Atatürk Devrimleri ve Karşı Devrim

1
ATATÜRK DEVRİMLERİ ve
KARSI DEVRİM

ARASTIRMA
HASAN ZEKİ SUNGUR
2010

ATATÜRK
DEVRİMLERİ
VE
KARSI
DEVRİM
“Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki,
Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler,
Müritler, meczuplar ülkesi olamaz. En
doğru, en gerçek tarikat uygarlık
tarikatıdır……
M. Kemal Atatürk
ARASTIRMA
HASAN ZEKİ SUNGUR
2010

İÇİNDEKİLER
1.GİRİS
2.DİN
3.LAİKLİK
4.DEVRİM
5.ATATÜRK DEVRİMLERİ
a.Siyasal Devrimler
b.Hukuk Devrimleri
c.Eğitim Devrimleri
ç.Ekonomi, Ulastırma Sanayi Devrimleri
d.Sosyal Devrimler
6.DEVRİM YASALARI
a.Tevhidi Tedrisat Kanunu
b.Sapka İktisası Hakkında Kanun
c.Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine Dair Kanun
ç. Medeni Nikah Esası Kanunu
d.Beynelminel Erkanın Kabulü Hakkında Kanun
e.Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun
f.Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun
g.Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun
7.KARSI DEVRİM
a.Giris
b.Atatürk Dönemi
(1).Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası
(2).Serbest Cumhuriyet Fırkası
c.Cumhuriyet Halk Partisi
ç.Demokrat Parti
d.Milli Birlik Komitesi Dönemi
e.Adalet Partisi
f.Milliyetçi Hareket Partisi
g.Milli Görüs Partileri
ğ.12 Eylül 1980 Dönemi
h.Anavatan Partisi
ı.Bölücü Partiler

i. Adalet ve Kalkınma Partisi
8.SONUÇ

1. GİRİS:
“Tarihimizle Yüzlesmek” veya “Resmi Tarihi Sorgulamak” bu günlerde çok kullanılan bir deyim. Bir tarafta dinciler diğer yanda İkinci Cumhuriyetçiler ve bölücüler. Bunlar Türkiye Cumhuriyet’i Devletini bölme ve parçalama amacıyla yaptıkları her söz, düsünce ve eylemde bu deyimleri sıkça kullanıyorlar. Bütün ve söz eylemlerinde sığındıkları ise olmadığını söyledikleri demokrasi.
İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisinin (AKP) Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan (RTE) ın demokrasiden ne anladığını söyle ifade ediyor.
“ Demokrasi bizim için amaç değil araçtır, tren gibidir. Gideceğim yere kadar biner, istediğim yere gelince inerim”.
Kim bunlar? Tarihle yüzleşmekteki maksatları ne? Resmi
tarihi neden sorgulamak ihtiyacını hissediyorlar? RTE in gelmek istediği yer neresi? Varmak istedikleri sonuç nedir?
Bunlar; dinciler; din elden gidiyor diyenler, din tacirleri,
din sömürücüleri, şeriat ve cihat isteyenler, Milli Mücadelede Atatürk’ün yanında hacılar, hocalar ve şeyhlerden olusan din adamları vardı derken, türban kavgasında Atatürk’ün Annesi ve Esini öne sürenler.
İkinci Cumhuriyetçiler; insan hakları, tam özgürlük, tam
Demokrasi adı altında 1923’ de kurulan Cumhuriyet devrini tamamlamıştır yeni bir cumhuriyet’e ihtiyaç var diyen ulus devlete, üniter yapıya karsı, aydın geçinen entelektüeller, gazeteciler, yazarlar, sanatçılar.
Bölücüler; Atatürk’ün 1921 Anayasası ile Kürtlere
özgürlük tanıdığını belirten, yaptığı bir konuşma ile bunu
açıkladığını savunan, liberaller, faşistler, etnik ayrımcılar,
Cumhuriyet’i federasyona döndürmek isteyenler.
Hepsinin destekçileri dinci, sağ, milliyetçi, liberal ve
bölücü partiler ve sivil toplum kuruluşları.
Tarihle yüzlesmeyi, kendi düsünceleri doğrultusunda
tarikatlardan, mezheplerden, etnik kökenlerden ve azınlıklardan
güç alarak yapan resmi tarihi kendi düsünceleri doğrultusunda
sorgulayan bu karsı devrimciler, kendi düsünce ve eylemlerini
ön plana çıkararak istedikleri sonuca ulasmak istemekte, tarihi
5
tersinden okumakta, resmi tarihe karsı durmakta ve
Cumhuriyet’te kendi düsünceleri doğrultusunda olmayan hiçbir
harekete, olaya inanmamaktadır.
Türkiye dini siyasete alet edenlerin karsı devrim saldırıları
ile günden güne laiklikten ve çağdaslıktan uzaklastırılıyor.
Dincilerin bu saldırılarına bölücülerin istekleri ve hükümetin
“Kürt Açılımı” adı altında yaptığı sözde demokrasi çalısmaları
adım adım Türkiye’yi bölünmeye doğru götürüyor. Hepsi bir
olmuslar hedefe giden yolda her sey mubahtır düsüncesiyle önce
Cumhuriyeti yıkmak sonra kendi kafalarındaki sistemi
yerlestirmek istiyorlar. Amaç “önce böl, sonra yok et ve güçlü
olan kazansın”. Aynı İran’da olduğu gibi.
Karsı taraf; laik, sosyal demokrat, çağdas, Cumhuriyet’i
savunanlar Atatürkçüler, bu yukarıdaki guruba Atatürkçü
Düsünce Sistemi içerisinde tarihi süreci anlatarak cevap
vermeye çalısıyor ama hep savunmada kalarak, hükümetin polis
devleti, yandas medya, yandas polis ve yandas yargının
uygulamalarından korkarak kendi kabuğuna çekilmis ve bir
paranoya içersinde genelde suskun, tepkisiz, sessiz ve bezgin.
Çok nadir bölgesel tepki veren ve bu tepkisini daha çok ulus
devlet ve üniter yapıya karsı olan saldırılarda gösteren bir
toplum. İç hesaplasmalarından ve hiziplesmeden kurtulamamıs
sol ve sosyal demokrat partiler ve küçük olsun benim olsun
düsüncesindeki politikacılar.
Bir taraftan dinciler, İkinci Cumhuriyetçiler ve bölücüler
tarafından yok edilmek, diğer taraftan laik, üniter ve ulus devlet
yapısı Atatürkçü vatan severlerce korunmak istenen Türkiye
Cumhuriyet’inin Kurtulus ve Kurulus sürecini, resmi tarih bu
konuda neler yazıyor bir inceleyelim..
Bu tarihsel süreçte, Mondros Mütarekesi ile baslayan
paylasımı, Kuvvay’ı Milliye ruhu ile Kurtulus Savasında
baskaldırısı, Osmanlı Devletinin Sevr Antlasması ile
sonlandırılmaya çalısılmasını ve Lozan Antlasmasıyla bir
dirilisin serüvenini, bir imparatorluğun küllerinden yeni bir
devletin doğusunu görüyoruz.
Bu yeni devletin daha kurtulus asamasında Atatürk’ün
iktidara sahip olma, saltanatı devam ettirme arzusu var mı dır?
6
Yoktur. Peki ne vardır? Parçalanmaktan kurtarılmak istenilen bir
devletin yeniden Kurtulus ve Kurulus mücadelesi, yeni bir
millet, çağdas, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti
yaratmak.
İste bu günkü dincilerin, İkinci Cumhuriyetçilerin,
liberallerin, bölücülerin anlayamadıkları budur. Onlar Kurtulus
ve Kurulus asamasındaki mücadeleyi bilmezler daha doğrusu
bilmek islerine gelmez. Onlar savastan galip çıkmıs, Sevr’le
parçalanmıs bir devleti tekrar eski sınırlarında hür ve bağımsız
hale getiren mücadeleyi anlayamıyorlar. Cumhuriyetin
yıkılmasında el birliği ile çalısıyorlar.
Yıl 1919 Erzurum kongresinden önce Mazhar Müfit Kansu
not defterine sunları yazar:
• Zaferden sonra hükümet Cumhuriyet olacaktır,
• Padisah ve Hanedan hakkında zamanı gelince icap
eden muamele yapılacaktır,
• Tesettür (örtünme ) kalkacaktır,
• Fes kalkacak, medeni milletler gibi sapka
giyilecektir,
• Latin harfleri kabul edilecektir.
Atatürk’ün, yukarıda yazdırdığı notlar da, Kurtulus
asamasında hedefini belirlediği yeni devletin özelliklerinde
Kurulus asamasında da tüm karsı koymalara rağmen hiç bir
sapma olmamıstır.
Atatürk’ün daha Samsun yolunda kafasında tasıdığı “Milli
egemenliğe dayalı, tam bağımsız yeni Türk Devleti kurmak
ideali, Sivas’ta Milli İrade (İrade’i Milliye ) ve Ankara’da Milli
Egemenlik (Hakimiyeti Milliye ) olarak sekillenmis, Atatürk
Devrimleri olarak son seklini almıs ve Atatürkçü Düsünce
Sistemi içersinde bu günlere gelinmistir.
Bu gün Türkiye Cumhuriyet’inin kurulusunda ideolojik
kuram olan Atatürkçü Düsünce Sistemi yok edilmek
istenilmekte bu sistemi savunanların söz ve eylemleri suç
sayılmaktadır. Nedir bu ortadan kaldırılmak istenilen sistem?
Atatürkçü Düsünce Sistemi; halkın egemenliğine dayanan
demokratik, parlamenter, cumhuriyetçi, Atatürk ilkeleri
doğrultusunda yasama, yürütme, yargıda tam bağımsız, laik,
7
sosyal, devrimci ve çağdas bir yasamı temel olarak kabul eden
bir sistemdir.
Sistemin olusturduğu ilkeler, devlet idaresi ve toplumun
yasamında devrimler olarak adlandırılan toplumsal eylemler
olarak ortaya çıkmıstır.
Atatürk ilkeleri olan “Milliyetçilik, Devletçilik, Halkçılık,
Laiklik, Devrimcilik ve Cumhuriyetçilik” devletin temel
felsefesini ve yapısını olusturan sistem, devrimler ise bu
sistemin hukuksal sonuçlarıdır. İlkeler teori, devrimler ise onun
pratiğidir.
Atatürkçü Düsünce Sistemine göre olusturulan devrimler,
yasalarla yürürlüğe girerken, Osmanlının seriat düzenine bir
tepki olarak ortaya konulmus, kul kimliği vatandasa, ümmet
kimliği millete, padisah cumhurbaskanına, saltanat cumhuriyet’e
dönüstürülmüstür.
Bu dönüsümü sağlayan ve Atatürk devrimlerini olusturan
yasalar 1920-1938 yılları arasında bir bölümü özel yasalar, bir
bölümü de diğer yasaların içersinde çesitli maddeler olarak
yürürlüğe girmistir. Atatürk’ün ölümünden sonrada Devrimler
devam ettirilmeye çalısılmıs ancak 1950 den sonra giderek
yoğunlasan karsı devrim çabalarıyla devrimler ve yasalar
orasından, burasından delinmeye çalısılmıs hatta yasalar yok
sayılacak derecede uygulamalar yapılmıs ve yapıla gelmeye
devam etmektedir.
İste bu yasalar ve bu yasalara bağlı olarak çıkarılan diğer
yasalarla Türkiye Cumhuriyetinin olusumunda devletin temel
felsefesini olusturan Atatürkçü Düsünce Sistemi karsı
devrimcilerin hedefidir.Yasalar içersinde hedef aldıkları ise
Devrim Yasaları olarak adlandırılan ve Anayasa’nın 174’ ncü
maddesi ile korunmus olan yasalardır.
Neden Devrim Yasaları ile uğrasıyorlar? Neden bu
yasaları yok etmek istiyorlar? Yok edemeseler bile yasaların
içlerini bosaltarak islevini kısıtlamak istiyorlar? Hedeflerinde ne
var? Nereye varmak istiyorlar? Amaçladıkları bir Karsı devrim
mi? Karsı devrim sadece Cumhuriyet döneminde baslayan bir
hareket mi? Yoksa daha Cumhuriyetin kurulus asamasında
baslamıs ve bu günlere gelmis ve 2002 yılından itibaren hız
8
kazanmıs ve cumhuriyete karsı olanların aynı saflarda
toplandıkları bir hareket mi?
Atatürk’ün safha safha gerçeklestirdiği Kurtulus ve
Kurulus sürecinde yapılan devrimlerle Laik bir devlet kurulmus
ancak o günlerden sonra bu günlerde laik bir toplum
yaratılabilmis mi? Devletin laik yasalarına karsın, hükümetler
laik uygulamaları ne kadar yapmıslar?
Bu soruların cevabı çok kısa açık ve net. Amaç Türkiye
Cumhuriyet’ini bitirmek, Atatürk ilke ve devrimlerini yok
etmek.Yerine getirmek istedikleri ise İslam’ı esaslara göre idare
edilecek yeni bir sistem, adına ister cumhuriyet deyin ister baska
bir sey. Cumhuriyet’in temel tası olan “Ulus Devlet”i kendi
anlayısları doğrultusunda değistirip, çağdaslık, uygarlık ve
demokrasi kavramlarını takiyye olarak kullanıp “Müslüman”
kimliğini öne çıkarmak, Türkiye’yi ümmet toplumuna
dönüstürmek.
Bu soruların cevaplarının daha genis açıklamalarını nasıl,
neden ve niçinler ile ilerideki bölümlerde okuyacaksınız ancak
kısa ve net olarak sunu söyleyebilirim ki bunların sorumlusu
dini siyasete alet eden, dini kullanmaktan çekinmeyen oy ve
iktidar için her türlü tavizi veren politikacılardır. İste o
politikacılardan bazıları ve özellikleri.
Menderes’in, “Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz”.
diyerek baslattığı dini siyasete alet etmesi,
Demirel’in, tarikatlar üzerinden siyasi gelecek araması,
Erbakan’ın, tarikat liderlerine Basbakanlık Konutunda
yemek vermesi,
Çiller’in, tarikatlardan ve liderlerinden medet umması,
Özal’ın, tarikat üyesi olduğunu söylemesi,
Erdoğan’ın, hedefinin din eksenli bir toplum ve
cumhuriyet olduğunu saklamaması,
Gül, dindar kimliği ile öne çıkarılan bir cumhurbaskanı.
Laik demokratik Türkiye Cumhuriyet’i üzerine kurulan
tuzaklar yeni değil 1925’ den beri devam ediyor, bu hedefe
ulasmak için saldırdıkları ve değistirmek istedikleri Anayasa’nın
ilgili maddeleri ve tümüyle yok etmek istedikleri Atatürk
Devrimleri. Temeldeki çatısma Atatürk Devrimleri ile karsı
9
devrimciler arasında geçmekte, laik cumhuriyetle hesaplasma
içinde olanlara nasıl karsı konulacak, nasıl diretilecek, çare ne?
Laik bir cumhuriyet’te mi kalacağız, yoksa dinci bir düzende
mi?Asıl sorun burada.
İste bu arastırma Atatürk Devrimlerinin, din, laiklik ve
devrim anlayısı içersindeki olusumunu ve 1920 de TBMM’nin
kurulusundan itibaren bu güne kadar geçen süreç içersindeki
karsı devrim düsünce söz ve eylemlerini, dinci ve bölücü kimliği
ile ayaklananların tuzaklarını, takiyyelerini ve isbirliklerini,
Atatürk Devrim’lerinin nasıl kimler tarafından bilerek,
bilmeyerek veya alet olarak sinsice yok edilmek istendiğini ve
alınacak tedbirleri ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Arastırmada, okuduğum kitap ve makalelerle, izlediğim
panel ve konferanslardan tuttuğum notlardan faydalanılmıs ve
kaynakçalarda belirtilen kitapların bir bölümünden alıntı ile bu
notlar bir araya getirilerek bu arastırma meydana çıkarılmıstır.
Arastırma tamamen amatör bir ruhla ve hiç bir maddi menfaat
gözetilmeden yapılmıs, Atatürkçü bir kisi olarak geçmis, bugün
ve geleceğin bir değerlendirmesi yapılarak nasıldı, ne oldu, ne
oluyor ve ne olacak sorularının cevapları aranmıstır. Yani bir
nevi 87 yıllık Cumhuriyetin ve Atatürk Devrimlerinin faaliyet
sonu incelemesi yapılmıstır. Genç ve gelecek kusağa kısa ve öz
bilgi vermek amaçlanmıstır. Arastırmanın tamamlanmasında
hedeflenen tarih 3 Mart 2010 dur yani 3 Mart 1924 tarihinde
çıkarılan 3 Devrim Yasasından 86 yıl sonrası o günlerden bu
günlere kısa bir bakıs.
Kaynaklardan yaptığım alıntılar, benim alıntılara numara
vererek aynı sayfa da veya son sayfa da belirtmek, okuma
bütünlüğünü bozduğu ve konudan uzaklastırdığı düsüncemden
dolayı belirtilmemistir. Kaynakçalardaki değerli yazarlara
eserleri için tesekkür ederken bu uygulamam için hos görülerine
sığınıyorum.
2. DİN:
Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel felsefesi olan
Atatürkçü Düsünce Sistemi ve bu felsefeye göre olusturulan
10
ilkeler ve devrimleri incelerken üzerinde durulması ve
incelenmesi gereken konulardan biri din olgusudur.
Devrimler, İslam esaslarının hakim olduğu ve ümmet
toplumundan, laik ve ulus toplumuna geçisin ifadesidir.
İnsanların 1920 yılındaki dini inanıs ve anlayısları
düsünüldüğünde devrim’lerin ne kadar zor sartlar altında
gerçeklestirildiği ortadadır.
Bu gün devrimlere karsı yapılan mücadelenin temel
tasında yine din vardır. Peki nedir bu din?
Toplumların temel organlarından birini olusturan din,
evrendeki maddi ve hissedilen olayların dısındaki gerçeği
insanların anlaması, onunla temas etmesi, ona uygun olarak
yasama cabasıdır. Vahiye dayanan dinlerin temel vazifesi,
insanların kisiler olarak tek tek ulu bir varlık olan Allah’a
bağlanmalarını sağlamaktır.
Din insanın ortaya çıkısı ile baslar ve insan topluluğunun
her çesidinde vardır.
Din sadece bir inanç sistemi değil topluluğun ilim, sanat,
felsefe, hukuk ve siyasi isleyisinde de etkin rol oynayan
kaynaktır.
Din, Allah ile kul arasında bir bağlılıktır,
Din, hayal değildir, gerçektir ve insanlar için gereklidir,
Din, inanan kisilere güç verir. Kisilerin kisisel
faaliyetlerini etkiler,
Dinler, medeniyetin bir ürünü olmadığı gibi, belli bir
medeniyete de bağlanamaz,
Din, devlet fikir ve ekonomik hayata iliskin faaliyetlerin
akıl, mantık, bilimsel ve teknolojik esaslara, kisisel ve milli
çıkarlara, insanlığın bir bütün olarak yararlanmasına uygun
olarak yürütülmesine karsı değildir,
Dinin amacı; İnsanı kisi olarak ahlaklı, ailesine ve yurduna
yararlı insan yapmaktır,
Dinin vazifesi; İnsanları kisiler olarak Allah’a doğrudan
bağlamaktır.
Din insana özgüdür.Ancak bu insanın sadece kisiliği ile
ilgilidir. Toplumun ve bunun egemen ifadesi olan devletin dini
olmaz. Ya dinsel devlet veya toplum düzenleri olur, ki bunlar
11
egemenliğin kaynağının ilahi olduğu toplumsal düzenlerdir, yani
teokratik düzenlerdir, ya da devlet veya toplum düzenlerinin
dısında din olur, bu da laik sistemdir.
Teokratik düzenlerde din, laik düzenlerin tersine kamusal
bir değer olarak ortaya çıkmaktadır. Bu düzenlerde doğal olarak
din ve vicdan hürriyeti, esitlik ortadan kalkmakta milli devletin
yerini aile saltanatı, zümresel devlet almaktadır. Bu düzende
dinle devlet aynıdır. Hukuk dindir, dinde hukuktur.
Laik düzende ise, din devletten, devlet dinden ayrıdır.Din
ve vicdan hürriyeti ön plandadır. Milli devlet kavramı ve
demokrasi vazgeçilmez unsurlardır. Din ve hukuk farklıdır. Din
hukuk değil, hukuk din değildir.
Bireylerin özgür vicdani tercihlerine dayanan ve sosyal bir
kurum olan din, siyasal yapıya egemen olmaya basladığı veya
ulusal irade yerine siyasal yapının hukuksal kurallarının geçerli
temellerini olusturdukları anda toplumsal ve siyasal barısın
korunması imkansızdır.
Hukuksal düzenlemelerin ulusal irade yerine dinsel
buyruklara dayandırılması, birey özgürlüğünü ve bu temelde
demokratik isleyisi olanaksız kılar.
Çağdas demokrasiler, din ve devlet islerini birbirinden
ayırtarak, dini siyasallasmaktan ve yönetim aracı olmaktan
çıkarır.
Din ile devletin, din ile hukukun iliskileri ve Türkiye’de
laikliğin anlamı incelenirken, İslam dünyasını baska dinlerin
hüküm sürdüğü ülkelerden ayırtan büyük bir fark vardır. O da
İslam Seriatıdır.
Seriat, dünyayı da ahreti de düzenleyen İslam kuralları ve
bu kurallara göre kurulduğu kabul edilen Teokratik (Siyasi
iktidarın Allah’ın temsilcileri olduklarına inanılan din
adamlarının elinde bulunduğu siyasal düzen, din erki. Dine
dayalı yönetim biçimi.) devletin temelidir. Allah’ın isteklerinin
yerine getirilebilmesi için yürünecek yol olarak ta tarif edilen
seriat dini inanç ve ibadetleri de kapsamak üzere din kurallarının
bütününü ifade eder.
İslam Seriat’ı, sadece inanç ve ibadetle ilgili kurallar
koymakla yetinmemis toplum hayatının çesitli yönlerini hatta
12
özel hukuk iliskilerini düzenleyen kurallarda koymustur.
Seriatla bir devleti idare etmek sırf Kur’an buyruklarını
uygulamak o toplumun adil ve sağlıklı yönetimini sağlar mı?
Hayır. Çünkü Kuran’da hukuki hüküm bildiren ayet sayısı elli
kadardır. Onlar da evlenme, bosanma, sahitlik, miras gibi aile
hukukunun bir parçasını kapsar. Bunun içindir ki seriat
uyguluyorum diyen devletler dahi dünya iliskilerinin büyük
bölümü için yasalar çıkarmıslar ancak bu yasalarında yine de
seriat hükümlerine amir kurallar koymuslardır.
Seriat’ın dünya iliskileri ile ilgili hükümleri neler bir de
bunları inceleyelim ki seriat isteyenlerin dincilerin bizi nerelere
götürmek istediklerini tam olarak anlayalım. Seriatın dünya
hukuk iliskileri dörde ayrılır.
a) Münakahat ve Müfareat ( Nikah ve bosanma ile, yani
aile hukuku ile ilgili kurallar)
b) Muamelat ( Borçlar hukuku, mal edinme, dava usulleri
ile ilgili kurallar)
c) Ukubat ( Ceza hukuku ile ilgili kurallar)
ç) Feraiz ( Miras hukuku ile ilgili kurallar)
İslam hukukunun kaynakları ise, sırasıyla “Kuran’ı Kerim”
(Kutsal Kitap),“Sünnet” (Peygamberin söz ve davranısları),
“Kıyas’ı Fukuha” (Dini hukuk bilginlerinin kıyas yoluyla
çıkardıkları sonuçlar), “İcma’i Ümmet (Belli bir konuda görüs
birliğidir).
İslam medeniyeti ve hukuku, esasında seriat dısında bir
hukuk kaynağı ve kanun koyucu kuvvet kabul etmez.Ancak dini
kuralların açıkça aksini emretmediği hallerde hükümdarların
“kamu yararı için” kurallar koyabileceklerini İslam hukukçuları
kabul etmislerdir. Buna sebepte Kuran’da yazılı olan
hükümlerin bu günkü sartlarda yeterli olmamasıdır.
Osmanlı Padisahları devlet teskilatı, idare, maliye,
ekonomik hayat ve ceza hukuku ile ilgili konularda emir ve
ferman yoluyla, ser’i hile yoluyla kanun ve nizamlar
koymuslardır. Ancak bu uygulamanın bir kısmında din bilginleri
ortak bir paydada bulusamamıslardır.
Süphesiz bir İslam Devleti olan Osmanlı
İmparatorluğu’ndaki devletin ve padisahın yararı hangi
13
kuralların konmasını gerektiriyorsa o yolla hareket edebilmek
için Ser’i hukukun sınırları zorlanmıstır.
Din, islam ve seriat, yüz yıllar boyu bu sistemle yönetilen
bir devlet Osmanlı ve Osmanlı’nın küllerinden doğan laik bir
sistemle yönetilen bir Cumhuriyet, Türkiye.
Atatürk’ün dinle ilgili düsüncelerini asağıdaki sözlerinden
okuduğumuzda O’na dinsiz diyenlerin aslında kendilerinin din
değil seriat yanlısı olduklarını ve Atatürk’ün sık sık sözünü
ettiği din tacirleri olduğunu çok rahat anlayabiliriz.
“Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına
imkan yoktur.Yalnız surası var ki din, Allah ile kul arasındaki
bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade
edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç
kisilerdir. İste bu vaziyete muhalifiz ve buna müsaade
etmiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar saf ve masum
halkımızı aldatmıslardır. Bizim ve sizin asıl mücadele
edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir.”
“Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete sahiptir. Bu
faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip
alamamıstır ve alamaz.”
“Bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Hangi
sey akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur, biliniz ki o
bizim dinimize uygundur. Eğer bizim dinimiz aklın , mantığın
uygun düstüğü bir din olmasaydı, mükemmel olmazdı, son din
olmazdı.”
“Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının sesine
uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düsünüse ve
düsünceye karsı değiliz. Biz sadece din islerini, millet ve devlet
isleriyle karıstırmamaya çalısıyor, kasıt ve fiile dayanan
bağnazca hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat
vermeyeceğiz.”
“Türk Kuran’ın arkasından kosuyor, fakat onun ne
dediğini anlamıyor, içinde neler var, bilmiyor ve bilmeden
ibadet ediyor. Arkasından kostuğu kitapta neler olduğunu Türk
anlasın.”
Atatürk dine karsı olmamıs, dinin geçerlilik alanı
konusunda bazı kisilerle farklı düsünceye sahip olmustur.
14
Bazıları dinin ferde dönük iman ve ibadet kısımlarını bir tarafa
bırakıp, dinin topluma dönük yönlerini ön plana çıkararak, bütün
dünyevi, hukuki, teknik isleri din ile çözme taraftarı olduklarını
baska türlü düsünenlerinde dinsiz olduklarını iddia etmislerdir.
Oysa ki; Atatürk, İslam dinin evrenselliğini dünya isleriyle
ilgisinde değil, ahrete dönük iman ve ahlak ilkelerinde insanlığı
kucaklamasında buluyordu. O’na göre dinin özü “Allah ile İnsan
iliskisidir.O’nun yeri kisinin vicdanıdır.”
Türk Milletinin olusmasında etken olan unsurlar arasında
din birliği esası yoktur. Asıl olan vatandaslık kavramıdır ve bu
kavrama sahip olan kisilerin dini seçme ve dini duyguları ile
ibadet uygulamaları devletin tekelinde değil kisilerin
vicdanındadır.
Atatürkçülükte hürriyet anlayısı; “Fikri hür, vicdanı hür,
irfanı hür insanları ister.” Hiç bir temel kurumun diğer
kurumları kontrol etmesini kabul etmez. Din görevlileri ile dini
merasimi yapacak kisilerin uygulama yerleri; ibadet yerleri ile
eğitime ayrılmıs özel yerlerdir.
Atatürk’ün bu düsüncelerine karsılık bu gün iktidarda
“Laiklik karsıtı eylemlerin odağı” olduğu Anayasa
Mahkemesince belirlenmis ve cezalandırılmıs bir parti, AKP
vardır. 1920 den beri devam eden din tacirlerinin, dini siyasete
alet eden politikaları, muhafazakar sağ partilerin iktidarlarında
yükselmistir. Bu yükselis dinci AKP iktidarında simdiye kadar
gelemediği en üst seviyeye çıkmıstır. Bu partilerin iktidarda
bulundukları süreçte din bir baskı ve sömürü aracı olmus din
adamı, is adamı ve parlamenter üçgeni kendi çıkarlarına uygun
bir demokrasi anlayısı getirmis, buna uygun bir sosyal ve
ekonomik düzen anlayısı olusarak Türkiye’de dinci bir
yapılasmanın temeli atılmıs giderek tarikatlar ve cemaatler
siyasi hayatta etkin olmustur.
Türkiye’de din savasları olmamıstır ama mezhep savasları
hep iktidardaki sağ partilerin kıskırtmaları veya dini hayatın bos
bırakılarak tarikatlara ve cemaatlere teslim edilmesi ile din adına
yapılan isyanlara ve eylemlere sebep olmus binlerce
vatandasımız can vermistir.
15
İste 87 yıldır Türkiye’yi yukarıdaki esaslarda bir devlet
haline getirmek isteyenlerin karsı devrim çabalarında sonuca
ulasamamalarının önündeki en büyük engel laik devlet sistemi
ve onun uygulamalarıdır.
3. LAİKLİK:
Atatürkçü Düsünce Sisteminin ve Türkiye Cumhuriyet’inin
kurulusundaki temel taslarından bir tanesi ve en önemlisi laiklik
ilkesidir. Nedir laiklik?
Önce laik kelimesi ile baslamak ve bu kelimeye yüklenen
anlam ile laiklik kavramına açıklık getirmek sonrada uygulama
alanlarını özellikle Hıristiyan dini ile İslam dini açısından, İslam
dininin egemen olduğu Türkiye’de laikliğin neden gerekli ve
olmazsa olmaz olduğunu açıklamak gerekir.
Laiklik kelimesi, dilimize Fransızca’dan geçmistir.
Fransızca’ya ise Latince Laicus’dan, o da Grekçe Laikos
sıfatından gelmektedir. Grekçe’de Laos halk, Laikos din
adamlığı sıfat ve yetkisini tanımayan ya da dinle ilgisi olmayan,
halkla ilgili olan anlamındadır. Buna göre laik kimse, halktan
olan, ruhban sınıfına mensup olmayan kimse demektir. Laikos
sözü dini sistemle kurulmus toplumda din adamları dısında
kalan kimseleri anlatmak için kullanılmıstır. Hıristiyanlıkta
kilise adamlarına Clerici, bunun dısındaki müminler topluluğuna
da Laici denilmistir.
Sıfat olarak ise laik kelimesi, devletin, bireyin, ya da
varlıkların ve beseri iliskilerin dini kurallara bağlı olmayan
niteliklerini belirtmektedir. Sözcük bu anlamda 19’ uncu
yüzyılın ikinci yarısından itibaren “Laik toplum”, “Laik devlet”
gibi kullanılmaya baslamıstır.
İnsanlığın gelisim süreci içersinde gelismelere paralel
olarak meydana çıkan olgular ısığında felsefe, bilim, hukuk ve
sanat dallarında laik kelimesinin tarihi olarak ta bir manası
ortaya çıkmıstır. Bu gelisim içersinde var olan dini hüviyetlerin
toplum hayatında ayrılması ve ayrıstırılmasıdır. Yani din ile
ilmin, din ile hukukun, din ile sanatın ve son olarak ta din ile
devletin ayrılmasıdır.
16
Felsefe açısından laiklik, iman ve inanç yerine aklın
egemenliğinin kabul edilmesidir. Siyasal alanda laiklik, siyasal
iktidarların dinsel iktidarlardan ayrılmasını ifade eder. Hukuki
anlamda ise devlet ile dinin birbirine karısmamasıdır. Sosyal
açıdan ise bağımsızlık ve çağdaslık anlamlarını tasımaktadır.
Bu dört anlamın birbirleriyle olan iliskileri neticesinde
laiklik “Hür, bağımsız ve çağdas devlette; devlet isleriyle din
islerinin birbirinden ayrılmasını ve devletin siyasal, iktisadi ve
hukuki düzeninde dinsel inançlar yerine aklın egemen olmasını”
ifade etmektedir.
Laiklik dinsel bir kavram, yalnız bir vicdan özgürlüğü
değildir, yalnız din ve devlet islerinin birbirinden ayrılması da
değildir. Dini eylem ve düsünceleri dünya ve devlet islerinden
ayırtmak demektir. Laiklik devlet ve toplum yönetiminde
kanunların ve her türlü düzenlemenin dini kurallara göre değil
toplumun ihtiyaçlarını karsılayacak çağdas, bilim ve teknolojiye
uygun kurallardır.
Laiklik ilkesine asıl özelliğini veren üç ana unsur; Devletin
temel yapısı ve isleyisinin din kurallarına tabi kılınmaması,
devletin dinler karsısında tarafsız olması ve bireylere hiç bir kisi
veya kurum tarafından dinsel baskı ve zorlama yapılmamasıdır.
Laiklik inanca karsı değildir, laiklik teokrasiye, dini
iradeye , dini devlet yönetimine, tek adam yönetimine karsıdır
Laikliğin karsı olduğu teokrasi sadece İslam teokrasisi değil
Hıristiyan ve Musevi teokrasisi de olabilir. Laiklik bir inanç hele
dinsizlik değil, bir devlet niteliği, bir devlet yönetim sistemidir.
Atatürkçülükte laiklik ilkesi devlet ve dinin ayrılığı,
devletin dinsel kurallara dayanmasıyla tam açıklanamaz, laiklik
ilkesi aynı zamanda kisiye din konusunda özgürlük tanıması ve
bu özgürlüğün korunmasıdır. Dinsel inancından ötürü kisinin
ayrıcalıklı davranıslarla karsılasmamasıdır.Yasalar önünde
kisilerin dinsel farklılıklar güdülmeksizin esit olmasıdır. Bu
açıdan laiklik din konusunda kisinin özgürlüğünün öbür kisiler,
toplum ve devlet tarafından tanınması, saygı gösterilmesi ve
yaptırımlarla korunmasıdır.
Laikliğin kelime, felsefi yapı, siyasal ve hukuki alanla,
sosyal yapıdaki anlam ve uygulamalarını kısaca inceledikten
17
sonra Osmanlı İmparatorluğu’ndaki gelisimi, Hıristiyan ve
İslam dinlerindeki ülkelerdeki din adamlığı müessesesi
uygulaması, ile Müslüman bir ülke olan Türkiye’deki
uygulamalarına ve bu uygulamanın olmazsa olmazı Diyanet
İsleri Baskanlığı’na kısaca bir göz atmakta fayda vardır.
Batılılasma yönünde Osmanlı’da ilk adımlar 18’inci
yüzyılda Padisah III’ üncü Selim ve I’ inci Mahmut’la baslamıs
ve Tanzimat döneminde hız kazanarak 1839 Gülhane Hattı
Hümayunu, Tanzimat Fermanıyla ve 1856 Islahat Fermanı ile
din ve mezhep hürriyetinin teminat altına alındığı açıklanmıstır.
1876 Kanun-i Esas-i, Birinci Mesrutiyet ile birlikte gelismeler
anayasal bir güvenceye kavusturulmus, din hürriyeti tesis
edilmis ve memlekette var olan bütün dinlerin özgürce faaliyeti
devletin koruması altına alınmıstır. 1908 de İkinci Mesrutiyet ile
dini hukuk değisiklikleri yapılıp daha çağdas düzenlemelere
geçilmistir.
Ancak padisahlık ve seyhülislamlık kurumlarının varlığı
ve teokratik bir sistem bu laiklik uygulamalarının tek ve doğru
uygulanmasını engellemis ve düzenlemeler uzun ömürlü
olamamıs zaman içersinde kesintiye uğramıstır.
Milli Mücadelenin kazanılmasından sonra 1928 yılına
kadar hukuk, eğitim, sosyal yasantı ve hayatın her alanında
yapılan devrimler ve çıkarılan kanunlar ve uygulamaları ile
laiklesme yolunda pek çok adım atılmıs, fakat 1924
Anayasa’sının Devlet Dininin “İslam” olduğu yönündeki
maddesi olduğu gibi kalmıstı. 9 Nisan 1928 yılında yapılan
değisiklik ile devletin resmi bir dine sahip olduğu yolundaki bu
madde kaldırılmıs ve fiilen laiklesmis olan devletin Anayasa’sı
da laiklesmistir. Laiklik ilkesi de 1937 yılında Türkiye
Cumhuriyet’i Anayasasına girmis, 1960 ve 1982 yıllarında ki
Anayasalarda da yerini almıs ve Türkiye’de bu gün 1982
Anayasa’nın 24’üncü maddesi ile laiklik kavramı tarifini
bulmustur.
Yukarıda tarihi gelisimi ve çesitli yönleriyle anlamı
açıklanan Laik ve laiklik sözü, değisik ülkelerde, çesitli
dönemlerde, birbirinden farklı anlamlarda kullanılmıs, laiklik
18
tarifi üzerinde herkesin katıldığı tek ve genel bir tarifi
yapılamamıstır.
Laiklik yukarıda açıklandığı sekilde sadece felsefi,
ideolojik bir kavramdan ibaret değildir hayata geçirilen ve
hayatın her safhasında uygulanan ama uygulamasını toplumun
fark etmediği ancak dinci dayatmaları karsısında farkına vardığı
bir ilkedir. Böyle olunca,uygulandığı ülkenin dini siyasi,sosyal
sartları laiklik anlayısını etkilemektedir. Laiklik anlayısının ve
uygulanısının dinler ve ülkeler arasında büyük farklılıklar
göstermesi kaçınılmaz bir durumdur.
Laikliğin Hıristiyanlık dininde ki uygulamasında din
baslangıçta devlete hakimdi. Kilise halkın yalnız davranıslarını
değil düsüncelerini de kontrol altında tutma cabasın da idi,
düsünceleri kilisenin öğretileri ile çatısanlar aforoz ediliyordu.
Ancak kiliseye karsı mücadelenin gelismesi ile laik devlet
düzeni kabul edilerek kilisenin devlet üzerindeki yetkileri
kaldırılmıs, devlet kendi demokratik yetkilerine kavusurken,
kilisede çok genis mali kaynaklarını, güçlü organizasyonlarını
ve eğitim kurumlarını muhafaza etmis ve kendini devletten
ayırtarak tam bağımsız özerk ve özgür bir kurum haline
gelmistir. Hıristiyanlıkta mevcut olan ve ordu gibi hiyerarsi bir
düzene sahip olan ruhban sınıfı vardır ve ülkenin siyasi
sınırlarını asan bir organizasyona sahiptir.
Hıristiyanlıkta ruhban sınıfı etkindir ve hayatın her
safhasında vardır. Bir Hıristiyan dünyaya geldiğinde vaftiz
kuralını yerine getirmek için papaza muhtaçtır, günahlarını
affettirmek için ruhanilerden birisinin aracılığına ihtiyacı vardır.
Nikahını ancak kilisede papaz nezaretinde kıydırabilir. İbadetini
papaz olmadan yapamaz. Ölümünde defnedilmesi için bir din
adamının bulunması gereklidir.
İslamiyet’te ise bir ruhban sınıfı yoktur, sadece din
görevlileri vardır ve bu ruhban sınıfı ile din görevlileri arasında
büyük farklar mevcuttur. İslamiyet’te var olan din adamları
sadece kamu görevlisidir ve halk üzerinde hiç bir yetkiye sahip
değillerdir. Dini esasları bilen her hangi bir kisi din adamlarının
topluluk için yaptıkları görevleri yerine getirebilir. Bir
Müslüman çocuğu doğduğunda aileden gelen dini otomatik
19
olarak alır ve özel bir törene ihtiyaç yoktur. Sadece geleneklere
göre babası veya bir aile büyüğü ezan okuyarak adını koyabilir.
