GÜNEYDOĞU ANADOLU TURU

GÜNEYDOĞU ANADOLU TURU

27-63-02-46-31

Emekli olduktan sonra bu gün, yarın derken tam sekiz sene sonra hayalimde ki Güneydoğu Anadolu turunun birinci etabına karar verecek fırsat Şubat ayında elime geçiyor. İkinci etap ne derseniz o seneye Mardin ve Hasankeyf.

22 Mayıs’ta İskenderun’a devre arkadaşları ile kampa gideceğiz bunu fırsat bilip yola bir hafta öncesinden çıkmaya karar veriyoruz… İlk iş uygun uçak bileti bulmak, fırsatı Pegasus’da yakalayınca ilk durak belli oluyor Gaziantep. Bileti alıyor ve plan için çalışmalara başlıyorum. Yıllardır bu gezi için biriktirdiğim gezi notları ortalığa dökülüyor en büyük desteğim Azer Bortaçina’nın 2003 yılında yazdığı Güneydoğu Anadolu adlı kitabı. Çalışmanın neticesinde birinci etabın durakları Gaziantep, Birecik, Halfeti, Şanlıurfa, Harran, Göbekli Tepe,  Atatürk Barajı, Kâhta, Nemrut, Kahramanmaraş. 7günlük programı gezilecek, görülecek, yemek yenilecek yerler olarak hazırlıyor, konaklama için yerleri ayarlıyorum ve Şule hanımdan da onayı alıyorum. Sonrasında İskenderun ve Antakya var bunun programı ayrı.

Saat 10.40 tam zamanında İzmir’den havalanan uçağımız planlandığı şekilde saat 12.10 da Gaziantep havaalanına iniyor. Otobüsle şehir merkezine geliyor ve oradan taksi ile orduevine geçiyoruz. Yolda taksi şoförü ile konuşuyor ve Antep programımı anlatıyorum fazlası var eksiği yok onaylıyor. Kayıt ve eşyaları odaya koyup aynı taksi ile tekrar yola koyuluyoruz. Hedef Karşıyaka’da Zeugma müzesinin hemen arkasında ki Kebapçı Halil, öğle yemeği için seçtiğim bu lokanta Gaziantep’in en iyisiymiş gittiğimde görüyorum ki müşteri yoğunluğu bunu doğruluyor gibi. Siparişi daha önceden belirlemişim garsonumuzda onaylıyor. Saat 2 olmuş ve açıkmışız ‘Kaşık Salatasını’ çorba niyetine de, zeytinyağlı niyetine kaşıklarken ince bulgur ve sebzenin kıyma ile karışımından şişte yapılmış ‘Simit Kebabı’ geliyor değişik bir tat, yanında ki ‘Kuşbaşı’ yemede yanında yat dedikleri tarzda, lezzet patlaması ilk lokmadan sonra ‘süper ya’ dediğim ‘Küşneme’ ile oluyor. Arada gelen et ‘lokum gibi’ derken adını öğreniyorum ‘Turbo’. Etler kuzu eti imiş her biri kuzunun ayrı bölgelerinden ve değişik baharatlar kullanılarak pişiriliyormuş. Mutlaka gidilmesi gereken bu lokantayı hararetle tavsiye ediyorum. E, hani tatlı nerede der gibisiniz. Onun da sırası var ama başka yer de, öğle yemeğini çayla tamamlıyoruz. Kaç para mı sadece 45 tl. Kebapçı Halil saat 12-15 arası açık. Telefonu yok, rezervasyon yok, turlara yer ayırmıyor.

Artık karnımız tok sırtımız pek tarihi turumuza başlayabiliriz. Zeugma Müzesine geçiyoruz müze kartlarımız işe yarıyor ve Zeugma’yla ilgili filim ki mutlaka bu filmi seyretmeniz lazım müze turuna başlamadan önce bize tüm bilgileri veriyor. Müzenin ve Gaziantep’in sembolü olan Çingene kızı mozaiği özel bir salonda sergileniyor. Ben bunu oldukça büyük bir mozaik olarak düşünürdüm ama yanılmışım belki de müzenin en küçük mozaiği. Diğer mozaikleri çok büyük ebatlarda ki Kahvaltıdaki Kadınlar, Diadolos, Okeanos ve Tethis, Aslan Avlayan Eros, Akhileus adlı tavan ve taban mozaiklerini anlatmaya kelimeler yetmez mutlaka görmek lazım. O zamanı halısı diyebileceğimiz bu mozaikler bir renk ve kompozisyon cümbüşü sunuyorlar. Tabi bu mozaikleri çıkaran ve sergilenecek hale getirenleri de unutmamak lazım. Helal olsun onlara.

Zeugma’dan sonra Arkeoloji Müzesine gitmek için Sümerbank dolmuşlarına biniyoruz bizi müzenin önünde indiriyor ama kapı duvar tadilat var. Yapacak bir şey yok tabana kuvvet yürüyoruz, yaya panoramik tur, hedef Bakırcılar Çarşısı. Heykele çıkıyor ve sola dönüyoruz yolda Şule Hanım saat 16 olmuş, canım tatlı istedi diyor ve hedefi hemen yolumuzun üzerinde ki İmam Çağdaş’a döndürüyoruz. Şöbiyet, baklava ve burma hakikaten tatlılar bir harika bir şöbiyet daha istiyorum. Garsonumuz daha önce İzmir’de çalışmış balık muhabbeti yapıyoruz belli ki oraları özlemiş.

Bu yediklerimizi eritecek tek yol var Kaleye tırmanmak ve rota Kale İmam Çağdaştan sağa dönüyoruz hemen birkaç yüz metre aşağısı kale ama burada da kapı duvar. Kalenin bir bölümü yıkılmış kapalı. Dıştan bakmakla yetiniyor ve hemen Kalenin karşısında ilginç gördüğüm bir sokağa dalıyorum Homa sokakta ki evler iç içe ve labirent gibi bağlantıları var.

Sirvani Camisini geziyor ve geldiğimiz istikamete geri dönerken Belkıs Sedefçilikte dükkânın önünde çalışan Yunus Emre usta ile laflıyoruz bize Zahter çayı ikram ediyor. Bu arada Sedef’in tatlı su midyesinin kabuğundan yapıldığını öğreniyorum. Malatya ve Hatay yöresinde bulunurmuş. Dükkândaki tüm mamuller el emeği, göz nuru olunca sedef kakmalı bir kaşık satın alıyor Şule Hanım.

Bıçakçı amcayı dükkânında çalışırken fotoğraflayıp Handan Bey Camisini geziyoruz. Minberin ahşap işçiliği, minarenin yapısı, palmet  motifleri, rozetler ve çini tabak süslemeleri dikkatimi çekiyor.

Hemen karşıda ki Zeytinli Han eskiden sabun imalathanesiymiş şimdi ise zeytin, süt ve baharatların satıldığı bir mekân tadına baktığım keçi peyniri güzel ama sadece tadına bakabiliyoruz.

Biraz ileride ki Tantani Camisini de gezip Millet Hanına dalıyoruz. Millet Hanında unutulmaya yüz tutmuş el sanatları atölyeler ile canlı tutulmaya çalışılıyor. Bunların içinde en dikkatimi çekeni demir ve tenekenin bir arada işlenerek oluşturulan Gazi heykeli oluyor. Heykeltıraş Ahmet Şimşeğin Atilla İlhan’ın ‘Dev Yalnızlığı’ şiirinden ilham alarak yaptığı bu eser tamamlanmayı bekliyor.

Yol üzerinde ki Kaleoğlu mağarasının adı Yeni Han olmuş ve ticari eşya satıcıları var. Buradan Gümrük Hana yöneliyoruz. İki katlı El Sanatları Üretim Merkezinde Şule Hanım Kutnu kumaşından (ham ipekle pamuğun özel dokunmasından elde ediliyor) fular ve şallara bakıyor, niyetli alacak ancak diğer mağazaları Bayza Handaymış orayı da gördükten sonra karar verecek. Handa ki gümüşçü, kilimci, bakırcı, ahşap oymacı, mozaik, minyatür, tel kırma ve tespih yapım atölyelerini gördükten sonra Antep işi el işlemesi atölyesinde yabancısı olmadığım kasnak ve gergef atölyesinde hanımlarla sohbetten sonra bu handa ki turumuz bitiyor.

Yol üzerinde ki Alaüddevle Camisini de fotoğrafladıktan sonra Gaziantep’in meşhur eski çarşılarını gezmek üzere Zincirli Bedesten den içeri giriyoruz. Altın ve Gümüş işlemeleri satıcılarından sonra Bakırcılar Çarşısına geçiyoruz.  Her çeşit bakır kabın yapıldığı ve satıldığı bu çarşı Antep’in simgesi değil bir saat bir gün gezseniz yine doyamazsınız. El işçiliğinin son ustaları burada bakıra hayat veriyorlar. Sonrasında at koşu takımlarını yapıldığı Saraciyeler çarşısı ve ayakkabı, yemeni, çarık imal edenlerin Kavafçılar çarşısı, tahta terlik takunya üreten Habbabçılar, tahtadan pekmez ve yoğurt kapı imal eden Külekçiler her biri birbirinden renkli çarşıları geziyoruz.  İşyeri sahiplerinin, ustaların davetlerinin bir bölümüne cevap veriyor bazı dükkânlarda soluklanıyor çay ikramlarını zevkle yudumluyoruz. Yöre insanı son derece sıcakkanlı ve samimi, konuksever ve hizmet etmeyi bir görev biliyor. İşte bu özellikler beni bizim yörenin insanları ile buranın insanlarını karşılaştırmaya itiyor. Bizim bu dost yanlısı insanlardan öğreneceğimiz çok şey var…

Tütün Handa soluklanmak üzere Mağara Cafe de oturmadan önce mağarayı geziyoruz. Su kuyusunun dibinden suyun aktığını görüyoruz oldukça rutubetli olan bu mağarada tüneller kapatılmış, kahvelerimizi dışarıda şark köşesinde ayaklarımızı minderlere uzatarak içiyoruz.

Saat 18.30 u bulmuş Boyacı Camisine yöneliyoruz. Bu caminin minberi ilginç, kızaklı yerdeki raylar üzerinde açılıyor vaaz bitince tekrar raylar üzerinde kaydırılarak duvarda ki yerine yerleştiriliyor. Civarda olduğunu bildiğim Metanet lokantasının yerini sorarken kuru gıda satıcısından Antep Tarhanasının özelliklerini öğreniyorum. Bizim tarhanadan farklı bunun yapımında kullanılan ana malzeme buğday ve yoğurt buğday kepeğinden ayrıldıktan sonra yoğurtla pişirilip kurutuluyor ve küçük topaklar halinde kurutuluyor. Dükkân sahibi bir parça kırıp çerez gibi yemem için bana veriyor onun rahatça yediğini ben zorlanıyorum dişim kesmiyor bile. Metanetin karşısında ki çaycıdan lokantanın çalışma saatleri öğrenip Ordu evine doğru yaya dönüşe geçiyoruz. Panoramik bir tur daha yapacağız. Yolda kiralık araç işimizi de İrem Turdan (05363256067) hallediyor ve akşam yemeği için Bayza Hanı tercih ediyoruz Yuvalama, Humus ve Lahmacunla akşam yemeğini geçiştiriyoruz. Hana tekrar gelmek üzere orduevine dönüyoruz. İlk gün programını mükemmel bir şekilde uygulamanın tatlı yorgunluğu ile adeta sızıyoruz.

İkinci gün programı için saat 07 30 da Binevler minibüsü ile yola çıkıyoruz hedef dünden yerini öğrendiğimiz Metanet lokantası. Lokanta kapılarını saat 05.00 açıyor gittiğimizde lokanta dolu tezgâhta usta haşlanmış pirinç üzerindeki etleri tiftmekle meşgul, garsonlar telaşlı, telaşlı ellerinde kalaylı kaplarla servis yapıyorlar. Ne yiyeceğimiz söylemiyoruz bile burada Beyran yeniyor. Haşlanmış pirinç yağ yok, tuz yok. Kuzu eti haşlanarak kemiksiz tiftiliyor ve et suyu ile karıştırılarak zeytinyağı ile yağlanmış acı pul biber de ilave edilerek kuvvetli ateşte birkaç dakika pişiriliyor. Çorba desen değil, et yemeği desen değil ama Beyran nefis acısıyla, eti ve pirinci ile sabahın köründe kalkılıp yenecek bir yemek. Metanette lahmacun ve kebapta var ancak buraya Beyran yemek için saat 09.00 a kadar gideceksiniz sonra bulamazsınız.

Dün Kürkçü Han’da kalmıştık turumuza oradan devam ediyoruz. Bölgede ki Yuşa ve Pürsefa türbelerini görüyor ve bakırcı esnafı ile biraz sohbetten sonra Almacı Han’a yöneliyoruz. Bibercilerin ve baharatçıların yoğun olduğu bu handan Metanet çalışanlarının tavsiye ettiği kırmızıbiberden alıyor ve çarşının sonunda rastladığımız patates ve soğan satıcısı 80 yaşında ki Hacı Halil amca ile derin sohbetimize biraz sonra zabıtalarda katılıyor. Her kes hayatından kendi çapında şikâyetçi ve geçim derdinde biz ise Antep’in gezmediğimiz yeri kalmasın derdindeyiz süratle levhasını gördüğümüz Savaş Müzesine doğru yöneliyoruz.

Savaş Müzesi eski bir konak ve Belediye tarafından Gaziantep’in Kurtuluş Savaşında ki mücadelesini anlatıyor. Görülmeye değer bir müze. Bu bölgede yoğun bir eski evleri kurtarma ve yol yenileme faaliyeti var. Meydanda ki Şeyh Fettuallah Camisi renkli taş süslemesi, mihrapta ki işçilik ve desenler ile ortada ki sekizgen taş ayak ile dikkati çekiyor. Cami ile aynı adı taşıyan aş evinde yemek hemen karşısında ki muhtarlıkta ise Suriyeli sığınmacılara ekmek dağıtılıyor. Her iki tarafta oldukça kalabalık, Şıh Hamamı ise bölgede ki en iyi hamamlardan biri.

Turumuza eski evlerin olduğu daracık sokaklardan yürüyerek devam ederken yolda karşılaştığımız kadınlarla sohbet ediyor ve evlerden birinde Şule hanımla onların fotoğraflarını çekiyorum. Evlerin sadece dış duvarları ve yollar yenileniyor ama içleri olduğu gibi duruyor bizimde bunları yaptırmaya gücümüz yok diyorlar. Bu konu incelemeye değer bir nevi ‘dışı seni, içi beni’ yakar deyimini hatırlatıyor. Hemen önümüzde ki Kozluca Camisi ise tomruk kirişleri, ahşap tavanı ve kalem işleri ile bir harika.

Yürümeye devam tekrar sabah geziye başladığımız meydandayız önümüz Tekke Camisi ve Mevlevihane. Camide tadilat var kapalı Mevlevihane ise açık geziyoruz. Sabah yorgunluğunu atacağımız en iyi yer Tahmis Kahvesi. Adını kahvenin dövüldüğü yer anlamına gelen Tahmis’ten alan bu tarihi mekânın birkaç müşterisi var onlarda kâğıt oynuyorlar üst kata çıkıyor ve menengiç, leblebi, fıstık ve kendir tohumundan oluşan çerez tabağı eşliğinde yabani fıstıktan yapılan Menengiç Kahvelerimizi içiyoruz.

Artık öğle yemeği vakti yaklaşıyor dünden yerini öğrendiğimiz katmerci Zekeriya Ustaya doğru İzmir’in Kemeraltı çarşısını andıran çarşıdan etrafa bakınarak kısa adımlarla yürüyoruz ki çerezleri hazmedelim. Katmerci küçücük bir dükkân ama ünlü kime sorsanız tarif ediyor Zekeriya usta artık kasa da ustalar işi götürüyor. Katmer,  Urla katmerinden biraz farklı hamuru aynı açılıyor yani yağla inceltilerek ve mermer üzerinde farkı bunun içine bol kaymak ve şeker konuluyor kapatılıp ortası kaymakla mühürleniyor. Fırında pişirilen katmer üzerine dökülen bol fıstıkla servis ediliyor. Öğle yemeğini katmerledikten sonra eski Adliyenin olduğu meydana çıkıyor ve eski evler ve konakların olduğu Bey Mahallesine doğru ilerliyoruz.

Burada eski evler ve konaklar restore edilmiş cafe ve müze olarak kullanılıyor, bir taraftan da yenileme faaliyetleri devam ediyor. Sokaklar sessiz ve tertemiz gezerken gördüğümüz ve dernek olarak kullanılan eski taş ev satılıkmış dört odası ve geniş bir hayatı var. 150 bin lira diyorlar bizim evle kıyasladığımda sudan ucuz Şule Hanıma bakıyorum o mekânı çoktan terk etmiş.

Karagül dizisinin çekildiği Hasan Süzer müzesi ziyarete kapalı. Bizde yine eski bir konaktan ahşap bölümleri korunarak yenilenmiş Oyuncak müzesine giriyoruz oğlumun kulaklarını çınlataraktan. Müzenin bahçesinde çeşitli sanatsal faaliyetlerde yapılıyor.

Yolculuğumuz devam ediyor ve karşımıza devasa bir camii çıkıyor. Kurtuluş Camisi, kapı duvar etrafında dört dönüyorum ve bizim gibi gelenler var söyleniyoruz nihayet anahtarın arka taraf da ki tuvaletçide olduğunu öğreniyoruz açıyor ve ücretini de alıyor.

Birkaç yüz metre ilerisi Atatürk Bulvarı ve Kendirli kilisesi şimdi Belediye Kültür Merkezi olmuş saat 14. 00 de Gaziantep’le ilgili bir film var ona yetişeceğiz. Yol üzerinde bir levha dikkatimi çekiyor ‘Sungur Market’ giriyorum evet Kula ile ilgileri varmış ama tam bilemiyor genç delikanlı babasını arıyor ama biten telefon şarjı anlaşmamızı engelliyor. Kartımı bırakıyorum ve internetten Kula Beyler Sülalesi araştırmamı okumasını söylüyorum.  Kendirli Kilisesindeki filmi ilköğretim okulu öğrencileri ile seyrediyoruz ve bu bizim planlı programlı son etkinliğimiz oluyor.

Artık alışveriş zamanı, önce Kutnu kumaşından fular alınacak sonra ayakkabı. Zaman kalırsa daha önce gezipte göremediğimiz yerleri dolaşacağız. Bayaz Handa alışverişin bir bölümü yapılıyor ve burada ki müzeyi geziyoruz ve Bin evler dolmuşu ile Kale istikametine yöneliyoruz Şule Hanım kırmızı renkli yöreye uygun çarık ayakkabısını da kurtarıyor. Dünden kalan Cam Eserleri Müzesi ve Mutfak Eşyaları Müzesi de yolumuzun üzerinde onları da dolaşıyor ve Millet Handa son alışverişi Bakırcı Süleyman Ustadan yapıyoruz bir yağ kızartma tavası. Usta mesleğin geleceğinden endişeli gençler ilgili değil, artık bu meslekle ev geçindirilmesi zor diyor. Ama bir gerçeğinde altını çiziyor ‘bizim ürettiklerimizden on katı para kazanlar bu işin ekmeğini yiyenler.’

Bu günün sonunda akşam yemeği için seçtiğimiz yer yöresel yemek yapan Gaziantep Evine gidiyoruz. Menü, Alaca Çorbası, gâvur dağı salatası, kuruluk dolma tabağı, içli köfte ve lahmacun. Üzerine de dondurmalı tatlı ve de çay. Son gece için çok iyi bir yer seçimi değil gibi geliyor bana diğerlerinin yanında ama Orduevine en yakın yer burası.

Gaziantep de son veda sabah kahvaltısında Kale altında ki ciğerci Ali Haydar ustada saat 07.00 da kapısına dayanıyoruz saat 05.00 de açılmış mekân dolu.  Yer masaları ve tabureye kurulup siparişi veriyoruz. Küçücük mekanda bir metrelik bir mangalda en fazla on şişle kendi kendinizin garsonu olarak hizmet veren bu mekan mutlaka uğranması gereken yerlerden biri. Ciğerle yapılan kahvaltıdan sonra hadi burayı da görelim dediğimiz yer Orhun anıtları meydanı.                                                                               Antep’ten iki güncelleme;  (https://asinabuyruk.com/2019/04/13/gastronomik-antep-yeme-icme/#more-799) ; (https://asinabuyruk.com/2019/04/16/gastronomik-antep-gezilecek-yerler-konaklama/)

Altımızda kiralık arabamız, karnımız tok, sırtımız pek rota Urfa. Yol gayet güzel oto yolu değil diğer yolu tercih ediyoruz. İlk durak Nizip notlarıma bakıyorum Fevkani Kilisesi var. Ama bu kilise Nizip’in kayıtlarında yok ki ne bir işaret ne bir levha inat ediyorum sora sora buluyorum bu arada panoramik tur da yapmış oluyoruz. Kilise Kültür Merkezi olmuş kapalı.

Hedef Birecik, Şule hanım önce Fırat nehrinin kenarına gidelim diyor ve köprüyü geçmeden kıyıya yöneliyoruz. Kıyı restorandan Fırat’ı seyrediyor hanım aklında oğlu sanki gözleri doluyor gibi geliyor bana nede olsa ana yüreği…

Bu arada Halfeti ye karşı kıyıdan da yol olduğunu öğreniyor ve tarihi Birecik Köprüsünden sola dönüp Kel Aynak Kuşları üretim Merkezine gidiyoruz.  1978 yılında 11 kuşla başlayan üretim bu yıl çıkacak yavrular hariç 152 ye ulaşmış. Her yıl dört beş kuşu göçe gönderiyorlarmış ama dönen pek olmuyor yolda vuruluyorlarmış. Kuşların yumurtada olduğu için çok fazla yaklaşamadan uzaktan seyrediyor ve çay molasını müteakip Halfeti’ye yöneliyoruz.

Yol 30 km ancak süre 45 dakikadan az değil hele bir de iki gün öncesinde ki selde bozulan yol süreyi uzatıyor. Ama zeytin ve fındık bahçeleri manzaralı yol bizi yormuyor. Saat 10.15 de yeni Halfeti’yi geçip eski Halfeti’ye giriyoruz muazzam bir göl manzarası eşliğinde. Şimdiye kadar gördüğüm en güzel manzaralardan biri karşımızda duruyor. Fırat nehri süzülerek aktığı o devasa yapısıyla son derece sessiz ve bir yamacında sular altında kalan Halfeti’den arta kalan konaklar, taş işçilikleri ile ünlü yamaca inşa edilmiş evler…

Halfeti de ki programımda ilk önce tekne turu var ve Fırat kenarında bizi karşılayan Mustafa ile tekne turu için 60 Tl ye anlaşıyor ve oğlu Halil’in kullandığı tekneye geçiyoruz.  80 metre derinlikte yüzlerce köy ve bir ilçeyi yutmuş Fırat’ın engin suları üzerinde Halil kaptanın rehberliğinde yol alıyoruz. Kral mezarlarını gördükten sonra Halil nehrin ortasında ki yükseltinin köyün mezarı olduğunu söylüyor dikkatli bakınca mezar taşları görülüyor bir kısım mezar taşınmamış öylece bırakılmış. Rum Kale sadece denizden ulaşımı olan bir yer ve Antep’e bağlı. Karşı kıyıdan Antep’e yol var ve araçlar teknelerle Halfeti’ye geçebiliyormuş. Biraz ilerdeki Savaşan köyü sular altında kalınca 5 km ileriye taşınmış köyün kıyıda ki birkaç evi ve suyun içinde ki caminin minaresi halen direniyorlar. Burada karaya çıkıyor kısa bir yürüyüşle köyün kalan bölümünü dolaşıyoruz. Elektrik ve su halen var kıyıda ki kahvelerden Yunus amcanın yerinde bağları ve bahçeleri suda kalan, yeni verilen toprağın verimsizliğinden dert yanan ve bir ineğinden başka bir şeyi olmayan ve kayınpederine kahvede yardım eden eşi teknecilik yapan Gül Lalenin getirdiği tavşan kanı çayını yudumluyoruz Fırat’ın berrak sularının kıyısında.  Birkaç hafta önce Sessiz Şehir özelliği kazanan Halfeti’de teknelerin abartılı müzik sistemlerinde çalan oyun havaları bu özelliğe gölge düşürüyor. Ama her teknede göbek atanları görünce yapacak bir şey de yok diye düşünüyorum. Öğle yemeği için Fırat nehri kenarında bir kadeh şarap içmek istediğimi ve lokantaları söylediğimde Mustafa bizi Duba’ya yönlendirmişti. Tekneyle Duba’ya yanaşıyoruz.

Başkanın Yerinde Şubut balığı, salata ve şaraplarımız ısmarlayıp karşıdaki asma köprüde yürümek üzere ayaklanıyoruz. Köprü adım attıkça sallanıyor biraz da ben uğraşınca iyice sallanıyor o kadarlık olacak koca Fırat nehrinde köprü üstündesin. Masamız hazırlanmış ilk yudumlarımızı oğlum Fırat’a kaldırıyoruz onunla bu anı telefonda paylaşarak. Sonra sevgili gelinim Berat ve yakında bize katılacak torunumuza. Eğer ölmez sağ kalırsam torunumu da buraya getirip gezdirmek istiyorum bu hüzünlendiren ama zevkli anlardan sonra balığımız geliyor. Balık ama resmen balık kebap şişte ızgarada yapılmış yanında közde biber ve domates. Şubut balığı sazan familyasından 300 kiloya kadar büyüğü olurmuş kocaman kılçıkları ile yemesi güzel tadı yerinde. Yemekten sonra yukarı sırtlara tırmanıyoruz aşağısı kalabalık ve gürültülü. Sessiz Şehir Halfeti’yi burada yakalıyorum ne araç var nede gürültü sokaklar çocukların oyun bahçesi olmuş. Rengarenk dutlar dallarından sokaklara sarkıyor ve elimin yetiştiği mesafede göz hakkımı alıyorum. Evlerin önünde meşhur karagüller, yeşillikler ve yaşayan bir müze kent. Her çıktığınız yokuştan, her döndüğünüz köşeden sonra karşınıza çıkan ayrı bir güzellik, ayrı bir sürprizi olan Halfeti gezip görülesi yerlerden gelin, görün ve hatta bir gece kalın derim ben.

Aracı altına park ettiğim dut ağacı benim dutlarımın tadına bakmazsanız hatırım kalır der gibi geliyor ve uzanıveriyorum kol mesafesinde göz hakkı olarak Halfeti’ye vedaımız da bu oluyor.

Rota Urfa,  36 km lik yoldan ana yola oradan da otobana çıkarak yola devam ediyoruz. Urfa’ya daha önce gitmiş ancak çok kısa süre kalmıştım sadece Balıklı göl bölgesini dolaşabilmiştim. Şehre girişte yeni ve modern binalar göz kamaştırıyor ve modern bir şehrin görüntüsünü yansıtıyor.

Belediye karşısında ki otelimizi buluyor ve yerleşiyoruz. Muhafazakâr ailelere hitap eden, rezervasyonda ki bazı aksaklıklar nedeniyle yer bulamayınca mecburen kalmak zorunda olduğumuz bu otel bizi memnun etmese de iki gün çekeriz deyip yerleşiyoruz ve iki gün boyunca sadece gece yatmaya geliyoruz. Otelden hemen çıkıp yürüyüş mesafesinde ki Balıklı Göle doğru yürüyüşe geçiyoruz ancak karşıdan gelen kalabalık guruplar, sokaklara servis açmış ciğerciler, seyyar satıcılar ve giyim kuşam tarzları,  Urfa’nın girişte gördüğümüz o modern görüntüsüyle hiç bağdaştıramıyor Şule Hanım ve biraz morali bozuluyor.

Balıklı Göle giderken gözüm küçük çocuklarda birisinin gelip bize rehberlik teklif etmesini bekliyorum ama o kadar kalabalık ki göz gözü görmüyor kendi başımıza dolaşalım nasıl olsa biri denk gelir derken hanım elinde bir kâse yem ile geliyor ve Urfa turu balıkları beslemekle başlıyor. Kalabalığın içersinde ilerlerken bir genç yaklaşıyor yanımıza rehber olduğunu ve bize yardımcı olabileceğini söylüyor, anlaşıyor ve dolaşmaya başlıyoruz.

Ferhat (05426418281) liseyi bitirmiş, üniversiteye hazırlanıyor, hedefi anestezi teknisyeni olmakmış. Halil- ür Rahman gölü ve Ayn Zeliha yı dolaşıyor burada ki hikâyeyi dinliyoruz. İlginç minaresi ile Ulu camii, İç duvarlarında hiç Arapça yazı olmayan (çerçeveli bir levha hariç) Ihlahiye camisi, Halil ür rahman camisi, Rıdvaniye camisi bu bölgede ki ibadethaneler hepsini gezip mimber ve mihraplarını fotoğraflıyorum. Kale kapalı olduğu için çıkamıyoruz ancak kalenin burçlarında ki Aslan figürünün Nemrut’un gücünü, Tilki figürünün kurnazlığını öğreniyoruz. Yeni Mevlid Halil Rahman camisinden sonra Hz. İbrahim Mağarasını da gezip kapalı çarşıya yöneliyoruz.  Çarşıda isotçular karşılıyor bizi sonra bakırcılar, kuşçu pazarından Hacı Kamil Hanına oradan da Kazaz Pazarında (Bedesten) halı, kilim, şalların arasından Gümrük Hana geçiyor çay ve mırra kahvesi molası veriyoruz. Kuşçu Pazarından geçerken iyice sıkılan Şule Hanım bu mola ile biraz güç topluyor. En büyük şikâyeti de dökülen dutların ezilmesiyle oluşan kaygan alanda yürümek. Dinlenip gücümüzü topladıktan sonra Ulu Caminin karşısından tarihi evlerin bulunduğu dar ve serin, sessiz sokaklara giriyoruz. Her ne kadar motosikletler zaman zaman bu sessizliği bozsa da kapıları teneke kaplı ve hepsinin üzerinde tokmakları olan bu evlerde yaşamanın apartman dairelerine göre daha keyifli olduğunu düşünüp 58 meydanında Reji Kilisesine uğruyoruz ama kapalı. Meydanda oynayan bu evlerde yaşayan ve hayata bu evlerden bakan çocukların sokak oyunlarını bir müddet seyredip fotoğraflarını çekiyorum. İçlerinden birisi Hayrunisa yapılmış saçları ve masmavi gözleri ile diğerlerinden fark ediliyor. Başka kim var diyorum senin adında Cumhurbaşkanın eşi diyor. Nimetullah Camisini de gezip akşam yemeği için planladığımız yerlerden birisine değil yol üzerinde ki Saray Kebapçısında kaldırım üzerindeki masaya yerleşiyoruz. Kahvaltıyı Antep’te ciğerle yaptığımızı söyleyince ocakta ki usta kızıyor ‘Antep’te ciğer mi yenir.’ Menüyü de şefe bırakıyoruz ‘Cartlak kebabı, Urfa ve Kuşbaşı’ öncesinde buğday ezmeli yoğurt, soğan ezmesi ve de ayran. Tatlar harika, mekânda gelen geçeni seyrederken Galatasaray’ın şampiyonluk kutlamalarının başladığını ve son maçı 2-0 kazandığı haberi ile keyfim daha da yerine geliyor ve kutlamayı ‘Şıllık Tatlısı’ ile yapıyoruz. Bu tatlı yöreye özgü akıtmanın içine ceviz sarılıyor sıcak şerbet dökülüp üzerinde bol fıstık ile servis ediliyor. Ancak bu tatlı yetmiyor hanıma bir de künefe ısmarlıyoruz. Bu yediklerimizi eritmenin en iyi yolu yürümektir derken şampiyonluk kutlaması yapan konvoyun peşine takılıyoruz. Sloganlar eşliğinde keyifli bir kutlama yaparken ani bastıran yağmur bizi sırılsıklam ediyor ve otele dönüyoruz.

Yarın yolculuk Harran ve Göbekli tepeye. Sabah 07 de yine yollara düşüyoruz Harran’a girişte karşılayan bir rehber Kültür Evine doğru yönlendiriyor bizi ancak kahvaltının olmaması ve rehberlik hizmeti dayatmasından rahatsız oluyor ve Harran Evine yöneliyoruz. Reşat Bey kahvaltı yok diyor ama evinde hazırlattığı kahvaltıyı ikram ediyor. Pide, yufka, zeytin, domates ve biber salçasında pişirilmiş yumurta yanında çayla kendimize geliyoruz. Reşat beyin kısa bilgilendirmesinden sonra 10 odalı Harran evini gezerken tur şirketinin rehberinden de bilgileri kaçamak olarak dinliyoruz. Ulu cami ve Harran üniversitesine tırmanırken güneş tüm yakıcılığını gösterince araçla çıkmaya karar veriyoruz.

Daha sonra birkaç yerde daha karşılaşacağımız İstanbullu gençlerden oluşan ekibin rehberinin anlattıklarını dinleyip Harran’ın sembolü kümbet evlere ve halen yerleşim birimi olan köye doğru yöneliyoruz. Yolda gördüğümüz Zeliha Hanım’ın yüzünde ve elindeki dövmeler dikkatimi çekiyor. Fotoğrafını çekmek istiyorum kabul etmiyor ama dövmelerin hikâyesini anlatıyor. İğne ile yapılmış, boya çıkmazmış, alt dudağı yapıldıktan sonra bir hafta yemek yiyememiş. Alnında ki figürü soruyorum ‘o günahmış,’ gerekçesi ise alın secdeye değermiş ‘dudak ise sevap,’  bunun gerekçesi birileri tarafından birileri öpüldüğü için. Çene yine günah. Fotoğrafını çekemediğim Zeliha Hanımın daveti ile evine gidiyoruz. Eşi İlyas amca boylu poslu sedire uzanmış yatıyor bizi görünce ayaklanıyor ben bu gün depo ve hayvan barınağı olmuş eski kümbetleri dolaşırken Şule Hanımla sohbete başlıyorlar. Hacı amca hacılığı çok hak etmiş tam 4 defa gitmiş, İzmir’i ise iyi biliyormuş. Geçimlerini tarlalarını icara vererek geçiniyorlarmış. Soğuk suyumuzu içiyor ve kendilerine teşekkür ederek ayrılıyoruz.

Artık dönüş zamanı yolda Hz. Eyüp makamına uğrayıp rotayı Göbeklitepe’ye çeviriyoruz. Kazıların halen devam ettiği bu alanda ilk defa yeterli bilgi verecek levhaların bulunduğunu görüyorum onları okuyor ve alanı geziyoruz bazı bilgileri de yıllardır bu kazıda çalışan genç Ferhat’tan alıyoruz.

Dönüşte Kurtuluş müzesine gidiyoruz belediye işletmesi olduğu için Pazar günleri kapalıymış. Arkeoloji Müzesinden sonra Askeri Gazinoda çay içip dinleniyor oradan dün dolaşamadığımız Keçeciler Hanına yöneliyoruz. Hanın bir bölümü kapalı zaten keçecide kalmamış. Şule Hanımın aklına Ballı Maraş dondurmacısı geliyor buluyor ve hakkını veriyoruz. Bol fıstıklı üzerine bal gezdirilmiş dondurma hararetimizi alıyor. Hacı Yadigar camisini de gördükten sonra eski evlerin arasından ve her evin penceresinden buram buram dışarıya taşan gül yağı ve esans kokularını koklayarak sıra gecesi için Gülizar Konuk evine (03422150505)gidiyoruz.

Urfa’ya gelip de sıra gecesine katılmamak büyük bir eksiklik gibi geliyor bana. Bir gün öncesinde salonlar dolu olduğu için bu güne planladık sıra gecesini iyi de yapmışız salon yine dolu ama ferah. Yer minderlerinde oturuyor, sırtımızı yastıklara dayıyoruz, önümüzde ki siniye önce yeşillikler ve çeşitli mezeler geliyor saz heyeti de yerini alınca fasıl başlıyor. Sıra gecesi içkisiz olunca ayrana sarılıyoruz patlıcan kebabının yanında. Sahneyi ilk dolduranlar çocuklar sonra gençler sahne alıyor Urfa türküleri eşliğinde halaylar çekiliyor. Final bölümünde yoğrulan çiğ köfte bir harika ve sonuçta tatlı şıllık.

Sabah kahvaltısını da hemen otelin yanında ki pastanede yöresel, fırında közlenmiş biber, patlıcan,  domates, örgü peyniri ve pide ile yapıyoruz.

Yola çıkma zamanı, saat 08.00 rota Kâhta. Bozova- Adıyaman yolunu takip edeceğiz. Siverek üzerinden feribotla geçme imkânı da var: Ancak Atatürk barajını da görmek istiyoruz Bozova’da kısa bir şehir turundan sonra Atatürk Barajının seyir yerine geliyoruz. Buradan sadece barajın gövdesi görülebiliyor baraj gölü için seddelere çıkmak lazım, yasak. Ayrıca seyir yerinde barajla ilgili tek bilgi var o da köprü yapımında iş kazası sonucu ölenlerin adına yapılmış bir anıt. Hâlbuki buraya barajla ilgili ve GAP projesiyle ilgili bilgilerin konulması son derece faydalı olur. Tabii bir de bölgenin temizlenmesi. Bilgilendirme açısından imdadımıza yine Harran’da ki ekibin rehberi Ayşe Hanım yetişiyor.

Adıyaman yolunda Turunç Kaya mezarları levhasını görünce oraya yöneliyoruz ancak yöneldiğimiz istikamette belirleyici bir levha yine yok. Arıyor buluyor ama kızdığım için araçtan inmeden geri dönüyorum. Bu levha belirleme eksikliği her yer de karşımıza çıkıyor. Ana yoldan sonra bir daha yol gösterici levhalar çoğunlukla yok.

Böyle bir durumla Adıyaman’da Süryani Mor Petrus Kilisesine giderken yaşıyoruz ilk levhadan sonrası yok. Sorduğumuz Hasan Bey aracımıza binerek bizi götürüyor. Sonra Ulu Camiye gidiyor ve müzeye uğruyoruz ancak kapalı.  Adıyaman’ı terk ediyoruz yol üzerinde bir meydanda gördüğüm İslam için cihat ve Özgür Suriye Ordusuna yardım afişleri beni ürkütmedi desem yalan olur. Din Urfa ve Adıyaman’da hayatı belirleyici tek unsur diyebilirim ki bizi kiliseye götüren Hasan Beyin anlattıkları ve Alevi, Sünni ayrıştırması bunu doğruluyor.

Kâhta’ da Öğretmen Evine yerleştikten sonra önce kısa bir panoramik tur yapıyor ve Nemrut Dağına çıkacağımız aracı bulmak için Zeus Tura (04167255694) uğruyor 120 liraya anlaşıp ve şoförümüz Seyfi ile ‘uzun tur’ yapmak üzere saat 14.00 de yola çıkıyoruz.

Kısa turu kendi aracınızla direk Nemrut Dağına çıkacak şekilde Karadut Köyü üzerinden yapabilme imkânı var. Yol bu tur için asfalt ve daha kısa.  Uzun tur da yol dik, bazı bölümleri yağmurdan harap olmuş ve bir bölümü asfalt değil. Hava kapalı ve hafif yağışta var tek temennim gün batımında havanın açık olması. Anıt mezar Karakuş Tümülüs’ünden sonra uğradığımız şu an trafiğe kapalı Cendere köprüsünde yağış nedeniyle kısa bir mola veriyoruz. Çay içerken sohbet ettiğimiz Seyfi ve arkadaşları Kürtçe konuşuyorlar ve sohbet ana dilde eğitime kayıyor hiç biri çocuğunun Kürtçe eğitim yapmasını istemiyor. Diyarbakır lehçesi ile anlaşamadıklarını ifade ediyorlar hatta bir bölümü çocuklarının Kürtçe bilmediğini çünkü ev de Kürtçe konuşulmadığını söylüyorlar.  Sözde barış sürecinin ne götürüp ne getireceğinin farkında değiller. Onlara dilim döndüğünde Kürt feodal yapısının devam edeceğini halkın değil Kürt ağalarının ve siyasetçilerinin bu işten karlı çıkacağını anlatıyorum işin ilginç yanı pek çok konuda benimle hem fikir olduklarını görüyorum. Yağmur dinince yola devam ediyoruz. Kommagene Krallığının başkenti Arsemia’da tırmandığımız bölgede ki eserler ve tabiat manzarası karşısında yorgunluğumuzdan eser kalmıyor.

Son nokta Nemrut dağına vardığımızda saat 17.30 kafeterya da biraz dinlenmeyi müteakip Tümülüs’e tırmanacağız zamanımızı gün batımına göre ayarlıyoruz havanın soğuk olacağı ve üşüyeceğimizi söyledikleri için yukarıda kalma süresini asgari tutmak istiyorum ama Şule Hanım tez canlı bir an önce çıkmak istiyor. Yanımız da getirdiğimiz kazak, hırka, yağmurluk ne varsa giyip tırmanmaya Doğu terastan başlıyoruz. Birkaç metre sonra Şule Hanım su kaynatıyor, hızı düşüyor ama pes etmek yok dinlene dinlene, diğer tırmananlarla laflayarak, hele bir de gurup İzmir’den gelenler olunca gün batımının nerede daha iyi görüneceği değerlendirmeleriyle Doğu terasa geliyoruz. İşte karşımızda Kommagene uygarlığının bu günlere hediyesi dev tanrı heykelleri arkadaki ana bölümden kopan heykellerin başları o günün kralı Antiochos, tanrılar tanrısı Zeus, bereket tanrıçası Fortuna, tanrılar Apollo ve Herakles. Onların koruyuculuğunu üstlenmiş heybetleriyle yer yüzündeki gücü aslan, gök yüzünde ki gücü kartal heylelleri.   Sonrasında Batı terası var buradan gün batımını seyredeceğiz. Hava bulutlu ancak güneş bulutların arasından sıyrılarak arada bize göz kırparak bizi umutlandırıyor serin havaya rağmen bekliyoruz. Ancak beklediğimiz olmuyor ve güneş yarı bulutlar arasından bize veda ediyor. Buna da razı oluyoruz yağmur yoktu buraya çıktık ve bu güzellikleri gördük. Dönüşümüzü kısa tur güzergâhından Karadut Köyü üzerinden yapıyoruz.

Şoförümüz bizi saat 20.30 da öğretmen evine bırakıyor aracımızı alarak akşam yemeği için göl kenarına gidiyoruz. Kebaplar söylüyoruz yine öncesinde gelen acılı ezmeler, soğanlar bilmiyorum bu yemeklerden sonra bizim halimiz ne olacak. Dağda gün batımını tam olarak seyredememiştik ama burada elektrikler kesilince mum ışığında çok güzel bir göl manzarası ortaya çıkıyor. Sessizliği bozan kurbağaların vıraklamaları, hafif bir serinlik ve gölün küçük kıpraşmaları romantizm had safhada bir kadeh kırmızı şarap iyi giderdi ama yerine şalgamımız var. Şule hanım yorgun ama mutlu ortam ruhuna hitap ediyor.

Sabah kahvaltısından sonra yine yollardayız hedef Kahramanmaraş Gölbaşı yolunu takip edeceğiz Adıyaman müzesine tekrar uğruyoruz bu sefer de elektrikler kesik müze yine kapalı yola devam. Saat 09.30 da başlayan yolculuğumuz 12.00 de öğretmen evinde son buluyor. KKTC de askerlik arkadaşım Haluk’la saat 13.00 de buluşuncaya kadar kısa bir yaya panoramik tur atıyorum. Oldukça geniş bulvar ve caddeleri ile modern bir şehir görünümünde Maraş. Haluk ve eşine kendimizi teslim ediyoruz onlar rehberlerimiz bizi gezdirecekler.

İlk durak Kültür Evine dönüştürülmüş ve mükemmel bir şekilde restore edilmiş Kocabaş Konağı. Önce konağı geziyor, bahçesinde havuz başına yerleşiyor ve defterimden Haluk ve eşinin de onayladıkları siparişleri veriyorum. Hepsi yöresel yemek, içli köfte, çiğ köfte, ezme salatası, dövme aşı, sulu ekşili aya, mumbar, şömelek köfte hepsi de yemede yanında yat cinsinden silip süpürüyoruz. Karnımız doydu artık tura başlayabiliriz.

Maraş’ın sembol ismi Sütçü İmam Anıt Mezarı, Kale, Kurtuluş Müzesi, Uzunoluk ve Müzeyi dolaştıktan sonra sırada Maraş’ın olmazsa olması dondurmasını yemek için Mudo’nun ilk yeri Yaşar Pastanesine gidiyoruz. Tarihi ve otantik mekânda dondurmalarımız geliyor fıstık tatlısı eşliğinde bıçağın zor kestiği dondurma hakikaten enfes. Sağ olsun Haluk arada kargo ile gönderiyor artık daha sık göndermek zorunda kalacak bir de Antep’ten İmam Çağdaş’tan baklava ısmarladık mı İzmir’in sıcak yaz günleri anca bu serinlikle geçer.

Dondurma molasından sonra turumuza devam ediyoruz Kapalı çarşıda kalaycılar, semerciler, bakırcılar ve diğer yok olmaya yüz tutmuş meslekler direnmeye devam ediyor ama nereye kadar burada da aynı şikâyet var. Artık bu meslekler karın doyurmuyor ve geriden gelenler bu işi yapmak istemiyor. Kalaycı Ali usta ve yapağı ticareti yapan iş sahibi ile konuştuğumuzda çıkan sonuç bu. Maraş’a gelirde Patriot füzelerini görmesek olur mu? Amerika’nın Suriye’de ki taşeronluğumuz için Türkiye’ye gönderdiği füzelerden biri askeri kışlada yol kenarına yerleştirilmiş hani gelen giden görsün niyetine. Pınarbaşı dönüşünde biz de görüyor ve gururlanıyoruz!!! Son durağımız Abdülhamit Han Camisi. Akşam yemeği için tüm Maraş’a hâkim Çamlık tepesine gidiyoruz oldukça serin ve tertemiz bir havada çam kokuları içindeki kebap şöleninde bize diğer bir asker arkadaşı Bilal’de eşlik ediyor. Eski günleri anıyoruz. Haluk ve eşinin rehberliğinde ki Maraş gezimiz burada sona eriyor.

Sona eren sadece Maraş gezisi değil bir haftadır devam eden Güneydoğu Anadolu Turu da tamamlanıyor. Ancak gezi bitmiyor rota İskenderun ve Antakya gezinin bu bölümü ayrı bir yazı konusu… 01.07.2013

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: