tandır. Abarttığımı sanmayın program bu, ben niye detoks dedim. Benim detoks anlayışım bu yiyip içeceksin, kendini şımartacaksın.

Simav iç Ege’de ana yoldan uzak ama alternatif Balıkesir- Kütahya yolu kavşağında bir kasaba nüfusu 25bin civarında hemen hemen dışarıdan hiç göç almamış. Tarım alanları sınırlı, jeotermal ısıtma ile elde edilen domatesi meşhur,  meyvecilik daha etkin özellikle kiraz, elma ve kestane, sanayi ihtiyaç olduğu kadar kendine yeterli, civarda ki madenler biraz iş imkânı sağlıyor. Yeşilliği ve çevresinin güzelliği ve sulak alanları ile saklı bir cennet tabiri yanlış olmaz. Buraya bir de bahar da gelmek lazım özellikle kiraz zamanı. Simav panoramik turu çarşı içinde başlıyor, şehirde depremden sonra yoğun bir inşaat faaliyeti var yıkılanların yerine yenileri yapılıyor, bazı eski camiler restore ediliyor. Çarşıyı dolaşıyoruz eski esnaftan mesleğini devam ettiren birkaç kişi hala direniyor ama nereye kadar? Hallaç kapatmış, tenekeci yok olmuş, kalaycı haftada birkaç gün açıyor, bıçakçı İsmail amca imalatı bırakmış hazır satıyor, ayakkabıcı hazır satıcılıktan baba mesleği kundura tamirciliğine geri dönmüş 70 yıllık makine ile evinin rızkını çıkarma derdinde, yorgancı bekliyor her gün düğün olsun. En fazla olan meslek olarak gözüme çarpan helvacılar. Hakkı beyin esnaf arkadaşları ile sohbet ediyor helva ve susam ezmesi alıyorum. Sucuklar ve mangal yüklenmiş haberi ile tura yarın devam etmek üzere Gölcüğe doğru yola çıkıyoruz.

Şehir merkezinden Gölcük yaylasına doğru tırmanıyoruz dağ 1450 m rakımında imiş. Ortalık sessiz tabiat daha uyanmamış derin kış uykusunda. Yükseldikçe kar beyazlığı gözümüzü alıyor ve bir tepenin ardından göl görünüyor çam ağaçları arasından.  Saklı bir cennete gelmişsiz sanki kullanılmayan gazinoyu mekân seçiyoruz kendimize, içinde şöminesi de var ve yanmaya hazır odunları ile. Şömine yakılırken mangalda hazırlanıyor imece usulü kimi sucukları soyuyor, kimi mangalı yelliyor, Eynam domatesleri doğranıyor ve bu mevsimde domatesin kokusunu hissediyorsunuz, biri ekmek keserken diğeri şerbet şişelerini açıyor. Elime Dimitrinin üzüm şerbetini alıp şömine başında deteoks yapıyorum arada dışarı çıkıp güneşle yüzleşip tekrar detoksa devam ediyorum. Her nefes alışta ruhum ve her bir yudumda bedenim arınıyor çam ağaçları arasında. Sucuk hazır buyurun sesi Simavlı dostumuza ait yanaşıyor ve ekmek arası sucuklara hücum ediyoruz. Eline şerbet bardağını alan göl, güneş ve karın zevkini çıkarıyor. Günün sürprizi ise Simav kestanesi mangalda yapılıyor demlenmesi ve kolay soyulması için gazeteye sarılıp bekletiliyor öğrenmenin yaşı yok şerbet yanında kestane yeni bir tat. Mangaldan el ayak çekilince bu sefer ben geçiyorum mangalın başına ve taze sucuktan peynir ile yeni tatlar deniyorum. Kendimce sucuk pizza bile yapıyorum.

Akşam programına dinlenmemiz için sadece iki saatlik zaman veriliyor saat 1630 hazır olun diyorlar. Yeni bir detoks programı uygulanacakmış dönüş yolunda günün muhasebesi yapılıyor her şey fevkal beşer. 

Kısa bir dinlenmeyi müteakip tekrar yolardayız bu sefer Demirci Köyünde Şelaledeyiz. Dereciklerle dolu bir alan vealabildiğine su sesi bir ara kendimi Bozdağ Kırk Oluklarda hissediyorum. Uzaktan duyduğum derenin sesine ve orada bir şelale bulma ümidiyle yürüyorum dağın eteklerinde kestane ağaçlarının altında, dağdan gelen su kendi yolunu bulmuş akıyor. Kaynak sularına sözde gem vurulmuş önce bir yalağa oradan aşağılara artık nerede nasıl buluşacaklar ve nerelere akacaklarsa özgür ve başıboş çoğalarak ovaya doğru iniyorlar. Karşımdan gelen teyzeyle selamlaşıyor ve kısa bir sohbet ediyoruz. Soğanlar için yer hazırlamış toprak şimdi tavlıymış birkaç gün sonrada soğanları ekermiş. Kolaylıklar diliyorum sırtında çapası ve topladığı bir miktar odunu ile uzaklaşıyor. Birden karşıma sırtında tüfeği ile köy delikanlılarından biri çıkıyor akşam saatinde acaba bir av olur mu diye şöyle bir dolaşmaya çıkmış bir şey yokmuş eve dönüyor. Hava serinliyor ve üşüyorum ama buz gibi kaynak suyundan içmeden içeri girmiyor ve Şule Hanıma da günün kısa bir tekmilini veriyorum lokantanın camından gördüğüm ocağın ateşinde biraz sonra kızaracak kuzuyu anlatarak.

Bu gün Simav’dan ve Hisarcıktan gelen dostlarla kalabalığız. Mezeler masaya servis ediliyor, yeni şerbet takviyesi yapmış Mustafa bey. İçki yasağı olunca şerbetle günümüzü gün ediyoruz benim bu akşam tercihim yine üzüm suyu ve anason karışımı özel şerbet. Soba gürül gürül yanıyor ekmek kızartıp servis yapıyorum tereyağ ve peynirle altlık için. Kuzu önce fırında kızartılmış sonra ocakbaşına getiriliyor ve ben dayanamayıp aşçının yanında elimde bıçak başlıyorum doğramaya ve servise. Dün akşam ki yaren ekibine ilave bu gün yeni bir müzik ekibi var bağlama ve klavye eşliğinde uzun havalar, türküler ve şarkılara yine oyun havaları eşlik ediyor. (bu satırları evde yazarken Şule Hanım elinde bir kadeh rakı ve bir küçük meze tabağı ile çıkageliyor ve bu yazının hakkı da böylece verilmiş oluyor.) Kuzu servisi yendikçe devam ediyor ben ocak başında etleri kemikten ayırıp isteğe göre servise başlıyorum.  Şaban beyin kapağında limon kabuklarını yakıp hoş bir koku sağladığı soba başında kendime bir küçük masa kurup kestane kebap pişirip gecenin tadına varıyorum. Bu arada yaren ekibi sahne alıyor ve ortalık yine Simav türküleri ile yıkılıyor. Bir ara aşağıya inip iş yeri çalışanları ile sohbet ediyorum sıkıntıları var, anlayış ve yaşantı işlerini sekteye uğratıyor. Bu devirde bu anlayış ve içki yasağı anlamsız geliyor bana ama bunu vatandaşa nasıl anlatacaksın aynı Gölcük’teki depremden sonra bir türban eyleminde açılan 7.9 yetmedi mi pankartı gibi burada da depremi üniversite kampüsüne ve kız öğrencilere bağlayanların olması beni şaşırtıyor. Artık dönüş zamanı yarın kahvaltıyı müteakip yola çıkacağımız bildiriliyor. Kaplıcaya dönüyorum ve yine küvette bu sefer üç ter seansından sonra ertesi gün için hazırım ve tumba yatak.

Sabah yürüyüşte yalnızım Mustafa bey ve ekibi gece tahıl şerbeti ile detoksa devam edince sabah yürüyüşe gelemediler. Büyük hamamda karşılaşıyoruz ekiple yine erkenciler var bu hamamın zevki küçük hamam kadar yok yinede sefamızı yapıyor ve doğru kahvaltıya gidiyoruz hamam çıkışı arınmış olarak. Pide yaptırmış İsmail ve Hakkı beyler peynirli yumurtalı ve kıymalı tereyağla da birleşince dudağımın kenarından akan yağ sızıntıları lezzet patlamasının dışa vurumu.

Artık dönüş zamanı vedalaşıyoruz Eynam personeli ile teşekkürlerimizi bildiriyoruz ve bir daha ki sefere diyerek yola çıkıyoruz. Rota Demirci-Salihli yolu memnun oluyorum rotadan bu bölgeyi hiç görmedim özellikle Demirci’yi merak ediyorum. Yolda Simav sınırlarını çıkana kadar üzüm şerbeti servisi devam ediyor. Sınırdan çıkınca şarap servisine dönüyor Mustafa Bey yeni takviye yapmış hoş sohbet, dağlara tırmanıyor bir iniyor, bir çıkıyoruz vadiden yaylaya manzara olarak güzel bir yol ama virajlı ve yorucu. Nihayet uzaktan Demirci görünüyor ve ben hayretler içinde kalıyorum. Benim tahmin ettiğim Demirci eski, bakımsız bir iç ege kasabası. Nerede benim tahminim nerede gördüklerim, girişte yani reklamlar bölümünde son derece modern binalar, geniş bir yol ve tertemiz caddeler bakımlı ve modern bir şehir görünümün de hele o Atatürk büstü ve “ Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” yazısı beni mest ediyor fotoğraf çektiriyorum. Çay molası verdiğimiz kahvede bunu Demircililerle paylaşıyorum, Demircispor kulübü başkanı ile o gün oynanacak Alaşehirspor maçının kritiğini yapıyoruz. Sonra gelen Belediye Fen İşleri Müdürünü kutluyorum darısı Alaşehir’in başına deyip ayrılıyoruz bu kısacık ziyaret beni bir Demirci dostu haline getiriyor maçın sonucu ne olursa olsun. Araca biniyorum Mustafa ve Süleyman bey bütçeden kalan akçelerle son ikmali yapmışlar nasıl buldularsa Pazar günü Demirci’de burası da Simav gibi içkili lokanta yok viski almışlar. Finali bununla yapacağız yol boyunca yani yolda ancak böyle biter. Yol en zor etap ama manzara güzel, önce karlı dağ ve çam ağaçlarının ve Demirci Çayı eşliğinde giderken sonra Demirköprü barajının manzarası eşlik ediyor son kadehlerimize. Barajın kenarında balık almak üzere durduğumuz yerde satıcı bir türlü gelemiyor ve bizimkiler öyle kızmış ki köylülerle kenarda çene yarıştıran beni bile bırakıp hareket ediyorlar neyse birkaç yüz metre sonra geri geri gelen aracı görünce anladım beni terk edip gittiklerini.

Son kadehlerimiz derken yanılmışım işin bir de Salihli Değirmen’de odun köfte molası çıkıyor ve cilalar burada yapılıyor. Turun detoks bilançosu arpa şerbetinin sayısı tutulmamış, iki şişe ithal tahıl şerbeti, kırk şişe üzüm şerbeti, on kilo üzüm ve anason şerbeti.

Son durak Spor salonu park yeri bakıyorum tek çantayla gelen bizler de çantalar sırtta eller dolu, gözler mutlu, göremediğim tek şey yorgunluk belirtisi ekip sanki hadi deyince akşam için hazır gibi. Bu ekibin yeni bir turu için her zaman hazırım yeni bir arınma ve detoks turunda görüşmek üzere öyle ya daha gidemediğimiz şelaleleri, yaylaları, eğer kaldıysa halı atölyeleri, camileri, eski evleri var. Teşekkürler Hakkı bey, teşekkürler İsmail bey, teşekkürler Mustafa bey, teşekkürler gezi arkadaşlarım teşekkürler Simav’da bizi misafir eden dostlar. 18.02.2013

Leave a comment »

BOZDAĞ VE GECE

BOZDAĞ VE GECE
Karanlıktan aydınlığa nasıl çıkılır diye sorsalar pek çok cevap veririz ama hiç birimizin aklına gecenin saat 03ünde tepenin ardındaki ayın bir anda tepenin diğer yüzüne geçince pırıl pırıl parladığını ve karanlığın bir anda aydınlığa hatta aydınlıktan öte bir renk cümbüşüne dönüştüğünü anlatmak gelmez. Hem de öyle bir cümbüş ki gökyüzünde parlayan yıldızlar dolunay görüntüsünde ki ay la yarış halindeler sanki. Hele bu nakış gibi işlenmiş gökyüzünde ki renk cümbüşüne ben de buradayım diyen bir yer var ki tarifi imkânsız bir güzellik sunuyor. Ovadaki şehir ve köylerin sokak lambaları sanki gökyüzü ile yarışıyor, hiç bitmesin dediğimiz bu görüntü Bozdağ’ın 2150 metre zirvesinden bir gece manzarası. Saat 0100 da başlayan bir tırmanışın iki saatlik bir zorlu parkurdan sonra bir anda görülen manzara ile bitiveren yorgunluk ve bu güzelliğe iştirak eden bir kadeh şarap.
Sonrasında artık ben gidiyorum, benim büyüklüğümü ve güzelliğimi batınca anlayacaksınız dediği saatler Nif Dağının arkasından ayın kayboluşu ve bir anda yok oluveren büyü, çekip giden aydınlık ve yerini alan yıldızları aydınlatamadığı, sokak lambalarının yetişemediği karanlık gölgeler. Gök kubbede yalnız kalan yıldızların artık biz buradayız buranın hâkimi biziz dercesine dans edişleri ve kayan yıldızlar, kadehten bir yudum alınan şarap ve ayı yolcu etmenin garip burukluğu.
Aradan geçen kısa bir süre, doğudan başlayan bir kızarıklık yeni bir gücün, yeni bir efendinin gelişinin habercisi, doldurulan kadehler. Yeni bir doğuşa hoş geldin hazırlıkları, hafif bir rüzgârla meydana gelen serinlik ve sanki bir daha bulunması imkânsızmış gibi ciğerlere çekilen tertemiz bir hava.
Havanın aydınlanmasıyla daha önce göremediğimiz yeni manzaralar, biz neredeyiz böyle? Öncesinde sokak lambaları aydınlatmasıyla gördüğümüz Ödemiş ten Tire’ye kadar uzanan ayın kesin hâkimiyeti altında ki ovada gördüklerimize yeni ilaveler. Turgutlu’dan Salihli’ye kadar giden bir bölümü karanlıkta kalan hatta aydınlıkla birlikte ortaya çıkan yeni güzellikler.. Karşıda görünen Demirköprü barajı, hemen yanı başında Marmara gölü, Bintepeler biraz daha dönünce hemen önümüzde Gölcük. İnsanın içmeden sarhoş olacağı görüntüler her an, her dakika meydana çıkan bir başka güzellik, bir başka keşfedilen manzara ve bunlara eşlik eden zirvede yakılmış ateş, bir koyun sürüsü ve hafif bir serinlik.
Artık zamanı geldi hadi uyanın geliyor doğumu kaçırmayın seslenmeleri ile hareketlenen zirve. İşte beklenen an geldi adım adım yükselen ve yayılan kızıllığın içinden doğan güneş, hoş geldin diye kaldırılan kadehler, birkaç dakika öncesine gelen serinliğin yerini bıraktığı hafif bir ısınma duygusu ve yok olan yıldızlar, yok olan sokak lambaları ve son ana kadar direnen ama güneşin güçlü ışığı karşısında yarın yine ben buradayım diyerek kaybolup giden Çoban Yıldızı. Yalnız kaybolan onlar mı hemen yanı başımızda ki koyun sürüsü de yok olmuş, çobanı ve köpeği olmayan bu sürü güneşin doğuşu ile hareketlenmiş ve sabah serinliğinde otlanarak ağılına doğru zirveyi terk diyor.
Sait Beyin Bozdağ’a gece yürüyüşü yapılacak ben gidiyorum gelirmisin teklifine balıklama atladım, millet Nemrut’a gidiyor ben burnumun dibinde ki olayı kaçırırmıyım. Hemen planı yapıyoruz ve Sait beyin bira teklifini şaraba çeviriyorum öyle yapılırmış güneş doğarken karşılama yapılırmış. Hani ugurlarken rakılıyoruzda hiç doğarken şaraplamamıştık. Sırf bu yazdığım satırları yaşabilmek ve güneşin doğuşunu seyretmek için gittiğim Bozdağ gece yürüyüşünün en zevkli anları… İki saat tırmanmak, üç saat inmek ve sonrasında iki gün baldır ağrısı çekmek hepsi bu anı yaşayabilmek, bu manzarayı, bu güzellikleri görebilmek için Smyra Doğa Kulübü ile olan yolculuğumuz saat 21,30 da Karşıyaka’dan başladı. Saat 23,30 gibi vardığımız Bozdağ ilçesinde kısa bir mola ve kıyafet değişiminden sonra yürüyüş başlangıç noktamız olan Kayak Merkezine araçla hareket ettiğimizde diğer gurup ise kasabanın batısındaki yoldan ve orman içinden yürüyüşe başlamıştı bile…
Kayak Merkezinden kekik kokuları içinde başlayan tırmanışımızda takip ettiğimiz yol kayak pisti ve takriben 3000 metre. Dik ve dönerek giden yol tırmanışın zor geçeceğinin belirtilerini daha ilk metrelerde gösteriyor. Zaman zaman fenerleri yakarak yolu aydınlattığımız yürüyüşte gurupla yürümenin zor olduğunu anlıyor ve önden giden üç gencin peşine takılıyorum sonrasında rehberimizin de yol vermesiyle bu gurupla tırmanışa devam ediyorum ve iyide ediyorum. Önden giden ikiliye beyaz tişörtlerinden seçerek takip ederken diğer gençle ses mesafesinde yürüyerek ve kısa dinlenmelerle tırmanışımızı sürdürüyoruz. Bu şekilde yürüyüşün bize kazandırdığı zaman ilk gurupla 45 dakika, son gurupla 75 dakika ve önce çıkmanın faydasını ay batmadan o harika manzarayı seyrederek görüyoruz.
Dönüş yolunda yine iki guruba ayrılıyoruz bu sefer diğer guruptayım ve Gölcük istikametinde ormandan geçerek inişe geçeceğiz. İniş çıkıştan daha zor ancak kısa mesafelerde düz yürüdüğümüz alanlarda ayaklarıma hâkim olabiliyorum. Yürüyüş sonunda düz yolda yürümekte zorlanacağımdan eminim ve bunda da yanılmadığımı ormana ulaşınca anlıyorum adım atmam bir garipleşmiş. Asırlık kestane ağaçlarının içinden geçtikten sonra kirazların tadına bakarak yürüyüşümüz bir çeşme başında sona eriyor. Buz gibi su uykusuz geçen bir gecenin sonunda beni kendime getiriyor. Kahvede içilen bir bardak çayı ve sonrasında ki kahvaltıyı kiraz bahçesinde kiraz toplama teklifine tercih ediyorum.
İyide yapıyoruz Sait beyle yediğimiz simit, tereyağ, çökelek ve zeytin kahvaltıya başlangıç oluyor, sonrasında gelen pide ise tüm yorgunluğumuzu alan bir ziyafete dönüşüyor Sait bey bu şöleni sade bir kahve ile noktalarken ben kısa bir tura çıkıyorum. Önce beğendiğim tereyağ ve çamur peyniri denilen çökelekten alıyorum sonra ekmek ve de kiraz, kasaptan alınan sucukla alışveriş tamamlanıyor.
Kahvede keyif çayımızı içerken köyün yaşlıları ile yaptığımız sohbetten ben de keyif alıyorum onlarda. Dertlerini anlatıyorlar, hayatın zorluklarını ve asıl geçim kaynakları olan patatesin nasıl 10 kuruşa düştüğünü ve para etmediğini ama bunun yanında diğer masrafların hiç azalmadığını. Şikâyetçiler hükümetten, kendilerine sahip çıkılmamasından, çiftçiye önem verilmemesinden. Çözümü de fısıldayıveriyor yaşlı amca üretici bir sene kendi ihtiyacı dışında hiçbir şey üretmesin piyasaya bir şey satmasın o zaman görelim bakalım el mi yaman bey mi yaman diyor.
Bu güzel sohbet hadi araçlara, dönüyoruz komutu ile bitiyor vedalaşıyor ve yola çıkıyoruz. Kırkolukta ki pazarda kısa molada aldığım bal ve kiraz umarım evde hanım tarafından beğenilir yoksa bu kadar alışveriş biraz fazlamı oldu ne?
Bir gün önce gece başlayan yolculuğumuz ertesi gün saat 1500 de sona eriyor yorgun ama mutluyum. O müthiş manzarayı ve o güzel görüntüleri gören birkaç kişiden biriyim teşekkürler Sait Bey, teşekkürler Smyra Doğa Kulübü. 05.07.2012

Comments (1) »

SPİL DAĞ YÜRÜYÜŞÜ

SPİL DAĞ YÜRÜYÜŞÜ
Manisa’nın güneyinde bütün haşmetiyle yükselen kışın şehri soğuğu ile titreten yazında sıcağı ile yakan Spil dağına adını veren iki efsane varmış. Mitolojiye göre Spil Dağı’na adını veren zaman tanrısı Kronos’un karısı Kybele Sipylena’mış. Kybele bütün tanrıların, tanrıçaların olduğu gibi bitkilerin, hayvanların ve insanların bereket tanrıçasıdır. Akpınar mevkiinde kaya üzerinde oturmuş röliefi varmış… Bir diğer kaynağa göre de Frikya Kralı Menos un kızı Spilos un bu dağa atılarak vahşi hayvanlar tarafından büyütülmesinden dolayı dağa Spilos adı verilmiş… Lidya Kralı Tantalos kale yaptırmış, kalenin bitmesi şerefine verdiği ziyafette oğlu Pelopsu doğrayıp tanrılara sunduğu için onlar tarafından cezalandırılmış… Ağlayan Kaya olarak bilinen yer ise mitolojiye göre 14 çocuğunun tanrıça Leto nun çocukları Apollon ve Artemis tarafından öldürülmesi sonucu, çocuklarının ardından ağlayan Niobe’ye aitmiş…
Efsanelerden hangisi doğru bilmiyorum ama bildiğim bir şey var Spil dağının her mevsim ayrı bir güzelliğinin olduğu. Kışın bungalovlarında iki gece geçirdiğim, araçla birkaç sefer gelip piknik yaptığım zirvesinden hem Manisa hemde İzmir’i aynı anda seyrettiğim bu dağa Okan abi yürüyüşe gidiyoruz deyince tamam dedim bir de bu haliyle göreyim Spil’i…
Kardak (Karşıyaka Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü) aracı saat 07.15 de bizi alıyor ve Konak’ta diğer ekiple buluştuktan sonra Manisa’ya doğru yola çıkıyoruz. Ücret üyeler için onüç, misafirler için onaltı lira. Yolda Okan abi ve Fahri beyle sohbet koyu olunca zaman çabuk geçiyor. 09.00 da Manisa’dayız Spil dağına kuzeyden çıkacağımız için çıkış noktasına yakın bir yerde çay molası veriyor ve ihtiyaçların giderilmesini müteakip araçlarla birkaç km ilerideki yürüyüş başlangıç noktasına hareket ediyoruz. Niobe ağlayan kaya ve Mevlevihane yi önlerinden geçtiğimize göre bu arada ziyaret edebilir miydik diye de düşünüyorum. Tabi aynı düşünce güzergâhımız üzerinde ki Manisa kalesi ve Manisa Tarzanı Ahmet Bedevi’nin yaşadığı Topkale bölgesi içinde geçerli belki kısa bir bilgi verilebilirdi. Çünkü bu dört unsur Manisa’nın tarihi özelliklerinden, derseniz ki doğa yürüyüşüne mi geldin, tarihi turistik geziye mi zaman varsa her ikisini de bir arada yapabilmek her zaman tercihim olmuştur derim…
Dernek başkanı İlhami beyin topluca yaptırdığı ısınma hareketlerinden sonra guruplara ayrılıyoruz. Ben önce birinci guruba yöneliyorum Okan abi de onaylıyor ama gurup liderinin yürüyüş özelliklerini öğrendikten sonra vazgeçiyorum. Koşar gibi gider, mola vermez ve zirve yapılacak diyorlar hemen ikinci guruba dönüyorum ve de iyi yaptığımı bu guruptan kopanların bizim guruba katıldıklarında anlıyorum. Manisa kalesinin dış duvarlarının hemen kenarlarından başlayan yürüyüşümüz kısa bir tırmanışla başlıyor ve karşıda ki haşmetli Spil dağının görüntüsü kolay bir yürüyüş olmayacağının sinyalini veriyor.
Otların üzerindeki çiğ hafif bir kayganlık yaratsa da otların kokusunu ve renklerini gizleyemiyor incir, zeytin ve ceviz ağaçları tırmandıkça yerini doğa ve ağaç sevgisinin simgesi, çevreciliğin 1950 li yıllardaki önderi Manisa tarzanının yıllar önce diktiği çam ve diğer araçlara bırakıyor. Eski bir kale kalıntısı ve yanında ki sarnıç olabileceğini değerlendirdiğim kalıntıyı da geri bırakırken gözüm yirmiden fazla endemik bitkinin yetiştiği, bu bölgeye has Anemon lalesinin meşhur olduğu ve bazı bitkilerin levhalarla belirtildiği alanda ekşikulak arıyorum ama görünürde sadece ada çayı var meraklıları toplamaya başlıyorlar…
Yürüyüş hızımız oldukça yüksek arkadan gelen mola seslerine gurup lideri önceleri pek itibar etmiyor ve ısrarlar karşısında ilk molayı veriyor ve çevredeki güzelliklerin ve Manisa’nın kuşbaşı görüntüsünün, Gediz nehrinin taştığının ve mecrasının dışına çıktığının farkına varıyoruz. Mola verilmezse bu güzellikleri nasıl seyredeceğiz, on kilometrelik bir yürüyüş hele büyük bir bölümü tırmanışsa bunu molasız geçmek pek doğa yürüyüşü ruhuna uygun gelmediğini anlatıyoruz gurup liderine. Bazıları itiraz etse ve molasız yürüyüş olması gerektiklerini bildirseler de sonraki etaplarda bunun mümkün olmadığını hep beraber görüyoruz. Aklıma gençlik yıllarımda yaptığım cebri yürüyüşler geliyor neyse tarih tekerrür etmeden her şey normale dönüyor.
Vadiye bakan dik yamaçlarda dikkatlice geçerken, karşıda görünen inler mağaralar, dik yamaçlar, keskin kayalar insanı ürkütüyor ve de yoruyor, buz gibi kaynak suyu ile elimi yüzümü yıkayınca yorgunluğum biraz olsun hafifliyor hele su deposundan minik bir şelale gibi akan su görüntüsü ayrı bir güzellik. Bol oksijen damarlarımızı açıyor, nefes alışverişimiz sıklaştıkça adrelaninin yükseldiğini hissediyorum.
Manisa’dan At alanı bölgesi 24 km biz kestirmeden 10 km de gideceğiz asfalt yola çıkıncaya kadar hep tırmandığımız için yol kenarında verdiğimiz mola ve sonrasında ki orman içindeki patika geçişimiz keyifleri en yüksek noktaya çıkarıyor sohbetler birbirini tamamlıyor. Yerde gördüğüm künk parçalarının nereden, nasıl geldiğini düşünürken biraz ileride toprağın altında ki toprak künk su kanalları merakımı gideriyor. Belki de bu künklerle bölgede ki sular aşağıda ki sarnıçlara taşınıyor ve kalenin su ihtiyacı karşılanıyordu…
Yürüyüş yolu düzgün ve rahat olunca her adım atışta fotoğraflar çekiliyor, türkülere eşlik ediliyor, her kaynak suyundan aldığım bir yudum suya eşlik eden bol oksijen akıttığımız terleri ve yorgunluğumuzu unutturuyor. Ama bu unutkanlık fazla sürmüyor mola verdiğimiz çeşme başından sonra tırmanışımız başlıyor biraz ilerdeki Çoban Çeşmesi 100 m levhası ve aşağıdaki vadiyi ürperti ile gördükten sonra havanın serinlediğini ve tırmanışın oldukça yükseklere geldiğini hissediyorum. Yürüyüş boyunca hep sağ tarafımızda ve oldukça aşağıdan vadi içinden akan dere ile nihayet kavuşuyoruz buz gibi pırıl pırıl tertemiz suyundan kana kana içiyorum elimi yüzümü yıkıyorum. Dere kenarında ileride devasa olacak gomalak yapraklarını görünce Bolu’da dere kenarında ki küçük bir çocuğa kundak yapılacak büyüklükte ki gomalak yaprakları aklıma geliyor, Meho ile olan maceralarımız hoş bir seda olarak gelip geçiyor belleğimden.
Hedefe az kalmış şu tepenin arkası diyorlar ama bunun arkasından parkurun en zorlu etabına girdiğimizi dereyi takip edip önce karşı kıyıya sonra tekrar diğer kıyıya geçip tırmanışa başlayıp kayalar da resmen tırmandıktan sonra orman içinde tekrar düzlüğe çıkıncaya kadar aklımda tek şey var demli bir çay içmek. At alanına 1200 metreye vardığımızda saat 14.00 olmuş bile, soluklanacak ve bir bardak çay içecek yer olarak kır kahvesine yöneliyoruz sonuç hüsran kapanmış. Tek çare var Jandarma Karakoluna misafir olmak öyle de yapıyoruz Okan abi ve Fahri beyle tanrı misafiriyiz. Terli kıyafetlerimizi kurularla değiştirdikten, Karakol Komutanı Astsubayımızla çaylarımızı yudumlayıp, azığımızı paylaşarak, ne olacak bu memleketin hali sohbetinden sonra onlara teşekkür ediyor ve iyi nöbetler dileklerimizle guruba katılıyoruz. Burada bizi bir sürpriz bekliyor yürüyüşün bittiğini ve araçlarla geriye döneceğimizi sanarken yanılmışız daha Beşpınar köyüne beş km daha yürüyecekmişiz ben araçla gidelim orada kahvede sohbet ederiz diyorum ama oy çokluğu ile yürüyüşe dâhil oluyorum. İyi de yapıyorum yol zorlu değil daha keyifli bir yürüyüş oluyor. Hele beş dakikalık sessizlik uygulaması bir harika. Sonrasında yapılan yeni üyelerin katılım töreni ve kimliklerinin takdimini gurubun samimi ve kurumsal bir özelliği olarak takdir ediyorum.
Beşpınarlar köyünde kahvede çayımı içerken sohbet ettiğimiz köy sakinlerinden Ferit abiden burasının Pomak köyü olduğunu öğreniyor, köyün ve köylünün sorunlarından giderek son günlerin getirdiklerinin ve götürdüklerinin değerlendirmesini yapıyoruz. Kirazdan gelecek para ile yıl boyunca harçlıkları çıkacak, geçimini temin edecek iki oğlan bir kız çocuğu ve beş torun sahibi Ferit abiye kolaylıklar dileyip son etap olan dönüş yoluna başlıyoruz.
Aklımda akşam oynanacak olan Fenerbahçe maçı var hayalim yürüyüş boyunca geride kalan fener formalılara takıldığım “bu akşamda geri kalacaksınız” sözünün gerçek olması (maalesef benin dediğim değil onların dediği oluyor “bak önde yürüyen başkanda fenerli ve başkan sarı lacivert düdük ipini gösteriyor”) Güzel top oynuyor ama mağlup oluyoruz. Güzel başlayan, güzel devam eden ve güzel biten bir yürüyüş sonunda gün hüsranla bitiyor. Ama gün boyu tabiatla, güzel insanlarla bir arada olmanın mutluluğu bu hüsranda oluşan acıyı bir nebze olsun hafifletiyor.
Teşekkürler Kardak yöneticileri, teşekkürler bu günü paylaştığımız doğaseverler bir daha ki turda görüşmek üzere kalın sağlıcakla. 24.04.2012

Leave a comment »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.