Kendi ibadetini herhangi bir mekanda yapar her zaman camiye
gitmesine gerek yoktur. Toplu halde namaz kılmaları gerekirse
içlerinden biri imam olabilir. Kisi Allah ile bas basa dır, araya
din adamı girmez duasını ve Allah’tan günahlarının affını
kendisi isteyebilir. Evlenmesi için din adamına ihtiyacı yoktur.
Resmi kurumlara müracaat ile evlenebilir, dini nikah sart ve
öncelikli değildir. Öldüğü zaman dini kurallara göre yıkanması
ve gömülmesi için din adamına ihtiyaç yoktur, bu kuralları bilen
bir kisi bu islemleri yapabilir ve yapması da farzdır.
Din adamlarının din kurallarını uygulamasında böyle güçlü
temel farklılıkları olan iki dinden Müslüman ve teokratik bir
sistemden cumhuriyete geçen ve bu sistemi geri getirmek
isteyenlerin var olduğu Türkiye ile tek sorunu mezhepler
karsısında devletin tarafsızlığını sağlamaktan ibaret olan
Hıristiyan batı ülkelerindeki laiklik uygulaması farklıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti demokratik, laik, sosyal bir
hukuk devletidir. Anayasa’da yerini bulan bu nitelikler,
Cumhuriyet’in değistirilemez nitelikleri olup Anayasanın 4 üncü
maddesi ile korunmustur. Cumhuriyet’in kurulus felsefesinin
temel direklerinden birisi olan Laiklik ilkesi 1982 Anayasa’sının
24’üncü maddesi ile tarif edilmis ve uygulamanın ana kuralları
belirlenmistir.
“Madde 24: Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat
hürriyetine sahiptir.
14’üncü madde hükümlerine aykırı olmamak sartıyla
ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dini ayin
ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya
zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve
suçlanamaz.
Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve
denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve
orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer
alır. Bunun dısındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kisilerin
kendi isteğine küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine
bağlıdır.
20
Kimse devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki
temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırmak
siyasi veya kisisel çıkar yahut nüfus sağlamak amacıyla her ne
suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal
sayılan seyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz”
Anayasa’nın 24’üncü maddesindeki mecburi din eğitim ve
öğretimi tartısılabilecek bir konudur ve 1982 rejimin dayattığı
konulardan bir tanesidir yine aynı sekilde 136’ıncı madde ise
DİB lığı yer almaktadır. Bu iki konunun Anayasa’da yer alması
Türkiye Cumhuriyeti’nin laik olmadığı sonucunu çıkardığı
tartısılmaktadır. 2007 yılında AİHM’ si, açılan bir davada,
Türkiye’de din dersinin nesnel, elestirel düsünceye yer veren,
çoğulcu bir sekilde okutulmadığı sonucuna ulasmıs ve
sözlesmenin din ve vicdan özgürlüğüne iliskin maddesinin ihlal
edildiğine karar vermistir. Halen bu karar 3 yıl geçmesine
rağmen uygulanmamıstır. Laik bir ülkede din dersinin zorunlu
olmaması gerekir, Avrupa’nın hemen hemen hiçbir ülkesinde
böyle bir zorunluluk yoktur. Anayasa’nın 24 üncü maddesi
değistirilemiyorsa din ve ahlak kültürü dersi ayrılır bu ders
mecbur olur ve bu derste bütün dinler hakkında nesnel, çoğulcu,
elestirel düsünceye yer veren bilgiler verilebilir. Din dersi ise
seçmeli olur.
Türkiye’de laik sistemin uygulanmasındaki en önemli
güç, devlet ve devletin kurumlarıdır. Laik sistemde her ne kadar
din ve devlet isleri birbirinden ayrılmıstır ilkesi en önemli
özellikse de Türkiye’de din isleri, Basbakan’lığa bağlı bir Devlet
Bakan’lığının bünyesindeki Diyanet İsleri Baskanlığı’nca (DİB)
yürütülmektedir. Bu yöntem sekli laiklik tarifine aykırı bir
yöntem ve devletin Sünni Müslümanların din islerine bakan bir
DİB lığı örgütü kurmus olması dine devletin müdahalesi olarak
değerlendirilse bile bunun Türkiye’nin İslam’ı bir topluluğa
sahip olması ve zorunlu olarak din islerinin Hıristiyanlıkta
olduğu gibi özerk kilise kurumlarına bırakılmamasını
gerektirmistir.
Türkiye’de batılı laik ülkelerdeki gibi, tam ayrılık
sistemine gidilmesi, tarikat ve cemaatlerin din teskilatına sahip
olmalarını sağlar bu da din ve devlet hayatında kaosa yol açar ve
21
Cumhuriyet kazanımlarının tamamını yok eder. Eğer DİB lığı
olmasaydı dinin idaresi tarikatlara, cemaatlere bırakılırdı ki bu
da çok sesli din uygulamasını getirirdi. Her politik akım kendine
göre bir örgütlenmeye gider, din politik akımlara göre
bölünürdü.
DİB’ lığı Türkiye’nin özellikleri sebebiyle ortaya çıkmıs
olan ve aslında laikliğe aykırı değil, onu koruyucu nitelik
tasıyan bir çözüm tarzıdır. DİB’ lığının devlet bünyesi içersinde
bulunması, diğer ülkelerdeki laiklik uygulamasından farklı
olarak tam laik değil, yarı laik bir ortaya çıkarmaktadır. Bu da
Türkiye’nin İslam anlayısı içersinde dinin devlet yapısına
müdahale edebilme imkanına son vermek, dinin kendi seriat
kanunlarına göre değil toplumun bir kurallar sistemi içersinde
yasamasını sağlamak için laik kuralları koruyabilmek amacıyla
alınmıs mecburi önlemlerdir. Batı ülkelerinin uygulamalarına
göre Türkiye’deki bu kendine has olan uygulama yine
politikacıların dini siyasete alet etme becerilerinin en yüksek
seviyede olması ve halkın da buna meyilli olması nedeniyle DİB
lığının “laiklik ilkesi doğrultusunda bütün siyasi görüs ve
düsüncelerin dısında kalarak görevi yerine getireceği” hükmü
iktidar olan partilerin anlayısları çerçevesinde değisiklik
gösterebilmektedir. Özellikle Türkiye’deki etkin mezhep olan
Sünni anlayısa sahip kisilerin idaresi altındaki DİB lığı ikilik
yaratacak uygulamalar yapabilmektedir.
Bu gün laik devlet yapısı içersinde DİB lığının yapısı ve
uygulamaların tartısılmakta ve özellikle Alevi vatandaslarımız
bu konuda sikayetçi olmaktadırlar. Bu günlerde hükümet Alevi
Çalıstayı adı altında bir çalısma baslatmıs ve sonuçta Aleviler’
in Çalıstay’a katılan bir bölümü ile hükümetle asağıdaki
konularda mutabakata vardıklarını açıklamıstır. Tepkilerden,
toplantıya katılmayan Alevilerin raporda yer alan görüslere
katılmadıkları anlasılmaktadır. “Madımak Oteli’nin müze
olması, cem evleri ve kültür evlerinin yasal statüye
kavusturulması, zorunlu din derslerinin kaldırılması, Alevi
köylerine cami yapılma politikalarından vazgeçilmesi, basta
Hacı Bektas Dergahı olmak üzere “ellerinden alınmıs
değerlerin” gerçek sahiplerine iadesi”. Alevi sorunları gerçekte
22
devletin laikliğe iliskin uygulamalarından ya da
uygulamamalarından kaynaklanmakta, laiklik ilkeleri doğru
dürüst uygulansa, Alevilerin sorunları çözülecektir. Beklenecek
ve görülecektir. Çünkü, DİB’ lığı Alevileri yok saymakta
hükümet olaylara kendi görüs açısından bakmakta ve Sünni
inanıs dayatmaları ile sonuca gitmek istemektedir.
Kamu hizmeti kurumu olarak DİB lığının devletin
bünyesinde bulunması gereklidir. Ancak yukarıda belirtilen
sakıncaların ortadan kaldırılması ve uygulamaların her vatandas
için esit sartlarda yerine getirilmesi için politikacıların ellerini
DİB lığından çekmeleri ve DİB lığı teskilatı Anayasa’nın
136’ıncı maddesinde yazılı “Genel idare içinde yer alan DİB
lığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüs ve
düsünüslerin dısında kalarak ve milletçe dayanısma ve
bütünlesmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen
görevleri yerine getirir” hükümlerine uymalıdır. Bu maddeler
Batı ülkelerindeki klasik laiklik sekline uymasa bile Türkiye’nin
özellikleri itibarıyla ortaya çıkmıs ve din islerinin devlet
kontrolünden uzak sekilde, cemaat teskilatlarına bırakılması gibi
çok sakıncalı durumu önleyen ve aslında laikliğe aykırı değil
onu koruyucu nitelikte yasal düzenlemelerdir. Türkiye’ye özgü
laiklik anlayısına uygun maddelerdir. Buna karsı olanlar vardır
ve bunların amacı din islerini devletin kontrolünden çıkararak
tamamıyla cemaatlerin kontrolüne bırakmaktır.
Dinci kesimin veya dinci iktidarların laiklik anlayısı ise
yukarıdaki açıklamalardan farklıdır. Bu gün Türkiye’de dinci bir
partinin hükümet olduğu bir iktidar vardır ve bu partinin en
büyük kavgası laik sistemledir. Onlar laikliği sadece din esasına
göre ele almakta ve laiklik tabirini sadece inançların teminatı
olarak kullanarak “farklı inanç ve değerlere esit mesafede olan
devlet” diye tanımlamaktadır.
Sonuç olarak Türkiye’de Atatürk ilkeleri ve devrimleri ile
yerini bulan Laiklik ilmi olmaktır, çağdaslıktır, esitliktir, dini,
devlet islerine ve siyasete karıstırmamaktır. Dinin bir takım
siyasetçiler veya softalar ve din tacirleri elinde bir çıkar aracı
olmasına kesinlikle engel olmaktır. Kimseyi, inanmaya ve
ibadete zorlamamak, kisilerin din ve vicdan hürriyetine sahip
23
olmalarıdır. Genel adap ve ahlak kurallarına aykırı olmamak
kaydıyla kimsenin ibadetini engellememek ve yasaklamamaktır.
Devletin korunması ve devamı anlamını tasımakta, devletin ilahi
iradeyle değil insan iradesiyle olusması anlayısının uygulamaları
devlet yönetiminin din kurallarına bağlı olmaması demektir.
4. DEVRİM:
Toplumlar tarih boyunca değisikliğe uğramıslar, bu
değisikliklerden bir kısmı zamanla ve toplumu sarsmadan
meydana çıkmıs, bir kısmı ise, çabuk ve sarsıcı olmustur.
Toplumun yapısını sarsmadan meydana gelen değismeye
evrim (tekamül) denilmektedir. Değisimin ani veya çabuk, köklü
ve derinden olması bir düzenin, bir düsünüsün değismesine ise
devrim (inkılap) adı verilmektedir. Her devrim ideolojisi bir
geçmisten kopma ve sil bastan etme duygusu tasır.
Atatürk’e gelinceye kadar, tarihimizde görülen değisme ve
yenilik hareketlerinin hepsini bir terimle ifade etmek gerekirse,
evrim kelimesi kullanılabilir.
Buna karsılık, Atatürk’ün baslattığı ve devlet eliyle
gerçeklesen, toplum hayatını ölçülü yöntemle köklü bir biçimde
değistiren hareketlerin hepsine birden Atatürk Devrimleri adı
verilmektedir. Atatürk ilkelerinden birisi olarak “Türk
Milletinin her bakımdan layık olduğu yüksek düzeye erismesi
için zamana bağlı olmayarak devamlı ilerlemeler yapması” diye
tarif edilen Devrimcilik ilkesi tüm devrim uygulamalarında
kendini bulmustur.
Atatürk 30 Ağustos 1925 günü Kastamonu’da gençlerle
yaptığı bir konusmada;
“Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimin amacı,
Türkiye Cumhuriyet’i halkını bütünüyle çağdas ve bütün anlam
ve görünüsüyle uygar bir toplum haline ulastırmaktır.
Devrimimizin temel ilkesi budur.” diyerek benim en büyük
eserim dediği devrimin amacını açıklamıstır.
Atatürk Devrimi, bir Devlet’i Osmanlı İmparatorluğu’nu
ve onun düzenini ortadan kaldırmıstır.
Türk Devrimi, Osmanlı devlet yapısını, hukuk sistemini,
eğitimi, kültür hayatını, donmus kalıplardan kurtarıp, aklın ve
24
çağdas bilimin ısığında, çağın gereklerine uygun bir hale
getirmek zorunluluğundan doğmustur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin doğusu ve gelisimi bir devrimdir.
Atatürk’ün gerçeklestirdiği devrimin meyvesi Türkiye
Cumhuriyeti’dir. Cumhuriyet’in doğusu ve gelisimi ile bir
devrim ve bu devrimin ana olusumunu ümmet toplumundan
laik, sosyal, çağdas bir devlete dönüsümüdür. Türkiye
Cumhuriyeti’ni diğer İslam devletlerinden ayırtan en büyük
özellik Cumhuriyet’in sadece bir devlet sekli olmaması,
Cumhuriyet’in bu devleti ayakta tutan bir ideoloji, çağdas bir
yasam tarzı, çağdas ve demokrat Müslümanların yasadığı bir
ülke olmasıdır.
Atatürk Devrimleri, teokratik bir monarsiden halkın
egemenliğine dayanan laik ve çağdas bir Cumhuriyet’e, dini
esaslara dayanan tek adam, saltanat rejiminden, halk
egemenliğine dayanan laik çağdaslığa geçistir.
Atatürk Devriminin ana hedefi; ulus devletin
yaratılmasıdır. Türk halkı, dil, kültür, ülkü birliği, ortak
paydalarında birbirine bağlı vatandasların olusturduğu siyasal,
hukuksal ve sosyolojik bir yapıya yani ulus olmanın bilincine
Atatürk Devrimleri ile varmıstır.
Ulus devlet yapısının temelinde, vatandaslık esasına
dayanan düsünce yer almaktadır. Bu düsüncede vatandasları bir
birine bağlayan ana unsur din değildir, ırk ve etnik düsünceler
ve olusumlar değildir. Ulusu olusturan vatandaslık kimliği
içersinde Türk kimliği üst ve bağlayıcı, birlestirici kimlik olarak
ortaya çıkmıs ve ortak paydalar üzerinde birlesen ve bu kimlikle
yasayanlara “ Türk Milleti” ismi verilmistir. Bu anlayıs
çerçevesinde Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene!” sözü
bağlayıcı olmustur.Ancak bu anlayıs, alt kimlikleri (Kürt, Laz,
Arnavut, Bosnak, Çerkez vb) inkar etmemis ve Türk
vatandaslığı altında kabul etmistir.
Cumhuriyet’in kurulus felsefesinin temel unsurlarını
olusturan diğer unsur ise Üniter Devlet olgusudur. Ülke ulus ve
egemenlik unsurları ve yasama, yürütme ve yargı organları
bakımından tek ve bağımsız olan devlet Üniter Devlettir. Üniter
devlet vatandaslar arasında ve devlet kurumları arasında esitlik
25
ilkesinin korunmasının, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasının ve
azınlık yaratılmadan, antlasmalarla belirlenmis azınlık
haklarının korunmasının garantisidir.
Atatürk İlke ve Devrimlerine düsman olan ve onları İslam
Esaslarına uygun yeni bir Cumhuriyet hedefinde engel gören bir
kısım, liberal, İkinci Cumhuriyetçi, bölücü ve dinci; Atatürk
dönemini ve devrimlerini elestirerek bu dönemin bir tabu haline
getirildiğini, Atatürkçülüğün anayasal değer haline getirilip
yüceltildiğini o dönemin tek adam dönemi ve eseri olduğunu
hukuktan ziyade tek adam uygulamalarının geçerli olduğunu
belirmektedir. Bunlar, bu gün o günkü sartlarda çıkarılan kanun
ve devrimlerin gelismeye açık olmadığı ve ömrünü tamamladığı,
artık değismesi gerektiğini ve revize edilerek daha demokratik
ve daha hukuksal bir Cumhuriyet’e geçilmesi gerektiğini
savunmakta ve Fransa’nın baslangıçta tabulastırdığı “Devrim
Tarihini” revize ederek bu günkü demokrasiye ulastıklarını
belirtmektedirler.
Evet Atatürk ilkeleri ve devrimler tek adam devri eseridir.
Ama bir meclis ve halkın temsilcileri vardır. Atatürk döneminde
ümmet’ten, millete geçis için devrimler yapılmıs ve o gün
“İnkılabın kanunu mevcut kanunların üstündedir!” sözü ile o
günkü zorluğu ve hukuk anlayısı ile devrimlerin yapılmasında ki
kararlılığı ifade etmektedir. Yine Atatürk İlke ve Devrimlerinin
gelismeye açık olmadığı ve ömrünü tamamladığı düsüncesine en
iyi cevap ise “Devrimcilik” ilkesidir. Bu ilke Atatürkçülüğün
devamlı yeniliğe açık olmasını sağlamaktadır.
Ayrıca bu düsüncede olanların dikkate almadıkları bir
konu daha vardır. O da 1789 Fransız Devrimi var olan düzene,
var olan bir rejime bir baskaldırıydı. Atatürk Devrimleri ise
yalnızca var olan, eskimis, çağdısı bir düzene ve rejime
baskaldırıs değildir. Aynı zamanda yok edilmek istenilen ve
antlasmalarla paylasılmıs bir ulusun yeniden var olus ve
kurtulus savasıdır.
Fransa’da muhafazakar bir kesim vardır ve bu kesimi
temsil eden siyasi partiler 1789 Devriminin ilkelerini tartısma
konusu yapmamakta ve devrimin kazanımlarını ters yüz edip
rejim değisikliğine gidecek düzenlemeler yapmak gibi bir
26
niyetleri yoktur yani onlar devrimle barısıktırlar ve mevcut
Cumhuriyeti değistirmek isteğinde değillerdir. Muhafazakar
partiler veya kuruluslar rejim tartısmasına girmediği gibi
devletin laik otoritesini pesinen kabul etmistir. Rejim’in ve
devletin çağdas özelliklerini ve niteliklerini
tartısmamaktadır.Yapılan tartısma ve oy alarak iktidara gelmek
için verdikleri mücadele ekonomi, iç ve dıs politik gelismeler,
sosyal sorunlar ve daha iyi yasam kosullarına nasıl
ulasılacağıdır.
Türkiye’de de muhafazakar bir kesim vardır ama bu kesim
ve dinci seriatçı kesim iç içe girmistir ve aynı partide temsil
edilebilmektedir. Dolayısıyla muhafazakar görüsü temsil ettiğini
belirten sağ parti dini değerleri ön plana alarak dini siyasete alet
edecek propagandayı yapmakta ve bunu oya çevirmeyi sıradan
bir politika olarak görmektedir. Kendilerini sağ veya merkez
sağda gösteren bu partiler çağdas bir sağ parti olma özelliğinde
değildir. Çünkü oy ve iktidar uğruna dini siyasete alet etmekte
ve dinci partilerle bu konuda bir yarıs halindedirler. Çağdas
demokratik bir parti özelliğinde olmayan bu sağ partiler son
yıllarda iyice silinerek yerlerini dinci partiye bırakmıslardır. Bu
partilerde siyaset yapanlarda yeni gittikleri dinci partide seçilmis
olmanın verdiği rahatlık ve kendilerinin sadece vitrin malzemesi
olmaları nedeniyle seslerini çıkarmamakta ve kendilerine verilen
bazı siyasi payelerle din eksenli bir yörüngede siyasi hayatlarına
devam etmektedirler. Halbuki bu sağ muhafazakar görüsteki
kisiler, aydın muhafazakar siyasal görüslerini ön plana
çıkarsalar ve rejimin din eksenli veya tek adamlığa yönelik
değistirilmesi ile değil, var olan sosyal ve ekonomik zorlukları
ön plana çıkarıp daha çağdas bir ülke için çalıssalar dinci
partilerin güç ve siyasi etkinleri azalacak bu da laik sistemin ve
uygulamalarının Atatürk ilke ve devrimlerine uygun
yürütülmesini sağlayacaktır.
Atatürk Devrimleri sadece mazide yasanmıs tarihsel bir
olay değil, Türk toplumunun tüm sorunlarının çözümünde
kullanılacak geleceğe dönük süreklilik gösteren bir ideolojidir
ve bu ideolojinin adı Atatürkçülüktür. Cumhuriyet değerleri ve
kazanımları olarak, siyasi otoritenin laik olma gereği, ülkenin ve
27
ulusun bölünmez bütünlüğü, ulusal bir dilin kabulü, kamu
yararına, sosyal adalete öncelik tanıyan bu ideolojinin öğeleri
Anayasa’da kendini bulmustur ve devrimin olmazsa
olmazlarıdır. Bunlar; Tek Devlet, Tek Ulus,Tek Dil ve Tek
Bayraktır.
5. ATATÜRK DEVRİMLERİ:
Bu bölüme kadar olan açıklamalarda anlatmak ve
vurgulanmak istenilenler Atatürk Devrimlerinin olus süreci
içersindeki etken olan konuları ve bunların tarihsel gelisimini
incelemek ve bilgilerimizi söyle bir tazelemekti. Nelerdir bu
devrimler? Simdi bunları kısaca görelim ve değerlendirelim.
Atatürk Devrimleri bir bütündür. Hiç bir devrimi bir
diğerinden ayırtmazsınız hepsi birbirini tetikleyen bir süreç
içersinde ihtiyaçlardan doğmustur ve bu ihtiyaçların temelinde
halkın refah seviyesinin yükseltilmesi, çağdaslasma, esitlik,
bağımsızlık, ve sosyal adalet yatmaktadır. Atatürk Devrimleri
genel olarak 1924 yılındaki çıkarılan kanunlar ve onların
uygulamalarıyla baslatılmakta ve böylece benimsenmektedir.
Ben ise daha gerilere Atatürk’ün Milli Mücadeleye baslarken
kafasında olusturduğu düsüncelerle devrimlerin basladığından
hareketle devrimleri daha önceden yapılan uygulamalara ve
düsüncelere çekeceğim.
Devrimleri Siyasal, Hukuk, Eğitim, Ekonomi, Sanayi,
Ulastırma ve Sosyal Hayatta ki uygulamaları ile inceleyecek ve
açıklayacağız.
a. Siyasal Devrimler:
(1)Laiklik ilkesinin benimsenmesi:
Laiklik kavramını ve uygulamalarını önceki bölümlerde
incelemistik. Atatürk daha Milli Mücadelenin baslangıcında
yeni Türk Devleti kurulduğu zaman, onun en modern esaslarla
donatılmıs olmasını istiyordu. Bu düsüncesini de laik bir
sistemle uygulayabileceğini düsünmüs ve tüm devrimlerin ana
yapısını bu laik sistem düsüncesi olusturmus ve meydana çıkan
gelismelere göre safha safha her alana yerlesmistir. Bu nedenle
en büyük ve birinci devrim, laiklik ilkesinin benimsenmesi ve
28
kararlılıkla sürdürülmesidir. Bu kararlılık neticesinde laiklik
ilkesi zaman içersinde Anayasada yerini almıstır.
Osmanlı Devleti tüm kurumlarıyla ve uygulamalarıyla
dinsel bir yapıya sahipti, yeni devletin bu yapıdan sıyrılması
sarttı. Aksi halde,Türk Devleti, Osmanlı Devleti’nin bir devamı
olmaktan öteye geçemez di. Dinsel esaslar devletin görevlerinin
çerçevesi olursa, devrim yapmak da gereksiz olurdu. Devrimin
gerçekçi, gelismeyi ve ilerlemeyi sağlayacak kurallarla
yapılabilmesi ancak laiklik ilkesinin İslam esaslarının yerine
gelmesi ile mümkün olurdu ki bu da bu ilkenin benimsenmesi ve
her alanda uygulanması ile mümkün olabilirdi. Öyle de
olmustur.
1927 yılı sonuna kadar asağıda yeri geldikçe anlatılacağı
gibi, Türk Devletinin dinsel özellikleri birer birer kaldırılmıstı.
Ancak 1924 Anayasasına göre Devletin dini, İslam’dı. Bu
hüküm 1928 tarihinde yapılan değisiklikle kaldırılınca laiklik
engeli olarak görülen, milletvekilleri ve cumhurbaskanının and
içme, biçimindeki dinsel ifade yerine laik ifadeler konuldu.
Ayrıca, TBMM si dini hükümleri yerine getirir cümlesi de
kaldırılarak laik bir adım atıldı. Son olarak ta 1937’de laiklik
ifadesi Anayasaya dahil edilerek laiklik anayasal güvence altına
alınmıs oldu.
(2)Saltanatın Kaldırılması:
Türk ulusu tarih boyunca basında bir hükümdarın
bulunmasına alısmıs, eski Orta Asya Türklerindeki hakanlar,
Selçuklu ve Osmanlı Devletinde sultan veya padisah olarak
yasamıslar aileden gelen geleneklerle yönetme görevi fertler
arasında bazen devredilmis, bazense zorla el konulmustu.
Türklerin İslamlığı kabulü ile ailelerde olan egemenlik anlayısı
dinsel kurallarla desteklenmis ve yeni düzen İslam ilkelerinin
egemen olduğu bir düzene dönüserek saltanatın önemi daha da
artmıs Halifelik sanı da alınarak ilave bir güç yaratılmıstır.
Milli Mücadeleden sonra yeni Türk Devletinin siyasal
yapısını sağlamlastıracak ilk adım aile saltanatına son verecek
bir düzenlemenin getirilmesi olmustur. TBMM 30 Ekim 1922
günü verdiği bir kararla Osmanlı İmparatorluğunun hayatının
sona erdiğini, İstanbul’daki padisahın tarihe karıstığını belirtti.
29
Fakat, bu karardan sonra bazı saltanat yanlısı milletvekilleri
karsı çıktılar ve yeni bir tasarı hazırlanarak ortak komisyonda
görüsülmeye baslandı. Komisyondan bir türlü karar çıkmaması
üzerine Atatürk bir konusma yaptı.
“Egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye
ilim gereğidir diye, görüsme ile, tartısma ile, verilmez.
Egemenlik ve saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osman
oğulları zorla Türk ulusunun egemenlik ve saltanatına el
koymuslardı. Bu durumu altı yüz yıldan beri sürdürmüslerdi.
Simdi de Türk ulusu bu saldırganlara hadlerini bildirerek ve
egemenlik ile saltanatını, ayaklanarak kendi eline almıs
bulunuyor. Bu bir olup bittidir. Bahis konusu olan ulusa
saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız
meselesi değildir. Mesele zaten olup bitmis bir gerçeğin
ifadesinden ibarettir. Bu, mutlaka olacaktır. Burada toplananlar,
Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce uygun olur.
Aksi takdirde, yine gerçek usulüne uygun biçimde ifade
olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir”.
Bu konusma üzerine komisyon üyeleri mesele üzerinde
aydınlandıklarını! ifade ederek 1Kasım 1922 günü İstanbul’un
isgal tarihi olan 16 Mart 1920’den itibaren Saltanatın ebediyen
kaldırılmıs olduğu belirtildi. Ancak Halifelik, Osmanlı ailesi için
saklı tutuldu ve kimin olacağının kararı yetkisi TBMM verildi.
Saltanatın kaldırılması ile devrimin ilk adımı atılmıs ve
kurulan TBMM düzeninin asla geçici olmayacağını herkese ilan
edilmis oluyordu, halifelik makamı hariç. Zamanı gelince o da
halledilecekti. Azledilmis Padisah Vahdettin İngiliz
donanmasına sığınarak yurt dısına kaçınca Osmanlı ailesinden
Abdülmecit Efendi halife seçildi. Böylece devrimin siyasal
cephesinin bir safhası kapanmıs oldu.
(3)Cumhuriyetin İlan Edilmesi:
Saltanatın kaldırılması ile devletin genel yapısında bir
bosluk olustu. Mevcut hükümet, Büyük Millet Meclisi’nin
TBMM hükümeti idi ve bu meclisin 1921 tarihli ilk Anayasası
yürürlükteydi. Bu anayasa Osmanlı Devleti ile köprüleri tam
olarak atmamıstı. Padisah sözde tanınıyordu, sonrasında saltanat
kaldırılmıs ama halifelik makamı duruyordu. Anayasa TBMM
30
ile Hilafet ve Saltanat arasındaki iliskiler de düzenlemis değildi.
TBMM Baskanı aynı zamanda Devletin Baskanı görevini de
yerine getiriyordu. Saltanat kaldırılınca devlet biçiminin ne
olacağı üzerinde tartısmalar basladı. Özellikle tutucular,
Halifenin durumunu güçlendirerek onu bir çesit devlet baskanı
olarak göstermek istiyorlardı.Bu gerçeklesirse, saltanat geri
gelecek demekti. Bu ihtimalin gerçeklesmesine engel olmak için
Devletin, bir cumhuriyet olması gerekiyordu. Devletin bası
Cumhurbaskanı olursa, saltanatçıların istedikleri bir ölçüde
önlenebilirdi.
Yeni Türk Devletinin bu ilk Anayasasında Cumhuriyet
veya bununla es anlama gelebilecek bir terim kullanılmamıstı.
Bununla birlikte Anayasanın hazırlıklarına esas teskil eden
önergelerde, TBMM hükümetinin milli egemenlik esasına
dayanan halk hükümeti olduğu ve Anayasanın maddelerinde
egemenliğin, kayıtsız sartsız milletin olduğu, yönetim biçiminin
halkın doğrudan ve fiilen yürütmesi esasına dayandığının
belirtilmesi, yürütme ve yasama yetkisinin BMM ne
verilmesinden yönetim seklinin Cumhuriyet idaresi olduğu
anlasılabilirdi, ancak yeterli ve açık değildi. İkinci TBMM de
çıkan hükümet sorunundan da faydalanarak istenilen
değisiklikler “ Anayasanın bazı maddelerini açıklayarak
değistirilmesine dair Kanun” teklifinin kabulü ile 1921
Anayasasının 1, 2, 4, 10, 11 ve 12’inci maddeleri değistirilmis
ve 1’nci maddenin sonuna “Türkiye Devletinin hükümet sekli
Cumhuriyettir.”ilavesi yapılarak, 29 Ekim 1923 günü
Cumhuriyet ilan edilmistir. Atatürk Cumhurbaskanı seçilmis ve
ertesi gün İsmet Pasa Hükümeti kurmak için Basbakan olarak
görevlendirilmis ve yeni bir safha baslamıstır.
(4)Halifeliğin Kaldırılması:
1517 Yılından beri Osmanlı ailesinin elinde bulunan
“Halifelik” hakkının gerçek anlamını açıklamadan, Atatürk’ün
bu konuda yaptığı devrim anlasılamaz.
Peygamber kurduğu devletin her türlü islerini kendi
yönetiyor, O hem bir dini lider, hem de bir devlet baskanı idi.
Peygamber’in ölümü ile, yeni kurulan Arap Devleti bassız kaldı.
O’nun yerine koyduğu esaslara göre, isleri yürütecek birisi
31
gerekti. Bu nedenle, ileri gelen Arap büyükleri toplanarak
baslarına Peygamber’in akrabası Ebubekir’i seçtiler. Kendisi
O’nun “halefi”, ardından geleni oldu. Böylece İslam Devleti’nin
baskanına “Halife” denildi. Sonrasında Halifeliğin sartı olarak
Halifeliğin uzaktan da olsa Peygamber soyundan gelmesi kural
haline getirildi.
Peygamberin ölümü ile İslam dininin son Tanrı elçisi olma
özelliği de kalktı ve yeni Halifeye sadece Peygamberin
yöneticilik vasfı geçmis dinsel sıfat ise ortadan kalkmıstı.
Böylece Halifelik dinsel değil sadece siyasal bir anlam
tasıyordu. Halife İslam Devleti’ni din esaslarına göre yöneten
bir devlet baskanı hüviyetine büründü. Daha sonra halife olan
Ömer, Osman ve Ali’den sonra Dört Halife Devri sona ermis ve
bu devreden sonra kurulan Emevi ve Abbasi devletlerinde
halife, bu kez hükümdar olarak ortaya çıkmıstır. Ancak halifeler
dinsel hiç bir özellikleri bulunmamasına, babadan oğula geçen
bir makamın, dinsel kimliği asla söz konusu olamayacağı ve
Kuran’da böyle bir makam söz konusu olmamasına rağmen
otoritelerini sürdürmek için kendilerine dinsel sıfatlar da
yakıstırdılar ve din esaslarına göre idare edilen toplumlardaki
halk, halifeyi dinsel bir kisi olarak gördü.
Osmanlı Padisahı Yavuz Sultan Selim 1517’de Mısır’ı
alınca orada Mütevekkil adında bir halife buldu. Bu adamı,
İslam dünyasının kutsal saydığı ve bu günde korunan “Emaneti
Mukaddes” denilen esyalarla İstanbul’a getirdi ve Halife
ölünceye kadar unvanını korudu. Osmanlı padisahları Kureys
soyundan gelmedikleri için bir müddet bu unvanı kendilerine
hak görmedikleri için kullanmadılar. Ancak Osmanlı devletinin
güçsüzlesmesi ile yurt içinde teokratik bir devletin simgesi ve
halk üzerinde dinsel bir baskı aracı ve diğer Arap Devletleri
üzerinde söz sahibi olabilmek için bu unvanı seklen dini güç
olarak kullanmaya çalıstılar ancak yeterli olamadılar ve dindas
olan Araplar, İngilizlerin yanında yer alarak Halifenin Ordusunu
arkadan vurdular. Halifelik makamı saltanat içersinde padisaha
verilmis bir unvan olarak en son Vahdettin tarafından kullanıldı
ve Saltanatın kaldırılması ve kendisinin yurt dısına kaçmasıyla
TBBM kararıyla Abdülmecit Efendi Halife ilan edildi.
32
Ancak son halife olan Abdülmecit’in bir padisah gibi
hareket etmesi ve yandaslarının tekrar saltanat özentisi içinde
olmaları Halifeliğin artık laik ve demokratik Cumhuriyet’e
giden yolda engel olduğunu meydana çıkarmıstı. Halifenin,
İslam aleminin dinsel bası olması iddiasıyla baska Müslüman
ülkelerden destek alması, Türkiye’nin dıs iliskileri bakımından
çift baslılığa sebep olabilirdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin
demokratik ve laik niteliğinin tam anlamıyla gerçeklestirilmesi,
korunması ve gelistirilmesi açısından halifeliğin kaldırılması
gerekiyordu. İste 3 Mart 1924 Tarihinde 431 sayılı yasanın
asağıdaki gerekçesi ile halifelik kaldırıldı.
“Türkiye Cumhuriyeti içersinde halifelik makamının
bulunması Türkiye’yi iç ve dıs politikasında iki baslı olmaktan
kurtaramadı. Bağımsızlığında ve milli hayatında ortaklık kabul
etmeyen Türkiye’nin görünüste bile olsa ikiliğe tahammülü
yoktur.”
13 maddelik bu yasa ile halifelik kaldırılmıs, Osmanlı
Saltanat üyelerinin Türkiye’de oturmaları yasaklanarak yurt
dısına sürülmüs, vatandaslık hakları kaldırılmıs, Padisah’ın mal
ve mülküne el konulmustur.
Halifeliğin kaldırılması ile Osmanlı Devletinin son
kalıntısı ve Cumhuriyet yönetimi için tehlike haline gelmis
halifelik tarihe karıstı. Devrimin siyasal yanının en önemli
perdesi de kapanmıs oldu.
Ancak bu perde Osmanlı Saltanatı hayranı ve hanedandan
siyasi olarak bazı beklentileri olan politikacılar tarafından zaman
içersinde açıldı. Yasanın 2, 3, 4 ve 5’nci maddeleri 1974
tarihinde değistirilerek hanedanın Türkiye’ye dönebileceklerine,
vatandaslığa alınacaklarına, mal edinebileceklerine karar verildi.
(5)Ser’iye (din) ve Evkaf (vakıf) ve Erkan’ı Harbiye’i
(Genel Kurmay Baskanlığı) Vekilliklerinin Kaldırılması:
3Mart 1924 tarihinde Siirt Milletvekili Halil Hulki ve
arkadaslarının verdiği kanun teklifinin gerekçeleri söyle idi.
“Din ve ordunun siyasal akımlarla ilgili olması bir çok
bakımdan sakınca tasımaktadır. Bu gerçek, bütün uygar uluslar
ve hükümetler tarafından prensip olarak kabul edilmistir. Bu
görüs açısından, yeni bir yasam varlığı sağlamak görevini
33
üstlenen Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda belirtilmis olan
Evkaf Vekaleti ile Erkanı Harbiye-i Umumiye Vekaletinin
bulunması uygun olmaz. Seri’ye ve Evkaf Vekaletinin
kaldırılarak, bütün vakıfların ulusa intikal etmesi ve ona göre
yönetilmesi doğal bir sonuçtur. Sonuç olarak, asağıdaki tasarının
hemen ve ivedi olarak bugün konusularak yasalastırılmasını
öneririz.”
Gerekçe iki amaca yöneliktir. Biricisi laik devlet
uygulamasında dinin devletten soyutlanması ilkesi gereği, din
isleri ile ilgili bir kurumun, siyaset dısına çıkarılması, din ve
ordunun siyaset dısı bırakılmasıyla, resmi görevli ordu
mensuplarının, askeri görev yada siyasal görev arasında kesin
bir tercih yapmalarıdır.
Seri’ye Vekilliği, her türlü din islerini düzenliyor, ayrıca
diğer devlet kurumlarınca yapılan her türlü islemin dine uygun
olup olmadığını denetliyordu. Bu yapılan islem ise din ve dünya
islerinin birbirine karıstırılmaması ilkesi olan laikliğe aykırıydı.
Evkaf Vekilliği ise, İslam devletlerinde önemli bir yeri
olan vakıfları yönetiyordu. Vakıflara ait cami, mescit, medrese ,
okul, hastane gibi dini ağırlıklı kurumlar vardı ve bunların
siyaseten bir vekilliğe bağlı olması da laikliğe aykırıydı.
Erkanı Harbiye-i Umumiye Vekaleti ise Milli Mücadele
esnasında ki görevini tamamlamıs, Meclis’te hükümette
üniformaları ile görev yapan askerlerin kıslaya dönmeleri veya
siyasete sivil olarak devam etmelerini ve askerin siyasetle
ilgilenmemesini gerektiriyordu.
429 sayılı yasanın görüsülmesinde % 30 a yakını din
adamlarından olusan 1924 Meclisi, toplum ve devlet islerini
yönetmede din kuralları yerine demokratik yasalara dayanan
esasları getirerek, din isleri ile devlet islerini birbirinden
ayırtmakta hiç bir sakınca görmemistir. Özellikle yasayı teklif
eden Müftü Halil Hulki Efendi ile Adalet Bakanı Seyyit Beyin
çalısmaları ve konusmaları çok etkili olmustur.
Komisyonda bile görüsülmeden kabul edilen 14 maddelik
bu yasanın birinci maddesinde belirtilen; “Türkiye
Cumhuriyeti’nde, kisiler arası iliskileri düzenleyen hukuki
islemlere (muamelat-ı nas) ait hükümlerin yasama ve yürütme
34
yetkisi TBMM ile onun olusturduğu hükümete aittir.İslam
dininin bundan baska (muamelat-ı nas’tan baska) inanç ve
ibadetlerle ilgili bütün hükümlerinin ve islerinin yürütülmesi ve
dini kurumların yönetilmesi için Cumhuriyetin baskentinde bir
Diyanet İsleri Baskanlığı makamı kurulmustur.”seklindeki
hükümlerde, devletin ve toplumun yapılandırılması ve
yönetilmesi ile ilgili konularda yasama ve yürütme yetkisinin
TBMM ile onun olusturduğu hükümete ait olduğu belirtilmekte
din ve devlet isleri siyasetin birbirinden ayrılarak din politika
üstü bir konuma getirilmistir. Böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin
laik bir yapıya kavusması yolunda en büyük adım atılmıstır.
Bu yasanın diğer maddeleri ile Seri’ye ve Evkaf
Bakanlıkları kaldırılmıs, DİB’ lığı Basbakanlığa bağlanmıs ve
DİB’ lığına ülke içindeki tüm cami, mescit, tekke ve zaviyelerin
yönetimi ile imam, hatip, vaiz, müezzin ve kayyımların (vakıf
yöneticisi) ve diğer hizmetlilerin atama ve azil yetkisi verilmis,
Müftülükler buraya bağlanmıstır. Vakıf isleri ile uğrasmak üzere
Basbakanlığa bağlı bir Genel Müdürlük kurulmustur.
Erkan-ı Harbiye-i Umumiye vekaleti kaldırılarak
görevinde bağımsız Genel Kurmay Baskanlığı kurulmustur.
Böylece Devletin ana yapısında , din ve siyasetle uğrasan
iki bakanlık ortadan kaldırılarak, yalnız yönetim görevleri ile
uğrasan iki kurum olarak Basbakanlığa bağlanmıs ve laiklik
yolunda bir safha daha tamamlamıstır.
b. Hukuk Devrimleri:
(1)Anayasanın Hazırlanması:
23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da TBMM’nin açılması
ve yeni bir hükümetin kurulması ile yeni Türk Devleti’nin
sınırları içersinde biri İstanbul’da diğeri Ankara’da iki hükümet
vardı. Bu tarihten saltanatın kaldırılıp son Padisah’ın ülkeyi terk
ettiği 17 Kasım 1922 tarihine kadar ikili bir iktidar, Devlete ait
yetkileri kullanmıstır. Seklen de olsa İstanbul’da Osmanlı
Hükümeti yönetimini sürdürüyordu ve dıs güçler bu hükümeti
tanımayı sürdürüyor ve bazı antlasmalar yapma hazırlığında idi.
Bunu önlemek ve yapılacak her türlü islemin BMM hükümetini
bağlamayacağını belirtmek için 7 Haziran 1920 tarihinde
35
çıkarılan bir yasa ile Osmanlı Hükümetinin islemlerinin geçerli
olmayacağı belirtilmistir.
Yeni Türk Devletinin kurulus asamasında hazır ve
uygulanabilecek bir anayasası yoktu ve yürürlükte olan anayasa
İstanbul Hükümetine ait olan Kanuni Esasi idi. Ankara BMM
hükümeti yeni anayasasını hazırladığı ve yürürlüğe soktuğu tarih
olan 20 Ocak 1921 tarihli anayasa ile birlikte iki hükümet
yanında iki anayasada yürürlükte kalmıstır.
(a)1921 Tarihli Teskilatı Esasi Kanunu:
20 Ocak 1921 tarihinde Meclisten çıkan yeni Türk
Devletinin ilk Anayasası “Teskilatı Esasiye Kanunu” adını tasır.
Meclisin, milli hükümetin durumunu ve yetkilerini açıklayan ilk
yasadır. Anayasa, 23 esas ve bir ayrı madde olmak üzere 24
maddelik bir yasadır ve bu anayasa ,Osmanlı Devletinin
Anayasası olan 1876 tarihli Kanuni Esasi’ye hiç dokunmamıstır.
Ayrıca Atatürk, İstanbul Hükümeti Sadrazamı Tevfik Pasa’ya
gönderdiği bir yazıda, Kanuni Esasi’nin “Teskilat’ı Esasiye
Kanunu” ile çelismeyen hükümlerinin yürürlükte olduğunu
belirtmistir.
Anayasa iki bölümden meydana gelmekte ilk bölümünde
Türk Devletinin yeni anayasa hukukunun esasları açıklanmakta,
ikinci bölümde ise, idarenin vilayet, kaza, nahiye olarak yeniden
düzenlenmesi esasları belirlenmekteydi. Ancak bu anayasanın
uygulama kurallarını içeren kanunlar çıkarılmadığı için ikinci
bölüm uygulanamamıs ve kadük kalmıstır. Anayasa’nın
uygulanmayan bu bölümleri ve Atatürk’ün verdiği bir demeci
ileride bölücüler ve ikinci cumhuriyetçiler tarafından Atatürk’ün
Kürtlere yerel özgürlük verdiği iddiasını getirecektir. Halbuki
burada ki hükümler incelendiğinde bahsedilenin sadece Güney
Doğu Vilayetleri değil bütün Türkiye, Vilayet Surasının bu
günkü İl Genel Meclisi olduğunu değerlendirmekteyim. Atatürk
bazı konusmalarında bu sistemi Sovyet sistemine de benzetmis
ve bunun bir Halk İdaresi olduğunu vurgulamıstır. Ancak bu
maddeler geçen zaman içersinde Türkiye’nin düsünülen idare
yapısına uymayacağı ve belki de Sosyalizme gidecek yolu
açacağı için hem uygulamaya konulmamıs hem de yeni
anayasaya dahil edilmemistir.
36
1921 Anayasası özel bir Anayasadır, Meclisin Kurucu
Meclis gibi çalısmasını öngören bu anayasa da Basbakan ve
Cumhurbaskanı yoktur. Hükümet ve Meclis Baskanı vardır ve
geçis dönemi anayasasıdır.
Anayasanın birinci maddesinde, egemenlik kayıtsız sartsız
milletindir, ilkesi yer almıs, kendi geleceğini milletin tayin
edeceği hak olarak verilmis, yürütme kudreti ve yasama yetkisi
TBMM ne aittir. Kurulacak hükümetin adı BMM Hükümetidir.
Seçim iki yılda bir illerden seçilecek üyelerle yapılır, ekim
ayında çağrısız toplanır, Ser’i hükümlerin uygulanması genel
yasaların yapılması, değistirilmesi ve kaldırılması ve antlasma
ve barıs yapılması ve vatan savunması kararı gibi anayasal
haklar TBMM’ ne aittir. TBMM Baskanı, Bakanlar Kurulunun
kararlarını onaylamaya yetkilidir.
Yeni Türkiye Devletinin kurulusunu tescil eden bu yasa,
devlet baskentinin saptanmamıs, Devlet Baskanlığı makamının
belirtilmemis ve yönetim sisteminin açıkça belirtilmemis,
Saltanat ve Hilafet arasındaki iliskiler düzenlenmemis olmasına
rağmen en önemli Devrim yasalarından biridir.
Yukarıda genel esasları belirtilen bu Anayasa 29 Ekim
1923 tarihine kadar yürürlükte kalmıs ve Cumhuriyet ilanına
karar verilmesi üzerine 1, 2, 4, 10, 11 ve 12’ inci maddeleri
değistirilmistir. Bu değisikliklerle daha önce belirtilen
eksiklikler giderilmis Devletin hükümet biçimi Cumhuriyet
olarak belirtilmis, resmi dil olarak Türkçe kabul edilmis,
Cumhurbaskanlığı makamı tesis edilmis, Basbakan ve Bakanlar
Kurulunun seçilmeleri demokratik hale getirilmistir . Bu
anayasa değisikliği ile laik yapıya uymayan bir uygulama
yapılmıs ve BMM deki bazı dengeleri gözetmek amacıyla ikinci
maddeye Türkiye Devletinin dini, İslam dır ibaresi konulmustur.
(b)1924 Tarihli Teskilatı Esasi Kanunu:
1921 yılında, çok kısa ve eksik olarak yapılan Anayasa,
siyasal bakımdan gelismis ve güçlenmis devlet için yetersizdi.
Eski Anayasanın boslukları doldurulmalı, eksik yerler
düzenlenmeli idi. 1923’te yeniden seçilen TBMM’de yeni bir
Anayasa yapılmasının gerektiği fikri hakimdi yeni meclis
Cumhuriyet’in ilanı için bazı değisiklikler yapmıstı ama bunlar
37
yeterli değil ve sadece değisiklerle de sorununun
çözülemeyeceği değerlendiriliyordu. İste bu nedenlerle yeni ve
daha mantıklı bir anayasa hazırlanması fikri benimsenerek
“kurucu meclise” ihtiyaç duyulmadan TBMM, bazı
hazırlıklardan sonra son biçimini alan ve zaman zaman
değistirilmekle birlikte 1961 yılına kadar yürürlükte kalan yeni
Anayasa’yı 20 Nisan 1924’ kabul ederek kanunlastırdı.
20 Nisan 1924 tarihli Anayasa genel yapısı bakımından
ihtilalci bir nitelik göstermektedir. Osmanlı Devleti ile bütün
iliskiler atılmıstır. Ulusal egemenlik ilkesi en kesin biçimde
yürürlüktedir. Kuvvetler Birliği sürdürülmektedir. Meclis
karsısında hiç bir güç tanımamaktadır. Meclisin bu derece güçlü
olması ve Atatürk’ün Devrimler karsısında taviz vermeyen
tutumu ile Devrimler kısa sürede çıkarılabilmis ve hükümet
daha çabuk ve kararlı is görebilmistir. Yalnız yargı kuvveti
oldukça bağımsızlastırılmıs ancak hükümeti ve yasama
meclislerini denetleme görevi verilmemistir.
105 maddelik Anayasanın ilk sekiz maddesi genel esasları
göstermektedir.1’nci maddeye göre “Türkiye Devleti Bir
Cumhuriyet’tir”. Bu sekildeki düzenleme ile Cumhuriyeti yalnız
“hükümet” sekli değil, aynı zamanda “Devlet” sekli olarak
açıklayan bir esas getirilmistir. Bu ifadeye göre Türkiye
Cumhuriyeti “tek devlet” bünyesinde kurulmus oluyor ve bu
temel ilke anayasa ile güvence altına alınmıs oluyordu. Bu
madde 1961 ve 1982 anayasalarında da yerini korumustur. 2’nci
madde Türk Devletinin dininin İslam, dilinin Türkçe,
Baskentinin Ankara olduğunu belirtmektedir. Bu maddede
devlet dininin belirtilmesi, din esaslarından henüz tam anlamıyla
sıyrılamadığını göstermektedir. Aslında halifeliğin ve önemli
bazı dinsel kurumların kaldırılması ile, bu madde hükmünü
yitirmisti. Ancak, kısa bir süre içinde laiklesme yolunda birbirini
izleyerek atılan adımlar, pek çok çevrede kaygı yaratmıstı ve bu
çevrelerin ikna edilmesi gerekiyordu. Devrimler yapıldıkça ve
halk tarafından benimsendikçe bu hüküm de 1928 yılında bir
değisiklikle anayasadan çıkarılacaktır. 1937 tarihinde yine bu
maddede yapılan bir değisiklikle “Türkiye Devleti,
38
cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılapçıdır”
ilavesiyle Atatürk ilkeleri Anayasa’daki yerini almıstır.
Anayasanın 3 ve 4’üncü maddeleri, egemenliğin kayıtsız
sartsız Türk ulusuna ait olduğunu, bu egemenliğin tek
temsilcisinin TBMM olduğunu hükme bağlamaktadır. 5’inci
madde ile yasama yetkisi ve yürütme gücü, Mecliste
belirlenmekte, 6 ve 7’inci maddelerle yasama yetkisinin Meclis,
yürütme yetkisinin ise Cumhurbaskanı ve onun atayacağı
Bakanlar Kurulu eliyle kullanılacağını belirtmektedir. 8’inci
madde, yargı yetkisinin ulus adına, bağımsız mahkemelerce
kullanılacağını hükmetmektedir.
Anayasanın diğer maddelerinden özellikli olanları; seçme
ve seçilme hakkı erkeklere verilmis, bu madde 1934 yılında
değistirilerek kadınlara da bu hak tanınmıstır. Milletvekilleri ile
Cumhurbaskanının yemin sekli belirlenmis ve sonu Vallahi diye
belirlenmistir. 1928 yılında yapılan bir değisiklikle bu söz
“namusum üzerine söz veriyorum” olarak düzenlenmistir.
Danıstay ve Yargıtay gibi yüksek mahkemelerin kurulusu
belirtilmis, Yüce Divan olusum ve çalısma sekli hükme
bağlanmıstır. Vatandasların kamu özgürlükleri düzenlenerek
zümre, sınıf, aile ve kisi ayrıcalıkları kaldırılmıstır. Yeni
Anayasa ile tam bir merkezcilik kurulmus, yerinden yönetime
yer verilmemistir. Yerel kurumların yetkileri çok sınırlıdır.
Yeni Anayasa, Atatürk’ün elinde önemli bir araç olarak
kullanılmıs ve Hukuk Devleti gerçeklestirilmistir. Bu anayasa
ile devrim gerçek yapısını almıstır.
(2)Hukuk Düzenin Değistirilmesi:
İslam Hukuku ve hukuk düzenlemeleri ile ilgili açıklayıcı
bilgi Din bölümünde verilmisti. İslam dünyasında din bilginleri
Kuran, Hadis, Kıyas ve İcma yoluyla hukuk kurallarını
belirliyorlar ve farklı hukuk anlayısları ortaya çıkıyordu.
Yapılan değisiklikler yeterli değil özellikle batılılasma adına
yapılan uygulamalarla, dini uygulamalar iki baslı hukuk
uygulamasını meydana çıkarıyordu. İki ayrı kaynağa (ser’i,
medeni) dayanan kurumların, uyguladıkları sistem ve
yöntemlerin zıtlığı, kurumlar arasındaki çekisme, dini gurupların
etkisiyle toplumun yenilikleri benimseyemeyisi hukuk
39
kurallarının uygulanmasını zorlastırıyordu. İslam Hukuku
kuralları, derli toplu bir durumda değil, dağınık ve sistemsiz bir
biçimde binlerce kitap, fetva ve dergi içine serpistirilmisti.
Yargılama usulleri çok ilkeldi. Tek yargıçlı mahkemeler de adil
yargılama yapılamıyordu.
Özellikle Kamu yönetimi bakımından esitsizlikler vardı,
kadına hakları tanınmamıstı. Özel hayatta erkek egemendi ve bu
egemenlik hukuk kurallarında da uygulanıyordu. Ticaret hukuku
alanında pek çok kurum düzenlenmediği için ekonomik hayatta
bosluklar bulunuyordu. Ceza hukuku alanında, pek çok suç
belirtilmemisti. Mevcut cezalar da modern hukuk anlayısı ile
bağdasmıyordu.
Türk Devrimi ile, yepyeni bir devlet kurulunca hukuk
düzen ininde değismesi gerekiyordu. Laik bir toplumda, din
esaslarına dayanan hukuk sistemi olamazdı.
Yeni hukuk düzenini temel tası “Medeni Hukuk” tur.
İsviçre Medeni Yasası en son yapılmıs bir yasa idi ve esitlik
anlayısı en üst seviyede idi bu yasa kabul edilerek kisi hak ve
iliskileri bakımından Türk vatandaslarının durumu en ileri ve
modern ülkeler düzeyine çıkarılmıstır.
Medeni Hukukun değistirilmesi ve uygulanmasını diğer
alanlardaki yenilikler izledi. Borçlar yasası, icra ve iflas yasası
yürürlüğe girdi, Ticaret Yasası modernlestirildi, Ceza Hukuku
alanında İtalyan Ceza Hukuku örnek alınarak yasalastırıldı.
Mahkeme örgütleri yenilestirildi ve medreselerden yetisen
yargıçlar Hukuk Okulundan mezun olan yeni yargıçlarla
değistirildi.
Laiklik ilkesi hukuk alanında damgasını vurarak
Devrimlerin hukuku laiklestirme safhası da yeni yasalar ve yeni
kurumlarla tamamlanmıs oldu.
c. Eğitim Devrimleri:
(1)Tevhidi Tedrisat Yasası:
Osmanlı Devleti’nin, eğitim sistemi de dinsel idi. Dinsel
kurumlar eğitim islerini düzenlerler devlet bu islerle mesgul
olmazdı. Tanzimat devrine kadar, Devlet, vatandasın eğitimi ile
uğrasmamıstı. Yalnız devlet adamlarını yetistirmek için
40
kurulmus Saray Okulu ( Enderun ) mevcuttu. Bunun dısında
genç kusaklar vakıflara bağlı mahalle okullarında, medreselerde
eğitilirler, kuran okuma ve yazmadan baska dinsel bilimler
okutuluyor müspet bilimlere yer verilmezdi. Öğretmenler din
adamları idi ve bilgileri çok kısıtlıydı. Matematik ve Tıp
medreseleri yeterli değildi, sadece Tanzimat devriyle birlikte
açılan Ortaokul düzeyinde Rüstiye, lise düzeyinde idadi ve
sultani okulları açılmasıyla batılılasma anlamında bir eğitim
basladı. Ancak bu okullarında sayısı az ve öğretim kadrosu
yetersizdi.
Ser’iye vekilliği ve Halifeliğin kaldırılması ile dinsel
makamlara bağlı dinsel okulların da kaldırılması ve laik sisteme
uygun vatandasların yetistirilmesi için eğitim ve öğretimde de
laik düzenlemelerin yapılması gerekli idi.
430 sayılı yasa iste bu ihtiyaçtan doğdu ve 3 Mart 1924
tarihinde çıkarıldı. Yasanın gerekçesinde;
“Bir devletin genel kültür ve eğitim politikasında, ulusun
duygu ve düsünce bakımından birliğini sağlamak için öğretim
birliği en doğru, en bilimsel, en çağdas ve her yerde yararları ve
güzellikleri görülmüs bir ilkedir. 1839 Gülhane Hatt-ı
Hümayunu’ndan sonra açılan Tanzimat döneminde Osmanlı
Saltanatı’nda öğretim birliğine baslanmak istenmis ise de bu
basarılamamıs ve aksine bu konuda bir ikilik bile meydana
gelmistir. Bu ikilik, eğitim ve öğretim birliği açısından bir çok
kötü sonuçlar doğurmustur. Bir ulusun bireyleri ancak bir
eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan
yetistirir. Bu ise, duygu, düsünce birliği ile dayanısmayı
tamamen yok eder.Yasa önerimizin kabulü halinde Türkiye
Cumhuriyeti’nde bilim kurumlarının bağlı olacakları tek makam
Milli Eğitim Bakanlığı olacaktır”.
Kanun 7 madde idi ve Türkiye’deki bütün ilim ve öğretim
kurumları ile Ser’iye ve Evkaf Vekilliğince yönetilen tüm
medrese ve okullar MEB’ lığına bağlanıyor, MEB’ lığınca,
yüksek din uzmanları yetistirilmek üzere üniversitede bir
ilahiyat fakültesi açılacak ve imamet ve hatiplik gibi dini
hizmetlerin görülebilmesi için ayrı okullar açılacaktır. Ayrıca
41
Milli Savunma Bakanlığına bağlı olan askeri ortaokul ve liseler
de MEB’ lığına bağlanıyordu.
Öğrenim Birliği yasasının çıkarılması ile: Milli bütünlük
açısından; Öğretimin birlestirilmesiyle, aynı fikir, aynı
düsüncede insanların yetistirilmesi amaçlanmıs, bu surette ülkü
birliği ve kültür birliği yolunda güçlü adımlar ve planlamalar
yapılmasının önü açılmaya çalısılmıs sağlanan birlikle ümmet
toplumundan milli, ulus toplumu olmaya yönelmek istenilmistir.
Laiklik açısından; Okulların MEB’ lığına bağlanması ile
medreseler kaldırılmıs ve okullarda öğretim laik bir tabana
oturtulmaya çalısılmıs, çağdaslasmanın okuldan baslatılması
hedeflenmistir. Çağdaslasmak açısından; Öğretim
modernlestirilerek rasyonel düsünceye, bilime giden yolların
açılması ve çağdaslasma alt yapısının hazırlanması
amaçlanmıstır. Rejimin selameti açısından; Öğretimin
birlesmesiyle Cumhuriyet’in geleceği güvence altına alınarak,
rejim ve devrim karsıtı güçlerin muhtemel dayanakları ortadan
kaldırılmak istenilmistir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin eğitim ve öğretiminin
laiklestirilmesi yönündeki en büyük atılım Öğrenim Birliği
yasasıdır. Bu yasa da ileriki yıllarda bir değisiklik yapılmamıstır
ve ilk günkü haliyle yürürlüktedir. Ancak bu gün en fazla
delinmek istenilen ve üzerinde oyunların oynandığı ancak hiç
dikkate alınmayan bu yasadır. Çünkü bu yasa ile İmam Hatip
Okulları kurulmus ve bu okulları dinci ve sağ partiler arka
bahçeleri olarak görmüsler ve eğitimle ilgili yasa ve
yönetmeliklerle yaptıkları düzenlemelerle din ve eğitimi hep
karsı karsıya getirmislerdir.
Laiklik karsıtı sistemi savunanların önlerindeki en büyük
engel bugün laik liseler de verilen eğitimdir, çükü kendi
düsüncelerinde ki kadroları bu liseler de yetistirmek zordur onun
için bütün liseler İHL gibi olmalıdır ve bunun en kısa yolu da
Öğrenim Birliği Yasasını yok etmek veya islerliğini
kısıtlamaktır.
Bu konuda ki gelisme ve olayları Yani İmam Hatip
Okullarının tarihi sürecini burada kısaca bir görelim bu konu
Karsı devrim bölümünde partiler bazında incelenecektir ancak
42
topluca bir defada neler olmus görmekte fayda var diye
düsünüyorum.
Osmanlı İmparatorluğu Fransız Devrimi’nin getirdiği
demokrasi ve batılılasma hareketlerine kayıtsız kalamamıs geçte
olsa 93 yıl sonra Tanzimat fermanı ile baslayan 1nci ve 2 nci
Mesrutiyetle devam eden reform hareketleri eğitim ve öğretimde
de kendini göstermis,medrese eğitimi yanında batılı anlamda
okullar açılmıs ve zamanla iki yönlü hatta yabancı okulların
katılımı ile üç yönlü bir eğitim sürdürülmüstür.Cumhuriyetin
ilanından sonra bu çoklu eğitimin koordinesi ve
uygulamasındaki zorluklar laik ve çağdas eğitim ve öğretime
olan ihtiyaç nedeniyle Osmanlı döneminde 93 yılda yapılan
çağdas eğitim ve öğretim uygulaması Cumhuriyet döneminde
sadece 4 ay gibi kısa bir sürede 3 Mart 1924 de eğitim sistemini
laik bir yapıya kavusturmak için Tevhidi Tedrisat Yasası (TTY)
(Eğitimin Birlestirilmesi-Öğrenim Birliği) çıkarılmıstır.
İste bu yasanın 4 ncü maddesindeki “Milli Eğitim
Bakanlığı’nca, yüksek din uzmanları yetistirmek için
üniversitede bir İlahiyat Fakültesi açılacak ve imam ve hatiplik
gibi dini hizmetlerin yerine getirilebilmesi göreviyle yükümlü
memurların yetismesi için ayrı okullar açılacaktır” hükmü ile
İmam Hatip Okulları serüveni baslamıstır.
1924 den önce İmam ve Hatipler Medresetü-l İrsad adlı
medreselerde yetistirilmekteydi. Bunlar Darül Hilafe Medresesi
29, Medarisi İlmiye 479 tane idi.
1924 de İmam Hatip Mektepleri adıyla 29 merkezde 4 yıl orta
öğretim verecek sekilde açıldı. Sayıları bir yıl sonra 26 ya, ikiyıl
sonra 20 ye üç yıl sonra bire düstü.
1930 da öğrenci yokluğundan dolayı kapatıldı,
1948 de İmam Hatip yetistirmek üzere 10 aylık kurslara
Ortaokul mezunu askerliğini yapmıs olanlar alındı,
1949 da kurslar iki yıla çıkarıldı,
1951 de kurslar okula (İHO) dönüstürüldü ve süre Orta Okul 4
Lise 3 yıl toplam 7 yıla çıkarıldı,
1963 de Parasız yatılı öğrenciler alındı,
1972 de Orta okul bölümleri kapatılarak 4 yıl eğitim veren
Meslek okullarına dönüstürüldü. İHO yönetmeliğinde okulun
43
amacı “ Okul öğrencilerini hem mesleğe hem de kendi
alanlarında yüksek öğrenime hazırlar” olarak belirlendi.
1973 de İHL si adını aldı, orta bölümleri yeniden açıldı. (buraya
kadar kanun da belirtilen amacına uygun olarak öğrenci
yetistiriliyor ve öğrenciler İlahiyat Fakültesine gidiyorlar)
1973 de Milli Eğitim Temel Kanununda İHL’leri “ Hem
mesleğe, hem yüksek öğrenime hazırlayıcı programlar
uygulayan öğretim kurumları” olarak tanımlandı. Bu tanıma
rağmen 1972 yılında hazırlanan İHL yönetmeliği ilgili maddesi
değistirilmedi. İHL’lilere üniversitelerin Edebiyat Fakültelerine
girme hakkı tanındı. Bu yıldan itibaren kanuna aykırı islemler
basladı.
1976 da İHL ne kız öğrenci alındı,
1980 de İHL mezunlarının Üniversitelerin tüm bölümlerine
girebilmelerine olanak sağlayan düzenleme yapıldı,
1985 de Anadolu İHL’leri açıldı,
1990 da İHL’ si orta bölümleri kapatıldı,
1997 de İHL’nin orta bölümleri kapatılarak 4 yıllık lise haline
getirildi,
1997 de YÖK genel kurulu kararıyla Meslek Liselerine
üniversiteye giriste katsayı uygulaması baslatıldı,
2009 da 1972 yılındaki yönetmelikte yapılan değisiklikle
İHL’leri “ Hem mesleğe, hem yüksek öğrenime hazırlayıcı
programlar uygulayan öğretim kurumları” olarak tanımlandı.
Böylece İHL özellikle din adamı yetistirmek için kurulduğu
vurgusundan ( kendi alanlarında ) vazgeçilerek İHL leri İmam
da yetistiren normal lise haline getirildi,
2009 da katsayı uygulaması Danıstay’dan dönünce YÖK yeni
bir katsayı uygulaması ile Meslek Liseleri lehinde düzenleme
yaptı ve bu da 2010 yılında Danıstay’dan döndü.
Bu son yapılan değisiklik de dahil olmak üzere 1972 den
sonra yapılan tüm değisiklikler ve uygulamalar Anayasaya ve
TTY’ na aykırıdır.
Peki bu kadar değisiklikle ilgili yapılmak istenilen ne?
Neden dinci partiler İHL’lerini arka bahçesi olarak görüyorlar?
Amaç; kendi ideolojilerine uygun bir insan tipi yetistirmek
isteğidir. Yetistirmek istediği insan tipini eğiteceği en uygun
44
okul da İHL’leridir.Bunun içinde İHL mezunları sadece imam
ve hatiplik mesleği ile uğrasmamalı hayatın her alanında faaliyet
göstermeli özellikle üniversitenin değisik bölümlerini bitirenler
devlet kademesinde yer alarak dinci yapılanma giderek
genislemeli ve devlet ele geçirilmelidir.
1972 yılındaki yönetmelikte “TTY sı 4 ncü maddesi
gereğince kurulmus İHO’larının amaçları imamlık ve hatiplik,
Kuran Kursu öğreticiliği gerektiğinde Müftülük, vaizlik ve
benzeri görevleri yapmak orta öğretim görmüs din görevlileri
yetistirmektir” yazılı olduğu için derslerde ona göre
belirlenmistir.
İHL de Arapça Hazırlık, Arapça, Hitabet, Fıkıh, Hüsnü
Hat, Dini Musiki, Temel Dini Bilgiler, Siyer (Hz.
Muhammed’in hayatı), Tefsir, Dinler Tarihi, İslam Tarihi,
Kelam ve Hadis dersleri okutulan öğrenciler üniversitenin her
bölümünde nasıl basarılı olabilecek ve bu dersleri okuyup
Doktor, Mühendis, Ekonomist veya Öğretmen olacaksa bu
dersleri okumasına ve İHL sine gitmesine gerek var mı dır? Bu
insan ve kaynak israfı değil midir? İHL de okuyanların veya
çocuklarını bu okula gönderenlerin söyledikleri “Çocuklarımız
dinini öğrensin” bu dersler dini öğrenmek için fazla değil midir?
Diyanet İsleri Baskanı kadrolarının bos olduğunu ve imam hatip
mezunu elemana ihtiyacı olduğunu belirtmektedir. Neden
eleman bulamıyor? Mezunlar mezun oldukları amaç dısında
diğer mesleklere yöneliyorlar DİB nı bunun kavgasını verip
kendi ihtiyacı için mezun olanlara sahip çıkacağına kendi
kadrosundaki personelin devletin diğer kurum ve kurulusların
kadrolarına geçmelerine göz yumuyor hatta destekliyor amaç
aynı devlet kadrolarını imamlastırmak. Yani imam- müdür,
imam-baskan, imam-polis, imam-emniyet müdürü, imamkaymakam,
imam- vali ve son olarak ta imam-astsubay, imamsubay,
imam general.
YÖK Baskanı son 2009 da ki düzenleme Danıstay’dan
dönünce İHL’ in kapatılmasını ve dinini öğrenmek isteyenlerin
bunu normal liselerde de yapabileceğini belirtti. Acaba
görüldüğü kadar basit bir teklif mi bu? Yoksa altında bir baska
amaç mı yatıyor? O da bütün liselerin giderek İHL ne
45
dönüstürülmesi olabilir mi? Neden olmasın siz bakmayın YÖK
Baskanının öyle saf ve saskın durusuna o hükümetin memuru
son karar da Danıstay’a itiraz dilekçesini vermeden önce
Basbakan’a gidip icazet alan o değil miydi?
Bu İHL si sorunu su anda kangren olmus durumda peki
çözüm ne? Kapatmak mı? TTY’ nı ve Anayasa’nın 174’ncü
maddesini yürürlükten kaldırmak mı?
Çözüm;
– İHL’ ri Meslek Lisesi statüsünde ancak diğer Meslek
Liselilerden farklı sadece din adamı yetistirecek sekilde
yapılandırılmalı,
– İHL’ de gerçek okul ihtiyacı belirlenmeli, mevcut
uygulamadaki insan ve kaynak israfı da incelenmeli ve asgari
miktara indirilmeli, bu okullar coğrafi bölge özelliğine göre ve
yatılı da olacak sekilde Öğretmen okulları gibi planlanmalı,
– Yeniden yapılacak düzenleme de TTY na aykırı tüm yasa ve
yönetmelikler iptal edilmeli,
– Mezunları sadece İlahiyat Fakültesi’ne gitmeli ve buradan da
aydın, çağdas, imam, vaiz, müftü gibi laik devlet memuru
özelliklerine sahip din adamları, din bilginleri, din sosyolog ve
din felsefecileri yetistirilmeli,
– Diyanet İsleri Baskanlığı kadrosundaki görevlerin diğer devlet
kademelerindeki görevlere geçmek için atlama tahtası olarak
kullanılması önlenmeli ve bu geçislere müsaade edilmemelidir.
(2)Harf Devrimi:
Öğretim Birliği yasası çıkarılmıstı ama öğretimi zorlastıran
en önemli sakınca, Türkçe’nin Arap alfabesi ile yazılmasıydı.
Türkler İslam dinini kabul edince, bütün İslam dünyasının
alfabesini benimsemisti. Türk dilinin karakteristik yapısına
uymayan bu alfabe dilimizi yozlastırmıs ve Arapça ve Farsça
kelimeler dilimizde yer bulmuslardı.
Bir bilim kurulu Latin alfabesini inceleyerek yeni Türk
harflerini saptadı ve 1 Ekim 1928 de yeni Türk Harfleri
Hakkındaki Yasa yürürlüğe girdi.
Kanun uyarınca, bütün devlet yazısmaları 1Ocak 1929’
dan itibaren Türk harfleri ile yapılacaktı. 1929 Haziran’ından
sonra da, Arap harfleri kullanılmayacaktı.Yasanın yürürlüğe
46
girmesinden sonra, tüm yurtta okuma yazma seferberliği
baslatıldı. Ulusa, yeni harfleri öğretmek için “Millet Mektepleri”
denilen okullar açıldı. Uzmanların uzun bir süre istedikleri bu
Devrim dört ay gibi kısa bir sürede benimsendi ve uygulamaya
baslandı.
Bu yasa bu gün tam anlamıyla uygulanıyor mu ? Hayır. İki
tana nedeni var. Dilimize girmis yabancı kökenli kelimeler ve
harflerle yazma ve konusma, ınternetin de yaygınlasmasıyla
buna ait özgün bir alfabe. Etrafınıza bir bakın ve gazetelerdeki
ilanları inceleyin ne kadar çok yabancı kökenli kelime ile
karsılasacaksınız, büyük bölümü de özenti ve anlamsız. Bir
diğer konu ise Camilerdeki Arapça yazılar neden Arapça, ne
anlam ifade ediyor, kaç kisi anlıyor? Belki hat yazı sanatının
güzel örnekleri olarak değerlendirilebilir. Bu yazılar Türkçe aynı
güzellikte yazılır ve camiye gelenlerde okur ve anlarsa günah mı
olur? Namazda okunacak sureler Türkçe yazılsa gelenler bunları
okusa ve ibadetini kendi diliyle yapsa ve anlasa. Hatta
teknolojik gelismelerden faydalanıp bunlar perdeye yansıtılsa
bilgisayarlar kullanılsa İslam’ı toplum yaratma çabası acaba
yara mı alır?
(3)Üniversite Reformu, Tarih ve Dil Kurumları:
Osmanlı döneminden kalan tek üniversite, Darülfünun
yeterli değildi 1933’te İstanbul Üniversitesinin kurulmasına
karar verildi. Almanya’dan gelen bilim adamlarının katkılarıyla
bilimsel çalısmalar yapıldı diğer kurulacak üniversitelerin alt
yapısı bu reform ile baslatılmıs oldu.
Türk Devriminin temeli, Türk ulusalcılığına
dayanmaktadır. Ancak devrimlerden sonra görüldü ki Türk
Devletinin gerçekleri İslam ve Osmanlı anlatımlarıyla doluydu.
1931’de kurulan ve sonradan Türk Tarih Kurumu adını alan
Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, yeni Türk Devletinin tarihsel
geçmisini arastırdı ve Türk Ulusu bilincinin doğması sağlandı.
Osmanlı’da Türkçe konusulur ama Arapça yazılırdı. Bu
yazının da etkisiyle Arapça, Farsça ve Türkçe’nin karısımı ile
yeni bir dil ve yazı sekli de çıkmıstı Osmanlıca. Bu dille yapılan
eğitim ve öğretim verimsiz, halkın ve aydınların kullandığı dil
farklı idi. Türkçe’nin resmi dil olması kaçınılmazdı ama yeterli
47
bir çalısma yoktu bu maksatla Türk Dili Tetkik Cemiyeti
1932’de kuruldu. Sonradan Türk Dil Kurumu adını alan bu
kurum dilin kurallarını saptadı ve Türkçe bilim ve kültür dili
haline getirildi.
ç. Ekonomi, Ulastırma, Sanayi, Devrimleri:
1923 yılında İzmir’de Türkiye İktisat Kongresi toplandı.
Toplantıda Misak-ı İktisadi kabul edildi. Siyasal bağımsızlık
gibi, ekonomik bağımsızlığında esas olduğu vurgulanan bu
beyanname ile “ Vergi sisteminde reform, kredi kurumlarının
düzenlenmesi, ulastırma sorunun çözülmesi, isçilerin yasam
biçimlerinin düzeltilmesi, topraksız çiftçiye toprak verilmesi,
tarımın ilkel yöntemlerden kurtarılması, ticari spekülasyonlara
engel olunması, yer altı zenginliklerinin saptanması ve
isletilmesi, gümrükleri düzenlenmesi, iktisadi ve ticari isleri
düzenleyecek yeni kanunların yapılması tedbirlerine”
basvurulması istendi.
Ziraat Bankası gelistirildi, İs Bankası, Merkez Bankası ve
Yüksek Ziraat Enstitüsü kuruldu. Tesviki Sanayi Yasası
çıkarıldı. İlk bes yıllık plan hazırlandı. İktisadi Devlet
Tesekkülleri yapılandırılarak tekstil, demir çelik, madencilik ve
ağır sanayi atılımları yapıldı.
Demiryollarına ilave kara yolları açıldı Türk Deniz Filosu
kurulmaya basladı.
Atatürk ekonomik kurulus ve kalkınmanın bas yolunun
devletçilik olduğunu düsünüyor ve uygulamalar buna göre
yapılıyordu. Bu düsünceden dolayı Anayasa’ya 1937 yılında
Devletçilik ilkesi konulmustur.
Ancak bugün Atatürk’ün Devletçilik ilkesi terk edilmis,
zamanında yapılan devletin İktisadi Devlet Tesekkülleri haraç
mezat yerli ve yabancı kuruluslara satılmıstır. Bu konuya karsı
devrim bölümünde tekrar değinilecektir.
d. Sosyal Devrimler:
(1)Tekke Zaviyeler ile Türbelerin Kapatılması,
Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Yasaklanması ve
Kaldırılması:
48
Tekkeler ve zaviyeler (küçük tekke), İslam’daki çesitli
dinsel düsünce akımları taraflarının toplandığı bir takım
yerlerdi. Bu akımları adına tarikat denirdi. Çesitli tarikatların
üyeleri, hangi yolda düsünmekle Tanrıya daha fazla
yaklasabileceği üzerinde türlü yöntemler saptarlar, tekke ve
zaviyelerinde bu sorunlarla uğrasırlardı. Türlü meslek
kurulusları, bir takım tarikatlara mensuptu, tarikatların ileri
gelenleri büyük bir saygı görürler, tekkelerinde saltanat
sürerlerdi. Tarikatçılığın pratik bir yanı olmadığı gibi, Türk
halkını türlü dinsel akımlara ayrıldığı için büyük zararı da vardı.
İslam dininde tarikatlara yer yoktu, buna rağmen, türlü meslek
çevreleri ve sosyal guruplar tarikatçılığı gelistirmislerdi.
Tekke ve zaviyeler tam anlamı ile dinsel sömürü
merkezleriydi. Vatandasa dinsel baskı yapılmakta, rejim ve
devlet aleyhine çalısmalar yapılmaktaydı. Din yoluyla
sağladıkları çıkarları tehlikeye giren yobazlar bu tekke ve
zaviyelerde kendi propagandalarını yapmaktaydılar. Seyh Sait
İsyanı, tarikatların yönlendirdiği bir isyandı.
Ayrıca tekke ve zaviyelerde kullanılan bazı unvanlar ve
kıyafetler, tarikatta hiyerarsik bir düzeni temsil ediyor, tarikat
mensubu ölmüs kisilerin mezarları bir çesit tapınak haline
getirilmisti.
Laik bir toplumda tarikatların, tekke ve zaviyelerin
bulunması ve buraların bir dinsel toplum yuvaları olması kabul
edilemezdi.
Atatürk bu kabul edilmezliği Kastamonu’da söyle dile
getirmistir. “Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki, Türkiye
Cumhuriyeti, seyhler, dervisler, müritler, meczuplar ülkesi
olamaz. En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır.
Uygarlılığın buyurduğunu ve istediğini yapmak insan olmak için
yeterlidir. Tarikat baskanları bu dediğim gerçeği bütün açıklığı
ile algılayacak ve kendiliklerinden derhal tekkelerini kapatacak,
müritlerini bundan böyle olgunluğa eristiklerini kabul
edeceklerdir”.
Tekke ve zaviyelerin kapatılması için önce bir kararname
yayınlanmıs ancak netice alınamayınca, 30 Kasım 1925 te
çıkarılan 3 maddelik bir kanunla tekke ve zaviyeler kapatılmıs,
49
yasal düzenlemelere uygun olarak, cami veya mescit seklinde
kullanılanların yani geçek ibadet yeri olanların faaliyetlerine
müsaade edilmis, seyhlik, dervislik, müritlik…. gibi çesitli
sıfatların kullanılması ve bu unvan ve sıfatlara ait hizmet
görmek ve kıyafeti giymek yasaklanmıstır. Ayrıca tüm türbeler
kapatılmıs, türbedarlıklar kaldırılmıstır.
Ancak 1950 yılına kadar titizlikle uygulanan bu yasa yine
siyasilerin oy kaygısıyla delinmis ve türbelerden Türk
büyüklerine ait olanlarla büyük sanat değeri bulunanların 1950
ve 1990 yıllarında önce MEB’ lığı sonra Kültür Bakanlığınca
hizmete açılabileceği hükme bağlanmıstır. Bu gün kapalı olan
türbelerin neredeyse tamamı açıktır ve bu kanun yürürlüktedir.
Ayrıca tarikatlar belki Osmanlı devrinde olmadığı kadar siyasete
hakimdirler. Bu konudaki uygulamalara karsılık kanun
uygulayıcısı olan Cumhuriyet Savcılarını bir bölümü maalesef
bu tarikatların üyesi ve sempatizanıdır diğerleri ise görevlerini
adam sendeci bir tutumla aksatmaktadır.
2008 yılında gazetede okuduğum bir haber Acıpayam
ilçesi Yesilyuva Belde’sinde DP’li Belediye Baskanı’nın
demeciyle Beyazıt Han’a ait bir mezarın Belediye Meclis
kararıyla türbeye çevrilip açıldığı ve açılıs kurdelesini de
Yargıtay 10 cu Daire Baskanının kestiğini belirtiyordu. Konuyu
bir dilekçe ile Acıpayam Cumhuriyet Bassavcılığına bildirdim
ve 677 sayılı kanuna muhalefetten suç duyurusunda bulundum.
Gelen cevapta, gazetenin haberi yanlıs yazdığı belirtilerek
muhabirin ifadesine dahi basvurulmadan ve yapılan masraflar
Belediye kayıtlarından incelenmeden sadece Baskanın ifadesi
alınarak kovusturmaya yer olmadığına karar verilmistir.
(2)Sapka Giyilmesi:
Osmanlı Devleti’nde vatandaslar kılık ve kıyafet yönünden
çok karısık bir yapıya sahipti, din adamları; sarık ve cüppeyle,
halk; salvar, potur ve kafalarında fes, kalpak ve külahlarla
dolasıyor ve bu görüntüler modernlesme asamasındaki bir
ülkeye yakısmıyor ve mutlaka kılık ve kıyafete bir düzenleme
getirmek gerekiyordu. Bu amaçla önce 1920 tarihinde yapılan
bir teklif Meclis’te reddedildi, 1921 tarihinde alınan bir kararla
fes yasaklandı ancak uygulamada basarılı olunamadı ve halk
50
sarık, takke ve fes gibi uygar görüntü vermeyen serpusların
giyilmesi geleneğini sürdürüyordu. Atatürk 1925 tarihinde
Kastamonu’da yaptığı bir konusmada söyle diyordu. “Uygarım
diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile yasamı ile, yasam biçimi
ile gerçekten, basından ayağına dıs görünüsü ile dahi, uygar ve
gelismis insanlar olduklarını göstermek zorundadırlar. Bizim
kıyafetimiz ulusal mı dır? Altı kaval, üstü sishane diye
tanımlanabilecek kıyafet ne ulusaldır, ne de uluslararasıdır.
Uygar ve uluslararası kıyafet ulusumuz için uygun kıyafettir.
Onu giyeceğiz; ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon,
yelek, gömlek, kravat, ceket ve elbette bunların tamamlayıcısı
olarak siperi semsli (günesten koruyucu) serpus. Bu serpusun
ismine sapka denir. Yunan serpusu olan fesi giymek caiz olur
da, sapkayı giymek neden caiz olmaz? Uygarlığın coskun seli
karsısında direnmek bosunadır.”
Yine Atatürk yaptığı bir konusmada ise kadınların kıyafeti
ile ilgili “ Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, basına bir bez
veya bir pestamal veya buna benzer bir seyler atarak yüzünü
gözünü gizler, bu tavrın anlamı nedir? Efendiler! Uygar bir
ulusun anası, ulus kızı, bu garip sekle, bu vahsi duruma girer
mi? Bu durum, ulusu çok gülünç gösteren bir görüntüdür.
Derhal düzeltilmesi gerekir…” Kastamonu’da bu konusmalarla
baslayan hareket üç maddelik 25 Kasım 1925’te Sapka
Giyilmesi Hakkında Yasanın çıkarılması ile Devrim niteliğine
kavustu.
Yasanın birinci maddesinde ilk bölümde Milletvekilleri, İl
Genel Meclisi üyeleri, özel idare memurları ve tüm kurumlarda
çalısan memur ve hizmetlilerin sapka giymesi zorunlu kılındı.
İkinci bölümünde ise Türk halkının genel serpusu sapka olduğu
ve buna aykırı bir alıskanlığın yasak olduğu belirtildi.
Bu kanun bu gün yürürlüktedir ve uygulaması yeterli
değildir. Çünkü sapka haricinde fes olmasa bile sarık ve takke
özellikle dini bir sembol olarak halk tarafından ulu orta
kullanılmaktadır. Yasanın, birinci bölümünde ki mecburiyet, o
günkü sartlarda halkı bu devrime alıstırmak için alınmıs bir
tedbirdi ve zamanla amaç hasıl olunca özelliğini yitirdi. Ancak
ikinci bölüm sapka haricinde giyilecek her türlü bas örtüsünü
51
yasaklamaktadır. Burada anlatılmak istenilen halkın ki buna
kadınlarda dahildir, sapka giymek mecburiyetinde olduğu değil
eğer giyecekse bunun sapka olduğu ve diğer eski alıskanlıkları
olan fes, sarık, takke, peçe, çarsaf vs giyilmesinin yasak
olduğudur.
Bu gün kavgası yapılan türban meselesinin çözümü bu
yasanın içindedir. Yasa sapka haricinde her türlü serpusu
yasaklamıstır. Bu kanunun takipçisi olacak Cumhuriyet
Savcılarımız maalesef bu konuda da sessiz ve sakindirler.
(3)Bazı Kisvelerin Giyilmesinin Yasaklanması:
Din adamları ve tarikatların etkisiyle kendisini din uleması
olarak görenlerin kılık ve kıyafetleri Arap ve İslam kültürünün
etkisinde idi ve serbestçe her an her yerde giyilebilmekte idi.
Laiklesme yolunda devrimler yapan ve bu devrimleri yasalarla
koruyanların önlerindeki en büyük engel bu din adamları ve
onların uygulamalarıydı. Bu kisilerin düsüncelerini laiklestirmek
belki zaman alacaktı ama kılık ve kıyafetlerine uygar bir görüntü
vermek, her yerde dinsel kıyafetle dolasmalarını engellemek ve
sadece ibadet halinde bunları giymelerini sağlamak, din
giyeceğini sokaktan ibadet alanına sokmak hemen yapılması
gereken bir ihtiyaçtı.
3 Aralık 1934 yılında 8 maddelik Bazı Kisvelerin
Giyilemeyeceğine Dair Yasa çıkarıldı. Bu yasanın birinci
maddesi ile din adamlarının dini alanlar dısında dini kıyafet
tasımaları yasaklanmıs sadece bir din adamına din alanları
dısında dini kıyafeti tasıması müsaadesi verilmistir. Bunlarda
ülkedeki dinlerin liderleridir. Yani bu yasa ile dinsel mabetler
dısında, dini kıyafetin yalnızca, ülkede mevcut dinlerin lideri
olanlar tarafından giyilebileceği hükme bağlanmıstır. Bu yasa ile
ibadet yerinde giyilenler hariç, sokakta dinsel kıyafet ile
dolasmak bu yasa ile önlenmistir. Yasa ile sokaklarda, cübbe,
sarık gibi dinsel kıyafetlerle dolasmak yasaktır.
Maalesef bu yasa da uygulanmayan bir yasadır. Sokakta
dini kisveyi andırır kıyafetlerle dolasan pek çok kisi vardır ve bu
kıyafetler İstanbul’ un Fatih semtinde sıradanlasmıstır ve bu
kisiler hakkında kanuni bir islem yapıldığı duyulmamıstır.
AİHM’ si Aczmendi tarikatının kılık ve kıyafetleri ile ilgili bir
52
kararında bu gurubun kıyafetlerini kamusal alan haricinde
giyebileceklerine hükmetmistir. Ancak bu kıyafetler belki din
adamı kıyafeti değildir, ancak çağdas da değildir.
(4)Soyadının Kabulü:
1934 yılına kadar, Türklerin soyadları yoktu. Ancak bazı
aileler, etnik kökenini çağrıstıran lakaplar kullanıyorlar halk ise
kendi adının yanına baba adını da koyarak resmi dairelerde isini
görüyor ve bu da pek çok karısıklığa neden oluyordu. Soyadının
kullanılması uygar bir ülke olmada vatandaslara verilecek bir
haktı ve bu hak 21 Haziran 1934 tarihinde çıkarılan on bes
maddelik bir yasa ile gerçeklestirildi.
(5)Lakap ve Unvanların Kaldırılması:
Osmanlı döneminde kisiler adlarının basın veya sonuna
toplumun çesitli sınıf ayrıcalıklarını yaratan yansıtan lakap ve
unvanlar koyarlar ve kullanırlardı. Laik bir sistem içersinde
kisilerin soyluluk ve dinsel lakap ve unvanlar kullanarak,
birbirlerine karsı sınıfsal üstünlük sağlamaları düsünülemezdi.
26 Kasım 1934 tarihinde bes maddelik Efendi, Bey, Pasa Gibi
Lakap Ve Unvanların Kaldırılmasına Dair Yasa çıkarılmıstır. Bu
yasa ile Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi,
Pasa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lakap ve unvanlar
kaldırılmıs, vatandasların, kanun karsısında ve resmi belgelerde
yalnız adlarıyla anılacakları hükme bağlanmıstır. Askeri rütbeler
dısında sivil rütbe nisan ve madalyalar da kaldırılmıstır.
(6)Beynelmilel Sayıların Kabulü:
20 Mayıs 1928 tarihinde üç maddelik Beynelmilel
Sayıların Kabulü Hakkında Yasa çıkarılarak batı ülkeleri ile
uyumu sağlayacak adım atılmıs ve bu güne kadar kullanılan
Arap sayılarının kullanılması yasaklanmıstır.
(7)Yeni Saat Dilimi ve Yeni Takvimin Kabulü:
Eski saat dilimi uygulaması iptal edilerek, batı ulusları ile
uyum sağlayacak, günün gece yarısından baslayıp, saatlerin
sıfırdan yirmi dörde kadar sayılacağını belirten, dört maddelik
Günün Yirmi Dört Saate Taksimine Dair Yasa 26 Aralık 1925
tarihinde çıkarılmıstır.
Osmanlı döneminde kullanılan takvim karmasık ve batı
ülkeleri ile uyum sağlamayan, dini esasları uygulayan Hicri
53
takvimdi. Yılbası 23 Eylül’de baslıyor ve ay esasına göre
ölçümlenen bir sistem kullanılıyordu.Ayrıca mali isler için
kullanılan Rumi takvim de vardı. 26 Aralık 1925 yılında
çıkarılan Takvimde Tarih Baslangıcının Değistirilmesi
Hakkındaki Yasa ile Miladi takvime geçildi Günes sistemi
hesaplaması kabul edildi ve yeni yıl baslangıcı 1 Ocak olarak
kabul edildi.
(8)Ağırlık ve Uzunluk Ölçülerinin Değismesi:
Ağırlık ve uzunluk ölçüleri Arap ve İslam ölçüleri olan
okka, arsın ve endaze gibi eski ölçülerdi bu ölçüler 1931 yılında
değistirilerek onlu esasa göre yapılmıs metre ve kilo esasına
geçilmistir.
(9)Hafta Tatili, Ulusal Bayram ve Genel Tatil
Düzenlemeleri:
Osmanlı döneminde uygulanan tatil ve bayram
uygulamaları modern, çağdas ve batı dünyası ile uyumlu olacak
sekilde değistirilmis, 1924 ve 1935 yılında çıkarılan kanunlar
zaman içinde değistirilerek uygulanmıstır.
(10)Tarih Sırasına Göre çıkarılan Yasalar:
1920 Ulusal Ant (Misak-ı Milli)
1920 İstiklal Madalyası Yasası
1920 İstanbul Hükümetinin Yaptığı Anlasmaların Reddi Yasası
1921 Teskilatı Esasiye Yasası
1923 Cumhuriyet’in İlanı Yasası
1924 Teskilatı Esasiye Yasası
1924 Hilafetin Kaldırılması Yasası
1924 Ser’iye ve Evkaf ve Erkan-ı Umumiye Vekaletinin
Kaldırılması Yasası
1924 Tevhidi Tedrisat (Öğrenim Birliği) Yasası
1924 Ser’iye Mahkemelerinin Kaldırılması Yasası
1925 Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Yasası
1925 Tekke ve Zaviyelerin Kaldırılması Hakkında Yasa
1925 Sapka Giyilmesi Hakkında Yasa
1925 Günün 24 Saat Taksimine Dair Yasa
1925 Takvimde Tarih Baslangıcının Değistirilmesi Yasası
1925 Yerli Kumastan Elbise Giyilmesi Hakkında Yasa
1926 Kabotaj Yasası
54
1926 İktisadi Kurumlarda Türkçe Kullanılması Yasası
1926 Türk Ceza Yasası
1926 Türk Medeni Yasası
1926 Borçlar Yasası
1926 Ticaret Yasası
1927 Hukuk Usulü Muhakemeleri Yasası
1927 Resmi Binalardaki Tuğra ve Methiyelerin Kaldırılması Ya.
1928 Türk Harflerinin Kabulü Yasası
1928 Beynelmilel Sayıların Kabulü Yasası
1929 Ankara’nın Baskent Yapılması Yasası
1929 Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası
1932 İcra İflas Yasası
1934 Lakap ve Unvanların Kaldırılması Yasası
1934 Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceği Hakkında Yasa
1934 Soyadı Yasası
1934 Atatürk Soyadı Hakkında Yasa
6. DEVRİM YASALARI:
10 Kasım 2004 tarihli gazetelerden bir haber,
“Komisyonda Devrim Kanunu krizi yasandı.” TBBM Adalet
Komisyonu’nda Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (CMUK)
görüsülürken CMUK’ un 233’üncü maddesine gelindiğinde,
Komisyonun Barolar Birliği Temsilcisi “Devrim Kanunları bu
hükmün dısındadır” ifadesinin eklenmesi uyarısında bulunuyor.
Madde ne getiriyor, “yapılan yargılama sonunda belirlenen ceza,
en çok iki yıla kadar hapis veya adli para cezası öngörüyor ise,
mahkeme, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar
verebilecek”. Yani hükümlü, daha önce bir suç islememisse, suç
bes yıl süreyle denetimli serbestlik esasına göre ertelenecek.
Önce kabul ediliyor ancak katip Öğretim Üyesinin “ Ben bu
ifadeyi buraya yazmam. Bu karar siyasi olarak yanlıs” diye
tepkisi üzerine kriz çıkıyor ve toplantı kesiliyor. Eğer bu yasaya
belirtilen ilave yapılmazsa Devrim Yasalarına karsı islenen
suçlar ertelenebilecek.
Bu krizin öncesinde bir baska olay daha var, Devrim
Yasalarına karsı islenen suçları cezasız bırakmak için, o da 07
Temmuz 2004 de, AKP Milletvekili Hasan Kara aynı komisyon
55
çalısmasında Devrim Yasalarının Türk Ceza Yasasından
çıkartılması için önerge veriyor ve sert tartısmalardan sonra
Adalet Bakanı’nın kerhen desteği ile önerge reddediliyor.
Her iki olayda da, varılmak istenilen sonuç aynı. Devrim
Yasalarına karsı islenen suçlar cezasız kalsın ve dinciler
rahatlıkla meydanı bos bulup istedikleri kadar bu yasaların
uygulamaları hakkında rahat davranabilsinler.
Nedir bu devrim yasaları? AKP’ lileri neden bu kadar
rahatsız ediyor. Bu sorunun cevabı 1982 Anayasa’sının 174’ncü
maddesinde yazılıdır.
Madde 174: Anayasanın hiç bir hükmü, Türk toplumunu
çağdas uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye
Cumhuriyeti’nin laik niteliliğini koruma amacını güden, asağıda
gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halk oyu ile kabul
edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerin, Anayasa’ya
aykırı olduğu seklinde anlasılamaz ve yorumlanamaz.
1. 3Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat
Kanunu;
2. 25 Tesrinisani 1341 tarihli ve 671 sayılı Sapka İktisası
Hakkında Kanun;
3. 30 Tesrinisani 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve
Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir
Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun;
4. 17 Subat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunun
Medenisiyle Kabul edilen evlenme akdinin evlendirme
memuru önünde yapılacağına dair medeni nikah esası
ile aynı kanunun 110’ncu maddesi hükmü;(Anayasanın
koruduğu bu hüküm, ilgili kanun yürürlükten kalkarak
yerine 4721 sayılı kanun geldiği için bu madde
yürürlüğünü yitirmistir.Ancak Anayasa değisikliği ile
kaldırılabilecektir.)
5. 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel
Erkanın Kabulü Hakkında Kanun;
6. 1 Tesrinisani 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk
Harflerinin Kabul ve Tatbiki hakkında Kanun;
56
7. 26 Tesrinisani 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey,
Pasa gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair
Kanun;
8. 3 Kanunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı
Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun.
3 Mart 1924 tarihi, Cumhuriyet tarihimizin en önemli
dönüm noktalarından biridir.Bu tarihte yasalasan üç önemli
Yasanın, çağdas, demokratik ve özellikle laik devlet ve toplum
yapısına kavusmak açısından oynadığı rol büyüktür. TBMM de
3Mart 1924 tarihinde üç önemli önerge ele alınmıs ve
tartısılarak kanunlastırılmıstır. Bunlar; 429 sayılı Ser’iye ve
Evkaf ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Bakanlıklarının
Kaldırılması, 430 sayılı Tevhidi Tedrisat ve 431 sayılı
Halifeliğin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanının Türkiye
Topraklarının Dısına Çıkarılmasına Dair Yasalardır.
Ne yazık ki 3 Mart 1924 tarihli yasalar, sonraki
Cumhuriyet kusaklarına yeteri kadar öğretilememistir. Bu
kanunların getirdikleri, gerekçeleri, amaçları ve yasalastırılıs
biçimleri göz ardı edilmis ve bu kanunların ruhu
kavranamamıstır.
Devrim Yasaları olarak adlandırılan ve sekiz madde olan
bu yasaların halen yedisi yürürlüktedir. 174’üncü madde ile
Anayasal koruma alınan bu yasalar bir önceki bölümde belirtilen
Atatürk Devrimlerinin en önemlileri ve Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurulus felsefesinin hukuksal sonuçlarıdır.
7. KARSI DEVRİM:
a. Giris:
1879 Fransız Devriminden kalma bir deyim. Bir devrin
getirdiklerini ortadan kaldırmak ve eskiye döndürmek için
girisilen gerici, davranıs olarak tarif edilen Karsı devrim,
devrimlere karsı çıkan, direnen, eskiyi korumaya çalısan her
tutum ve davranıs, söz, düsünce, yazı ve eylem bu deyimin
kapsamı içindedir. Biz de,bu gün yukarıda belirtilen gerici
deyiminin adı irtica dır ve “Dinimizi kullanarak, Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin Anayasasında belirtilen Cumhuriyetin
temel ilke ve devrimlerini ortadan kaldırmayı ve yerine dine
57
dayalı bir rejim ve düzen kurmayı amaçlayan söz, düsünce ve
eylemlerdir.” Karsı devrim her ne kadar dinci davranısları içine
alan eylemler olarak tarif edilse de Devletin bölünmez
bütünlüğünü hedef alan ve etnik ayrısmalara sebep olacak
eylemleri de karsı devrim olarak kabul etmek gerekmektedir.
Laiklik karsıtı hareketlerin savunucu ve uygulayıcıları, toplumda
dini kuralları esas kurmaya çalısırken, bölücüler ise ulus devlet
anlayısını zayıflatmaya çalısarak karsı devrim çalısması
yapmaktadırlar. Bu laiklik karsıtı hareketlerin ve etnik
milliyetçilerin öncelikli ve ortak hedefi ulus devlet yapısıdır.
Çünkü her iki kesiminde hedefinde Türkiye Cumhuriyeti vardır.
Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra özellikle çok partili
hayata geçilmesiyle birlikte siyasetçilerin, siyasal ödünleri ile
halkın dinsel inançlarına el atılması, mezhep ayrılıkları,
toplumsal ve ekonomik sorunlar öne sürülerek halk öncelikli din
daha sonra da bölgesel düzeyde bölücülük propagandalarıyla
farkında olunmadan karsı devrim eylemlerinin destekçisi
durumuna getirilmistir. Karsı devrim Türkiye Cumhuriyeti’ni
kuran ve devrimleri ile çağdas, sosyal, laik, sosyal bir hukuk
devletini yoktan var eden Atatürk’ün uğradığı ihanetler zinciri
halini almıstır.
Cumhuriyet’in temel değerlerinden biri olan laiklik ilkesine
ve bu ilkenin olusumunda en önemli rol oynadığı Atatürk
Devrimlerine ve yasalarına Cumhuriyetin kurulusundan itibaren
bir muhalefet vardır. Bunu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve
Serbest Cumhuriyet Fırkalarının kurulus ve uygulamalarında ve
İsmet İnönü zamanında devam eden eylemler ve
uygulamalarında görürüz.
Ancak genel kanı 14 Mayıs 1950 genel seçimiyle baslayan
Demokrat Parti (DP) iktidarını bir karsı devrim baslangıcı
olduğudur. Ama benim değerlendirmelerime göre Atatürk
döneminde baslayan ve Cumhuriyet döneminde en yoğun
temposuna yükselen ve sağ, merkez sağ, ve dinci partilerin
politikalarında ve iktidarlarında hedefe ilerleyen karsı devrim
hareketi 2002 yılında tek basına iktidara gelmistir. Bu dönemde
Karsı devrim sayılan eylemler, Anayasanın 174’üncü
maddesinin içinde sıralanan Devrim Yasalarına karsı yapılan
58
islemlerdir. Demokrat Parti (DP), Adalet Partisi (AP), Doğru
Yol Partisi (DYP), Milli Nizam Partisi (MNP), Milli Saadet
Partisi (MSP), Refah Partisi (RP), Fazilet Partisi (FP), Anavatan
Partisi (ANAP), Saadet Partisi (SP) ve Adalet ve Kalkınma
Partisi (AKP) Karsı devrimi planlayan, propagandasını yapan ve
iktidarlarında eylemleriyle destek veren ve uygulayan sağ ve
dinci partilerdir. Bu partilere bölücü vasıflara haiz (HADEP),
(DEP) ve (BEP) i de dahil edebiliriz.
Karsı devrimciler;
Ne Mutlu Türküm demeyi Irkçılık,
Ulusu Ümmet,
Atatürkçülüğü İlkellik,
Laikliği Dinsizlik,
Devrimciliği Gericilik,
Ulusalcılığı Darbecilik,
Cumhuriyeti İslam,
Bağımsızlığı Federasyon,
Devletçiliği Gereksiz.
olarak gören ve uygulayan bir zihniyete sahiptir.
Karsı devrimciler, devleti ele geçirmek için, demokratik
rejimin nimetlerinden istifade ederek uzun vadeli planlar
yapmıslar ve kendi elamanlarını belli kurumlara yerlestirme
cabası içinde olmuslardır. Yargı, kamu yöneticiliği, emniyet,
ordu ve üniversite içine yerlestirmisler Anayasa, kanun ve
yönetmeliklerde değisiklik yapmıslar ve amaçları yasalardaki
laik uygulamaları değistirmek ve laiklik ilkesini ters yüz etmek
olmustur.
Karsı devrim uygulamasının kamudaki en basit ve
görünebilir uygulaması dinci yandasların birbirlerini koruma ve
kollamalarıdır. İs bulmada, is takibin de, ihale alma da, kamu ile
is yapma da, dini inancı, mutaassıp ve muhafazakarlığının
derecesi ve dıs görünümü, türbanı takma sekli, bıyığı, sakalı,
parmağındaki yüzük ve diğer dini motifler aynı cemaatten
olanların birbirini kollamasını ve tercihini belirleyen etkenlerdir.
1920-1945 yılları arasında Atatürk Devri Dönemi etkin
olarak devam ederken 1945 -1950 yıllarında durağan ve dongun
bir döneme girilmis 1950 ve sonrasında karsı devrim çalısmaları
59
hız kazanmıs ve Atatürk Devrimlerine karsı olarak açık ve
kapalı bir savas baslatılmıstır. Atatürkçülerin, karsı
devrimcilerin 1924 te baslayan saldırılarına karsı toplumsal
olarak karsı koyma ve örgütlenme faaliyetleri 1989 yılında
Atatürkçü Düsünce Derneğinin kurulmasıyla baslamıstır. Karsı
devrimi amaçlayanlar bu güne kadar hedeflerine ulasamamıs
ancak kısmi karsı devrimi tamamlayarak iktidar olmuslardır.
İdealleri olan toplumun İslam esaslarına uygun hale getirilmesi
ve yönetilmesi amaçlarına karsı olan ve laiklik ilkesinin
savunucusu olan bu derneğe karsı 2008 yılında baslatılan yargı
safhaları ve baskılarla Atatürkçüler sindirilmis ve meydan Karsı
devrimcilere kalmıstır. Türkiye Cumhuriyeti, bir tarikatlar
cumhuriyetine, ülke halkı ise ümmetçi bir topluma
dönüstürülmeye çalısılmaktadır. Özellikle 2002 den sonra hız
kazanan İslam Esaslarına geçis eylemleri karsısında iktidarda ki
AKP, Anayasa Mahkemesi tarafından Laiklik karsıtı eylemlerin
odağı olduğu tespitiyle cezalandırılmıs ve mahkemenin tespit
ettiği gibi dinsel radikalizme daha açıkçası Seriata kapısını
tamamen kapatmamıstır.
Karsı devrim sürecini su safhalara ayırabiliriz.
1920-1938: Atatürk Dönemi; İslam Esaslarını, devlette
uygulamak isteyen, dini düsüncedeki kisilerin parti altında
birlestiği ve bunlardan güç bularak yapılan isyanların taviz
vermeden bastırıldığı, devrimlerin ve laik yasaların yapıldığı
cumhuriyetin bu günkü uygulamalarının temelinin atıldığı
dönem.
1938-1946: Atatürk’ün ölümünden sonra tek parti dönemi; CHP
ve İsmet İnönü liderliğinde devrimlerin hızının kesildiği
dincilerle mücadelenin devam ettiği ancak bazı tavizlerinde
verildiği ve dinin siyasete alet edilmesindeki ilk adımlar.
1946-1960: Çok Parti Dönemi Baslangıcı; Siyasal iktidar
DP’nin kisisel eylemlerle dini siyasete alet ettiği, Menderes’in
dini politik bir enstrüman olarak kullanma geleneğini baslattığı
ve TSK’lerinin idareye el koyduğu dönem.
1960-1970: İhtilal Hükümetleri ve AP hükümetleri dönemi;
Yeni bir anayasanın yapıldığı ve devrimlerin karsı devrimcilere
karsı korunması için anayasaya Devrim Yasalarını koruyan
60
maddenin konulması, geçis dönemi. DP’nin karsı devrim
eylemlerinin AP si ile devam ettiği, laiklik düsmanı eylemlerin
babası Necmettin Erbakan’ının siyaset sahnesine çıktığı dönem.
1970-2002: Muhtıra, Askeri İdare Hükümetleri ve Koalisyonlar
Dönemi; Dinci Milli Görüs partilerin kurulduğu ve siyasal
iktidara ortak oldukları, laiklik karsıtı kisisel ve toplumsal
eylemlerin öne çıktığı, örgütlerin, yurtların, vakıf, dernek ve
kooperatiflerin tarikatlar tarafından kontrolü. Devlette dincilerin
kadrolasması, laik yasalardaki değisiklik ve TSK’lerinin idareye
el koyduğu ancak dincilerin güçlendiği ve her kapatılan partinin
yerine daha güçlü yeni bir dinci partinin kurulduğu dönem.
2002-2009: AKP Hükümeti Dönemi; Karsı Devrimcilerin tek
basına iktidar oldukları, dinci ve karsı devrim eylemlerini hiçbir
taviz vermeden uygulamak isteyen ve kendisine engel gördüğü
tüm devlet kurumlarını kendine düsman gören ve bunları
sindirmek için tüm imkanları kullanan, devletin kurumlarını
birbirine düsürmekten çekinmeyen, dinci kadrolasmanın en ileri
safhaya çıktığı, eğitim, yargı ve emniyet kadrolarının dinciler
tarafından ele geçirildiği, “TSK’lerini Bitirme Planının”
uygulamaya konulduğu bu maksatla yandas medya ve yargının
kullanıldığı, bölücülerle isbirliğinin yapıldığı ve laik sistemin
yok edilmesi için Anayasa, kanun ve yönetmelik
değisikliklerinin en yüksek seviyeye çıktığı ve “Laiklik karsıtı
eylemlerin odağı olduğu” Anayasa Mahkemesince belirlenen ve
cezalandırılan bir partinin AKP’nin iktidar dönemi. Karsı
devrim in iktidara geçtiği ancak devleti teslim alamadığı ve
Cumhuriyetin Anayasa Mahkemesi, Danıstay ve Yargıtay
tarafından korunduğu dönem.
1921 ve 1924 Anayasaları kendi dönemleri içersinde
Türkiye Cumhuriyetini ve Atatürk Devrimlerini Anayasal
güvence altına almak için yapılmıs ve bu güvence 1960
Anayasası ile en üst seviyeye çıkarılmıstır. 1960 Anayasa’sının
laikliğin ve devletin bölünmez bütünlüğü ile ilgili maddelerini
alan 1982 Anayasa’sı da laik sistemi koruyacak maddelerle
donanmıstır ve 1960 dan beri sağ ve dinci parti iktidarların
hedefi bu maddelerdir. Simdi partilerin Karsı devrim
61
eylemlerine geçmeden önce 1982 Anayasasının ilgili
maddelerini bir hatırlayalım.
Madde.1- Türkiye Cumhuriyeti Bir Cumhuriyettir.
Madde.2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli
dayanısma ve adalet anlayısı içinde, insan haklarına saygılı,
Atatürk milliyetçiliğine bağlı, baslangıçta belirtilen temel
ilkelere dayanan,demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
Madde.3-Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir
bütündür. Dili Türkçe’dir. Bayrağı, sekli kanunda belirtilen,
beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli Marsı “İstiklal Marsıdır.”
Baskenti Ankara’dır.
Madde.4- Anayasanın 1’inci maddesindeki Devletin seklinin
Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2’nci maddesindeki
Cumhuriyet’in nitelikleri ve 3’üncü maddesi hükümleri
değistirilemez ve değistirilmesi teklif edilemez.
Madde.6- Egemenlik, kayıtsız sartsız milletindir……
Madde.14- Anayasa da yer alan hak ve hürriyetlerden hiç biri,
Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve
insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan
kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.
Anayasa hükümlerinden hiç biri, Devlete veya kisilere,
Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini
veya Anayasada belirtilenden daha genis sekilde
sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün
kılacak sekilde yorumlanamaz.
Bu hükümlere aykırı faaliyetlerde bulunanlar hakkında
uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.
Madde.24- Bu madde laiklik bölümünde açıklanmıstır.
Madde.42- Kimse eğitim ve öğrenim hakkından yoksun
bırakılamaz.
Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve
düzenlenir.
Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları
doğrultusunda, çağdas bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin
gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve
öğretim yerleri açılamaz……..
62
Anayasanın bu maddelerinden sonra ileriki sayfalar da
okuyacağınız konularla ilgili mantıklı değerlendirme
yapabilmeniz için Siyasi Partiler Yasasının bazı maddelerini de
asağıya alıyorum.
Madde.78- Siyasi partiler :
a.Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan Anayasanın
baslangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını;
Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına,
milli marsına ve baskentine dair hükümlerini; egemenliğin
kayıtsız sartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak,
Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle
kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin
kullanılmasının belli bir kisiye, zümreye veya sınıfa
bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını
Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı
hükmünü, seçimler ve halkoylamalarının serbest, esit, gizli,
genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve
denetimi altında yapılması esasını değistirmek……….yönelik
faaliyetlerde bulunamazlar.
Madde.80- Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı
Devletin tekliği ilkesini değistirmek amacını güdemezler ve bu
amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
Atatürk İlke ve İnkılaplarının Korunması
Madde.84 – Siyasi partiler, Türk toplumunu çağdas uygarlık
seviyesinin üstüne çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik
niteliğini korumak amacını güden:
a) 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat
Kanunu,
b) 25 Tesrinisâni 1341 tarihli ve 671 sayılı Sapka İktisası
Hakkında Kanunu,
c) 30 Tesrinisâni 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve
Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım
Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanunu,
d) 17 Subat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu
Medenisiyle kabul edilen evlenme akdinin evlendirme memuru
63
önünde yapılacağına dair medeni nikâh esası ile aynı Kanunun
110 uncu maddesi,
e) 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel
Erkamın Kabulü Hakkında Kanun,
f) 1 Tesrinisâni 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin
Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun,
g) 26 Tesrinisâni 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey,
Pasa gibi Lâkap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun,
h) 3 Kânunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı
Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun,
Hükümlerine aykırı amaç güdemezler ve faaliyette
bulunamazlar.
Atatürk’e Saygı
Madde.85- Siyasi partiler, Türk Milletinin Kurtarıcısı, Türkiye
Cumhuriyetinin Kurucusu Atatürk’ün sahsiyet ve faaliyetlerini
veya hatırasını kötülemek veya küçük düsürmek amacını
güdemez ve buna yol açabilecek davranıs ve faaliyetlerde
bulunamazlar. Parti adları ile amblemlerinde Atatürk’ün adını
veya resmini kullanamazlar.
Laiklik İlkesinin Korunması ve Halifeliğin İstenemeyeceği
Madde.86- Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik
niteliğinin değistirilmesi ve halifeliğin yeniden kurulması
amacını güdemez ve bu amaca yönelik faaliyetlerde
bulunamazlar.
Din ve Dince Kutsal Sayılan Seyleri İstismar Yasağı
Madde.87- Siyasi partiler, Devletin sosyal veya ekonomik veya
siyasi veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa dini esas ve
inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi
menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini
hissiyatı veya dince mukaddes tanınan seyleri alet ederek her ne
suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya
kötüye kullanamazlar.
Dini Gösteri Yasağı
64
Madde.88- Siyasi partiler, herhangi bir sekilde dini tören ve âyin
tertipleyemez veya parti sıfatıyla bu gibi tören ve âyinlere
katılamazlar.
Siyasi partiler, dini bayramlar, âyinleri ve cenaze
törenlerini parti gösterilerine ve propagandalarına vesile
yapamazlar…..
Halen yürürlükte olan ama değistirilmesi veya yeniden
hazırlanması için çalısmalar yapılan Anayasanın Genel Esaslar,
Temel hak ve ödevler, Kisinin hak ve ödevleri bölümlerinden ve
Siyasi Partiler Yasasından bazı maddeler ve bu maddelere
karsılık Türkiye Cumhuriyeti devletini idare etmeye talip, idare
eden Milletvekili, Bakan, Basbakan ve Cumhurbaskanı’nın bazı
sözleri.
“Elhamdülillah ben Seriatçıyım !”
“Laiklikle, Müslümanlık bir arada kesinlikle olmaz!”
“Referansımız İslam’dır!”
“Hedefimiz İslam Devleti!”
“Atatürk batılılasmadan değil, modernlesmeden bahsetmistir!”
“Atatürk’ün TBMM’deki Maresal üniformalı resimlerlerinden
rahatsızlık duyuyorum!”
“Ben, ümmetçiyim, Milliyetçi değilim!”
“19 Mayıs törenleri otoriter devlet zihniyetinin yansımasıdır!”
“Biz devleti değil, ümmeti önemseriz!”
“Siyasi İslam önce karar mekanizmalarını ele geçirmelidir!”
“Mahkemeler bu konuda karar veremez, bu konu Diyanetin
meselesidir ulemaya sorun!” ve gelecek sayfalarda okuyacağınız
sözler.
İste Anayasanın maddeleri ve bu maddelere karsı söz ve
eylemlere karsı uygulanacak cezai hükümler de Ceza
Muhakemeleri Kanunun da yazılı. Bu sözleri söyleyenler ve
daha ağır eylemlerde bulunanlar bu gün hiç hız kesmeden
eylemlerine devam ediyorlar.
Peki, 1982 Anayasa’sında böyle de 1921, 1924 Teskilatı
Esasiye Kanunları ile 1960 Anayasasın da farklı mı?
Anayasalarda laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti ilkeleri
çesitli ifadelerle belirtilmis ancak bunlara karsı hep bir kavga,
hep bir baskaldırı hep bir karsı devrim amaçlanmıs. Ve son
65
olarak 2007 yılında AKP tarafından gündeme getirilen ancak
rafa kaldırılan Anayasa değisikliğinde ki yeni Din ve İnanç
Hürriyeti baslıklı 24’üncü madde hükümleri söyle.
“Herkes din ve inanç hürriyetine sahiptir. Bu hak, tek
basına veya topluca, alenen veya özel olarak ibadet, öğretim,
uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını
açıklama veya bunları değistirebilme hürriyetini de içerir.”
Sıradan ve masum sözcükler gibi geliyor ama öyle değil 1982
Anayasasında ki bireylere verilmis olan din ve inanç hürriyetini
toplumsallastırarak tarikat ve cemaat olusumlarına kapı açmakta
ve devletin laiklik özelliğini zedeleyerek Devrim Yasalarını
kadük hale getirmeye çalısmaktadır. Amaç laik yapıyı yok
ederek İslam esaslarını toplumda yerlestirmek ve buna uygun bir
rejim getirmektir.
Zamanın Basbakan’ı Adnan Menderes’in, milletvekillerine
hitaben “Siz isterseniz bu memlekete hilafeti bile
getirebilirsiniz” sözlerinden sonra hız kazanan karsı devrim
eylemleri, kapatılan partiler ve onların yerine aynı düsüncelerle
kurulan partilerden sonra bu günkü gelinen noktada halen
iktidarda olan ve iktidarda kalmak için halkı sadaka kültürüne
alıstırmaktan bile çekinmeyen, her türlü baskı ve tüm devlet
olanaklarını kullanan AKP hakkında Anayasa Mahkemesince
“Laiklik karsıtı eylemlerin odağı olduğu” gerekçesiyle parti
kapatılmıyor ama hazine yardımı kesilme cezası uygulanıyor.
Bu gün laik, demokratik cumhuriyete bağlı kalacağına
yemin edenler, laik eğitimi, çağdas ve sosyal yasamı, laik düzeni
korumaya yönelik yargı kararlarına itiraz etmekte ve bu
kararları siyasi olarak nitelendirmektedirler.
Simdi, sunları bir düsünün; Bugün:
– Cumhuriyet tehlikede mi?
– Laiklik kavramı yeniden adlandırılmak isteniyor mu?
– Misakı milli sınırları değistirilmek isteniyor mu?
– Atatürk’ün sahsına ilkelerine ve devrimlerine karsı saldırı var
mı ?
– Devlet, tarikat ve cemaat liderlerinin eline geçmek üzere mi ?
– İktidara sahip olanlar gaflet, delalet ve hatta hıyanet içersinde
mi?
66
– Ulus bölünme tehlikesi içinde mi?
– Devlet kurumları birbirine düsürülmüs mü?
– İktidar; emniyet, yargı, üniversite ve devletin kadrolarını belirli
bir cemaatin ve dinci düsüncedeki kendi yandaslarıyla
doldurmus mu?
– Devletin kurumları özellestirme adı altında yabancı ve özel
tesebbüse peskes çekiliyor mu?
– Cumhuriyet ve Demokrasi sağdan, dincilerden, döneklerden,
ikinci cumhuriyetçilerden, bölücülerden gelen bir tehdit altında
mı? Bunlar hedef aldıkları Demokrasi ve Cumhuriyete karsı
güçlerini birlestirmis mi?
– Laik düzeni yıkarak bunun yerine seriatın ve tek adamın hakim
olacağı fasist bir düzen olusturmak isteyenler var mı?
– Toplum korku, sindirme politikası ve polis devleti
uygulamalarıyla sesini çıkaramaz durumda mı ?
– TSK’lerini Bitirme Planı yandas medya ve yandas yargı
aracılığı ile uygulanmakta mı?
– YÖK Baskanı hükümetin güdümünde ve istenilen kararları
çıkartmak için hukukun arkasından dolanmayı kendine görev
biliyor mu?
– Açılan ve açılmaya devam eden bir hukuk skandalı olan
davalarla Atatürkçü kisiler tutuklanmıs ve diğerleri de
susturulmus mu?
– Mahkemeler gerekçe kısmı bos bırakılmıs, hamiline yazılmıs
arama kararlarına imza atıyor mu?
– Adalet Bakanı yargı ile savas halinde mi?
– Adalet Bakanı baskanı olduğu HSYK den sikayetçi ve bu
Anayasal kurumu hukuksuz olarak vasıflandırmakta mı?
– Adalet Bakanı, Atatürk filmi hakkında mahkemenin, Atatürk’e
hakaret edilmistir sorusturma açılmalıdır kararı için Yargıtay’a
Kamu yararına bozulmalıdır basvurusu var mı?
– Adalet Bakanı her gün Atatürk’e küfreden ve hakaret içeren
yazılar yazan yandas yazarlar için sesini çıkarmazken aynı
gerekçeyle You Tube paylasım sitesi mahkeme kararıyla
kapatılıyor mu?
– Hükümet Yargı Reformu adı altında yapılan çalısma ile yargıyı
siyasallastırmak istemekte mi?
67
– Hükümet yapmak istediği Anayasa değisiklikleri ile tüm devlet
kurumlarını kendi görüsü doğrultusuna getirip istediği laik
düzen karsıtı bir sistem için zemin hazırlama gayreti içinde mi?
– Basbakan Yardımcısı, Cumhuriyet Savcısından tutuklanan
cemaat üyelerinin serbest bırakılmasını istedi mi?
– Teröristler için seyyar mahkemeler kurulup bunlar serbest
bırakıldı mı?
– Yetki gaspı yapan bir savcı bir Bassavcıyı tutuklatabildi mi?
Hükümetin hukuk nosyonundan yoksun Adalet Bakanı bu
hukuksuzluğu alkıslıyor ve yasal dedi mi?
Eğer bu sorulara cevabınız Evet ise ben bunlara karsı ne
yaptım neler yapmalıydım sorularını da sorunuz. Yok cevabınız
Hayır ise söylenecek bir sey yoktur ve siz bir Karsı
devrimcisiniz.
İste Atatürkçülerin görevi bu karsı devrimcilere karsı
mücadele etmek ve Türkiye’nin İran olmasını önlemektir. Ne
oldu İran’da? İran’da rejim nasıl değisti ve bu günlere nasıl
gelindi.
1970’li yıllarda Sah Rıza Pehlevi diktatörlük rejimi
uyguluyor batılı ve batıya açık bir görüntü vermesine rağmen
tek adam yönetimi vardır. Ancak rejimin Komünizme dönüsme
ihtimaline karsı ABD’leri dinci Humeyni ve diğer sol
muhaliflere destek vererek bir karsı cephe olusturmustur.
– Önce mollalar, komünistler ve liberaller özgürlük ve devrim
için birlesti ve Sah’ın diktatörlüğüne karsı güç olusturdu.
– Olusturulan güç Sah’ı devirdi ve iktidarı paylastılar.
– İktidarları esnasında mollalar yargıyı kendi düsüncelerine göre
yönlendirdiler ve yargıda İslam esaslarını getirdiler.
– Generallerin yerine polis sefleri getirildi ve bunlarda orduyu
mollalara teslim ettiler.
– İsçi komiteleri mollaların eline geçti ve sol tasfiye edildi.
– Sol hareketler susturuldu.
– Sartlar olusunca referandumla İran İslam Cumhuriyeti
olusturuldu.
– Yeni kurulan seriat rejimi ile muhalefet susturuldu, komünist
partisi kapatıldı.
68
Simdi biz yukarıdaki gelismelerin neresindeyiz. Özgürlük
ve demokrasi adına dinciler, ikinci cumhuriyetçiler, bir kısım
solcular, dönekler, eski komünistler, bir kısım liberaller,
bölücüler birlestiler. Modern mollalar, dinci AKP önderliğinde
ABD ve AB’nin desteğinde Cumhuriyet’i yıkmak için var
güçleriyle çalısıyorlar. Sonra diğer safhalara sıra gelecek, acaba
gelecek mi? Atatürkçüler 1920 de baslatılan Devrim’e, 90 yıl
süren bir “karsı devrim” sürecine direnmekte ve direniyor. Bu
direnme safhalarında, Türkiye Cumhuriyeti karsı devrimle ilgili
hangi söz, düsünce ve eylemlere sahne olmus bunları
inceleyelim.
b. Atatürk Dönemi:
Kurtulus savasının tamamlanması ve Ankara’da Büyük
Millet Meclisi’nin açılması ve 1921 yılında ilk Anayasanın
yapılmasıyla Cumhuriyetin laik nitelikleri belli olmaya
baslayınca Atatürk’ün en yakınındaki kisiler de dahil olmak
üzere Atatürk’ün yapmayı tasarladığı çağdas, demokratik ve
sosyal hukuk devletini amaçlayan devrimlere karsı bir güç
olusmus, ilk devrimci atılımların ortaya konmasından sonra
düsünce ayrılıkları bas göstermis yollar ve yöntemler ayrılmıstır.
Bu güçler Cumhuriyetin ve onun devrimlerinin karsısında
olmuslardır. Atatürk’ün sağlığında gösterilen bu tepkiler bizzat
Atatürk tarafından saf dısı bırakıldığı için bu karsı devrim
düsünceleri Atatürk’ün sağ olduğu zaman dilimi içersinde
kazanım sağlayamamıslardır.
Ancak 1924 tarihinde yapılan yeni anayasada, yeni laik
uygulama ve düsüncelerin yanında ikinci maddeye bazı
toplumsal ve siyasi zorunluluklar nedeniyle “Türkiye
Devleti’nin dini, İslam’dır” ifadesi konulmustur. Bu, anayasa
çalısmaları içersinde karsı devrimcilerin bir basarısıdır.
(1)Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası:
20 Kasım 1924 tarihinde yeni Anayasa’nın kabulünden
sonra Atatürk’ün yapmak istediği değisikliklerden hosnut
olmayanlar yeni anayasanın getirdiği demokratik haklardan da
faydalanarak Terakkiperver (İlerleme yanlısı) Cumhuriyet
Fırkasını kurdular.
69
Kuranlar Milli Mücadelede Atatürk’ün yanında olan silah
arkadasları Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve
Adnan Adıvar dı. Bunların tamamı dinci, tutucu ve Atatürk’ün
Cumhuriyet’in ilanı ve öncesindeki düzenlemelerle ileri gittiği
düsüncesindeki kisilerdi. Fırkanın programına İslam esaslarını
içeren mesajlar koymakta sakınca görmediler ve “Fırkamız dine
saygılıdır” ibaresini koydular. Partiye adı Cumhuriyetçi
olmasına rağmen dinciler, Kürtçüler ve hilafetçiler doldular.
Destekçilerinden olan Seyh Sait 13 Subat 1925 tarihinde
ayaklandı.
Ayaklanma dinsel, Kürtçü, karsı devrimci, bölgesel bir
hareket görünümündeydi. Hükümet, 4 Mart 1925 tarihinde,
irtica yanlısı silahlı kalkısmanın önlemlerini daha çabuk
alabilmek, devrimleri koruma ve amacına ulasması bakımından
Takriri Sükun Kanununu çıkarak isyanı bastırmıstır.
Kürtçü, bölücü ve dinci ayaklanmanın bastırılmasının
ardından 3 Haziran 1925 de Fırka kapatıldı ve çok partili
döneme 1930 yılına kadar ara verildi.
Ancak bu partinin kısa zamanda bası çektiği ve
gelistirdiği “din istismarı politikası” ileriki yıllarda DP si ile
devam etmis, AP de yeni olusumlarla güçlenmis RP ile
hükümete ortak olmus ANAP ile daha güçlenmis ve AKP ile
iktidar olmustur.
(2)Serbest Cumhuriyet Fırkası:
1927 de üçüncü dönem milletvekilleri seçimleri yapıldı.
Meclis tek partiden olusmaktadır, muhalefet yoktur. 1929
yılında ABD de çıkan, kısa sürede bütün dünyayı saran
ekonomik bunalım, yurdumuzu da etkilemis ve halkın huzurunu
bozmustur. Atatürk mecliste bir muhalefetin olmasının, hatta
yeni kadroların iktidara gelmesinin yararlı olacağını düsünür.
Parlamento içinde dürüst ve çalıskan bir muhalefet olmalıdır.
Atatürk’e yapılan suikast girisiminden bu yana neredeyse
bes yıl geçmis, bu arada pek çok devrim hiç zorlama olmadan
gerçeklestirilmistir. Çok partili hayata geçmek için yeni bir
deneme yapılabilirdi.
Atatürk 1930 yılında çok partili sistemi yeniden geçmek
için arkadası Fethi Okyar’a Serbest Cumhuriyet Fırkasını
70
kurmasını tesvik etti. Yeni partiyi desteklemek içinde o ana
kadar tek parti olan Cumhuriyet Halk Fırkasından bir kısım
milletvekili ile kız kardesi Makbule’nin bu Fırkaya geçmesini
sağladı.
Serbest Fırka demokrasinin bir gereği olarak çok partili bir
sisteme geçisin ikinci denemesi idi ancak gericilerin Fırkanın
etrafında toplanmaları ile partinin eylem ve düsünceleri irticai
bir hareket almaya basladı. Parti baskanının İzmir’e yaptığı
ziyaret kanlı olaylara sebep olunca Fırka 3 ay sonra kendini
kapatmak zorunda kaldı.
Fırka’nın etrafında teskilatlanan tutucu, bağnaz,devrim
karsıtı kisiler ve bunların yarattığı ortamda güç bulan seriatçı
bir gurup 23 Aralık 1930 günü Menemen’de isyan ederek
Asteğmen Kubilay ve bekçiler Hasan ve Sevki’ yi sehit ettiler.
Olay dini bir kalkısmaydı, gericilik olayı idi ve devrimleri hedef
alıyordu.
Bu Karsı devrim eyleminin bastırılmasından sonra Atatürk
döneminde siyasal alanda Karsı devrim hareketleri
görülmemistir. Ancak bu devirde isyanlar hep din, devrim
karsıtı ve bölgesel anlamda kendini göstermistir.
1933 yılında Bursa’da baska bir gerici olay olarak Arapça
ezan okuma tesebbüsü, 1935 yılında Eruh ve İskilip’te seriat
isteyen gurupların isyanları olmustur. 1937 yılındaki Dersim
İsyanı bölgesel ayrılıkçı bir isyan görünmesine rağmen seriat
düzenini isteyen ve yapılmak istenilen çağdaslık atılımlarına
karsı gelenlerin bir isyanı olarak değerlendirilmelidir.
c. Cumhuriyet Halk Partisi(CHP):
Tek Parti döneminde CHP 1923-1949 yılları arasında
iktidarda bulunmustur. Partinin basında bulunan İsmet İnönü,
Atatürk’ün Milli Mücadeledeki en yakın silah arkadası ve
Cumhuriyetin kurulusunda dava arkadası, Basbakanı,
devrimlerin destekçisi ve Atatürk’ten sonraki Cumhurbaskanı
olmasına ve “Ben en çok mürtecilere dikkat ederim. Onlar
öldükten sonra cennete gideceklerini sanırlar ve olmadık
melaneti islerler. Çünkü ölümden korkmazlar. Ben bunların
kokusunu iyi alırım” diyen İsmet İnönü devrimlere karsı olusan
71
dini siyasete alet etme akımına direnememis ve bazı tavizler
vermek zorunda kalmıstır. Ancak bu tavizlere rağmen
hükümetlerin kararlı tutumu ve tek parti iktidarının gücüyle
devrimler çok fazla sekteye uğramamıstır.
CHP iktidarı 1946 yılında çok partili hayata geçilmesiyle
birlikte seriatçı akımların yerin altından çıkması ve DP etrafında
birlesmesiyle DP’nin ve sonrasında MP’nin seçmen önünde
devrimleri kötülemesi, cumhuriyet kazanımlarını oy pazarına
çıkarması devrimin içinden çıkan CHP’nin ve onun yöneticileri
arasında devrimlerden ödün verici davranıslar ve devrimlerden
tavizler vermeye baslamıstır.
Kapatılan İmam Hatip okulları yerine İmam Hatip
yetistirmek üzere 10 aylık kurslar açılmıs, ilk okullarda seçmeli
din dersi ve isteğe bağlı olarak okutulması uygulaması
baslatılmıs ve Tevhidi Tedrisat (Öğrenim Birliği) yasasından
ödün verilmis ve laik eğitim uygulamasında ilk gedik açılmıstır.
Devrimlerin eğitim ve öğretimdeki en büyük ayağı olan
Köy Enstitülerinin kurulus yönergesindeki bazı değisikliklerle
bu kurumun ana yapısındaki uygulamaların içi bosaltılmıstır.
1949 yılında çıkarılan yasa ile kapatılan türbelerden Türk
büyüklerine ait olanların ve sanatsal değerleri olanların yeniden
açılması karar altına alınmıs ve ilk asamada MEB lığı
kontrolünde 19 türbe açılmıstır. Bu uygulama ile Tekke ve
Zaviyelerle Türbelerin Kapatılması Yasası delinmistir.
1949 dan sonra bir daha tek basına hükümet olma sansını
yakalayamayan CHP si koalisyon ortağı olduğu dönemler ve
muhalefette kaldığı dönemlerde de sol sosyal demokrat kimliği
ile Devrim ve Devrim Yasalarına sahip çıkmıstır.
Ancak, seriat düsmanlığını her zaman ifade eden ve asla
bu yönünden taviz vermeyen Bülent Ecevit, 1974 yılında
Erbakan’ın MSP’ si ile hükümet kurarak dinci bir partinin ilk
defa devlet kadrolarında hükümet olarak yer bulmasını
sağlamıstır. Aynı Ecevit bu gün Türkiye’de dinci kesimin en
büyük lideri ve cemaati ile devlet kurumlarının büyük bölümünü
eline geçiren ve halen bunun mücadelesini veren Fethullah
Gülen’e sevgiyle yaklasmıs ve bu tarikat liderinin müritlerinden
bazılarını partisinden aday göstermistir.
72
CHP Kocaeli Belediye Baskan Adayı Sefa Sirmen, “Her
mahalleye Kuran Kursu açacağım” diyerek seçmenlere siyaset
içeren dini mesajlar vermis ve CHP lideri Deniz Baykal’da bu
nu desteklediğini ifade etmistir. Baykal bu sözleri desteklerken
MEB lığını bir kenara bırakarak iki baslı bir eğitimi
savunduğunun ve MEB lığı dısında belediyelerinde eğitim
vermesinin Öğretim Birliği yasasına aykırı olduğunun farkında
bile değildir. Amaç biraz daha oy. Yine aynı Baykal, partisinin
yöneticilerinin, çarsaflı kadınlara, törenle parti rozeti takmasını
savunmakta ve çağdas kadın, çağdas kıyafet düsüncesinden
birkaç oy uğruna uzaklasabilmektedir.
İzmir, Karsıyaka Belediye Baskanlığı, Durmus Ali Dede
türbesinin açılısını ilanlarla duyurmakta ve bu satırların
yazarının uyarısı ile yaptıkları islemin Devrim Yasalarından
Tekke ve Zaviyelerin, Türbelerin Kapatılması Yasasına aykırı
olduğunun farkında bile olmadıkları ortaya çıkmaktadır. Amaç
yine aynıdır birkaç oy daha.
ç. Demokrat Parti (DP) :
Çok partili hayata geçilen 1946 yılından sonra ki geçis
döneminde yapılanmasını tamamlayan DP, 22 Mayıs1950
tarihinde CHP iktidarına son vererek hükümeti kurdu ve 27
Mayıs 1960 tarihine kadar iktidarda kaldı.
Demokrat Partinin iktidara geçmesiyle Karsı devrimcilerin
söylem ve eylemlerinde artıs görülmüs, Devrimlerin
uygulamalarında pek çok kural değistirilmis özellikle iktidarda
kaldıkları on yıl boyunca, daha sonraki yıllarda iktidara gelen
sağ ve dinci partilerin de kullanacakları, “dini siyasete alet
etme” sıradan bir eylem ve siyasetin olmazsa olmaz kuralları
arasına girmistir. DP yöneticilerinin rejimi bir din devletine,
seriat devletine dönüstürme amaçları belki o gün için yoktu ama
siyasetle dinin bir arada kullanılmasının adımları bu dönemde
atılmıstır. Gerçi; Basbakan Adnan Menderes’in 1955 yılında
parti meclis gurubunda söylediği “Siz öyle güçlüsünüz ki, su
anda isterseniz Anayasa’yı bile değistirebilir, hilafeti bile
getirebilirsiniz” sözü gizli bir din devleti isteğinin
73
açıklamalarımıdır? Yoksa milletvekillerine yapılan bir güç
gösterisi midir belli olmamıstır.
Basbakan hükümet programında; “Millete mal olmus
devrimler, millete mal olmamıs devrimler” ayrımını getirmis
millete mal olmayan devrimlerde ısrarlı olmayacaklarını
belirtmis böylece bir siyasi iktidar tarafından Karsı devrim
hareketi resmen baslatılmıstır. Giderek bu ayrıstırmayı “ Devrim
Yasaları, halk tarafından benimsenmemisse, jandarma zoruna
dayanacaksa, ulusal vicdana aykırı olan bu yasaları kaldırmayı
demokratik idarenin basta gelen görevi” saymaktadır sözüyle
kendisine ve hükümetine bir görev bilmistir.
Daha 1946 da çok partili hayata geçisle beraber DP lideri
Menderes’in Naksibendi Seyhi Sivaslı Seyh İsmail Efendi’yi
ziyaret ederek elini öpmesi seçmenlere Atatürk Devrimleri’ne
bakısı ve çıkarılmıs kanunlara ne sekilde uyacağı açısından bir
mesaj veriyordu. Cumhuriyet Devrimleriyle etkinliklerini
kaybeden tarikatlar, Osmanlı dönemindeki siyasal, sosyal ve
ekonomik ayrıcalıklarını DP’nin iktidara gelmesi ile tekrar
kazanmıslardır.
Ticaniler Meclis’te Arapça ezan okuyor, Hacı Bayram
Camisinin minberinden ise “ Hilafet Kapıda” sözleri
yükseliyordu. Seriatçı yayınlar, Abdülhamit hayranlığı,
Osmanlıya olan özlem giderek yükseliyor, asiret reisleri, ağalar,
seyhler birer oy deposu olarak kullanılıyor, Atatürk heykelleri
kırılıyor, cihat çağrıları baslıyor ve Atatürk Devrimlerinin
“Milletin arzusuyla gerçeklesmediği” yazılıyordu. Yesil sarık ve
Kur’an seçim ve parti toplantısının en büyük gösteri aracı
oluyordu.
Din laikliğin önüne geçmis, İmam Hatip Okulları plansız
ve programsız aydın din adamı yetistirme adı altında dini
propaganda aracı olarak açılıyor, tekkeler ve türbeler kanuna
rağmen teker teker eski günlerine dönüyordu. Basbakan bu
eylemler karsısında hızını alamıyor ve olaylardan sikayetçi
olanlara konusmalarında “Allah, münafıkların serrinden
hepimizi korusun” diyor ve seçmenlere İstanbul’u ikinci bir
Mekke, Eyüp Sultan Camisini de ikinci bir Kabe yapacağı”
sözünü veriyordu. Ayrıca iktidarlarının yedi yıllık döneminde
74
yeni on bes bin cami insa edildiğini, seksen altı caminin
onarıldığını ve Süleymaniye Camisinin bes yüzüncü yıl
dönümünü kutlamak için Müslümanların İstanbul’a davet
edileceğini söylüyordu. Amaç biraz daha oy ve iktidara daha
uzun süre sahip olmak.
Demokrat Parti iktidarı zamanında laiklik ilkesi
“dinsizlik”, din düsmanlığı olarak yorumlanmaya baslamıs ve
karsı devrim hareketleri her alanda kendini göstermistir.
1950 yılında Maresal Fevzi Çakmak için düzenlenen
cenaze töreninde dinciler yaptıkları gösterilerle DP’nin kendileri
için ideal bir parti olduğunun isaretini vermislerdir.
Ezanın Arapça okunma yasağı da DP iktidarı döneminde
kaldırılmıstır. 1931 yılında Atatürk’ün emriyle dokuz hafıza
ezanın Türkçe okutulmasıyla ilgili baslatılan çalısma 1932
yılında tamamlanmıs ve DİB’ lığının onayı ile ilk Türkçe ezan
okunmus, 1933 yılında ise müftülüklere gönderilen genelge ile
Arapça ezanın okunması yasaklanmıs ve ezanın asağıdaki
sekilde Türkçe okunması bildirilmistir.
“Tanrı uludur. Süphesiz bilirim, bildiririm.Tanrı’dan baska
yoktur tapacak. Süphesiz bilirim, bildiririm.Tanrı’nın elçisidir
Muhammed. Haydin namaza, haydin felaha. Namaz uykudan
hayırlıdır”.
18 yıl bu sekilde Türkçe okunan ezan, DP’nin iktidara
geçtiğinde ilk yaptığı eylemlerden biri olarak Arapça ezanın
serbest bırakılmasıyla Arapça okunmaya baslamıs ve Türkçe
ezan okumak yasaklanmamasına rağmen o günden bu güne
Arapça olarak okunmaya devam etmektedir.
Ezanın Türkçe okunmasında ne sakınca vardır? Sadece
namaz vaktini bildiren bir duyurudur. Asıl olan kendi dilinde
okuyup anlayabilmek, ibadetini kendi dilinde yapabilmek değil
midir?
Radyoda dini program yayın yapma yasağı kaldırılarak
yapılacak dini propagandaların halk kitlesine daha çabuk
yayılması ve toplumun İslam esaslarına uygun bir hale
getirilmesi amaçlanmıstır.
75
MEB’ lığınca okullarda din derslerinin zorunlu olmasına
karar verilmis, kaçak kuran kursları yasallastırılma çalısmaları
yapılmıstır.
1924 Anayasa’sının dili 1945 de Türkçelestirilmis, 1952
yılında ise eski metindeki dile geri dönülmüstür.
1940 yılında kurulan Köy Enstitüleri , Kemalist devrimin
ürünüdür. Orada verilen eğitim, sâdece içerik olarak değil biçim
olarak da, demokratik kültürün yerlesmesine büyük katkı
yapmıstır. Devrimlerin eğitim ve öğretimdeki en büyük ayağı
olan Köy Enstitüleri 1953 yılında kapatılmıs ve İlk Öğretim
Okullarına dönüstürülmüstür.
1951 yılında İmam Hatip Kursları birinci devresi orta okul
dört , lise üç toplam yedi yıl süreli okula dönüstürülmüs 1959
yılında Din Dersi Öğretmeni yetistirmek üzere Yüksek İslam
Enstitüsü açılmıstır.
DP iktidarı. oy düsüncesiyle verdikleri tavizler neticesinde
Karsı devrim eylemlerinin önünü alamayınca 1951 yılında
Atatürk Aleyhine İslenen Suçlar Hakkında Kanun çıkarılmıs
ancak iktidarın ödün veren davranısları devam etmis ve
muhalefeti sindirmek için 1958 yılında Vatan Cephesi, 1960 da
ise Tahkikat Komisyonu kurularak sert önlemler alınmıstır.
DP’nin durdurulamayan Karsı devrim söz, düsünce ve
eylemleri karsısında İsmet İnönü “Bu demokratik rejim
istikametinden ayrılıp baskı rejimi haline götürmek tehlikeli bir
seydir. Bu yolda devam ederseniz, bende sizi kurtaramam.
Sartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilal mesru bir
haktır.” Konusmasını yaptıktan bir müddet sonra 27 Mayıs 1960
da TSK’leri ülkeye sahip çıkmak için idareye el koyarak DP
iktidardan uzaklastırılmıstır.
d. Milli Birlik Komitesi Dönemi:
27 Mayıs 1960 yılında TSK’nin iktidara el koymasıyla
Milli Birlik Komitesi Hükümet kurulmustur.
Hükümet yönetiminde baslatılan çalısmalarla yok edilen
ve yok edilmek istenilen Devrimlere etkinlik kazandırmak için
yeni bir Anayasa hazırlanmıstır. Bu Anayasa ilerici, çağdas,
toplum yararına yönelik, Atatürkçü, yön verici, devrimlerin
76
gelismesini sağlayıcı ve tüm bu konularda devleti görevli
kılmaktadır. 153’üncü madde ile de Atatürk’ün Devrim
Yasalarından sekizi Anayasanın güvencesi altına alınmıstır.
1961 Anayasasının kabul edilmesinden sonra TSK’leri
iktidarı sivillere teslim etmis çesitli siyasi partiler tek baslarına
veya ortaklasa hükümetler kurmuslardır. Ancak 1961
Anayasasının kabulünde kullanılan % 66 evet oyunun
karsısındaki % 34 lük oy oranı her zaman sağ ve dinci partilerin
gücü olarak kendini korumus, ekonomik ve sosyal konularda
gerekli reformlar yapılamadığı için din ve siyaset her zaman bir
arada yürütülmüs ve toplumda dinsel, mezhepsel ayrılıklar
körüklenmis, bölünmeye yönelik düsünceler giderek artmıs
neticede yine Atatürk Devrimlerinden uzaklasılmıstır.
e. Adalet Partisi (AP ) ve Doğru Yol Partisi (DYP):
27 Mayıs 1960 da TSK’nin idareye el koymasıyla
kapatılan DP’nin yerine kurulan Adalet Partisi döneminde de
dini siyasete alet etme giderek hız kazanmıs ve tarikatlar AP
iktidarı döneminde siyasal ve ekonomik güçlerini
büyütmüslerdir. Bu dönemde tarikat ve cemaatlerin yanında
İlim Yayma Cemiyeti, Komünizmle Mücadele Dernekleri ve
Milli Türk Talebe Derneği gibi bazı dernek ve vakıflar dini
siyasete alet etmede kullanılmıslar özellikle Komünizme karsı
İslam kullanılmıs ve Komünizmin panzehiri İslam olmustur.
Özellikle partinin tabanının kırsal kesim olması ve lideri
Süleyman Demirel’in bu tabanın nabzını çok iyi tutması ile din
bu parti için her zaman bir oy aracı olmustur. Ayrıca Süleyman
Demirel’in Milliyetçi Cephe adı altında sağ, milliyetçi ve dinci
eksenli partilerle kurduğu hükümetler döneminde özellikle dinci
MSP’si devlet kurumlarında kadrolasma faaliyetlerine hız
vermis ve bunda da basarılı olmustur.
Süleyman Demirel’in parti liderliğinden ayrılması ve
yerine gelenler ve parti kapatılınca yerine kurulanlarda Tansu
Çiller’li DYP ve Hüsamettin Cindoruk’lu DP aynı özelliği
devam ettirmisler bu partiler merkez sağ özelliğine
kavusamadıkları için muhafazakarlarla, dincileri de içlerinde
barındırmıslar ve onların isteklerine karsı koyamamıslardır.
77
Özellikle Tansu Çiller Yüce Divandan kurtulabilmek için Refah
Partisi ile kurduğu koalisyonla devlete çok zarar vermis ve
kendisi yolsuzluk raporlarıyla anılan bir parti lideri olarak
akıllarda yer etmistir. Ancak AKP’nin ortaya çıkması ile bu
partilerdeki muhafazakar seçmenler de sağ partiden dinci
partiye transfer olmuslar ve muhafazakar seçmen ve
muhafazakar parti olusumu yok olmustur. Simdi DP ve
ANAP’ın yeni olusumu bu sağ muhafazakar tabanını yanına
çekmek istemektedir ve kullandığı yöntem yine aynıdır.
AKP’nin din esaslı uygulamalarına ses çıkarmayarak
seçmenlerine mesaj vermek ve dini siyasete alet etmek.
AP ve onun devamında olan DYP’sinin 1965- 1971,1975-
1980 ve 1991-1997 tarihlerin de tek basına veya iktidara ortak
oldukları dönemler de ki karsı devrim söz, düsünce ve
eylemlerini söylece sıralayabiliriz.
İktidara geldiklerinin daha ilk günlerinde 1965 de Milli
Eğitim Bakanı Cihat Bilgehan’ ın seçmene verdiği müjde
Tevhidi Tedrisat Yasasını hiçe saymaktadır. “İmam Hatip
Okullarını bitirenler İlk Okul Öğretmeni olabileceklerdir.”
Atatürk’ün büst ve heykellerine karsı gericilerin saldırıları
karsısında S. Demirel “bu gün Türkiye’de gericiliğin
yasamasına uygun kosullar bulunmamaktadır” diyerek onlara
cesaret vermektedir.
1969 yılında ölen Yargıtay Baskanı İmren Öktem’ in
cenaze töreninde çıkan olaylara iktidar hiç müdahalede
bulunmamıs, cenaze namazını kıldırmak istemeyen din
görevlileri gerekçe olarak Atatürkçü, sosyal demokrat, laik ve
çağdas düsüncede olan İmran Öktem’i Komünistlikle
suçlamıslar ve dinci bir gurubun baslattığı gösteriler gerici bir
ayaklanmaya dönüsmüstür. Cenaze namazı imamlar tarafından
değil cemaatte ki bir baskası tarafından kıldırılmıstır.
İhtiyaç olmamasına rağmen İzmir’de İslam Enstitüsünün
temelleri atılmakta ve Meclis’te iftar yemekleri verilmekte, bu
yemekler giderek sıradanlasacak ve sonrasında Basbakanlık
konutunda Tarikat liderlerine iftar yemeği vermeye kadar
gidecektir.
78
Milli Eğitim Bakanı “Hükümetlerinin amacının her ilde bir
İmam Hatip Okulu açmak” olduğunu belirmekte sonrasın da ise
S. Demirel dört yıl içinde 233 İmam Hatip Okulu açtığını
övünerek söylemektedir.
İleriki yıllarda dinci parti liderliği ile ortaya çıkacak olan
Necmettin Erbakan’ın partilerinin arka bahçesi olarak gördüğü
İmam Hatip Okulları 1973 yılında kabul edilen “Milli Eğitim
Kanunu” ile İmam Hatip Liselerine dönüstürülmüs bu liselerin
din eğitimi yanında Yüksek Öğretime hazırlayıcı dersler
vereceği de kabul edilerek, din adamı yetistirmek üzere Öğrenim
Birliği Yasası ile kurulan bu okullar amacından saptırılarak
anılan yasa delinmis ve karsı devrim’de bir adım daha atılmıstır.
1978 de milliyetçi, dinci ve sağ partilerden olusan MC
hükümeti zamanında laikliğe verilen tavizler sonucunda
Kahramanmaras’ta çıkan Sünni- Alevi çatısmasında yüzden
fazla vatandas ölmüs yüzlerce kisi yaralanmıs sol parti ve
dernek binaları atese verilmis, Müslümanlar cihada çağrılarak
duvarlara “Allah için savasa, Müslüman Türkiye” sloganları
yazılmıstı. Emniyet güçlerinin olaylara hakim olamaması
üzerine Askerin müdahalesiyle geç de olsa tedbir alınmıs fakat
S. Demirel’in “Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet isliyor
dedirtemezsiniz” sözleri hafızalara kazınmıstır. Yargıtay’ın suç
unsuru bulduğu Nur Risalelerini de savunan ve Saidi Nursi
mevlitlerine telgraflar gönderen Demirel, “tetik çeken elle tespih
çeken elin bir tutulamayacağını” da söylemistir. Milliyet
gazetesinde Abdi İpekçi ile söylesisinde sunları getirmistir
gündeme: “Türk çocukları, dinlerini baska memleketlere kaçak
olarak gidip öğrenmek mecburiyetinde kalmıslardır. Camilere
arpa doldurulduğu da bir gerçektir. Geçen elli sene içinde tespih
çekenlerin cumhuriyeti devirmek için giristikleri,
örgütlendikleri, ellerine silah aldıkları, cumhuriyeti yıkalım diye
devletin üzerine yürüdükleri görülmemistir.” Burada Abdi
İpekçi, Kubilay olayını anımsattığında verdiği yanıt söyle
olmustur: “O münferit bir olaydır. Sartları baskadır.”
1980 yılında ise Çorum katliamı gerçeklestiriliyor. Olayda
yine alevi ve Sünni çatısması etken ve iktidardaki MC iktidarı
olaylarda kendi cephesindeki adamlara toz kondurmuyor ve S.
79
Demirel her zaman ki piskinliği ile “Çorum’u bırakın Fatsa’ya
bakın” diyerek olayı hafife almakta ve yeni bir sağ ve dinci, sol
çatısması için asırı solcuların kalesi Fatsa’yı hedef
göstermektedir.
S.Demirel’in AP si, 1980 de TSK. nin idareye el koyması
ile kapatılmıs daha sonra yerine kurulan DYP de aynı mantık ve
düsünce ile siyaset ve dini milliyetçilikle birlikte kullanmıstır.
S.Demirel 1982 anayasasından sonra “Türkiye
Cumhuriyeti’nin dini bir devlet olarak kurulduğunu, 1924
Anayasasında “Devletin dini İslam’dır” hükmünün bulunduğunu
bunun 1928 yılında kaldırılsa da 1982 Anayasa’sı ile din
dersinin mecburi hale getirildiğini ve bununla da Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin laik olmadığını” söylemektedir.
Aynı S. Demirel bu defa 1987 yılında Öğrenim Birliği
yasasının bir devrim yasası ve anayasa tarafından korunduğunu
unutarak söyle demektedir. “Siyasetin emrinde din değil, baska
hakların kullanılmasına yaptığı gibi, siyaset dine hizmet edecek.
Bunda yadırganacak bir sey yok. …….Tevhidi Tedrisat Kanunu
bir semavi kitap değildir. Sayet Kuran kursları ve din eğitimi bu
konuda ters düsüyorsa, yanlıs olan din eğitimi değildir. Tevhidi
Tedrisat Kanunudur. ……Laiklik çiğneniyor diye yapılan
tartısmalar, bir yerde din ve vicdan hürriyetinin kullanılmasını
baskı altına almaktır”.
Ancak iste bu fikirleri savunan ve bunları seçim
meydanlarında oy için anlatan aynı Demirel 1993 yılında
Cumhurbaskanı seçildikten ve bu görevi de devrettikten sonra
“Dün dündür, bu gün bu gündür” felsefesine uygun davranarak
AKP iktidarının tüm Karsı devrim uygulamalarına karsı çıkmıs
ve laikliğin savunucusu olmustur. Belki de bir zamanların “Bu
ülkeye komünizmi getirirsek biz getiririz” zihniyetinden ilham
alarak ülkede laikliği yıkamadık bari kurtarayım düsüncesiyle
simdi laiklik düsmanlarına karsı çıkmaktadır.
Ve bütün bu gelismelerden güç alan ve beslenen dinci
odaklar 1993 de Sivas’ta , Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri
için orada bulunan aydın ve sanatçılardan olusan 37 kisiyi
“Zafer İslam’ın… Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta
80
yıkılacak!…. Seriat gelecek zulüm bitecek… Kahrolsun laiklik
sloganları altında Madımak otelinde yakmıslardır.
f. Milliyetçi Hareket Partisi:
Çok Partili rejime geçildikten sonra sağ partinin yanında
milliyetçi muhafazakar seçmenin ihtiyacı olan parti olarak
ortaya çıkan partiler asıl kimliklerini Alparslan Türkes ve Devlet
Bahçeli liderliğindeki MHP çatısı altında bulmuslar ve özellikle
MC hükümetleri zamanında kadrolasarak devlette kendi
kadrolarını olusturmuslar ırka dayalı milliyetçilik kavramları
yanında muhafazakar görüsleri zamanla oy ve iktidar uğruna
dinci görüsleri destekler hale gelmistir.
MHP, din sömürüsünde dinci partilerden geri kalmamıstır.
Özellikte bu partinin ülkücü gençleri bağnaz bir milliyetçilik ve
din duygusunu sömürü vasıtası olarak kullanmakta ve sosyal
demokrat ve sol gurupları sindirme ve halkı bu guruptaki
kisilere karsı kıskırtmak için iki faktörü de kullanmakta ve
gerektiğinde dinci parti ile isbirliği yapmaktadır. Bu partinin
kayıtlı veya kayıtsız üye veya sempatizanları pek çok aydın,
yazar ve sanatçının katili olarak tespit edilmis bir kısmı hüküm
giymis bir kısmı ise Derin Devlet korumasında mevcudiyetlerini
pek çok olayda muhafaza etmisler korunmus ve kollanmıslardır.
Bu gurupların gerçeklestirdiği eylemler karsı devrim
hareketinin en kanlı eylemleridir.
1978’de Sivas Kongresi yıldönümü törenlerinden önce
çıkan olaylarda “Seriat isteriz sloganları ile Cihat çağrılarında
bulunan guruplar CHP ve Alevilere ait is yerlerine, evlere
saldırmıslar Vali Konağının camları taslanmıs ve dokuz kisi
ölmüstür.
Yine aynı yıl Kahramanmaras’ta Alevi Sünni tartısmaları
sonucunda olaylar büyümüs, Ulu Cami minaresinden yapılan
“Öldürün , öldürün bunların katli vaciptir” haykırısları esliğinde
Alevi ve CHP li vatandasların ev ve isyerleri yakılmıs 111 kisi
ölmüstür.
Çorum’da ise 1980 yılında “Allah Allah ve Tekbir” sesleri
arasında yürüyen guruplar yol boyunca Alevi ve sol görüslü
81
kisilere ait is yeri ve evleri tahrip etmisler, atese vermisler ve
Alevi Suni çatısmasına dönen olaylarda 33 kisi ölmüstür.
g. Milli Görüs Partileri (MNP), (MSP), (RP), (SP), (FP):
10 KASIM 1969 günü, Atatürk’ün ölüm yıldönümünde
Ankara’da “Hizb’üt Tahrir” adında bir parti kurulur. Parti,
dinsel temellere dayanan bir yönetimi gerçeklestirmek amacıyla
kurulduklarını, İslam Anayasası adlı belge ile açıkça ilan
etmektedirler. Bu Anayasanın baslıca maddeleri söyledir.
– Cumhuriyet kaldırılarak, hilafet tekrar canlandırılacaktır.
– Egemenlik ümmetin değil seriatındır.
– Demokrasiyle ilgili her husus kaldırılacak, halife tarafından
muavinler seçilecektir.
– İslam partileri dısında baska partilere yer verilmeyecektir.
– Bütün İslam dünyası tek bir devlet içinde birlestirilecektir.
– Devletin resmi dili Arapça olacaktır.
– Medeni nikah yerine ser’i nikah geçerli olacaktır.
Bu parti kısa bir süre sonra kapatılmıs ve yöneticileri
tutuklanmıstır. Gizli, dini bir örgüt olarak faaliyet gösteren
gurupların, Cumhuriyet tarihinde açık ve net olarak, İslam
Devleti istedikleri, ilk partilesme faaliyeti basarısızlıkla
sonuçlanmıs ancak bu olaydan sonra dinci partilerin kurulusu ve
siyaset sahnesine çıkısları baslamıstır. Bu partiler yukarıdaki
gibi açık ve net olarak tüzüklerinde İslam devleti isteklerini
belirtmeseler de söz, düsünce ve eylemleriyle bunları
belirtmisler ve laikliğe aykırı eylemlerinden dolayı her kurulan
parti bir müddet sonra kapatılmıs ancak hemen yerine yenisi
kurulmustur.
Cumhuriyet dönemi siyasal İslam hareketinin seçilmis ilk
lideri Necmettin Erbakan’ın 1969 yılında Konya’dan bağımsız
aday olarak Meclise girmesiyle devam eden bu süreçte kurulan
ve Milli Görüs partileri olarak adlandırılan Milli Nizam, Milli
Selamet, Refah, Fazilet ve Saadet partilerinin liderleri hep aynı
kisidir Necmettin Erbakan.
1970 yılında kurulan MNP’si 1971 de, 1972 yılında
kurulan MSP’si 1980 de ,1983 yılında kurulan RP’si 1998 de,
82
1998 yılında kurulan FP 2001 yılında Laiklik karsıtı eylemleri
nedeniyle kapatılmıslardır. Halen 2001 yılında kurulan SP’le
yoluna devam eden dinci Milli görüs partileri ilk defa 1974 de
MSP-CHP koalisyonu ile iktidara ortak olmuslar, sonraki
yıllarda Demirel’in MC hükümetlerinde yine koalisyon ortağı
olarak iktidarı paylasmıslar ve 1996 yılında DYP ile yapılan
koalisyon da Erbakan ilk defa dinci bir partinin lideri olarak
Basbakanlık koltuğuna oturmus ve karsı devrim de hedef olarak
gördükleri en büyük kaleyi fethetmislerdir.
Siyasete girdiği andan itibaren din sömürüsünü ve dinin
siyasete alet edilmesini diğer sağ parti liderlerinin elinden alan
ve bunu tam anlamıyla siyaset haline getiren Erbakan ve
yandasları, parti yöneticileri, belediye baskanları, milletvekilleri,
bakanları, siyasette dinin her türlü kuralını kullanan ve bunu
sistematik olarak Türkiye Cumhuriyetinin laik yapısına meydan
okumaya dönüstüren partileriyle karsı devrim sürecinde en etkili
eylemlere imza atmıslardır.
Kendinden önceki sağ partiler zamanında siyasette yer
bulan ve giderek etkinliklerini yükselten tarikat ve cemaatler
Erbakan’ın liderliğindeki partiler zamanında siyaset ekseninin
odağı olmuslardır. Cemaat ve tarikatlar, ekonomik güç ve
ticaretlerini de kullanarak kurdukları vakıf, dernek ve
holdinglerle bu partilerin ekonomik destekçisi olmuslardır. Din
kullanılarak yurt içi ve yurt dısında ki vatandaslardan toplanan,
sözde insani yardım paraları çesitli yöntemlerle parti ve
yöneticilerin kasalarına aktarılmıstır.
Bu kapsamda 1994 yılında Bosna’ya yardım için toplanan
paraların gönderilmediği ve partiye aktarıldığı mahkeme kararı
ile belirlenmis yöneticileri ceza almıstır. Erbakan ise RP ne
yapılan hazine yardımının nereye gittiği belli olmayan 2 trilyon
için evrakta sahtecilik suçundan 2 yıl 4 ay hapis ve parayı geri
ödeme cezası almıstır. Hapis cezası önce ev hapsine çevrilmis
sonra da aynı davada dokunulmazlığı dolayısıyla
yargılanamayan eski müridi Cumhurbaskanı Abdullah Gül
tarafından affedilmis, para cezası ise ödenmeyi beklemektedir.
Parti yöneticileri, İmam Hatip Okullarını partilerinin arka
bahçesi gibi görmüs, bunu açıkça söyleyerek ve hükümette
83
bulundukları süre içersinde kamu kuruluslarına bunları
yerlestirmisler, İmam Hatip Okulundan mezun olmak seçici bir
unsur olmustur.
Adil düzeni kuracağız iddiasıyla ortaya çıkan bu partiler
karanlık bazı düsünce ve hesaplar doğrultusunda Atatürk’ü ve
O’nun sahsında laik Türk Devletini hedef alan çirkin
girisimlerde bulunmus asağıdaki söz ve eylemleriyle Türkiye
Cumhuriyeti’ni açıkça hedef almıslardır.
İlk Milli Görüs partisi olarak kurulan MNP sinin kurulus
çalısmalarında ve propaganda faaliyetlerinde dini söylemler öne
çıkarılmıs ve sonrasında gelecek partiler bunları daha da
ağırlastırarak ve eylemlerle destekleyerek laik sisteme karsı
savas açmıslardır. MNP yöneticileri konusmalarında;
“Avrupalasmanın anlamının bulunmadığını, bir kadının
kocasından bosanması için iki sahit gerektiği, medeni yasa ile
kadının kocasından izinsiz çalısma hakkının verildiğini halbuki
dinde bunların olmadığını, kendilerinin millet olarak elli yıllık
batıl devreden kurtulup bin yıllık hak yoluna döneceklerini,
Milli Nizamın gelince liselerde okutulan sosyoloji ve ahlak
kitaplarının yerine Hadisi Serif kitaplarının okutulacağını, bale
okulları açmayacaklarını, sahadet bayrağı altında
toplanmalarının mecbur olduğunu, Ayasofya’yı açıp burada
Cuma namazı kılacaklarını, kendilerinin bir Müslüman partisi
olduğunu, yollarının hak yolu olduğunu, mevcut eğitim
politikasının dinsiz ve maneviyattan yoksun bulunduğunu, tekke
ve zaviyelerin kapatılmasının yanlıs olduğunu, Türk’ün
anayasasına Hak yolu, tek yol İslam yazacaklarını, nikahın
müftülerce kıyılacağını, hafta sonu tatillerinin Cuma günü
olacağını” belirterek halkın dini duygularını sömürmek ve oya
dönüstürmeyi hedeflemislerdir.
MSP Gençlik Kurultayı, tekbir sesleri ile açılmakta ve
gençlere Abdülhamit’in torunları diyerek seslenilmekte,
bakanlık odaları mescit olarak kullanılmakta, Devlet Bakanı
özerk din radyosu için çalısmalar yapıldığını açıklamakta ve
laiklik ilkesi Fransız İhtilalinin piçi olarak anılmaktadır. Parti
yönetici ve liderleri Devletin Resmi Bayram törenlerine
katılmamakta ancak her dini toplantıda boy göstermektedirler.
84
İktidar ortağı oldukları 1976 yılında Pakistan’da yapılan
Sireti Nebi Konferansına MSP’li Bakan Hasan Aksay katılmıs
ve seriat hükümlerinin ve Müslüman ülkelerde seriatın
uygulanması kurallarının tartısıldığı toplantı, ertesi yıl
Türkiye’de yapılmıs, MSP’li bakan ve Milletvekilleri
katılmıstır.
6 Eylül 1980 günü Konya’da, Kudüs’ü Kurtarma Mitingi
adı altında sarıklı, cübbeli, salvarlı boyunlarında tahta tespihler
tasıyan kisiler tekbirler getirerek tekel bayileri, ile içkili
lokantalara saldırmıslar, duvarlara yesil boya ile sloganlar
yazmıslar, seriatı temsil eden yesil bayraklar açılmıstır. Attıkları
sloganlar ise “ Dinsiz devlet yıkılacak elbet, Seriat İslam’dır
Anayasa kurandır, Seriat hakkımız söke söke alırız, Yasasın
İslam Devleti, Ya seriat ya ölüm, Tek halife tek devlet.” Laik
sisteme meydan okuyan ve isyan eden sloganlardır.
Erbakan; RP si için “Bu parti İslam cihat ordusudur….Biz
Müslüman’ız. Biz Kuranı hakim kılmak isteyene gideceğiz.
Hepiniz Refahçı olmaya mecbursunuz çünkü cihat ediyoruz..
Refah demek Kuran nizamını hakim kılmak için çalısmak
demektir” diyerek halkı cihada çağırmakta ve bunun nasıl
olacağını da söyle ifade etmektedir. “ Refah Partisi iktidara
gelecek. Adil düzen kurulacak. Sorun ne? Geçis dönemi sert mi
olacak, yumusak mı olacak, kanlımı olacak , kansız mı olacak
buna halk karar verecek” Evet Erbakan’ın istediği olmus ve
partisi iktidara gelmistir ama onun terörizm çağrıstıran
yöntemleriyle değil laik Cumhuriyetin demokratik seçim sistemi
ile.
Dini motifli siyaset yapan Erbakan etnik köken ve
bölücülükten de uzak durmamıs ve Kürtçülük ve bölücülük
suçlarından ceza almıstır. “Ülkenin evlatları asırlar boyu
mektebe baslarken besmeleyle basladığı halde siz geldiniz
besmeleyi kaldırdınız. Ne koydunuz yerine ? Türküm,
doğruyum çalıskanım. Sen bunu söyleyince öbür taraftan Kürt
kökenli bir Müslüman evladı “ Ya öyle mi? Ben de Kürdüm,
daha doğruyum, daha çalıskanım deme hakkını kazandı” sözleri
ile Kürtlere mesaj verirken Ulus Devlet modelinin, ırkçılık ve
dinsizlik özelliği içerdiğini ima ediyordu.
85
Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan ise rejimle ilgili
düsüncelerini söyle açıklamaktadır. “ Bu vatan bizimdir, rejim
değildir, rejim ve Kemalizm baskalarınındır. Türkiye
yıkılacaktır beyler. Türkiye Cezayir olur mu? diyorlar Orada %
81 nasıl olmussa burada da ulasacağız”.
Bir baska Milletvekili Hasan Mezarcı Mecliste yaptığı bir
toplantıda “ Selanikli biri benim Atam olamaz. Ben veledi zina
değilim” diyerek Atatürk’e hakaret edebilmistir.
Sincan Belediye Baskanı düzenlediği Kudüs gecesinde
salona İslamcı terörist örgüt liderlerinin fotoğraflarını asmıs ve
aydınlara seriat enjekte edeceğini söyleyerek yapılan gösterilerle
Seriat çığırtkanlığı yapmıs ve mahkum olmustur. Dönemin
Adalet Bakanı Sevket Kazan mahkeme kararını protesto
edercesine kendisini ceza evinde ziyaret etmistir.
Rize Belediye Baskanı ise Atatürk’e suikast
düzenlemekten idam edilen Ziya Hursit’in adını bir caddeye
vermis aynı sahıs “23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim gibi milli
günler Müslümanlar için birer zulüm günüdür….Ya İran
Müslümanları gibi ayağa kalkacağız, bu rejim ayaklarımızın
altında kalacak ya da bir Müslüman partiyi destekleyeceğiz. O’
nu iktidara getireceksiniz, isi yumusağından halledeceğiz, laik
nerede oturuyor? Çankaya’da, neden Çankaya’da ezankaya
değil? Çankaya, ezankaya olana kadar mücadeleye devam
edeceğiz” diyebilmistir.
Bir baska yerel yönetici Kayseri Belediye Baskanı Sükrü
Karatepe, 10 Kasım törenlerinde “ Bu sabah ben de, resmi
görevim nedeniyle törene katıldım….içim kan ağlayarak bu
günkü törenlere katıldım…. Bu düzen değismeli, bekledik biraz
daha bekleyeceğiz, gün ola harman ola, Müslümanlar içlerindeki
hırsı, kini,nefreti eksik etmesinler” diyerek içindeki Atatürk
düsmanlığını açıkça beyan etmistir.
2 Temmuz 1993 günü Sivas’ta , Pir Sultan Abdal Kültür
Etkinlikleri için orada bulunan aydın ve sanatçılardan olusan
37 kisiyi “Zafer İslam’ın… Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu,
Sivas’ta yıkılacak!…. Seriat gelecek zulüm bitecek… Kahrolsun
laiklik, sloganları altında Madımak otelinde yakmıslardır. Bu
dinci katillerin avukatlığını eski Adalet Bakanı Sevket Kazan
86
yapmıstır. Aynı sekilde Çorum, Kahramanmaras olaylarında
Milli Görüs partilerinin gençlik kolları Akıncılar aktif olarak rol
almıslardır.
Milletvekili Halil İbrahim Çelik yaptığı bir konusma da
“Ben de kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek ,
fıstık gibi olacak…ben de sapına kadar seriatçıyım, seriatın
gelmesini istiyorum” demek suretiyle seriat isteklerini bir kez
daha belirtmistir.
1989 yılında Peygamberimizin doğum gününün
kutlanması olarak baslatılan Kutlu Doğum Haftası uygulaması
RP iktidarı zamanında kurumsallasarak 23 Nisan Ulusal
Egemenlik Haftasını gölgeleyecek bir uygulamaya
dönüstürülmüstür.
Erbakan 1996 da iktidara geldiğinde ilk dıs gezisini
Libya’yı da içine alan Müslüman ülkelere yapıyor ve Libya’da
Kaddafi’den gördüğü kötü muamele ile sahsında Türkiye
Cumhuriyetinin asağılanmasına rağmen sadece yüzü kızarıyor
ve soğuk terler akıtırken dini bağlantılar gereği sesini bile
çıkaramıyor ve sineye çekiyor.
1996 yılında Erbakan’ın önderliğinde kurulan D-8 örgütü
tümü Müslüman olan İran, Bengaldes, Mısır, Endonezya,
Malezya, Pakistan, Nijerya ve Türkiye’yi içerecek sekilde
kurulması ve tüm toplantılarının İslam Esaslarına göre
yapılması, laik bir toplum olan Türkiye Cumhuriyetinde,
Devrimlere karsı dıs siyasette dini bir dıs güçler isbirliği ve
dayanısmasıydı.
7 RP’li Milletvekili, diğer partilerden de aldıkları destekle
verdikleri bir arastırma önergesi ile “Atatürk’e İzmir’de suikast
düzenlemek istedikleri gerekçesiyle İstiklal Mahkemesinde
yargılanarak idam edilen milletvekili ve subayların itibarlarının
geri verilmesini” istemislerdir.
1997 yılında Erbakan’ın Basbakanlığı döneminde,
Türkiye’nin çesitli yerlerinden toplanan Devrim Yasalarına
uygun olmayan kıyafetler içindeki 51 Tarikat Seyhine,
Basbakanlık konutunda iftar yemeği verilmistir. Bu kisiler,
Basbakanlık Konutuna davet edilerek, bunların devlet katında
kabul gören kisiler olduğu görüntüsü verilerek adeta laik hukuk
87
düzeni ret edilmistir. O zaman Anayasa Mahkemesi üyesi olan
bu gün ise baskanlık koltuğunda oturan Hasim Kılıç bu yemeği
“toplumsal barıs ve kaynasmanın amaçlandığı sosyal bir etkinlik
olarak” değerlendirmistir.
28 Subat 1997’de Erbakan’ın Basbakanlığı hükümete post
modern darbe olarak adlandırılan Milli Güvenlik Kurulu
bildirisinin yayınlanması ile sona ermistir.. MGK, bu bildiri ile
“Bu hükümet zamanındaki uygulamaların Cumhuriyeti tehlikeye
düsürdüğünü, laiklik için yasaların uygulanmasını, tarikatların
denetimindeki okul, yurt ve vakıfların devlete devredilmesini,
Tevhidi Tedrisat Yasasının uygulanmasını, 8 yıllık kesintisiz
eğitim uygulanmasını, tarikatların kapatılmasını, dinci medyanın
kontrol altına alınmasını, kıyafet kanununa riayet edilmesini,
kurban derilerinin derneklere verilmemesini, Atatürk aleyhine
islenen suçlara ceza verilmesini” istemis sadece 8 yıllık
ilköğretim düzenlemesi yapılmıs diğerleri uygulama ve
umursamazlık nasılsa öyle devam etmistir.
Atatürkçülerin bu dönemde tek kazanımları İlk Öğretimin
sekiz yıla çıkarılması olmustur.
Abdullah Gül 28 Subat süreci ertesinde, temel eğitimi bes
yıldan sekiz yıla çıkaran ANASOL-D iktidarını en sert elestiren
isimlerden biriydi. Sekiz yıllık kesintisiz eğitimin asker
dayatması olduğunu öne sürüyor, “Basın destekli sivil-askeri
bürokrasi ve sol partilerin dayatması” diyordu.
31 Mart 1998 tarihli konusmasında su düsünceyi
savunuyordu: “Bütün bunlar, halkın büyük fedakârlıklarla
yaptırdığı imam hatip okullarını kurutmak ve kapatmak adına
yapılmıstır; bu gayet açıktır, kimse kimseyi kandırmasın. Bu
yapılırken de, hiçbir vicdan ve hukuk göz önüne alınmamıs ve
bu ülkenin vatansever ailelerinin çocuklarına, adeta ayırımcılık
yapılmıstır.
FP döneminde Erbakan; Laiklik ilkesine iliskin Anayasa
ve yasa kuralları ile daha önce ki partilerinin kapatılmasına
neden olan Anayasa Mahkemesi kararlarını göz ardı ederek
resmi daire ve üniversitelerde türban ve basörtüsü kullanmayı
tesvik eden konusmaları ile laik düzen karsıtlarına mesaj
vermeyi sürdürmeye devam etmistir. Kamu kurumlarında ve
88
üniversiteler de bas örtüsü ile çalısma ve öğrenim görmenin
vazgeçilmez bir insan hakkı olduğunu, yasaklar getiren mevzuat
ve bunları uygulayan kamu görevlilerinin laikliğe aykırı
davranısta bulunarak suç islediklerini iddia ederek halkın bir
bölümünü devlete karsı kıskırtmayı alıskanlık haline getirmistir.
FP yerel yöneticileri ve milletvekilleri de parti
liderlerinden geri kalmayacak söz ve eylemleriyle karsı devrim
sürecine katkıda bulunmuslardır.
1999 genel seçimleri sonucunda Milletvekili seçilen Merve
Kavakçı, kamuda yasak olan ve dini esaslara göre giyinmenin
üniforması olan pardösü ve türban ile önceden planlanmıs bir
provokasyonla TBMM yemin törenine gelmis ve çıkan olaylar
sonucunda yeminini edememis ancak FP’si Meclis çatısı altında
devletin beynini hedef alan, devrimlere karsı irticai bir bas
kaldırısın provasını yapmıstır.
Bu olay üzerine FP milletvekilleri verdikleri demeçlerle
olaya sahip çıkmıslar Bülent Arınç “Merve Kavakçı elbetteki
siyasal simge olarak türban takıyor. Perukla demokrasi olmaz”.
Daha sonra Cumhurbaskanı olacak olan Abdullah Gül
“…Basörtülü birisi Mecliste anayasayı ihlal ediyorsa, meclisin
dısında da ihlal ediyor demektedir. O zaman dısarıdaki bütün
basörtülüleri topla, otobüste kilerde ihlal ediyor demektir.
Uçağa da bindiremezsin. Eğer bu anayasayı ihlal suçu ise özel
hayatınızda anayasayı ihlal edersiniz, laikliği ihlal edersiniz.
Milletvekili olunca laikliği ihlal edemezsiniz. Bu çok yanlıs bir
mantık” diyerek dünya islerinin laik hukukla, din isler ininde
kendi kurallarıyla yürütülmesini kabul etmiyor, her ikisinin de
aynı kurallara tabi olmasını istiyor, dini hissiyatı alet ederek
laik devlet düzeni aleyhine propaganda yapıyor. Aynı A. Gül’ün
esi, Basbakanlığı ve Dıs İsleri Bakanlığı döneminde türban
yüzünden devletle mahkemelik olmus, AİHM’ne Türkiye’yi
sikayet etmis kaybedeceğini anlayınca davayı geri çekmistir.
Milli Görüs Partileri yukarıdaki söz ve eylemlerini yasa,
yönetmelik ve diğer yazılı devlet kurallarının değistirilmesi
yönünde değil, ki bunlar zaten diğer sağ partiler tarafından
yapılmıs ve hazırdı, halkın dini duygularını sömürücü ve oy
getirecek söz ve eylemlere yönelmisler ve ileriye yatırım
89
yaparak, tek basına iktidarı hedeflemislerdir ve bu hedeflerine
kendileri ulasamasa da aynı kökten geldikleri AKP ulasmıstır.
ğ. 12 Eylül 1980 Dönemi:
TSK’leri 1960 yılında ülkeye sahip çıkmak için idareye el
koyduktan bir yıl sonra iktidarı sivillere devrederek kıslasına
çekilmis, 1971’de ise verdiği bir Muhtıra ile siyasileri tekrar
rejimin geleceği açısından uyarmıs ancak siyasetçilerin aymaz
tutumları, ülkenin bölünmez bütünlüğünün tehlikeye girmesi ve
MC hükümetlerinin uygulamaları ile bu hükümetin ortakları RP
ve MHP’nin tehlikeli kutuplasmaları neticesinde 1980
sonbaharında Türkiye hızla askeri bir idareye doğru
yaklasmıstır. Parlamento’da Cumhurbaskanlığı seçimi
kilitlenmis, vekaleten Senato Baskanı İhsan Sabri Çağlayangil
bakmaktadır. Anarsi ve terör en yüksek seviyededir ve MSP’nin
Konya Mitinginde ki olaylarda seriat bayrakları açılmıs İstiklal
Marsı söylenirken tekbir getirilmis ve çember sakallı kisiler yere
oturmuslar ve ülkenin yönetimine TSK’leri bir defa daha ülkeye
sahip çıkmak için idareye el koymak zorunda kalmıstır.
12 Eylül Askeri Yönetimi askeri bir idare olmasına ve
Atatürkçü Düsünce Sisteminden en küçük bir taviz vermeleri
beklenmemesine rağmen özellikle Orgeneral Kenan Evren’in
tutum ve davranısları ve kanunlarda yapılan bazı değisikliklerle
sola karsı, din motifinin ortaya çıkarılmasıyla karsı devrim’e
hizmet edecek bazı söz, düsünce ve eylemler kendini göstermis
ve bu güne kadarda bu uygulamalar devam etmistir. 12 Eylül
yönetimi Karsı devrim için belki özel bir caba harcamamıstır
ancak çıkardıkları kanunlarla bir önceki 1960 Askeri döneminde
kurulan kurum ve anlayısları kısıtlamıslar ve kendilerinden
sonra gelecek sağ ve dinci parti ve hükümetler için alt yapıyı
hazırlamıslardır.
12 Eylül yönetimi kendisini Atatürkçülüğe çok bağlı bir
yönetim olarak sunarken Komitenin Baskanı, sonrasında
Cumhurbaskanı Kenan Evren vatandasların karsısında yaptığı
her konusmada dinsel konulara temas etmis, tüm
konusmalarında Kuran’dan ayetler okumaya baslamıs ve sola
karsı bir Türk İslam sentezi yaratma çabasında olmustur. Bu
90
kavram Atatürkçülüğe ve Atatürk ilkelerine karsıdır. Bu sentez,
“Ziya Gökalp’in kavmiyetçi milliyetçiliğiyle, Mehmet Akif’in
İslamcı milliyetçilik anlayısının uzlastırılmasından” baska bir
sey değildir. Türk-İslam sentezi görüsünü savunanlar,
Atatürkçülüğün hem Pantürkizm’in, hem Panislamizm’in
karsısında olduğunu göz ardı etmislerdir.
Bu cabalar kapsamında zorunlu din eğitimi, üniversitelere
atanacak kisilerin seçiminde tarikatçı yönlerinin belirlenmesi,
bazı Alevi Köylerine cami yapma girisimleri, devlet kadrolarına
atanacaklarda gerekli özenin gösterilmemesi, bazı kurumların
yapılarının değistirilmesi ile Atatürk Devrimlerine en fazla sahip
çıkılacak dönem olmasına rağmen bunlardan taviz verilen bir
dönem olmustur.
Bu dönemde Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu
özerk yapılarını kaybetmisler ve yönetim sekilleri değistirilerek
devletlestirilmisler, özerk çalısma sekilleri kısıtlanmıs ve bu
uygulamalarla Karsı devrim hareketine katkıda bulunmuslardır
Ayrıca din dersleri, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi adı
altında, İlk Öğretim Okulları ile Liselerde Anayasal zorunluluk
olarak kabul edilmis ve laiklik ilkesi, din ve vicdan hürriyeti
kisisel bir hak olmaktan çıkarılıp devletin zorunlu bir
uygulaması olmustur. Laiklik ilkesi zedelenmisti ama yönetimin
ana düsüncesi bu derslerle okullarda asırı sol akımlara karsı
görüs olusturabilmekti. Ancak bu tür girisimler okul dısında sağ
ve dinci düsüncelere yesil ısık yakılmasına ve devrimlere karsı
görüslerin güçlenmesine yol açmıstır.
Yönetimin çıkardığı bir yasa ile İmam Hatip Liseleri
mezunlarına yüksek öğretimin bütün bölümlerine girme hakkı
tanınmıs ve Öğrenim Birliği Yasası bir defa daha delinerek bu
günler de kanayan yara haline getirilen İHL’lerinin kanun gereği
sadece din adamı yetistirmeleri gerekirken, din adamı yanında
her türlü meslekte askeri okullar hariç söz sahibi olmalarının
önü açılmıstır.
Yine bu dönemde Suudi Arabistan’da faaliyet gösteren
Rabıta isimli bir örgütün Türkiye Cumhuriyetinde din hizmeti
veren görevlilerin maaslarını ödemesine göz yumulmustur.
91
1982 yılında kız öğrencilerin İlahiyat Fakültelerinde
Kur’an derslerinde baslarını örtmelerine müsaade edilmis ve
türban üniversiteler de dolaylı olarak serbest bırakılırken bu
uygulama gelecek yıllarda ki türban ve siyaset birlikteliğinin ilk
uygulaması olmustur.
h.Anavatan Partisi (ANAP):
12 Eylül döneminden sonra yapılan seçimlerde iktidara S.
Demirel’in bürokratlarından Turgut Özal’ın liderliğindeki
ANAP geldi ve bir gelenek daha bozulmadı. Türkiye’de askerin
her müdahalesinden sonra sağ iktidar oluyor ve dinciler
güçleniyor. 1980 den sonra artık iletisim ve teknolojinin hızla
ilerlemesi, küresellesen Türkiye’de askeri darbelerin önünü
kesmisti ama bu seferde bildiriler ve açıklamalarla mağduru
oynayan dinci AKP bu imkanı kullanarak iktidara gelecekti. Ki
ANAP’ın iktidara gelmesi de Kenan Evren’in yaptığı bir
konusmada diğer bir partiyi ima etmesi neticesinde olmustur.
Türkiye mağduru veya mağduru oynayanı koruyor ve
kolluyordu ve bunlarda sağ ve dinci partilerdi.
ANAP lideri T.Özal; dinci ve tarikatçı bir gurup içinde
yetismis, tutucu, ancak teknolojiyi iyi kullanan, her an ve her
durumda devlet geleneklerine ters düsebilecek davranısları
sergileyebilecek rahatlıkta, batı dünyası ile bağlantıları çok iyi,
bir koyup üç almayı hedefleyen, çıkarcı, olaylara mühendis
mantığı ile yaklasıp “din olayı, bir planlama unsuru olarak
kullanılabilir mi”? sorusuna cevap arayan, ailesi kendisinin dinci
özelliklerine karsın son derece modern ve çağdas, esi Semra
Özal’ın “Türkiye’ye Humeyni rejimi gelemez” sözüne karsılık
“Ben Devrim diye İran Devrimine derim. Bak Humeyni geldi ve
bütün memleketi değistirdi, İran bambaska bir ülke oldu”
diyerek cevap veren, Osmanlı Hanedanı hayranı, Arap
dünyasına dönük ve Türkiye’de Atatürk döneminde yeni
harflerin kabulü ile ilgili düsüncesini “Atatürk bize anlatıldığı
gibi hatasız bir insan değildir. Hatta yaptığı islerin bazısı son
derece yanlıstır. Mesela yeni harfleri getirdiği zaman
memlekette okur yazar oranı bir günde sıfıra inmistir” sözü ile
geçis dönemini hiç hesaba katmadan matematiksel olarak sebep
92
sonuç iliskisini kurabilen, seçim döneminde seçmene sirin
görünmek için günde 20 defa namaz kılmaktan çekinmeyen o
güne kadar görülmemis bir politikacı tipiydi.
T.Özal, S. Demirel tarafından Devlet Planlama Müstesarı
olarak atandığı dönemde devletteki kadrolasma faaliyetlerine
baslamıs sağ görüslü ve dincileri Planlamaya alarak ANAP’ın
ileride yapısını olusturacak ekibini burada kurmustur.
“Takunyalı biraderler” olarak anılan Özal ve kardesleri
zamanında Planlama teskilatında koridorlarda namaza duranlar,
mescitte gösterisli topluca namaz kılanlar, mesai saatinde mevlit
dinleyenler sıradan ve olağan görüntüler olmustur. Özal plan
uygulama raporunda kullanılan “ yaratılan katma değer” tabirini
“yaratmak Allah’a mahsustur” gerekçesiyle kaldırtmıs ve bu
düsünce yapısıyla bazı inis ve çıkıslardan sonra Basbakanlık
Müstesar’lığına kadar yükselmis ve 12 Eylül Döneminde
Basbakan yardımcısı olarak devletin diğer kademelerinde de
kadrolasma imkanını bulmus ve kendisini kamuoyuna
tanıtmıstır. 1982 yılında ayrıldığı bu görevinden 1983 yılında
kurduğu ve Milliyetçi- Muhafazakar olarak tanımladığı ANAP
ile tek basına iktidara gelmistir ve 1989 yılında Cumhurbaskanı
seçilerek ANAP ile olan iliskisini resmen kesmis gibi görünse
de yine de bu parti de etkinliği devam etmistir.
Bu özelliklere sahip bir liderin parti kadrosunda ki dinsel
eğitimli kisiler vasıtasıyla laiklik karsıtı eylemler bu partide de
yer bulmustur. Diyanet isleri Baskanlığı Seriatçı, Nurcu, ve
Süleymancı diye adlandırılan guruplar tarafından paylasılmıs ve
neticesinde bu baskanlığın yayınlarında “Hilafet bu millete ilahi
olarak tevdi edilmistir”, “Cihat müminin ahlakıdır”, “İslam
ilkelerine zıt bir durum tatbik edilmek istendiğinde, devlete itaat
edilmez” sözleri yer almıstır. Ramazan ayında bazı Bakanlık ve
resmi kurumların yemekhaneleri kapatılmıs, yasa dısı Kuran
Kursları hızla yayılmıstır.
Tarikat Seyhlerine büyük ilgi gösterilmekte ve devlet
memurlarında tarikat mensubu olmak bir vasıf olarak
aranmaktadır. Basbakan’ın annesinin cenazesi Süleymaniye
Camisinde avluda yatan Naksibendi Seyhinin yanına
gömülecektir.
93
Bu iktidar zamanında yapılan düzenlemelerle din ve
devlet isleri birlestirilerek laiklik ilkesi yaralanmıstır. Özellikle,
Sosyal Yardımlasma ve Dayanısmayı Tesvik Yasası ile bir
yandan fakir fukaraya, muhtaç kisilere yardım yapılması
amaçlanırken öte yandan bu doğrultuda kurulan vakfa Müftü’de
dahil edilerek devlet ve din isleri aynı alanda toplanmıstır. Yine
Küçükleri Muzır Nesriyattan Koruma Yasası ile olusturulan
inceleme kuruluna bir din görevlisi dahil edilmis ve din devlet
islerine dahil olmustur.
Türk Ceza Yasasının 175’inci maddesi değistirilmis “ Her
kim semavi dinlerden birine ait dini islerin yahut ibadet ve
ayinin yapılmasını men veya ihlal ederse altı aydan bir yıla
kadar hapis cezası ile cezalandırılır” haline dönüstürülmüstür.
Böylece devlet semavi dinlerden Müslümanlığı, Hıristiyanlığı,
Museviliği tanıdığını, semavi olmayan Budist ya da Brahman
gibi dinleri tanımadığını ortaya koymaktadır. Bu düzenleme
laiklik prensiplerine aykırıdır ve devlet dinleri ayrıstırmakta ve
taraf olmaktadır.
İmam Hatip Okullarının sayısında % 50 ye yakın artıslar
olmus ve bu okullar Öğrenim Birliği Yasası dısında eğitim ve
öğretim yapar hale getirilmislerdir. “Milli Eğitim Bakanlığınca
Okullarda okul binasının uygun bir yerinin, ibadet için mescit
olarak ayrılması” teklifi Talim ve Terbiye Kurulunda gündeme
getirilmis ancak reddedilmistir.
Bu partinin Bakanı Hasan Celal Güzel, “ Kresten
üniversite bitimine değin din eğitimi verilmeli ve bu eğitim
ibadet haline dönüstürülmelidir”, “Biyoloji, sosyoloji, felsefe,
astronomi gibi dersler de okutulan konular, dinsel öğretiye ters
düsmemelidir”, “Mahkemeler de ve parlamento da yapılan
yeminler dini olmalıdır” diyebilmekte laik bir sistem olan
Cumhuriyetin Bakanı olarak görev yapabilmektedir.
1989 yılında Türk Ceza Kanunun, temel olarak, devletin
ekonomik, yasal, siyasal ve toplumsal düzenini dinsel inanç ve
kurallara uydurma amacıyla propaganda yapılmasını,
örgütlenmesini, Türkiye’de din devleti kurulmasını yasaklayan
ve din ve vicdan hürriyetini koruyan 163’üncü maddesi
kaldırılmıstır.
94
ANAP’ın iktidarda bulunduğu veya iktidar ortağı olduğu
hükümetlerde türban dini bir simge olarak kullanılmıs, 1982
yılında YÖK kıyafet genelgesi ile basörtüsü yasaklanmasına
rağmen 1984 yılında Yüksek Öğretim Kurulu
yönetmeliklerinde değisiklikler yapılarak türban ile
üniversitelere giris serbest hale getirilmis, tepkilerle yasaklanmıs
ancak 1987 yılında Üniversiteler Yasasında yapılan değisiklikle
türban serbest hale getirilmis “Dini inanç nedeniyle boyun ve
saçların, örtü ya da türban ile kapatılabileceği” yasalasmıstır.
Dinsel sömürü aracı olarak yapılan bu uygulama maalesef
muhalefetteki ana muhalefet partisi sosyal demokrat SHP
tarafından Anayasa Mahkemesine götürülmemis, yasa
Cumhurbaskanının Anayasa Mahkemesine basvurusu ile laik
düsünceye ve Anayasaya aykırılık nedeniyle iptal edilmistir.
1988 ve 1990 yıllarında da Türban la ilgili serbest bırakılması
yönündeki YÖK yasasındaki değisiklik teklifleriyle türban bu
partinin gündeminden hiç düsmemis ve İmam Hatip Okulları ile
beraber Türkiye’nin kanayan yarası haline getirilmistir.
Yine bu partinin iktidarı zamanında aydın din adamı
yetistirmek üzere Öğretim Birliği Yasası gereği olarak kurulan
İlahiyat Fakülteleri amaçları dısında öğretmen yetistiren
kurumlar arasına alınmıs ve anılan yasa bir defa daha
delinmistir.
Turgut Özal ilk defa “Türk- Kürt Federasyonu” lafını
kullanarak Devletin bölünmez bütünlüğüne yol açacak
çalısmaların önünü açmıstır.
İslam Esaslarına göre çalısan Faysal Finans ve Al Baraka
adlı finans kurumlarının Türkiye’de sube açmasına bu iktidar
döneminde izin verilmistir.
ı. Bölücü Partiler (HEP), (DEP), (HADEP), (DEHAP),
(DTP), (BTP) :
1984 yılında PKK terör örgütünün eylemleriyle ortaya
çıkması ile bu örgütün siyasi uzantısı olacak partiler de
kurularak, Meclise girmeyi basarmıslar ve kurulan parti
bölücülük ve terör örgütü bağlantısı nedeniyle kapatılmasına
rağmen yeni kurulan partilerle yollarına devam etmislerdir.
95
İlk olarak 1990 yılında kurulan Halkın Emeği Partisinden
sonra bu güne kadar kurulan Demokrasi, Halkın Demokrasi,
Demokratik Hak, Demokratik Toplum, Barıs ve Demokrasi
partileri terör örgütünün siyasi uzantısı olmuslar, Türkiye
Cumhuriyeti’ni yıkmak ve devletin altında bir otonom yapıya
kavusmak için dinci güçlerin Karsı devrim faaliyetlerine
bölücülük unsurunu da katarak dahil olmuslardır. Bu partilerin
ortak özellikleri, Kürt milliyetçiliğini savunmaları dini
konularda hos görülü davranmaları, bölgedeki feodal yapı asiret
reisi, ağa, sıh ve seyhlerle iyi geçinmeleri, parti yönetici veya
milletvekillerinin bir bölümünün bu kisilerden olması, terör
örgütüne terörist diyememeleri, onları özgürlük savasçısı gerilla
olarak görmeleri, ve terör örgütü mensuplarını kardesim diye
tanımlamaları, TSK’lerini bölücü ve hasım bir kuvvet olarak
görmeleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet yapısının yok
edilmesini sağlayıcı eylemleri desteklemeleridir.
Bu gün Türkiye’nin karsı karsıya olduğu bölücü terör
hareketlerinin temelinde etnik milliyetçilik vardır. Bölücü
kesimler etnik kimliklerinin anayasal güvenceye
kavusturulmasın isteyerek bu güvencenin ardından kendilerince
sınırları belirlenen bölgede federatif bir yapı içersinde kendi
özerk yönetimlerini kurmak istemekte ve ulus devlet yapısını
hedef almaktadırlar.
Öncelikle kültürel alanda istenilen dil, okul, medya
istekleri giderek siyasal alanda bölücülüğe gidecek isteklere
dönüstürülmüs ve alt kimlik, üst kimlikle esit hale getirilmeye
ve bu konuda anayasal düzenleme yapılmasına kadar varan
istekler ortaya çıkmıstır. Güneydoğu’da yasayan vatandasların
yıllardır süren ekonomik ve sosyal problemlerinin giderilmesi
için hükümetlerden bu konularda isteklerde bulunmayan ve bu
konuları çok az gündeme getiren bu bölücü partilerin 2009
yılında iktidarda ki AKP’nin Kürt Açılımı adı altında baslattığı
çalısmaya sundukları istekler;
– Kürt kimliği tanınsın ve Türk kimliği ile üst kimlik olsun,
– Kürt kimliği anayasal güvenceye alınsın,
– Kürtçe resmi dil olsun,
– Güneydoğu’da federatif bir yapı olusturulsun,
96
– Terörist bası Öcalan siyasi irade olarak kabul edilsin,
– Öcalan’ın cezası ev hapsine çevrilsin,
– Güneydoğu’da ki illerin kendi zabıta güçleri bulunsun.
Bunların kaç tanesi sosyal ve ekonomik problemleri çözecek
isteklerdir? Amaç Atatürk’ün kurduğu üniter devlet yerine
federal bir devlet kurulması.
Bu partilerin söz düsünce ve eylemlerinin tamamında
bölücülük ve terör örgütü destekçiliği savunulmakta, örgütün
bayrakları açılmakta ve liderlerinin fotoğrafları tasınmaktadır.
Eylemlerinde mutlaka çatısma çıkmakta ve eylemler devlete
karsı bir isyana kalkısma halini almakta ve milletvekilleri halkı
sivil itaatsizliğe davet etmektedir.
2005 yılında Mersin’de Nevruz kutlamaları esnasında
çıkan olaylarda 12- 15 yasında ki çocuklar Türk bayrağını yerde
sürükleyerek yakma girisiminde bulunmuslardır. 2009 yılında
ise çocuklar yine ön saflarda yerlerini almıslar okulda olması
gerekenler güvenlik güçlerine tas atmıs, kamu, özel bina, kurum,
kuruluslara ve araçlara saldırmıslardır. Yakalananlar mevcut
kanunlara göre yargılanırken bunların hamileri yazarlar,
gazeteciler ve sivil toplum kurulusları baslattıkları kampanya ile
bu çocukların terör suçuyla değil, adi suçlu gibi çocuk
mahkemelerinde yargılanmalarını istemislerdir. Ancak bu kisiler
ve kurumlar çocukların bu gösterilere katılmamaları ve terör
örgütü tarafından potansiyel terörist olarak yetistirilmemeleri
konusunda hiçbir faaliyette bulunmamıslar küçük yasta onların
isyan ve devlete karsı bir kalkısma içinde olmalarını bir insan
hakkı olarak görmüslerdir.
Bu gün AKP hükümeti Kürt Açılımı adı altında yaptığı
çalısma ile sosyal ve kültürel iyilestirme yapmak istemekte
ancak bu açılımın Anayasanın ilk dört maddesine karsı
hareketler olduğu anlasılmaktadır. Bu çalısmalara rağmen
bölücü partiler yukarıdaki istekleri kabul edilmediği müddetçe
hiçbir açılıma destek vermeyeceklerini belirmektedirler. Çünkü
bu parti yöneticilerinin gündeminde olan sosyal ve ekonomik
gelismeler değil öncelikle kendilerinin rahat ve huzurunun
devamı ile ekonomik olarak güçlenmeleri sonra da terör
örgütünün isteklerinin yerine getirilmesidir.
97
i. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP):
Milli Görüs Partilerinden FP’nin 2001 yılında Anayasa
Mahkemesi tarafından laiklik karsıtı eylemlerin odağı olduğu
için kapatılmasından sonra partisiz kalan 100 den fazla
milletvekili iki ayrı parti çatısı altında toplandılar. Recai Kutan
baskanlığındaki gelenekselciler, Erbakancılar, Saadet Partisi,
yenilikçiler denilenler ise eski İstanbul Belediye Baskanı Recep
Tayyip Erdoğan liderliğinde Adalet ve Kalkınma Partisi altında
toplandılar.
Böylece AKP, kökten dinci, hamurunda din ağırlıklı
söylem ve eylemlerin harman olduğu Milli Görüs Partilerinin
devamı bir parti olarak kuruldu. Kurulduktan sonra da yükselis
asamasında olan Milli Görüs gelenek ve misyonunun da etkisi,
sağ ve merkez sağ partilerin halk üzerindeki güvenlerini
yitirmeleri neticesinde radikal dinci oylarla muhafazakar sağ
oylar ve değisim pesinde olan ve bunu AKP’nin yapacağına
inanan liberaller, bazı sol döneklerin ve ikinci cumhuriyetçilerin
3Y,(Yolsuzluk, Yoksulluk ve Yasaklarla) mücadele edeceğini
belirterek oy isteyen AKP iktidarına oy vermeleri ile iktidara
geldi ve seçimde vaat edilenlerin yerine Türkiye’nin üzerine bir
karabulut gibi çöktü.
Yolsuzluk, partinin yöneticilerinin sırtına giydikleri ceket
kadar sıradan hale geldi, milletvekilleri sadece meclis
kürsüsündeki konusmalarında dokunulmaz olacaktır diğer bütün
konularda dokunulmazlık kaldırılacaktır diyenler dosyalar
meclise geldiğinde önce devlet memurların ki kaldırılsın diyerek
gelen dosyaları ters yüz ettiler.
Yoksulluk, o kadar normal bir hale getirildi ki vatandaslar
sadaka kültürüne alıstırılarak partinin oy uğruna devlet eliyle
dağıttığı yardımları bekler oldu, gelir dağılımında adalet
sağlanamadı. Zengin daha zengin oldu. IMF politikaları ile
yoksul kesim, çalısanlar, çiftçi, emekli de iyilestirme olmadı.
2002 yılına kadar 3 milyon olan issiz sayısı 13 milyona
yükseldi, 19 milyon yoksul, 1 milyon ise aç.
Yasaklar ise Polis Devleti uygulamasının konusulduğu su
günlerde sıradanlastı özellikle parti ve RTE hakkında konusmak
yazmak ve çizmek kısa zamanda hakkınızda bir örgüt üyesi
98
olarak bir iddianameye dahil edilme korkusuna dönüstü. 2009
Basın özgürlüğü endeksine göre Türkiye 175 ülke arasında
122’nci konumda açıkça basın özgürlüğü yok. İnternete
uygulanan sansür politikası neticesinde 3700 site yasak
dünyanın takip ettiği Youtube ve Geocities gibi siteler ise
hükümete yönelik elestirilerin artması ile İktidarın
sevmemesine rağmen kendi yandaslarının Atatürk hakkındaki
yayınları ve cinsellik bahane edilerek yargıya baskı yapılarak
kapatıldı. RTE bundan rahatsız olacağına bu sitelere baska
yollardan kendisinin de girilebildiğini belirterek adeta hukuk ile
dalga geçmektedir. Ayrıca kendisine muhalif gazeteleri boykot
çağrısı, karikatüristleri mahkemeye vermesi, Basbakanlıkta
muhalif haber yapan ve soru soran gazetecilerin kartlarının iptal
edilmesi, Doğan Medya Gurubu’nun muhalif yayınlarına
karsılık maliye kanalıyla ekonomik değerlerinin çok üzerinde
vergi cezası uygulamaları, yandas ve dinci Deniz Feneri
Derneği skandalını ortaya çıkaran ve yayınlayanlara karsı
kullanılan sert üslup ve konulan yayın yasağı, devletin resmi
yayın organı TRT’nin tüm kanallarının dinci medyadan transfer
edilen yönetici ve muhabirlerle doldurulması ve TRT’nin
tamamıyla iktidarın borazanı haline getirilmesi ve haberlerini
olusturan bilgileri yandas dinci basın ve muhabirlerden alması
özgür olması gereken basının önündeki en büyük engellerden bir
kaçıdır ve bu özgürlüğün önündeki en büyük engelde RTE dır.
Günümüzün iktidarı Milli Görüs Partilerinin söylemlerini
devam ettiren, bu düsünceleri benimsemis ve özümsemis olan
bir partidir. Bu söylemlerle yatmakta, bu söylemlerle
kalkmaktadır. Aklı fikri bu düsünceleri uygulayabilmektir.
Onlara göre Müslümanların temel hak ve özgürlükleri; Örtünme,
Kuran Kurslarına gitmek, İmam Hatip Liselerinde okumaktır.
Bunlar her Müslüman için farz olan olmazsa olmaz
uygulamalardır ve ilk hedefleri de bu uygulamaları tüm topluma
yaymaktır. Milletvekillerinin çoğunun esleri ve çocukları
türbanlıdır. Atatürk ve Atatürkçü düsünce sistemi düsmanlığı
ortak özellikleridir ve bu ortak özellikleri parti lideri RTE’inin
su sözlerinde açıkça ifade edilmektedir.
99
“Türkiye’nin yarınında artık Kemalizm’e ve Kemalizm
benzeri rejimlere, sistemlere yer yoktur. Kemalizm’in yeniden
kendini üretmesi söz konusu değildir.”
“Türkiye kendine din olarak Kemalizm’i almıs ve baska
hiçbir hayat hakkı tanımayarak kitlelere zorla dikte ettirilmistir.”
“Her 10 Kasım’da yaygara kopartılıyor…. Saygı
durusunda sap gibi ayakta durmaya gerek yoktur.”
Atatürk düsmanlıkları, AKP’ li milletvekilinin, Atatürk’ün
TBMM’deki Maresal üniformalı resminden ve Tören
Taburundaki askerlerden rahatsızlık duyduğunu söylemesi ve
Gazeteci Can Dündar’ın Atatürk filmi hakkında, mahkemece
verilen Atatürk’e hakaretten kovusturma açılmalıdır kararı, ifade
özgürlüğü değerlendirmesi ile Adalet Bakanlığı Kanun Yarına
Bozulmasını isteyerek bir defa daha tescillemislerdir. Aynı
Adalet Bakanlığı Atatürk aleyhine yazı yazan, ağır hakaretler
eden, hatta küfreden ve bunu basın yoluyla isleyen gazetecilere
karsı harekete geçmemekte, savcılar 5816 sayılı Atatürk
Aleyhinde İslenen Suçlar Hakkında Yasa gereği resen islem
yapmaları gerekirken kıllarını bile kıpırdatmamaktadırlar.
Bu partinin en büyük özelliği dini duyguları sömürerek
mağduru oynamak ve halk nazarında zavallılara bakın neler
yapmıslar düsüncesini oya çevirebilmektir ve bunu da çok iyi
becermekte gerektiğinde bu konuda eslerini dahi siyasete alet
etmekten çekinmemektedirler. Konuyu bu açıdan değerlendiren
Fransa 2004 yılında RTE’ ın ülkesine yapacağı ziyarette esini
türbanından dolayı getirmemesini hissettirmekte ve ziyaret essiz
yapılmaktadır. Abdullah Gül’ün esinin AİHM’ ne kadar giden
sikayetinden sonra RTE Basbakan sıfatıyla esinin Askeri
Hastaneye ziyaretçi olarak gidemediği konusunu gündeme
tasımıs ve konu muhalefet tarafından gündeme getirilince esinin
göz yaslarından dem vurarak mağduru oynamıs karısının
gündeme getirilmesinden rahatsız olduğunu belirtirken onu
kurtlar sofrasına atanın ve üzerinden türban ve din siyaseti
yapanın kendisi olduğunu aklına bile getirmemistir. Aynı
düsüncede olanlar türban kavgalarında Atatürk’ün annesi ve
esini ortaya sürmekten çekinmiyorlar.
100
AKP’nin 2002 yılında RTE’in “ Minareler süngü,
Kubbeler miğfer, camiler kıslamız, müminler asker” siiri ve
“Biz Cezayir gibi olmalıyız, Biz hazmettire hazmettire geliyoruz
Allah’ın izniyle” sloganlarıyla iktidara gelmesi ile hedefleri
Cumhuriyetin içini bosaltmak ve onu yıkmak olan ve bir çok
devlet kadrosunu ele geçirerek devlet içinde ki siyasi kurulusunu
büyük ölçüde tamamlayan dinciler laik Cumhuriyetin her türlü
imkanlarından faydalanarak karsı devrim hareketini
hızlandırmıslar ve laik Cumhuriyeti sözde korur gibi görünürken
özde yok etmeye çalısmıslar ve özde koruyacaklar ise RTE’ ın
deyimi ile onlarla paslasmıstır. Tek amaçları vardır. Yaptıkları
propagandalarla Türkiye Cumhuriyeti resmi tarihini tartısmalı
hale getirmek süphelerle tarihi mahkum etmek ve kendi
düsüncesinde olamayan konuları ya kendilerine uygun
yorumlamak veya Cumhuriyetin ilkelerinin yanlıslığına
bağlamaktır. Böylece halka özellikle dini konularda ve laikliğin
uygulanmasında her türlü kötülüğün kaynağının bu rejim
olduğunu ikna ederek Cumhuriyetten kurtulma yolunda ilerleme
kaydedilecektir. Bu çevreler, sonuç olarak; laik cumhuriyet
yerine sonu seriata gidebilecek Ilımlı Siyasal İslam ideolojisine
dönüsümü amaçlamaktadırlar.
Tanınmıs Orta Doğu uzmanı Krepsin, “Fethullah Gülen’in
Büyük İhtirası” baslığı ile kaleme aldığı yazıda “ Türkiye’nin
iktidar partisi AKP yönetiminin 7 nci yılına girerken Türkiye
artık bu partinin iktidarı ele geçirdiği yıldaki laik ve demokratik
ülke değildir” görüsü yanında, batı medyasında; “RTE ve partisi
dindar Müslümanların demokratik siyaset yapabileceğinin
örneği gösteriliyordu. Ancak simdi uygulamaları ile Demokratik
prensiplere ve batı değerlerine tam bağlılık konusunda çok eksik
olduğu” görüsü hakimdir. Her iki görüste AKP’nin laik ve
demokratik ve çağdas olmadığının batılılarca da paylasıldığını
göstermektedir.
Önceki sağ iktidarlar zamanında sadece sözle dini siyasete
alet ederek oy alma düsüncesi AKP ile dinin her alanda
kullanıldığı bir sürece dönüsmüs, Cumhuriyet yanlısı her sivil
toplum kurulusu, ekonomik kurum, dershane, okul karsısına
mutlaka dini amaçlı bir olusum çıkarılmıs ve toplum kamplara
101
bölünmüs valiler Cumhuriyetin valisi olmaktan çıkıp RTE’nın
valisi haline dönüsmüs ve bunlar aracılığı ile seçmenlerin
sadaka kültürü ile partiye biat etmeleri sağlanmaya çalısılmıstır.
Tunceli Valisi Mustafa Yaman, seçimler öncesi valilik
imkanlarını AKP’ in seçim propagandasına yönelik beyaz esya
dağıtarak destek olduğu suçlamasıyla 7 ay 15 gün hapis ve
memuriyetten men cezası almıs ancak hüküm geri bırakılmıstır
ve halen Giresun Valisidir. Bolu Valisi Halil İbrahim Akpınar
ise kisisel web sitesinde AKP’ye ve RTE’ na methiyeler
düzmekte, İstanbul Valisi Muammer Güler RTE’ ın yeğeni
uyusturucu kaçakçılığı suçundan yakalandığında kendisini
arayarak talimat almaktadır.
AKP ve RTE, yargıyı da kendi düsüncelerine uygun hale
getirmek için etkin bir baskı uygulamakta ve tek adam
yönetiminde bir dikta rejimine, bir Fasist yönetime, bir Polis
Devletine ve bu sitemin uygulanacağı Ilımlı Siyasal İslam
rejimine doğru gidisi amaçlamaktadır. Bu gidisat içinde ki en
büyük güç ise “Fethullah Gülen cemaatidir. Bu cemaatin devlet
içindeki yapılanması ve hareket tarzları F. Gülen’in su sözleriyle
açıklanmaktadır.
“Adliye’de, Mülkiye’de mevcut olanlar mevcudiyetlerini
korumazlarsa, arkadan gelenlerin mevcudiyetini koruyamayız.
Bir taraftan o kanun ve kuralları, diğer taraftan da kanun ve
kural adamı olma imajını kullanmalıyız. Yani sizi
gören, ‘Bunlar kurallara harfiyen riayet ediyorlar’ demeli.
Taa ilerilere gitmeli, can damarları içinde dolasmalıyız.
Cepheleri öğrenmeleri lazım arkadaslarımızın.
Hukuk sistemini didik didik etmeliler.
Sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım.
Biz de çalısıp onları istifade edecekleri mevkilere getirmeliyiz.
Dikkatli olmalıyız. Erken harekete geçersek, tepemize binerler.
Zamanı gelince, uygun bosluk bulunca maratona geçeriz. Devlet
memuru arkadaslarımız kahramanlık yapamazlar. Erken vurus
yaparlarsa dünya baslarını ezer. Bütün anayasal
müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana
kadar her adım erken sayılır.”
102
Cemaatin AKP içindeki yandasları, cemaatin medya
imparatorluğu, finans kurumları, bankaları, yüzlerce okul,
üniversite, ısık evleri, devletin kurum ve kurulusları içersinde ki
yandasları ve 25 milyar dolar olduğu söylenen bir bütçeyi idare
ettiği söylenen bu siyasi ve dini hareket Türkiye’yi ilerde dindar
dünyanın merkezi yapacak bireyleri ve toplumu yetistirmek
istiyor. Bu tarikatın yurt dısında kurduğu okullar ticari sirket
olara değerlendirilip temas ve isbirliği yapılması A. Gül’ün Dıs
İsleri Bakanlığında bir genelgeyle büyükelçiliklere bildirilmistir.
F. Gülen’in yukarıda ki talimatı ve isaret ettiği sekilde bu
gün yargıya yerlesen cemaat üyeleri hukuk nosyonundan noksan
hukuk bilmez Adalet Bakanı Sadullah Ergin’ in liderliğinde
zamanın geldiğine hükmetmisler ki “Ergenokon davası bir
belirsizlik içinde sürmekte, Cemaat ve Tarikatların AKP ile olan
iliskilerini sorusturan Erzincan Cumhuriyet Bassavcısı İsmail
Ağa Cemaati ile yaptığı sorusturmadan dolayı hukuksuz bir
sekilde bir baska savcı tarafından sorusturmaya uğramıs, terör
örgütü üyesi olmakla suçlanmıs ve tutuklanmıs, sırf hükümetin
zorda olduğu konularda ki gündemi değistirmek için devletin
eski Kuvvet Komutanları, görevdeki generalleri, muvazzaf ve
emekli subayları darbe iddiaları ile hukuku bilmeyen, hukuk
adamları tarafından hukuk kuralları ihlal edilerek bu kisilerin
onuru kırılacak uygulamalarla gözetim altına alınmakta,
tutuklanmakta ve Türkiye’de bir Devlet krizi yasanmaktadır”.
RTE’e direnen su anda sadece Yüksek Mahkemelerdir.
RTE, çıkardığı baskıcı kanun ve diğer laiklik karsıtı
düzenlemelerin yüksek mahkemelerden dönmesi karsısında bu
uygulamaları siyasi karar olarak nitelemekte “AİHM’ne sana mı
kaldı türban konusunda karar vermek bu ulemanın isidir, ulema
ne derse o olur.” “Danıstay efendi sen kim oluyorsun buna
Mecelle karar verir.” “Anayasa Mahkemesi fetva veren bir
kurum mudur?” demek suretiyle bu konuda karar makamının
dini kurumlar olduğunu belirtmekte, sözleri ile hem Devrim
Kanunlarını hem Anayasa’nın ve Siyasi Partiler Yasasının ilgili
maddelerini hiçe saymakta ve dini bir hukuk özlemini dile
getirmektedir.
103
Bu nasıl bir anlayıstır burası çağdas ve laik Türkiye
Cumhuriyeti burada ulema yok ulema nereden çıkıyor?
Dinimizde ruhban sınıfı yok. İnsanla Allah arasında Kuran-ı
Kerim’den baska hiçbir bağlantıyı kabul etmiyor. Hangi din
devletinin ulemasına soracağız ve kim karar verecek?
Yüksek Mahkemelerin laikliğe aykırı çıkardığı kararları
veren Atatürkçü hakimleri kendi düsüncesindeki ve tarikat ve
cemaat bağlantılı hakimlerle değistirmek, bu mahkemeleri
yandas mahkeme haline getirmenin hesaplarını anayasal bir
değisiklikle yaparak atamalarda çoğunluğu elde edecek
çalısmaların içindedir.
Devletin iç ve dıs siyasetinde kurumlar arası isbirliğini ve
devletin olmazsa olmaz kurallarını yazan Kırmızı Kitap “Milli
Güvenlik Siyaset Belgesi” bu hükümetin hedefidir. Bu
belgedeki İç Tehdit tanımını belgeden çıkararak irtica
hareketlerini mesrulastırmak istemekte, irtica ve bölücü teröre
kapıları sonuna kadar açacağını aklının ucuna bile
getirmemektedir.
RTE’in kendi usul ve sistemlerine uygun yürütülen,
kendisini davanın savcısı ilan ettiği Ergenokon davası, doğru ve
dürüst bir arastırma yapılsaydı bir çete ve mafya bağlantısından
öteye gidemeyecekken; usulsüz dinlemelere dayalı iddiaları,
zayıf ve pek çok hukuk nosyonundan yoksun iddianameleri,
uzun tutukluluk süreleri, geciken yargılamaları ile bu hükümetin
uygulamalarına karsı çıkan ve muhalif olan Atatürkçü asker,
öğretim görevlisi, yazar, gazeteci ve isadamlarının tutuklandığı,
gözetim altına alındığı dısarıda kalanların ve muhalefetin
üzerine baskı ve susturmaya yönelik uygulamalarıyla hem
hukuk zemininde hem de kamu oyu vicdanında süpheli bir dava
halini almıstır.
Türkiye’de laik demokratik yapısıyla uygun bir dıs
politika olması gerekirken ekseni doğuya kaymıs İran, Irak,
Suriye, ve diğer İslam ülkeleriyle yoğunlasan dıs iliskiler ve
dini esaslardan yola çıkan bir dünya görüsü ile Hamas gibi dinci
terör örgütleri ile iliski kurmaya liderlerini Türkiye’de
ağırlamaya ve terör örgütü lideri El Kadı’ya kefil olmaya ve
Uluslar arası Ceza Mahkemesinden Darfur’da ki katliamdan
104
suçlu bulunan ve tutuklama kararı çıkarılan Sudan
Cumhurbaskanı Ömer El Besir Türkiye’ye resmen davet
ediliyordu.
Bu iktidar zamanında Devrim Kanunu ile yasaklanan
Tarikat ve Cemaatler devlet içinde etkin olmaya baslamıslar
hükümette cemaat ve tarikat bağlantıları önemli rol oynar hale
gelmis ve iktidar cemaat koalisyonu olusmustur.
Cemaat ve Tarikat bağlantıları öyle güçlü bir hale gelmistir
ki vatandaslar çocukları Kuran Kursunda ki bir kaza da
ölmesine rağmen sikayetçi olmamaktadırlar. 2008 yılında
Konya Taskent’e bağlı Bağcılar beldesinde LPG tankının
patlamasıyla çöken 3 katlı binada faaliyet gösteren kaçak Kız
Kuran Kursunda 17 öğrenci ve bir öğretmen ölmüs 29 kisi
yaralanmıstır. Kuran Kursunun kaçak olduğunu herkes bildiği o
kadar ölen ve yaralanan olduğu halde tek bir sikayetçi çıkmadığı
gibi mahkemede kuran kursu değil İngilizce kursu olduğunu
belirtmislerdir. Bu nasıl bir cemaat, tarikat iliskisidir? Bu nasıl
koruma ve kollamadır? Çocukları ölenler çocuklarının hakkını
dahi arayamıyorlar. Bu nasıl yargıdır ki bu olayda tek bir tutuklu
yoktur. Halbuki aynı günlerde o çocukların daha iyi eğitim
alması ve çağdas yasaması için mücadele veren yüzlerce
Atatürkçü, laik, aydın, gazeteci, öğretim üyesi ve asker kimseyi
öldürmedikleri halde tutuklanmaktadırlar..
Yine AKP kendinden önceki iktidarların cesaret edemediği
bölücülük ve bölgecilik faaliyetlerine hız vererek asiret yapısı
içersinde feodal yapıyı kullanmayı ve bu yapı içersinde etkin
güç olan dini gücü arkasına alma çalısmalarına hız vermis ve
bölücü partilerde bu konuda amansız bir mücadeleye girismis
özellikle Kürt Açılımı ile bölge oylarına göz dikmistir. Bu
açılım çerçevesinde Kandil Dağından gelen eli kanlı teröristler
ve Türkiye’den kaçarak Kuzey Irak’ta ki Mahmur Kampından
bunlara destek veren PKK’lılar Habur sınır kapısında İçisleri
Bakanlığı Müstesarının gözetiminde törenlerle karsılanmıs ve
sınırda kurulan seyyar mahkeme ile teröristler serbest
bırakılmıstır. Ama Türkiye Cumhuriyetini korumak için bunlarla
savasan askerler darbe iddiaları ile tutuklanmıs, serbest bırakılan
105
teröristler ise devlet protokolünde ağırlanmakta ve sehir sehir
dolasarak propaganda faaliyetlerine devem etmektedirler..
İste genel durumuyla iktidara geldiği günden bu güne
kadar sadece bir bölümünü anlatmaya çalıstığım devleti idare
etme, hükümet olma anlayısı “baskıcı, çağdısı, yandaslarına
devletin tüm olanaklarını peskes çeken, bölücülerin destekçisi,
ülkesi ve halkına hakaret eden” AKP iktidarının asıl kavgası
Cumhuriyetin değerleri ve kazanımları iledir. Anayasanın ilk 6
maddesinde belirtilen vaz geçilmez kurallar ve 174’üncü madde
ile korunan Atatürk Devrimleri yok etmek istediği bas hedefidir.
Rejim ve sistem ile olan kavgalarını ve düsüncelerini o gün
milletvekili olarak söyle belirtmistir bu gün Cumhurbaskanı
olan Abdullah Gül.
“Bugün Türkiye’de bir sistem bunalımı var. Kendi
bünyesine uygun düsmeyen, kendi değerlerine zıt ve zoraki
uygulanmaya çalısılan ve halka zorla diretilen bir sistem.” (Yani
laik Cumhuriyet rejimi.)
“Halkına zıt, halkı ile barısık olmayan, ona düsman bir
sistem bu sistemdir ki…70 senedir böyle bir sistem içerisindeyiz
doğrusu.”
“Türkiye’nin bu resmi ideolojisinin tabii karakterleri, bu
sistemi kuran tek partinin altı sloganı ile ortaya çıktı.
Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devrimcilik, devletçilik
ve laiklik adı altında. Ama bu milletin halkı bir araya gelip de
biz devletçi olalım, laik olalım, milliyetçi olalım diye böyle bir
karar vermemisler. Bu ilkeler hep bu halka bir zorlatma seklinde
dayatılmıs…”
Bu iktidar 90 yıl sonra özünü 3 Mart devrim yasalarının
olusturduğu Türkiye Cumhuriyetini yeniden Osmanlıcı,
Hilafetçi, İslamcı yapıya dönüstürmenin ve bu yapıyı Misakı
Milli sınırları dısında yeni bir sınır ve feodal bir yapının
olusacağı sekilde siyasal alt yapıyı tamamlama hamleleri
yapmaktadır. Cumhuriyet’le ve Cumhuriyet’in kazanımları ile
kavgalı olan “Ne Mutlu Türküm Diyene!” özdeyisini ağzına
almayan, söyleyemeyen,vatandasları ümmet gelen bir cami
cemaati gibi gören bu iktidar, tüm karsı devrimcilerle tek bir
106
amaç altında birleserek, ulus devlet, ulusal irade, ulusal hukuku
yok ederek hedeflerine doğru ilerlemektedirler.
Bu hedefleri RTE’in;
“Referansımız İslam’dır, Tek hedefimiz İslam Devleti dir.
Sen Ne Mutlu Türk’üm Diyene, dersen onunda ne mutlu
Kürdüm deme hakkı vardır”
“Yahu bu milletin bütünlüğü, Ne Mutlu Türküm Diyene
ifadesiyle sağlanır mı?”
“Egemenlik Kayıtsız Sartsız Milletindir, lafı koca bir
yalan, Egemenlik Kayıtsız Sartsız Allah’ındır.”
“ Osmanlı 30 u askın etnik gurubu ümmet düsüncesiyle bir
arada tuttu bizde öyle yapacağız”.
“ Biz hazmettire hazmettire geliyoruz Allah’ın izniyle. Bu
çalısmalarımız senaryoyu değistirme çabalarıdır. Biz onun için
geliyoruz. Biz Kemalist düzenin koruyucusu olamayız bu
mümkün değil”.
“Türkiye’de Kürt sorunu vardır. Bunu Türkiyelilik
kavramıyla çözemeyiz. Türkiyeli kimliği her vatandasın üst
kimliği olmalı Türk kavramı da alt kimlik olarak
değerlendirilmelidir. İsteyen isterse yine ben Türk’üm desin”
“Türkiye’yi eyaletlere bölmek lazım, Merkezi Yönetimin
bir takım yetkileri bunlara verilmelidir. Belediye Baskanları da
bu konuda en yetkili olmalıdırlar. O bölgedeki her türlü
eğitimde onlara bırakılmalıdır.”( 2004 yılında çıkarılan Kamu
Yönetimi Temel Yasası ile Merkezi yönetimin bazı yetkileri İl
Özel İdarelerine ve Belediyelere devredilmis ve bu
devredilenlerde zaman içersinde özellestirilerek yandaslara
peskes çekilmistir.)
“Ben İstanbul imamıyım…. İstanbul Büyüksehir Belediye
Meclisi Fatiha ile açılmalıdır.”( Doğru, Tevhidi Tedrisat Kanunu
uygulansaydı bitirdiği İmam Hatip Okulundan, İmam olarak
mezun olurdu.)
“İslam camide tutuklu kalmıstır, İslam bir yasam biçimi
olarak toplumun her tarafına hakim olmalıdır.”
Genel Kurmay Baskanı’nın “ İslam Devleti de, İslam
Ülkesi de değiliz” demecine yorumu “ Kendi düsüncelerini
söylemis” tir. Sözlerinde açıkça belirtilmektedir
107
Abdullah Gül ise RTE den farklı değildir.
“ Milliyetçilik öyle olmus ki Türkçülük seklinde alınmıs
ve bu ister istemez aksini de bazı insanların aklına getirmistir.
Mesela bunları açık söylemek zorundayım. Ne Mutlu Türküm
Diyene lafını tutup her yere yaza yaza Türkiye aslında ilkel bir
hale dönmüstür. Bu laflar aslında Türkiye’nin bütün insanları
İslam kardesliği altında toplayan bütünlüğünü tehdit eder
anlama gelmistir.”
“Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eden en büyük tahribatı
vermis olan sistemin ilkelerinden biride laiklik ilkesidir.”
“İkinci Cumhuriyet, yeni Osmanlıcılık kavramlarının ve
bu tartısmaların ortaya gelmesini ben çok sağlıklı görüyorum ve
geleceğe çok ümitle bakıyorum”.
Atatürk’ün sözünü asağılamaya yeltenen, bunu ilkellik
olarak gören, tarih bilgisinden yoksun sahıs simdi
Cumhurbaskanı! Bu sözleri ile Ulus Devlet ilkesini
benimsemediğini gösteren Abdullah Gül’ün bir baska
uygulaması ise; Türk Bayrağı tüzüğünün 36’cı maddesi gereği
“Tanıtıcı bayraklar ve forslar sekil, ölçü, renk vb özellikleri
yönünde incelenip tescil edilmedikçe kullanılmaz” seklinde
olmasına rağmen bir zamanlar türbanı yüzünden Türkiye
Cumhuriyetini AİHM’ne sikayet eden esi tarafından yapılan bir
tasarımla Cumhurbaskanlığı forsundaki kırmızı renk görsel
olarak daha iyi duruyor diyerek kaldırılmıs ve bu sekilde
kullanılmıstır. Yetkisi olmadığı halde devlet, millet, bayrak, gibi
kutsal değerlerden uzak ümmet kafasındaki ben yaptım oldu
mantığı ve kendini bilmezlik Türk Milletinin kutsallarını hiçe
sayarak Türk Milletinin kimliğine yönelik bir yıpratma
faaliyetidir.
AKP Gurup Baskan Vekili Ayse Nur Bahçe Kapılı ise
vatandaslık konusundaki nihai hedefi söyle açıklamaktadır.
“Anayasayı değistireceğiz ve vatandaslıktaki Türklük tanımını
kaldıracağız. Yoksa demokratiklesmeyi yapamayız, vatandaslık
tanımı da değistirilecek. Herkes kendi etnik kökenini ifade
edebilecek ve üst kimlik olarak Türkiye Cumhuriyeti
vatandasıyım diyecek.” Kürt Açılımı çalısmaları neticesinde
yapılan bu açıklamada öncelik Kürt ve Türk kimliklerini üst
108
kimlik olarak görmek sonra bunu anayasal güvence altına almak
ve diğer üst kimliğe kendi sınırlarını belirleyerek yeni bir
federatif yapı meydana çıkarmak. Bunun adı bölücülük değil de
nedir? Demokratiklesme adı altında bölücülük. Diğer sağ ve
dinci iktidarların cesaret edemediği ve gündeme getiremediği
AKP’ye has Karsı devrim hareketi.
AKP Kahramanmaras Milletvekili Avni Doğan, “Kırk
yıldır kimin kızı bası örtülü, kimin çocuğu İmam Hatipli, kim
muhafazakar, kim oruç tutuyor, hepsini fislemisler. Simdi biz
onları fisliyoruz, simdi sıra bizde” diyerek seçim propagandası
yapmakta ancak eğer fislenselerdi bu gün RTE ve A. Gül ve
diğerlerinin o makamlara gelemeyeceklerini ve RTE ‘nin
hapisten çıkarak CHP’nin desteği ile partisinin basına geçtiğini
unutmus görünmektedir. Ne yazıktır ki biz fisliyoruz diyen ve
Ergenokon davasında devre arkadasları listesini fislenmisler
listesi diye el koyan savcılar bu milletvekiline fislemek kimin
haddine diye hesap sormamaktadırlar.
AKP Çorum Milletvekili Ahmet Aydoğmus ise isi daha
ileriye götürmekte “İktidara karsı çıkanların kanını tahlile
yollamak gerek. Bu kanı bozuklar, gizli sözlesmeler yaparak
ihanet etmislerdir. Osmanlı’yı da Yeniçeri Ocağı çökertmistir”
ifadesiyle kendilerine oy vermeyenleri kansızlıkla itham
etmektedir.
İktidarın özlemini duyduğu hilafet ve yeni Osmanlı
kavramı Dıs İsleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından da
özlenen bir sistem olarak söyle dile getirilmistir. “ Osmanlıdan
kalma bir mirasımız var, Yeni Osmanlı diyorlar evet yeni
Osmanlıyız.”
Yukarıda ki açıklamalardan sonra Siyasi Partiler Yasasının
üç maddesini 78, 80 ve 86 cı maddelerini tekrar okumanızı
öneriyor ve değerlendirmeyi size bırakıyorum. Bu mu
demokrasi? Bu mu siyaset? Bu mu siyasetçi? Bazen
düsünüyorum da Türkiye’de bir siyaset okulu açılmalı önce
burada bunlar eğitilmeli sonra siyaset sahnesine salınmalı yoksa
lider sultasıyla seçilenlerden ne köy ne de kasaba olacağı gün
gibi asikardır. Bunlar birisi de zamanında RTE’ nı peygamber
ilan etmisti.
109
Siyasiler bu konusmaları yapınca toplum ve devlet
görevlileri bu sözleri uygulamada kendilerini görevli saymakta
ve bakın neler yapmaktalar..
İstanbul’un kurtulusu kutlamaları çerçevesinde İstanbul
Valiliğince camilere astırılan, “Ne Mutlu Türküm Diyene, Milli
Birlik Esastır, Ordumuza Sükran Borçluyuz, Önce Vatan”
mahyaları “Özünde İslam kimliğinin dıslanmasına yönelik ve
etnik çesitliliğin inkarı olduğu” gerekçesiyle kaldırılmaları
hükümet yandası, dinci Vakit Gazetesi ve Özgür Der. tarafından
talep edilmekte ve iki ay içinde mahyalarla ilgili yönetmeliği
değistirtip, sehirlerin kurtulus günlerinde mahya asılması
yasaklanmaktadır.
Usak’ta Halk Otobüsleri ve Minibüslere asılan “Ne Mutlu
Türküm Diyene” yazıları ve yapıstırılan Türk Bayrakları trafik
polislerince söktürülmüs, sökmeyenlere Karayolları Trafik
Kanunun 26-2 açıklanan “araçlara izinsiz, reklam, yazı, resim ile
flama, bayrak ve benzerlerinin takılması yasaktır.” Hükmü
gereğince para cezası verilmistir.
Benzer bir uygulama ise Menemen’de Kubilay’ı anma
törenlerinde benimde sahit olduğum bir olay yasanmıs alana
üzerinde Atatürk tisörtü ve yakasında Atatürk rozeti olanlardan
bunları çıkartmaları istenmis gerekçe olarak ta Türk Bayrağı
haricinde hiçbir flama ve resmin alana sokulmayacağı kararını
göstermislerdir.
DPT’da zekat sistemini özel kurum ve teskilata
kavusturulması ve bu amaçla Zekat Mağazalar Zinciri
olusturulması önerisi yapılmıs, Belediyelerin İs Yeri Açma ve
Ruhsat Vermeye Dair Yönetmelik’e aykırı genelge çıkarılarak
içki satılan yer ve içilen bölgeleri ayrıstırmayı amaçlamıs ancak
değisiklik Danıstay’ca iptal edilmistir.
Dünyaca ünlü piyanist İdil Biret’in Topkapı Sarayı
bahçesinde vereceği konser dinci Vakit Gazetesinin “dini alanda
sarap içilecek” yayını ile basılmıs, yine aynı gazetenin bir baska
yayını ile bir tiyatro salonu sahnelenecek oyun Müslümanları
kızdıracak iddiası ile AKP’li Beyoğlu Belediyesince
kapatılmıstır.
110
AKP’nin din esaslarına uygun bir toplum kurma
uygulamalarından biri de DİB’ca Müftülüklerde “Dini telkinle
aile terapisi” hizmetinin verilecek olmasıdır. Bu danısmanlık
hizmetinin Müftülüklerde verilecek olması dini esaslara göre
çözümler sunacağı bir gerçektir. Ancak laik ve çağdas ülkelerde
bu görevleri sosyal güvenlik uzmanları yerine getirmektedir.
Türkiye’de Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı varken neden bu
isi DİB’ lığı üstlenir? Su anda bu isi dini ağırlıklı medyanın
köse yazarları ve televizyonlardaki dini konu yorumcuları
yapmakta ve her sorulan soruya mutlaka din eksenli bir cevap
bulmaktadırlar bunun sebebi açık ve nettir. AKP’ in din
esaslarına uygun bir toplum yetistirme ve yönetmeyi
amaçlamasıdır.
Kanunda yapılan değisiklikle “Cami kelimesi
ibadethaneye olarak değistirilerek” apartmanlarda mescit türü
ibadethanelerin açılması yasallastırılmıstır.
86 yıl önce yapılan devrimler ve çıkarılan yasalarla
korunan devrimlere ve mevcut Anayasanın ilgili maddelerine
rağmen söylenen sözler, ulasılmak istenen hayaller ve bu yetkiyi
aldıkları % 47 oy ve buna karsılık % 65 Milletvekili ile Türkiye
Cumhuriyetinin rejimini değistirmek hakkını elinde
bulundurduğunu iddia eden bu iktidara karsı yapılan bir
arastırmada Türkiye %87 ile dindar bir ülke ( %16 son derece
dindar, % 39 oldukça dindar, %32 biraz dindar) olarak
belirlenmesine rağmen seriat isteyenlerin oranı %10 dur. Seçim
sisteminin bir uygulaması olarak azınlık oyuyla, çoğunluk
olarak iktidara gelen ve mevcut rejimi değistirmek isteyen böyle
bir parti acaba baska dünyanın hangi ülkesinde vardır? Yine
dünyanın hangi ülkesinde devletin kurulus felsefesiyle kavgalı
ve bu felsefeyi kabul etmeyen ama o felsefenin kurduğu
Cumhuriyetin ve getirdiği demokratik düzenin bütün
imkanlarından faydalanan bir basbakan vardır?
Ama iktidar bu konudaki dini siyasete alet etme
eylemlerine devam etmek yanında her türlü dünyevi olaya da
dini alet etmekte, dini, bireysel inanç uygulamalarının ötesinde
bir kamu düzeni haline getirmek istemektedir. Ancak bu
uygulamalarında Kuranın bütününü ele almamakta toplumda
111
hassasiyet yaratacak ve oya dönüsebilecek konuları din adına
kullanmaktadırlar.
Türbanı savunmakta ve Kuran da bu farzdır dinsel
zorunluluktur demektedirler. Ancak din bir bütündür sadece
örtünmeyi savunarak diğer dinsel kuralları bir yana atmanın,
Kuran’da ki diğer toplumsal yasamla ilgili ayetleri görmemenin
mantığında tek bir açıklama vardır. Toplumsal duyguların
sömürülmesi. Türban takmamak veya örtünmemek suç oluyor
da dinin diğer gereklerini yerine getirmemek neden suç olmuyor
ve bunların uygulanması için dayatılmıyor. Neden Kuran’daki
ceza, hukuk, faiz ve miras hükümleri uygulanması istenmiyor,
çünkü bunlar toplumda pirim yapmaz ve oya dönüsmez çünkü
bunlar istenirse seriat olur onu da isteyenler % 10. Neden ben
Müslüman’ım, bu laik yasaları tanımam Kuran’a uyarım
diyemiyorlar. Çünkü türbanla ve imam hatiple dini siyasete alet
etmek ucuz politika. Laik sistemin bazı kurallarını kendileri de
benimsiyorlar onun için islerine geleni alıp propagandasını
yapıyorlar onun için direk seriat isteyemiyorlar simdilik ne kus,
ne deve, devekusu misali ABD’nin dayattığı Siyasal İslam,
Ilımlı İslam safsatası ile Orta Doğu da ki diğer İslam Ülkelerine
de örnek olacak bir sistem gelistirmek istiyorlar. Karsı devrim’in
nihai hedefi bu.
Laiklik hiçbir zaman benimsemedikleri ve mutlaka
değistirilmesi gereken bir sistemdir. Yeniden tanımlamak
istedikleri laik sistemi yıktıkları takdirde istedikleri rejim
değisikliği kendiliğinden olusacaktır. Onun için ilk hedefleri
laikliktir. Dinci iktidarın laiklik anlayısı “ Dinlere ve dinsel
temalara özgürlük ve devletin dinsel yasantı ve inanca ve
toplumdaki dayatmalarına karısmaması ve devletin dinle toplum
iliskilerini bu sekilde ayırması, İslam esaslarını uygun yasantıyı
topluma yaygınlastıracak uygulamalara göz yumması ve istediği
gibi dini yasamayı ve yasantıyı bireyin din ve vicdan
özgürlüğün de değil toplumun kendi uygulamalarında serbest
bırakmasıdır.
Basbakanın Cuma namazı resmi devlet programında yer
almakta ve Osmanlı Hanedanının Cuma Selamlığı törenleri gibi
112
büyük bir gösteri ile namaza gidilmekte tek fark Padisah’ın altın
dağıttığı yerde RTE’in çocuklara oyuncak dağıtmasıdır.
Asağıdaki sözler AKP’ in laiklikten ne anladığını ve nasıl
bir sistem istediğini açıklamaktadır.
“Bir tutturmuslar laiklik elden gidiyor diye millet isterse
gider tabi ki gidecekte. Sonra nedir bu laiklik allahaskına? Bu ne
menem bir sey.”
“Ben Müslüman’ım diyenin aynı zamanda laiğim demesi
mümkün değil.”
“Kisiler laik olmaz devlet laik olur, laikliği savunma
anlamında ben de laiğim ancak İslam’ın karsısına koyarsanız
değilim.”
“Elhamdülillah Müslüman’ım diyenlerin seriatçıyım
demesi de gerekir.”
“Laik değilim , laikliği korumakla yükümlüyüm.”(Tabi
kendi kafasında ki laikliği)
“İnsanlar laik olmaz. Devlet laik olur. Yakında bunu da
tartısacağız. Laiklik kavramına yeni bir anlam kazandıracağız.”
“Hem laik, hem Müslüman olunmaz. Ya Müslüman
olacaksın, ya laik. İkisi bir arada olunca ters mıknatıslanma
yapar. Mümkün değil ikisi bir arada olmaz.”
Cumhuriyetin laik eğitim düzenini de kendi dinci
düsüncesine göre değistirmek isteyen bu iktidar da, Eğitim ve
Öğretim, bir Devrim Yasası olan Öğretim Birliği Yasasına
aykırı olarak sadece İmam Hatip Liselerinin Üniversite
sınavlarında diğer öğrencilerle esit haklara sahip olma ve
okullarda türban takılabilmesi mücadelesi olarak görülmüs,
sistem dershanelere ve cemaat okullarının uygulamalarına terk
edilmistir.
Eğitim sistemi ezbere ve sınava dayalı, dayatmacı ve
hayatın gerçeklerinden uzak, öğrencileri papağan gibi ezberletip
yarıs atı gibi kosturan ölçme ve değerlendirme sisteminin yeterli
olmadığı, öğrencilerin dershaneye bağımlı hale getirildiği ve son
hamle olarak dershanelerin de okullara dönüstürülme planlarının
yapıldığı bir döneme doğru gidilmektedir.
Eğitim de sadece İmam Hatip Okullarına ağırlık tanımakta
ve tüm cumhuriyet okullarını imam okulu konumuna
113
dönüstürmek istenmektedir. Yasaya aykırı Kuran kurslarını
korunmakta, bu kursları açanların cezalarını bağıslanmaktadır.
Kuran Kurslarına yönelik yas sınırını ilköğretim besinci
sınıfı bitiren çocuklar yaz kuran kurslarına devam edebilirken,
besinci sınıf değil de üçüncü, dördüncü sınıftaki çocuk da
gidebilecek yas sınırı 15 den 12 ye indirilecek sekilde
değistirilmistir. Kaçak Kuran Kurslarına verilen ceza 6 aydan 3
yıla kadar iken 2005 de yapılan değisiklikle üst sınır 1 yıla
indirilmis ve cezanın paraya çevrilmesi sağlanmıstır. Kuran
kursları ve vakıf yurtlarının denetimi MEB’ lığı müfettislerinden
alınarak DİB’ lığına bağlanmıstır. Böylece Kuran Kursları,
Tevhidi Tedrisat Yasasına aykırı, laik sistemdeki okullara
alternatif eğitim kurumları haline dönüstürülmek istenmistir.
MEB’lığı yönetmeliklerinde yapılan değisikliklerle laik
eğitim sisteminden uzaklastırıcı her türlü değisiklik yapılmakta
bunlar yüksek mahkemelerden dönmekte ancak bir kısmı yine
yasal bosluklar ve idarecilerin yanlı tutumlarıyla
uygulanmamaktadır. Sınavlara türbanlı ve çarsaflı öğrenciler
alınmakta, Talim ve Terbiye Kurulu yönetimi Cumhuriyet
karsıtı kisilerden olusturularak kitapların bilimsellikten,
çağdaslıktan ve Atatürk ilkelerinden uzak kitapların
yayınlanmakta, fakir ve basarılı öğrencilerin devletçe özel
okullarda okutulması isteği Danıstay’ca reddedilmistir.
23 Nisan 2006 Ulusal Egemenlik Çocuk Bayramında
TBMM’de Öğrenci Meclisi Toplantısında Baskanlık kürsüsüne
21 yasında bir İHL öğrencisi çıkarılarak seçmenlere mesaj
verilmesi amaçlanmıs ve bu öğrenci de siyasi mesajlar vererek
amaca hizmet etmistir.
23 Nisan Ulusal Egemenlik Çocuk Bayramı haftası
“Ulusal Egemenlik Haftası” adıyla özellikle ilköğretim
okullarında öğrenci ve okul bütünlüğü içinde sanat, tarih ve
edebiyat etkinlikleri ile kutlanırken bu hafta, Kutlu Doğum
Haftası ile gölgelenmekte ve öğrenciler bu hafta etkinliklerine
yönlendirilmektedir. 1989 yılında baslatılan ve 1996 da RP’si ile
kurumsallasan AKP ile neredeyse zorunlu hale getirilen ve 23
Nisan Ulusal Egemenlik Haftası ile aynı hafta kutlanan ve bu
haftayı karartan Kutlu doğum haftası etkinlikleri yasallastı. 13
114
Subat 2010 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan yönetmelikle
14-20 Nisan, Kutlu Doğum Haftası, 01-07 Ekim, Camiler ve
Din Görevlileri Haftası olarak kutlanacak bir uygulamaya
dönüstürülmüstür. Bu haftada okullarda öğrencilere kuran
okuma ve kompozisyon yarısması yapılmakta, çocuk ilahi
koroları kurularak bu toplantılarda Atatürk’e hakaret
edilebilmekte ve Türk Bayrağı indirilmek istenmektedir. Yine
bu haftada bazı okullarda bayanlara yönelik vaaz ve dini
söylesiler düzenlenmektedir. Milli Egemenlik Parkının olmadığı
Alasehir İlçesinde Belediye bir yesil alana Kutlu Doğum Parkı
adını vermektedir.
Kurban Bayramı namazı öncesi Fatih Müftü Vekili
Mehmet Taskıran verdiği vaazda Cumhuriyet’in ilk yıllarını
elestirmekte “Geçmiste dinimizi öğrenirken zorluklar yasadık.
Baskı altında dinimizi öğrenmeye çalıstık. Medreseler kapatıldı.
Elif be’ler elimizden alındı” diyerek çağdas bir eğitim yerine
medrese özlemini dile getirmektedir.
On binlerce kız çocuğunu büyük bir özveriyle okutan
Çağdas Yasamı Destekleme Derneği’ne baskın yapılarak,
öğrencilerin, burs verenlerin listelerine el konulmakta ve
öğrenciler terör örgütü militanı olarak vasıflandırılmaktadır..
Polis Meslek Yüksek Okulları’nın giris sınavlarında
sorulan sorular yıllar boyunca sistematik bir sekilde bir tarikat
dershanesine sızdırılmıs, bu; mahkeme kararıyla bile tespit
edilmesine, hatta sınavın iptal edildiği de olmasına rağmen
sonuçta, halkın büyük bir kesiminin “iktidar askeri” dediği bir
polis grubu ortaya çıkmıstır.
Üniversitelerde rektör atamalarında liyakat ve bilimsel
yeterlilik değil yandaslık ve Türbana Özgürlük Bildirisine imza
atmak ve hükümetin her türlü görüsünü desteklemek ve tarikat
ve cemaat tarafından uygun görülmek kriterleri esas alınmakta
ve YÖK, üniversitelerin oylamayla yapılan rektör adayları
sıralamasını belirtilen kriterlere göre yeniden hazırlamakta ve
bu listeler Cumhurbaskanı tarafından onaylanmaktadır. Bu
sekilde yasalarla yasaklanan türban yandas rektörler vasıtasıyla
serbest hale getirilmistir. YÖK Baskanı atandığında bilim
çevrelerinde kabul görmemis ve hükümetin uygulamalarının
115
adamı olur düsüncelerini yanlıs çıkarmayacak söz ve
davranıslarıyla hükümetin emrinde, üniversiteleri bilim yuvası
olmaktan çıkarmıs, üniversitelerin özgür iradesine saygısız,
sağlayan bir anlayıs sergilemektedir.
YÖK sadece rektör atamalarında değil Tevhidi Tedrisat
yani Öğrenim Birliği yasası gereği sadece din adamı yetistirmek
üzere kurulmus ama çesitli uygulamalarla meslek lisesi haline
getirilmis ve üniversitelerin her bölümüne girmeleri serbest
bırakılmıs Meslek Liselerinin bu uygulamadaki kat sayı farkını
kaldırmak istemis Danıstay’dan dönmesine rağmen hukukun
arkasından dolanarak bu isi mutlaka yapacaklarını ve ileriye
yönelik kadrolasmanın temel direği İHL mezunlarının, devlet
yönetiminde etkin konumlara getirilme ve laiklik karsıtı siyasal
ideolojiyi devlet yönetiminde etkin kılmak için onların lehine
olan bir düzenleme planlanmıstır. Bunu yaparken de Meslek
Liselerini koz olarak kullanmıs ancak asıl amacın İHL olduğu
açık ve nettir. Bu konuda YÖK’ün Üniversiteye giriste katsayı
farkını kaldıran kararı Danıstay tarafından 25 Kasım 2009 da ve
7 Subat 2010 dava konusu kararın, eğitim sisteminin örgütlenis
biçimindeki bütünlüğü bozacak nitelik tasıdığı ve uygulamada
karsılasılan sorunların giderilmesi amacının dısına çıkıldığının
görüldüğü, dava konusu uygulanmanın hayata geçirilmesi
halinde telafisi güç ve imkansız zararlar olusacağı da açıktır`
denilerek iptal edilmistir. RTE iptal kararına ben İmam
Hatipliyim onun için yapıldı diyerek tepki göstermistir. Bu iptal
kararı İHL’liler tarafından “Oligarsinin Dayatması” olarak
değerlendirilmis ve “Halkın düsmanı darbeci yargı, darbeci
baro, cuntacı Danıstay”, “Kahrolsun cübbeli darbe düzeni”
sloganları ile protesto edilmis ve AKP hükümet olarak
yapamadığı ve yaptığı takdirde yargıdan dönen düzenlemeleri
YÖK eliyle yapmak istemis beceremeyince öğrenciler ve yargı
karsı karsıya getirilmistir. Amaç aynıdır arka bahçeyi kullanmak
ve daha fazla oy.
Anayasanın 42 ci maddesi Eğitim Hakkı ve Ödevi baslığı
ile laik eğitim öğretim, gözetim ve denetim usullerini
belirtmektedir. Bu maddeye rağmen açılan özel kuran kursları,
bazı özel ilk öğretim ve orta öğretim okulları ile özel yurt ve
116
dershanelerde aleni olarak giyim, kusam ve bazı dinsel
motiflerle dini esas alan bir kurum olduklarını vurgulamakta,
dinsel inanç ve görüslere göre kendilerini diğer eğitim
kurumlarından ayrıstırmakta ve belli bir tarikat ve cemaate ait
olduklarını ifade etmektedirler. Bu okullarda yoğun bir
Cumhuriyet ve Atatürk düsmanlığı yapıldığı bilinmekte ancak
anılan madde de belirtilen gözetim ve denetim yeteri kadar
yapılmadığı için eğitimlerine devam etmektedirler. Bu denetim
noksanlığından rahatsız olan ve laik eğitim veren okul ve kurslar
ise kapılarına, kayıt ve bilgilendirme bürolarına dini vakıf,
kurum veya tarikatlarla ilgili olmadıklarını belirtir ilanlar
asmaktadırlar.
Eğitim ve Öğretim yanında Bilim ve Arastırma
Kurumlarında kadrolasan AKP zihniyeti Darvin Teorisini Bilim
Dergisinde yayınlamak isteyen Dergi yöneticileri TÜBİTAK
yönetimi tarafından görevden alınmıs, Gıda ile ilgili bilimsel bir
toplantıda Basbakanlık Bas Müsaviri, Genetiği Değistirilmis
Ürünlerin fayda ve zararlarını Kurandan surelerle açıklamıs ve
El- mümin un suresinin 19 uncu ayetine göre faydalı oldukları
sonucuna vardığını bilimsel arastırmaların sonuçlarına göre
değil İslam esaslarına göre açıklamıstır.
Aynı zihniyet Batman’da Mustazaf Derneğinde ortaya
çıkıyor. Dernek Baskanı Açılan Latin Dans Kursunu
muhafazakar kısım rahatsız oluyor diyerek edepsizlik,
ahlaksızlık olarak nitelendirmis ve Batman halkının inancında,
örfünde ve namus anlayısında kızların, kadınların ve erkeklerin
sarmas dolas olması gibi haysiyetsizlik yoktur denilerek bu
yapılan kurs aile yapısını ayakta tutan değerlere ve namusa karsı
yapılan tahripkar bir saldırı olarak değerlendirilmis ve
Batman’lılardan tepki göstermeleri istenmistir. İste böyle bir
anlayıs, açılan sadece bir dans kursu isteyen gider, istemeyen
gitmez kimse zorlanmıyor ama çağ dısı kafalar neredeyse bütün
Batman’ı cihada çağırıyor. Ama bu zihniyet, intiharlar sehri
olarak anılan Batman’da, kadın intiharlarının neden erkek
intiharlarından üç kat fazla olduğunu ve bu intiharlar da ki baskı,
cehalet ve dini esaslarla, örf ve adetleri çok katı uygulamalarının
117
sonuçlarını incelememekte ve kendi sorumluluğunu
görmemektedir.
Bursa Mudanya’da Ramazan Bayramı hutbesinde,
“Erkeklerin, anne, es ve kız çocuğundan baska bayanlarla
tokalasıp öpüsmesi caiz değildir. Bunu yaparsanız namaz düser”
ifadeleri rahatlıkla söylenmektedir.
Batman’da bunlar olurken TBMM de Kadın Erkek Esitliği
Komisyonunda bir görüsme yapılıyor. Konu, Türkiye kadın
erkek esitliği sıralamasında dünyanın 134 ülkesi arasında 129 cu
sıraya düsmüstür ve bu tartısılmaktadır. Diyanet İsleri
Baskanlığı Temsilcisi konusmasında “ İmam nikahının aslında
İslam’ı bir amaç tasımadığını, dini bir ritüel olmadığını” söyler.
Toplantıya katılanlar bu bilgiyi kamuoyu ile de paylasmasını
isterler konusmacıdan. Ancak Komisyon Baskanı AKP’ li bayan
Milletvekili Güldal Aksit söz alarak “Bunun açıklanmasının
doğru olmayacağını, halkın dini inançlarının yanlısta olsa
değistirilmemesi gerektiğinin, toplumun örf, adet ve
geleneklerine müdahale edilmemesi gerektiğini” söyleyerek
açıklamaya mani olur. TBMM de bunlar konusulurken
Batman’da ki olaylar herhalde sasırtıcı değildir.
AKP, hiçbir dinsel dayanağı bulunmayan, önce
siyasallastırılan sonrada dinin simgesi haline getirilen türbanı
tüm Türkiye’ye yaymaya ve kamu alanına sokmaya
çalısmaktadır. Bu konuda hazırladıkları Anayasa, kanun ve
yönetmelik değisiklikleri yüksek mahkemelerden dönse dahi
ufak tefek farkla bunları yeniden gündeme getirmekteler ve
konun gündemlerinde olduğu mesajını seçmenlerine
vermektedirler.
AKP, son olarak 2 Subat 2008 tarihinde, MHP’nin de
desteği ile Anayasanın 10 ve 42’ci maddelerini değistirerek
türbanı kamusal alanda serbest bıraktırma değisiklik teklifleri
Cumhurbaskanının onaylamasına rağmen CHP’ nin müracaatı
ile Anayasa Mahkemesince, mahkemenin 1989 ve 1991
yıllarında verdiği kararlar gerekçe gösterilerek iptal edilmistir.
Mahkeme kararında “Kamusal alanda türban takılmasının laiklik
ilkesine aykırı olduğu, değisikliğin dolaylı biçimde Anayasanın
2 inci maddesindeki laiklik ilkesini islevsiz kıldığı, bununda
118
laiklik ilkesinin değistirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği
yönelik 4 üncü maddeye aykırı olduğu” gerekçelerini öne
sürmüstür.
AKP iktidarının karsı devrim çalısmaları Atatürkçülük
İlkelerinden Devletçilik ilkesinde kendini göstermis bu ilke
günün sartlarına ve ekonomik anlayısına uygun hale getirilmek
istenirken, Atatürk döneminin ekonomik birikimleri, devletin
kurum ve kurulusları özellestirme adı altında yerli ve yabancı
sektöre yok pahasına adeta peskes çekilerek satılmıstır. ANAP
iktidarı döneminde baslatılan bu özellestirme faaliyetleri AKP
iktidarı zamanında hız kazanmıs ve Maliye Bakanı’nın
“Babalar gibi satarım” sözü ile yerini bulmustur. Atatürk
ilkelerinden olan Devletçilik sadece ekonomik değil aynı
zamanda sosyal bir özellikte tasımakta, sınırsız, imtiyazsız bir
toplum yaratmayı amaçlamakta ve zayıf kisileri korumakta,
insanın insanı sömürmesini engellemekte, gayrı mesru
kazançları önlemeye çalısmakta, yeni is sahaları açma da
lokomotif görevini yüklenmekte, ekonomik kalkınma için
çalısan sistemdir. Peki bu gün durum nedir? İktidara yakın
olanlar, sınırsız, imtiyazsız bir toplumdur, Özel sektör insanın
insanı sömürdüğü bir düzendir, zayıfların korunması yerine
zayıf olanların ekonomik alandan çekilmeleri bizzat RTE
tarafından tavsiye edilmekte örnek olarak bakkallar, büyük
mağazaların önüne yem olarak atılmaktadır. Özellestirme
neticesinde issiz kalan isçiler özlük hakları gasp edilerek daha
kötü sartlarda çalısmaya veya isten ayrılmaya zorlanmaktadır.
RTE “yetim hakkı yedirmem” diyerek Tekel isçilerinin
maaslarının azaltılmaması için yaptıkları eylemde her türlü
zorluğu çıkarırken, Tekel’in İstanbul’un en değerli mülklerinden
olan binasını bosaltarak yandas bir sağlık kurulusuna bedava
tahsis etmektedir.
Devletçilik ilkesinin gereği kurulan Sümerbank, Tekel,
Etibank, Seka, Et Balık, Tigem, Turban, PTT, Tüpras, limanlar,
TEK, bankalar, MTE, AOÇ ve diğer kurum ve kuruluslar bu gün
hepsi çoğu yabancılara olmak üzere satılmıs, isçileri isten
çıkarılmıs, arazileri peskes çekilmis, “Devlet malı deniz
yemeyen domuz.” deyisi devlet eliyle uygulanmıs, satıslardan
119
elde edilen paralarla bütçe açıkları kapatılmıs ve neticede
demokratik, laik, sosyal hukuk devleti Cumhuriyet üç kurus
uğruna yabancı devlet ve özel kuruluşlara peşkeş çekilmiştir.
Karsı devrim de en büyük görünür başarıyı Devletçilik ilkesini
yok ederek elde etmistir.
2002 yılında iktidara geldikten sonra 5 yıl iktidarda kalan
ve yeni süreç içersinde Basbakan ve TBMM Baskanı ve
Cumhurbaskanlığı makamının Milli Görüsçülerden olması
ihtimali, Basbakanlık hariç diğer iki makamın seçiminde ortak
bir uzlası olmaması ve seçim çalısmalarının laikliğin tartısıldığı
bir ortama dönüsmesi üzerine AKP 27 Nisan 2007 yılında Genel
Kurmay Baskanlığının Internet sitesinden yapılan ve e- muhtıra
denilen açıklama ile uyarılmıstır.
“Cumhuriyet rejimine sözde değil özde bağlı ve bunu
davranıslarıyla yansıtacak uygulamaların yapılmadığı ve Ne
Mutlu Türküm Diyen anlayısına karsı çıkan bir anlayıs hüküm
sürdüğü, TSK’leri bu niteliklerin korunması için kendine
kanunla verilmis olan görevleri eksiksiz yerine getirme
konusunda kararlıdır.” açıklaması kamuoyunda ters etki yapmıs
ve her askeri el koyma, post modern darbe ve muhtıra
girisimlerinden sağ partilerin güçlenerek çıkması gibi AKP’de
yapılan genel ve belediye seçimlerinden güçlü çıkmıs ve
iktidarını bir 4 yıl daha sürdürme imkanına kavusmustur.
Bu süreç içersinde yukarıda sayılan faaliyetlerinden dolayı
2008 yılında hakkında kapatma davası açılan AKP dava
sonucunda “Laikliğe aykırı fiillerin odağı olduğu” tespit edilerek
“hazine yardımın ½ oranında kesilmesi” ile cezalandırılmıstır.
Bu cezadan sonra kendisine çeki düzen vermesi gerekirken yine
mağduru oynamıs, yargı, medya ve toplum üzerinde baskı
uygulamaya ve TSK’lerini Bitirme Planını ( 2002- 2006: TSK
ile kontrollü çatısma, 2006-2008: TSK ya meydan okuma ve
kriz yönetimi ile baskı, 2008-2009: Darbe sorusturmaları ile
sindirme ve TSK yı geri çekilmeye zorlama, 2009- 2012: TSK
teslim alınması ve MSB’lığına müstesar seviyesinde
bağlanması) devreye sokmus ve bu planın son evresini
uygulamaya koymustur. AKP hedefine ulasmada ve Karsı
devrim de kendisine engel olacak tüm Atatürkçü kisi, kurum ve
120
kuruluslara top yekun savas açmıs ve olası bir erken seçime
karsı istediği yasal kolaylıkları sağlayabilmek için Anayasa
değisikliği hazırlıklarına baslamıstır ve bunları yapmakta da
kararlıdır.
Laiklik karsıtı eylemlerin odağı olmak demek, bu ana
ilkeyi dolayısıyla anayasayı ihlal etmek demektir. Her ne kadar
kapatılmasa da aldığı ceza ile suçu sabit görülen ve anayasayı
ihlal eden ve bu nedenle anayasal dayanağını yitirdiği
değerlendirilen bir siyasi partinin anayasayı değistirecek adımlar
atması ne kadar hukuka uygundur. Hatta anayasayı ihlal ettiği
suçu sabit görülen bir partinin hala iktidar da bulunması ne
kadar mantıksal ve hukuksaldır? Anayasa’da ki açık hükümlere,
Siyasi Partiler Yasası hükümlerine açık ve net olarak karsı
gelenlerin cezaları Türk Ceza Kanununda belirtilmisken bu
kisilerin hale siyasete devam edebilmeleri ne derece
demokratiktir? İncelenmesi ve düzeltilmesi gerekir.
AKP’nin yapmak istediği değisiklikler rejimi ve sistemi
değistirecek geleceğe yönelik planlamalardır. Bu hedefine
ulasmakta önünde en büyük engel olan Anayasa Mahkemesini
asabilmek için üye sayısını artırmak, yandas hukukçuların
çoğunlukta olacağı bir yapı olusturmak istemektedir.
Değisikliklerle parti kapatma davası açılmasının TBMM iznine
bağlanması ve zorlastırılması ve Anayasa Mahkemesindeki
değisikliklerle hukuksal yönden yapılacaklar da giderek
azalacaktır. Önünde hiçbir engel bırakmadan seçimlere gitmek
isteyen AKP yapılacak değisikliklerle yeni rejime yasal dayanak
kazandırmak istemektedir. AKP sivil darbe ile gerçeklestirmek
istediği karsı devrim hedefine adım adım ilerlemektedir.
9. SONUÇ.
Çağdas, bağımsız, ulusal, laik , demokratik ve sosyal
hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetinin tek dayanağı ve
geleceği Atatürk İlke ve Devrimleridir.
Cumhuriyetin kurulus felsefesinin temelini olusturan ulus
devlet ve üniter devlet yapısına, Cumhuriyetin temel nitelikleri
olan demokratik, laik, sosyal ve hukuk devleti niteliklerine sahip
121
çıkma ve koruma Türk Ulusunun bir ferdi olan her vatandasın
görevidir.
Bu görev Cumhuriyetin kazanımlarıyla, Atatürk
Devrimleriyle kavgalı olan ve bu kazanımları, devrimleri yok
etmek isteyenlere karsı verilecek olan mücadelede Karsı
devrimcilere teslim olmayacak Cumhuriyetçiler ve Atatürkçüler
tarafından yerine getirilecektir.
Karsı devrimcilerin ortadan kaldırma savası verdikleri, laik
sistem ve onun kazandırdıklarıdır. Laiklik ilkesine karsı yapılan
savas, Milli Mücadeleye, bağımsızlığa ve Atatürkçülüğe
karsıdır. Laiklik ortadan kalkınca ne demokrasi ne de
cumhuriyeti isletebilirsiniz. Kadın, erkek esitliği, hukuk esitliği,
vatandaslık, ulus ve egemenlik kavramı ortadan kalkar. Geriye
sadece dini inançlara bağlı ve toplumsal iradesini tek kisiden
alan iman ibadet iliskisinde sıkısmıs bir ümmet kalır.
Dinciler hedeflerine giden yolda dini kuralları kendi
emelleri için kullanmakta ve yalanın adına takiyye demekte yani
baskı altında, zorunluluktan, inançlarına aykırı seyler
söylediklerini ifade etmektedirler. Dincilerin, Atatürkçülüğe, ya
da laikliğe bağlılıkları takiyyedir. Örnek RTE’in asağıdaki
sözleridir.
“Dini istismar ederek siyaseti radikallestirmek bizimle son
buldu”
“Bir din devleti pesinde değiliz, böyle bir gayretimiz yok!”
“Cumhuriyet değerleri ile demokrat değerleri
birlestirdik…Atatürk’ün milletimizin önüne koyduğu muasır
medeniyetler seviyesinin üstüne çıkma hedefine yürürken, o
değerler en sağlam dayanağımız olacaktır.”
“Laik Avrupa’ya girmek isteriz!”
İste bu takiyyeye aldanan İkinci Cumhuriyetçiler,
liberaller ve solcular dinciliğin Türkiye için tehlikesinin
abartıldığını, dincilerin yumusama sürecinden geçtiğini ve
radikal olmadıklarını düsünmektedirler. Batılılar ise gerçeği
görmüsler ve Türkiye’nin 2002 den beri eski laik ve demokratik
sistemden uzaklastığını kabul etmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti bir tarikatlar cumhuriyetine, ülke
halkı ise ümmete dönüstürülmek istenmektedir. AKP Anayasa
122
Mahkemesinin teyit ettiği gibi radikallere, seriatçılara kapısını
tamamen kapatmamıstır.
Atatürk’ün ilke ve devrimleriyle yönünü batıya dönen
Türkiye’de bu gün Yeni Osmanlıcılık akımı ortaya çıkmıstır. Bu
akımla Osmanlı Hanedanı ve Osmanlı kültürü yasatılmaya ve
destek bulmaya baslamıs dincilerle aynı düsüncede olan diğer
karsı devrimcilerde bu akımı her yönüyle desteklemektedir.
Türkiye Cumhuriyetine karsı yapılan diğer bir kusatmada
azınlıkların elde etmek istedikleri Lozan karsıtı haklar ve
bölücülerin federatif bir sistem mücadeleleridir. Dinciler ve
diğer güçler burada da ittifak halinde saldırılarına devam
etmektedirler.
Bu saldırılarını, demokratik hak ve özgürlüklerini
kullanarak yapanlara karsı Cumhuriyetçiler, tepkisiz kalmamalı
ve onlar gibi tüm demokratik haklarını, hükümet tarafından her
türlü engelleme çabalarına rağmen her türlü platformda
yılmadan kullanmalı ve Cumhuriyeti yok etme girisimlerine
karsı direnmeli ve bunu en doğal hak olarak görmeliyiz.
Demokrasiyi ve laik Cumhuriyeti savunmak tüm ilerici kisi ve
toplumların görevidir.
Karsı devrimcilerle mücadele için su soruyu kendimize
sormamız gerekiyor. Nasıl bir Türkiye görmek istiyoruz? Batı
ile bütünlesmis, laik, demokrat, modern, çağdas bir Türkiye’mi
yoksa, toplumsal yasamını dinsel kurallara göre düzenlediği,
otoriter, her seyin liderin iki dudağı arasında olduğu ve bu gün
örneğini yasadığımız tek adam zihniyetinin hakim olduğu Orta
Doğu patentli bir Türkiye’mi? Bir seçim yapması gerekiyor
Türkiye’nin ve bu seçime göre de yolunu belirlemeli birinci
seçenekse mücadele etmeliyiz yok ikinci seçenekse teslim
olmalıyız. Tabi ki mücadele. Bu Karsı devrimciler var oldukça
bu mücadele bitmemeli ve bitirilmesine müsaade edilmemelidir.
Bu gün hedefledikleri sonuca ulasmak için 86 yıldan beri
yaptıkları Karsı devrim mücadelesinde özellikle son yıllarda
hayli yol alan neredeyse son asamasına gelen dincilere karsı, bu
gün toplumda bir tepkisizlik, suskunluk ve olaylara karsı bir
sıradan bakıs hakimdir. Cumhuriyet Mitinglerine coskuyla
katılan, rejime sahip çıkan halk kitleleri gitmis bunun yerine
123
sessiz, suskun ve çok nadir bölgesel tepki veren ve bu tepkisini
de bölücülere yönelten bir kitle meydana çıkmıstır. Tabi ki
bunda en büyük etki iktidarın polis devleti uygulamasında ki
baskıdır. Yandas medya, hukuk ve polis güçleri vasıtasıyla
uygulanan bu baskı ile Türkiye bu gün toprak bütünlüğünü,
Cumhuriyetini, ilke ve devrimlerini kaybetmek üzeredir. Milli
Mücadele ile atalarımızın kanı dökülerek kazanılan bu değerler
bu baskı ve siddetle teslim mi edilecektir? Hayır edilmemelidir
ve edilmeyecektir. Yer ki teslim olmayalım ve mücadele edelim
sessiz ve tepkisiz kalmayalım.
Karsı devrimcilerle mücadele edebilmek, yaptıkları ve
yapmak istedikleri hukuki değisikliklerle rejimi demokratik
olarak değistirebilme isteklerine karsı koyabilmek için özellikle
gençler, Atatürkçü Düsünce Sistemine sahip çıkmalı ve
uygulamalı, Türk ulusunun tarihini, kurtulus ve kurulus süreç ve
felsefesini iyi bilmeli, Atatürk İlke ve Devrimlerine sahip
çıkmalı ve bunlara karsı yapılan bir Karsı devrim hareketinde
toplumu ve savcıları harekete geçirmeli, devletin bölünmez
bütünlüğüne darbe vurmak isteyenlerle her platformda karsı
koymalı, söz, düsünce ve eylemleriyle nerede olursa olsun halkı
aydınlatmalı ve yoğun bir propaganda yapmalıdır. Sosyal
Demokratlar, Atatürkçüler, ortak iç hesaplasmalarını, kavramsal
düsünce farklılıklarını, çekismelerini hiziplesmelerini bırakmalı
ve bölünerek çoğalma yerine tek vücut olmalıdır.
Devrim Yasalarının uygulanması mutlaka sağlanmalı
özellikle dinci partilerin arka bahçesi olarak gördükleri İHL
Tevhidi Tedrisat yasası hükümleri doğrultusunda sadece din
adamı yetistirecek hale getirilmeli, mevcutları yeterli sayıya
çekilmeli, bu okullardan mezun olanlar İlahiyat Fakültelerine
giderek ülkenin ihtiyacı olan çağdas din adamı olarak
yetistirilmelidir.
Bölücülerin her zaman kasıdıkları bir yara olan Güney
Doğu adıyla anılan bir sorun olarak ele alınmalı bölgedeki
vatandasların ekonomik olarak güçlenmeleri öncelikli olmak
üzere eğitim, sosyal ve kültürel açıdan vatandasın lehine olacak
ama ulus devlet, üniter devlet bütünlüğünden taviz vermeyecek
Kürt Açılımı değil Güney Doğu Açılımı olarak ele alınmalıdır.
124
Parti kapatmaların çözüm olmadığı bu ortamda rejimi
hedef alan siyasetçileri siyasetten men edecek açık ve net
tedbirler alınmalıdır.
Akıl, bilim ve teknolojinin en üst seviyeye çıktığı ve
ilerlediği 21nci yüzyılda 87 yıldır laik bir sistemle idare edilmis
ve İslam Devleti özelliğinden uzaklasmıs bir Türkiye
Cumhuriyet’ini tekrar dini esaslara dayalı devlet haline getirmek
istemenin akıl ve mantığı var mı dır? Dini esaslara dayalı bir
devlette ilerlemeyi ve çağdaslasmayı, demokrasiyi nasıl
sağlayacaksınız. Görünürde teknolojinin imkanlarından
faydalanan çağdas bir ülke olabilirsiniz ama yasalarınız,
eğitiminiz, yargınız, ekonominiz, yasamanız, çağdas mı dır?
Dine dayalı olan devletlerin yasaları da dinidir, bu yasaları
zorlamalarla çağa uydurabilirsiniz ama yeterli olmaz. Çünkü
dinler değismez hükümler ifade ederler. Hayat devam eder,
ihtiyaçlar devamlı değisir ama din kuralları sabittir evrim
geçirmez ve devrimi kabul etmez.
Bu mücadelede dini gurupların, tarikat ve cemaat
liderlerinin artık din kurallarıyla yönetildiği dönemlerin tarihte
kaldığını anlamaları ve devletin kurumlarının bu kisilerin
adamlarından temizlenmesi gerekmektedir. Bu da dinci iktidarın
uzaklastırılarak seçimle is basına gelecek Atatürkçü, laik,
sosyal demokrat bir iktidarla mümkün olabilecektir. Bu iktidar
içinde tüm sol ve sosyal demokratların birlesmesi,
muhafazakarların dinci parti içinde değil kendi merkez sağ veya
sağ parti çatısı altında toplanmaları ile mümkün olabilecek ve
Karsı devrim mücadelesinde bu partilere de çok büyük görevler
düsmektedir.
Çare, direnmek, birlikte olmak, insanları aydınlatmak,
laikliğin dinsizlik olmadığını, birlik ve beraberlik içinde
yasamanın sartlarını anlatmak, Atatürk İlke ve Devrimlerini,
Türkiye Cumhuriyetinin Kurtulus ve Kurulus asamalarını her
yönüyle anlatıp vatandasların Cumhuriyete sahip çıkmalarını
sağlayacak Aidiyet duygularını gelistirmek ve özellikle genç
kusak üzerinde yoğun olarak biz nereden geldik, nereye
gidiyoruz sorusunun cevabını arayacakları ve sorgulayacakları
çalısmalar yapmak zorundayız ve yapmalıyız.
125
İnancım odur ki Türk insanı, özellikle Türk Gençliği tüm
zorlukları yenerek Atatürkçü Düsünce Sistemini yasatacak,
Atatürk İlke ve Devrimlerine sahip çıkacak, sürdürecek ve
Cumhuriyeti bu dincilere ve Karsı devrimcilere teslim
etmeyecektir.
Son olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün iki sözünü
tekrar hatırlatmak istiyorum.
“Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki, Türkiye
Cumhuriyeti, seyhler, dervisler, müritler, meczuplar ülkesi
olamaz. En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır”.
“Ne Mutlu Türküm Diyene!”
3 Mart 2010
126
KAYNAKÇA
1. Nutuk- Mustafa Kemal Atatürk
2. Atatürk Düsüncesinde Din ve Laiklik-Atatürk Arastırma
Merkezi
3. Türkiye’yi Laiklestiren Yasalar- Atatürk Arastırma
Merkezi
4. 1924 Tarihli Kanunların Önemi- Atatürk Arastırma
Merkezi
5. Türkiye Cumhuriyeti Tarihi- Atatürk Arastırma Merkezi
6. Cumhuriyetinin Laiklesmesinde 3 mart 1924 Tarihli
Yasaların Önemi- Atatürk Arastırma Merkezi
7. Türk Devrim Tarihi- Prof. Dr. Suna Kili
8. Atatürk ve Cumhuriyete Saldırı- Kurtul Altuğ
9. Kısa Türkiye Tarihi- Sina Aksin
10.Türkiye’de Laikliğin Serüveni- M. İskender Özturhanlı
11.Tevhidi Tedrisat ve Laik Eğitim- Asım Arı
12. Demokrasi ve İrtica- Panel
13. Cumhuriyet, Demokrasi , Laiklik- Panel
14. Cumhuriyet Döneminde Devletin Politikaları- Mutay
Özdemir
15. Demokrasi ve Laiklik- Emre Kongar
16. Cumhuriyet ve Laiklik- Toktamıs Ates
17. Köse Yazıları- Özdemir İnce
18. Türk Devriminin Temelleri ve Gelisimi- Doç. Dr. Ahmet
Mumcu
19. Karsı devrim- Çetin Yetkin
20. Atatürk Devrimi ve Türk Hukuku-Doç. Dr. Özkan Tikves
Hasan Zeki Sungur: 1954 yılında Alasehir’de doğdu. İlk, Orta
ve Lise öğrenimini burada tamamladıktan sonra 1974 yılında
Kara Harp Okulundan Muhabere Subayı olarak mezun oldu.
2005 yılında emekli olan ve İzmir’e yerlesen, evli ve bir çocuklu
H.Zeki Sungur, Milli Mücadelede Alasehir, Kula Beyler
Sülalesi arastırmalarını yayınlamıstır. Halen
http://www.alasehirli.wordpress.com kisisel bloğunda çesitli
konularda yazılar yazmaktadır.
127

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: