Archive for Geziler

BORNOVA MÜZELERİ

BORNOVA MÜZELERİ
Üyesi olduğum ‘Grup İzmiriz’ den Bornova müzelerini gezeceğiz mesajı geldiğinde ilk tepkim ‘Bornova’da müze mi var’ oldu. Varmış, hem de birkaç değil onlarca. Arkas Deniz Tarihi Merkezi’ni, Ege Üniversitesi Kâğıt ve Kitap Sanatları Müzesi’ni ve Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Süleyman Ferit Eczacıbaşı Şifa Eczanesi’ni, Ege Üniversitesi Tabiat Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi’ni gezdik.
Ege Üniversitesi yerleşkesi içindeki “Herbaryum Uygulama ve Araştırma Merkezi”, “Bilgi ve İletişim Teknolojileri Uygulama ve Araştırma Merkezi Sürekli Sergisi”, “Edebiyat Fakültesi Eski Eser Koleksiyonu”, “Ziraat Fakültesi 100. Yıl Tarım Makinaları Müzesi”, “Prof. Dr. Niyazi Lodos Böcek Müzesi”, “Gözlemevi Uygulama ve Araştırma Merkezi”, Bornova merkezde “Etnografya Müzesi” ise gezemediklerimizdi. Tabii İzmir’in 8 bin 500 yıllık tarihine ışık tutan Yeşilova Höyüğü ve Ziyaretçi Merkezini de baş sıraya yazmak gerekir.
İşte bu gezi esnasında notlarımı aldım ve bloğumda yazmak üzere uygun bir zamanı kollamaya başlamıştım ki ‘Kentyaşam.com’ haber ve bilgi sitesinde sevgili ‘Saadet Erciyas’ın yazısını gördüm, geziyi çok güzel anlatmış bana da paylaşmak düştü. Okuyun ve yollara düşün Bornova’da müzeler var.
http://www.kentyasam.com/bornova-izmirin-kultur-duragi-yhbrdty-3645.html 29.03.2015

Comments (1) »

ADANA VE TARSUS LEZZET TURU

ADANA VE TARSUS LEZZET TURU

Geçen sene Güneydoğu Anadolu gezisinden biz otobüsle İzmir’e dönerken Meho Adana’ya uğramış ve bizi yol boyunca oradan yedip içtikleri ile taciz etmişti. Yolda plan yapılmıştı bile seneye Adana’ya yeme içme seferi düzenlenecek ti.

O gün geldi çattı 01 Haziran 2014 ben İzmir’den 40 yıl öncesinin genç teğmenleri, şimdinin emeklileri, eşleri ile Mahmut ve Mehmet İskenderun’dan kamptan, Necati Tarsus’tan, Cafer zaten Adana’daydı ve organizatör… Necati ile Harp Okulundan sıra arkadaşıyız ama 40 yıldır görüşmemiştik Ankara’da ki toplantıdan sonra bu hasret gidermek için iyi bir fırsat…

Adana Orduevinde buluşuyoruz. Günlerden Pazar ve kahvaltı tam Adana lezzet turu gezi konseptine uygun klasik kahvaltı yanında ‘ciğer, muhammara, içli köfte ve sıkma’. Hadi buyurun 2 Gece, 3 Gündüz lezzet turuna. Arada yapılan geziler tamamıyla bir sonra ki durak olan lezzete ulaşmak ve mideyi biraz hareketlendirmek için yapılan yürüyüşlerdir ve tamamı panoramik turlardır. Ancak Adana’ya gezmek için gideceklere tavsiyem önce dersinize çalışın, Adana’yı mahalle olarak gösteren bir harita edinin, gezilecek yerleri mahalle olarak listeleyin sonra Çarşıya gidin ve oradan Adana’nın her noktasına giden minibüs ve halk otobüsleri ile turunuza başlayın. Şimdiye kadar dolaştığım hiçbir yerde bu kadar çok bulvarı ve toplu taşıma aracını bir arada görmedim, birde şoförü bayan olan belediye otobüslerini. Adana indi bindi ile gezilecek harika bir yer. Bu kısa bilgiden sonra gelelim sadede.

Rehberimiz Cafer ve eşi Gülay hanım ama yanımızda canlı Google, herbokolog Meho var bilmediği, anlamadığı konu yok. Ama hakkını yemeyelim takıldığı konu olursa Mehmet’e söylüyor o internetten öğreniyor. Bir de tam teçhizatlı kameraman Cevat Kelle muadili ben. Ekip hazır ve nazır…

Sabah kahvaltısının hakkını verip hanımlar sabah kahvelerini de içtikten sonra bu kadar temizini, bu kadar berrağını, bu kadar mavisini görmediğim, kanalları ile Adana sokaklarına ayrı bir güzellik, ayrı bir hava veren ortada ki adası, üzerinde ki köprüleri ile Seyhan Baraj Gölü manzaralı fotoğrafımızı çekiyor, Orduevinden Turgut Özal Bulvarına çıkıp Cemal Paşa dolmuşları ile Küçük Saat ve Büyük Saat istikametinde panoramik bir tur yaparak Dörtyol’da inip Çakmak caddesinden Bebekli Kilise’ye yöneliyoruz. Kapalı olan kiliseyi hiç dert etmeyip yolda kaybettiğimiz enerjimizi 1930 yılında İş Bankasının meydana diktiği kumbara Küçük Saatte ki Gönül Kardeşler Tatlıcısında taş kadayıf, karakuş ve lokma ile geri alıyoruz. Günlerden pazar olmasına rağmen Çarşı oldukça kalabalık aldığımız enerji ile yola devam ediyoruz Mısır Çarşısının girişinde Adana’nın en ünlü Şalgamcısı Doktorum bize göz kırpıyor onu mu kıracağız zaten tatlıdan sonra bir ekşi veya tuzlu yenmeliymiş! Kocaman bardaklarda şalgamın suyunu içerken bir dilim simit, bir dilimde şalgamı şifa niyetine mideye indiriyoruz. Bu arada çarşı girişinde ki seyyar satıcılar dikkatimi çekiyor hepsinin tezgâhında sigara ve içki var. Fiyatlarından anlaşılıyor ki mallar kaçak, sigaralar 3 lira, 1 kg rakı 40 lira Meho’ya alalım diyorum ancak önce kimin içip yarına sağ çıkarsa devam edileceği üzerinde anlaşamadığımız için vaz geçiyoruz. Devletin başındakilerin hırsızlıkla yargılandığı bir ortamda bu satıcıların durumu artık her kanunsuz işin sıradanlaştığının bir göstergesi olarak kafama yer ediyor. Bu düşüncelerden gördüğüm doğal viagra ilanı ile vaz geçiyorum. Çakşır otu köküymüş kaynatıp suyu içiliyormuş. Bizim incir bize yeter deyip yenileme çalışması yapılan üstü örtülü Büyük Saat’e yöneliyoruz.  Yağ camisini görüp akşam yemek yiyeceğimiz Kazancı Lokantasında Meho derin bir menü sohbeti yapıyor. Adamlar sonunda lokantanın tapusunu Meho’ya devredip işin içinden sıyrılmayı teklif ediyorlar. Ulu Cami ve Ramazanoğlu Medresesinin bahçesinde yediklerimizin hazmı için verdiğimiz çay molası ile dinleniyor ve Seyhan Nehri kenarından Taş Köprünün altından Sabancı Camisine çıkıyoruz. İkinci mola burada cami avlusunda Suriyeli çocukların şekerlemeleri biraz sonra cami dışında diğer çocuklara ve minibüste 23 Nisan şiiri okuyan Ayşe’ye hediye edilerek onların vereceği enerjiyi alamadığımızdan olacak kendimizi yorgun ve güçsüz hissediyoruz. Gücümüzü toplayacağımız yeri buluyoruz Şırdancı Aytekin Dayı’nın yeri. Koca bir tencerede kaynayan işkembenin bir bölümü olan Şırdanın bulgur ve pirinç ile yapılan dolmasından önce tadımlık alıyoruz sonra yiyimlik. Limon suyu, acı biber ve kimyon ile soslanan elle kâğıda sarılarak yenen ancak bizim Meho’nun kibarlığından çatal ve bıçakla yediğimiz şırdan bir harika, lezzet patlaması her lokmada kendini hissettiriyor. Ustaya sırrını soruyorum daha doğrusu Mehmet ‘Şırdan iyi temizleniyor değil mi’ diye sorunca usta cevap veriyor gülerek ‘iyi temizlense bu lezzet olmaz.’ Tekrar yemek için bir defa daha gelinir.

Akşam yemek saatinden önce biraz dinlenelim diyor ve orduevi roofa yöneliyoruz. Manzara bir harika yağan yağmurun görüntüsü altında baraj gölüne karşı oturup da bir duble içmeyeni döverler diyen Meho akşama da az içeriz niyetiyle bir kg rakı siparişi veriyor yanında çerezi ile. Laf lafı açıyor not almışım Haliç vapuru, Eyüp, Piyer Loti, Sarıyer ama hiçte çözemiyorum bunları. Bu arada sohbet esnasında dönüyor dolaşıyor Gezi olaylarına geliyor ve şöyle bir tekerleme söylüyor biri. “İnsan doğar, bölüm bölüm büyür, sonra iyi insan olur, kötü insan olur, bir bölümü de o… ç… olur.” Bu konu gezi olaylarında duvara yazılan yazılarla birleştirilince ben de izah ediyorum o… ç… nin aslında onların düşündüğü manada olmadığını aslının ‘Osmanlı Çocuğu’ demek olduğunu kabulde görüyor ve açık ve net söylenir hale geliyor malum kişiler hakkında o… ç…

Akşam yemeğine Kazancı lokantasına götürecek minibüsümüz gelince doluşuyor ve hafif çakırkeyf ama aç olarak! Yola çıkıyoruz ince saz hazır, ondan fazla meze, yeşillik, ezme hazır, ara sıcaklar ciğer ve et şiş, ardından kebap. Saz, söz, nağme arada şöyle bir gerdan kırdıran oynamalara yağan yağmur öyle bir eşlik ediyor ki açık havada içtikçe içesimiz geliyor iki yetmişlik rakı bitmiş. Sonrasında nasıl çıktık nereye gittiğimizi notlarımdan ve fotoğraflardan anlıyorum Kuruköprü Paça Salonu. Lezzet patlamasının son noktasında paça, işkembe ve çürük (kellenin yanak bölümü ve dilden) ile gecenin finalini yapıyoruz.

Sabah kahvaltısı için ekip hazır, araçlar hazır, yer hazır. Yine bir panoramik tur ile eski Adana’da Hanedan Mahallesinde Bir Biçer Ciğer Salonuna geliyoruz. Kahvaltıda ciğer olur mu? Olur hele bu salonda pişenle olur. Urfa’yı da, Antep’i de aratmıyor şalgam ve ayran eşliğinde ikiye bölünmüş balon pidelere soğan, yeşillik, ızgara domates ve biber ile sarılan ciğerler mideye inerken şişler şiş kabına atılıyor. Üstüne bastırsın ve hazmettirsin diye çay. Eski Adana turumuz kahvaltıdan sonra Seyhan’dan Yüreğir’e geçerek Seyhan nehri boyunca devam ediyor. Elektrik üretim santralini sedde yolu üzerinde görüp baraj gölün üzerinden tekrar karşı kıyıya geçiyor ve sahilde mola veriyoruz. Mola yerinde tesadüfe bakın ki! Bici Bici satan bir vatandaş var ve davet ediyor Mehmet’in Yerine. Kırar mıyız hele Şule Hanım bayılıyor, etraf Manolya ağaçları ile dolu oturmadan gidiyor kokluyor, fotoğraf çektiriyor ve giderken yanında götüreceğini seçiyor. Bici bici aslı karla ama şimdi buzla ve pelte ile yapılan pudra şeker ile tatlandırılan meyve ile süslenen kırmızı rengi ile hoş bir tadı olan bir serinletici. Neredeyse Seyhan nehrinin her noktasında seyyar bici arabasına rastlamak olası. Şehir turuna devam etme fikrimiz gelen bir telefonla yön değiştiriyor. Devre arkadaşımız İbrahim gece yemeğe gelememişti iş yerine davet ediyor tatlıları ısmarlamış bile. Tekrar yola düşüyor ve kendimizi bir atış poligonunda buluyoruz. Eski günlerimiz aklımıza geliyor birer sıra tabanca atışı yapıyoruz. Mehmet hedefi ürkütüyor, ürken hedefi ben ve Meho yerle yeksan edip bu kadar efordan sonra hakkımız deyip baklava ve kadayıfın başına çöküyoruz. Hakkı veriliyor tatlıların fevkal beşer.  İbrahim’e teşekkür edip ayrılırken turumuza kaldığı yerden devam etmeyi teklif ediyor rehberimiz Cafer, Meho’dan gelecek her türlü fırçaya hazır olarak bu sefer köprü üzerinden karşı kıyıya geçiyoruz ve manzara seyretmemize bile müsaade etmeyen Meho hakkımızdan geliyor. Yorulmuş ve acıkmış! ‘Hadi artık Tarsus’a gidelimmiş, Necati masayı hazırlamış ayıp olurmuş.’

Mecburen kısa bir dinlenmeden sonra hazır olan minibüse binip en arkada uykunun tadını çıkararak Tarsus’a varıyoruz ki Necati ve eşi bizi yolda karşılıyorlar. Hadi bir yaya Tarsus panoramik turu. Rehberimiz Necati önde biz ardında 8000 yıllık insanlığın cazibe merkezi, anıtlar ve bayraklar kenti Tarsus’u hızla gezmeye başlıyoruz. Eski Camii, Altından Geçme eski kale kalıntısı, Şahmeran, Meho’nun mimari yapısı ve hikayesine hayran olduğu!!! Ve peygamberler tarihi ile ilgili uzun bir nutuk attığı Makamı’ı Danyal Camii, Kubat Paşa Medresesi, Ulu Camii, eski Hamam, Kırkkaşık Bedesteni ve mola. Bedestende Kaynar içiyoruz loğusa şerbeti imiş, loğusa şekeri ve baharatlarla kaynatılıp sıcak içiliyor ve Meho’nun eşi Yükselen’e adanıyor şerbet, yarın kızları Serap’ın doğum günü. Meho geri kalır mı o da Klepotra İksiri içiyor, içen genç kalırmış. Ayaküstü karşı dükkânda ki teyzeden ilk gün sabah kahvaltıda yediğim sıkmanın tarifini öğreniyorum. ‘ Hamur yufka halinde saçta hazırlanıyor. Yağda öldürülmüş ve baharatlanmış soğan, domates sosu, peynir veya lorla dürüm halinde sarılarak hazırlanıyor.’ Yeme ve içme faslı tamamlanıp Yükselen’e güç kuvvet kazandırıp, Meho’yu güzelleştirdikten sonra tura devam ediyoruz. Yolda Mamülcü Mümin usta bize irmik ve fındıklı mamülden ikram ediyor, bir ikramda üst kat balkonunda ipe dizilmiş taze fıstık asılı yandaki dükkândan bandırma sucuk lokumu. Tarsus’un olmazsa olmazı humusu pas geçemeyiz Kesmen Humus Lokantası harika bir Humus sunuyor bize hem görüntü hem de tat olarak hani yeme de yanında yat dedikleri cinsten biz yemeyi tercih ediyoruz. Dalıyoruz eski Tarsus sokaklarına 200 yıllık eski evleri,  taş, ahşap konakları dolaşıyoruz, Hıristiyan düşmanı iken 12 havariden biri olan Saint Paulus’un evindeki su kuyusundan ve en eski yerleşim birimine antik Roma yoluna ve yerleşimine çıkıyoruz. Tekrar yeni Tarsus’tayız bu sefer vitrininde 10 dan fazla çeşit saydığım HB tatlıcısından Halka tatlısı ile enerji alıp Yarenlik Parkında ki Tarsusluların heykellerini inceleyerek Tarsus Kültür Parkından aracımıza binip Klopetra  Kapıdan Tarsus Amerikan Koleji binası ve tarihi dokusu çok kötü bir boya ile yok edilmiş ve yanında ki kolej binasından hiç örnek almamış şimdi özel bir okula dönüşmüş Misak’ı Milli Okulundan St. Paul Kilisesine geçiyoruz. Böylesine korunan bir kilise, bir kollej ve öylesine yalaşap boyanmış bir okul üçü yan yana ikisi bize yabancı, diğeri bizim…

Hedef, akşam yemeği için adını soğuk su anlamına gelen Berdan’dan alan ırmağın 15 metre yükseklikteki kayalıklardan dökülürken oluşan Şelale görüntüsü kenarında ki Şelale Restaurant. Masa yine donanıyor onlarca meze, yeşillik, fındık lahmacun, et tava tabiî ki olmazsa olmaz rakı. Bu gece fasıl, caz, saz, yok sohbet var, hey gidi günler diyerek eski günleri yâd etmek var.  Kırk yıl sonra içilen ve kırk yıl daha! hatırı kalacak kahve var, birazcıcık şımarıp beslenen alabalıklar var. Sevgi var, dostluk var, çatıp gelen ayrılık zamanı var. Elimizde Necati’nin ikramı cezeryeler, damağımızda lezzetin tatları, araçtan sallanan eller, elveda tez zamanda tekrar görüşmek üzere. Teşekkürler Necati, teşekkürler Yasemin hanım.

Ayrılık rüzgârı ertesi günde esmeye devam ediyor. Bir geceki aynı duygularla ama ayık kafa ile Mehmet ve eşi Selva hanımı Ankara’ya yolcu edip, Meho’nun semt pazarında karpuz ikmalini tamamladıktan sonra bu turun baş espri konusu olan künefeyi GYK Künefe salonunda yiyerek son vedayı yapıyoruz. Meho Ankara’ya yola çıkarken, Cafer ve eşini dinlenmek üzere evlerine yolcu ediyoruz. Gittiğimiz yer şenlenir, döndüğümüz yer dinlenir misali Cafer ve eşi Gülay hanım her halde birkaç gün ayaklarını uzatıp dinleneceklerdir. Teşekkürler Cafer, teşekkürler Gülay hanım.

Şule hanım ve ben akşam uçak vaktine kadar zamanımız var. Son gün turu için önce yaya sonra araçla gezmeye devam ediyoruz İlk durak Kurtuluş Mahallesinde Atatürk Bulvarında ki mağazalar,  kendimizi İzmir’de Alsancak’ta zannediyoruz, hanım bir terlik alıp ayaklarını özgürleştiriyor ve hazırım diyor hadi düş önüme. İlk gün kapalı olan eski Kız Lisesi binası olan Kültür ve Sanat Merkezini gezip Eski Saate doğru kurtarılmayı ve yenilenmeyi bekleyen yıkık dökük ama direnen eski evlerin arasından yürüyoruz. Eski Çarşıda bakırcılar, kazancılar, kunduracılar, bıçakçılar, tahtacılar arasında gezerken satıcısı baba mesleğini devam ettiren üniversite mezunu gencin sırtında ibriği ile sattığı meyan kökü şurubu olan haşlama ile soluklanıyor, bir sokaktan bir sokağa geçiyor Vakıflar Çarşısında geziniyor ve sokakta Lider Kebap ta bol yeşillikli et şiş ve kebabın tadına bakıyoruz. Geri dönüş için yeni saate yöneliyor, avare, avare çarşıda turalarken baharatçılara bakınıyor, Tahtalı Camisinde mukabeleyi dinliyor karşımıza çıkan Gönül tatlıcısında vedayı sarma kadayıfla yapıyor ve helalleşiyoruz. Dolmuşla döndüğümüz Orduevinde dinlenmek için bir saat zamanımız var. Sonrasında son veda Hasan Kolcuoğlunda çiğ köfte, beyti kebap ve şalgam suyu ile oluyor. 40 yıl önce ilk defa gelmiştim arkadaşlarımla sonra Ceyhan’a geçmiştik yine yemek turuydu, sonra bir defa daha 1990 da Erzurum’dan Adana’ya sonra İzmir’e, tarih tekerrürden ibaret o günlerde var olan Adana’nın simgesi Onbaşılar lokantası bu gün eski özelliğini yitirmiş, Adana büyümüş, serpilmiş, güzelleşmiş…

Yediğimle içtiğimle, eşimle, dostumla, arkadaşlarımla Lezzet turu 2 Gece, 3 Gündüz. Yediğin içtiğin senin olsun gezip gördüğün yerleri anlat derler ya bu Lezzet turuydu yenilip içilenler ön plandaydı. Bir yeme içme kültürünün incelemesi idi. Sonuç mu acının, yeşilliğin, baharatın etle harman olduğu onlarca çeşidi ile tatlıların geçit yaptığı, pidenin, lahmacunun, sakatatın ayrı bir lezzet olduğu bir sofra. Esnafı, şoförü, aşçısı, garsonu ile samimi ve cana yakın insanlar.

Bir daha dener miyim? Neden olmasın belki merak eden hadi gidelim diyen olursa aklımda kalan yiyemediğim dalak dolma için, tadı damağımda kalan şırdan için gelir miyim? Gelirim.

Şen ola Adana, şen ola Tarsus…

Seneye belki Karadeniz Yayla Lezzet Turu… 04.06.2014

 

 

Leave a comment »

GÜNDÜZ SEYRANLIK, GECE GERDANLIK MARDİN

GÜNDÜZ SEYRANLIK, GECE GERDANLIK MARDİN

Geçen yıl Güneydoğu Anadolu’ya gezi planlarken Mardin’i dâhil etmemiş ve bu şehir için özel bir tur düşünmüştüm. İşte şimdi zamanı geldi. Önceden dersimi çalıştım, planımı yaptım. Ne zaman gideceğiz, güzergâhımız nasıl olacak, gezilecek, görülecek yerler, nerede kalacağız, ne yiyecek, ne içeceğiz? Şule hanım programı beğenip sponsor oluverince işin en zor bölüm de halledilmiş oldu…

Ben gezilerimi, eşimle yapmayı ve gittiğim bölgede her yeri gezmeyi, halkla yaşamayı, konuşmayı ve onları dinlemeyi ve de olmazsa olmaz yöresel yemekleri, tarihin ve kültürün izini taşıyan tatları bulmayı tercih ediyorum. Kısacası biraz pahalı ama özgür bir gezi oluyor. Karışanın, görüşenin yok. Bu geziyi de öyle planladım. 3 gece 4 gündüz, İzmir – Mardin – İzmir uçakla gidiş ve dönüş. İlk gün Nusaybin – Midyat, İkinci gün Midyat – Hasankeyf – Savur, Üç ve Dördüncü gün Mardin.

Tabii bu tur için uçaktan inince iki seçenek var ya araç kiralayacaksınız veya mahalli turlarla gezeceksiniz. ‘Eytur’ şirketinden şoförlü araç kiralamayı seçtim.  Ahmet Eyyüboğlu (05422724347) ile görüştük ve anlaştık. Sonda söyleyeceğimi başta yazayım. Tur boyunca hizmetlerinden son derece memnun kaldık. Şoförlerimiz Murat ve Mehmet bizi havaalanından aldılar 4 gün boyunca gezdirdiler, yedirdiler, içirdiler, rehberlik hizmeti verdiler. Bu bölgeye tur yapacak olanlara kesinlikle tavsiye ederim.

Birinci gün:

İzmir’den saat 09 35 de havalanan uçağımız saat 11 15 de Mardin’e varıyor. Sürücümüz Murat bey bizi şiddetli bir yağmurla karşılıyor. Eyvah derken giderek şiddetini kaybeden yağmur yerini açık bir havaya bırakıyor. 15 dakikada ulaştığımız Mardin’de hiç mola vermeden panoramik bir şehir turu ile Nusaybin yolunda Dara harabelerine doğru yola çıkıyoruz. İlk durağımız Ordu evininin önünde ki seyir terasından Mezopotamya ovasına hâkim dağın tepesinde kalenin eteklerinde, bir gerdanlık gibi duran sarı kalker kesme taş işçiliği ile bezenmiş konakları, camileri, kiliseleri ile eski Mardin’i seyretmek ve fotoğraf çekmek oluyor.

Mardin tarihte Marıdın, Merde, Mardıa, Merdı, Merdo, Mırdo, Merdın, Matedın, Erdobe adları ile anılmış. Tarihi MÖ 3000 li yıllara giden Mardin’e bu isimleri veren kültür Hurriler’le başlamış ve Türklere gelinceye değin tam 29 medeniyete beşiklik yapmış. Tarihi İpek yolu üzerinde, Mezopotamya ovasına hâkim konumuyla birçok han, cami, türbe, kilise, manastır, medreseyi barındıran, farklı dini inançları, farklı gelenek ve görenekleri ile diller ve dinler diyarı, taşın ve inancın kenti Müslüman’ı, Hristiyanı, Yezidi’siyle yaşayan ve yaşanan şehir Mardin.

Mardin’i gezmek, o hayatı yaşamak, yaşamaktan tat almak için görmek gerek. Refik Durbaş’ın şiirinden bir parça her şeyi anlatıyor. İsterseniz yazının devamını okumayın. Ama şiirin son mısraları yine yazının sonunda.

Ben Mardin kenti,

Teninden başka giysisi olmayan çıplak dağların anayurdu,

Taşın ve toprağın ve suların, kerpicin ve bulutların anası…

Ayaklarımın altında uzanır Mezopatamya,

Yüzümün bir yanı Deyrülzafarandır, bir yanı Ulu camii…

Hamurumu kavimler, etnik gruplar, dinsel cemaatler yoğurmuştur…

Doğunun ve batının kervanları benim beşiğimde açarlar,

İpeğin ve hayatın baharatın ve ölümün,

Ketenin ve tütünün sırrının kundağını…

Açık hava müzesi görünümünde ki Mardin’de ilk ziyaret edeceğimiz 30 km uzaklıktaki Dara Harabelerinde da bizi bundan sonra her gezeceğimiz yerde olduğu gibi çocuklar karşılıyor ve rehberlik hizmeti vermek istiyorlar. Anlatıcı çocuklarımız Sinan Anadolu Lisesi 1nci sınıfta, Serdar Orta 1 de, Mehmet orta 2 de öğrenciler her biri ayrı bir bölümde anlatıyorlar: Suriye sınırına 5 km mesafedeki Dara; eski Mezopotamya bölgesinin en ünlü askeri amaçlı bir garnizon kenti olarak 4 km lik bir surla korunan şehirde mezarlık, kilise, saray, agora, sarnıç ve zindan kalıntıları halen görülebiliyor. Zindan olarak belirtilen yerin depo olma ihtimali belirtilse de sarnıç olma ihtimali tavan yüksekliği, duvar kalınlığı ve bazı kanal girişlerini görünce buranın bir su depolama tesisi olması gerektiğini düşündürüyor.  Sarnıç ise neden enine yapılmış diye düşündürüyor insanı belki de arkada ki doğal barajın sularını yönlendirecek kanallar.

Dara’da harabelerin yanındaki kahvede naneli ayranın tadına bakıp yola devam ediyoruz. Yol boyunca sınır boyunu gözlüyorum. Burada sınırı bizim Mehmetçik bekliyor Suriye tarafında bir hareketlilik yok. Aklıma geçen yıl bu zamanlar da Hatay’da gördüğüm sınır boyu geliyor. Orada bir başıbozukluk hâkim di gerçi sonra düzeltildi ama burası öyle değil. Tanklar mevzide, kariyerler devriye geziyor, mevziler tahkim edilmiş.

Nusaybin’de Kamışlı sınır kapısına bakıp Mor Yakup Kilisesine geçiyoruz. Mor Süryani dilinde ‘Aziz’ anlamına geliyor. Nusaybin’deki tek Süryani Daniel ailesinin sahiplendiği ve öncesinde Mecusi Tapınağı olan kilise mükemmel taş işçiliği ile MS 328 yılının özgün durumunu muhafaza ediyor ve Mor Yakup’un mezarı da kilisenin içinde alt katta. Dışarı da yanında ki Zeynel Abidin Camisi ile bir bütünlük sağlayacak şekilde kazı çalışmaları devam ediyor. O arada yanımıza gelen lise öğrencisi kızlarla Şule hanımı fotoğraflayıp kısa bir Nusaybin turundan sonra rotayı İpek Yolu üzerinde Girmeli Köyüne çeviriyoruz.

Ovaya hâkim bir tepede yoldan 10 km uzaklıkta ki Mor Ergin Manastırı rahip okulu olarak MS 380 lerde kurulmuş ve1970 e kadarda işlevini sürdürmüş. Ancak göçlerle azalan Süryani cemaati nedeniyle zamanla bu işlevini yitirmiş. Civarında ki bazı bölümleri yıkılmış olsa da halen mevcut durumu ve içinde ki şimdiye kadar gördüğüm en küçük Meryem Ana Kilisesinde her Pazar 30 -40 kişilik cemaati ile ibadet yapılabilecek durumda. Süryani cemaati kendi imkânları ile burasının yenilemesini yapma gayreti içindeler. Birkaç gün önce doğum yapmış olan at tayı ile üşenmeden sırtına yüklenen taşları dik merdivenleri tırmanarak bu işe katkı veriyor. Burada bize bilgi veren Thedoros ve iki arkadaşı bir rahibin öğretisi ile geçmişin izlerini araştırıyor ve kendilerini yetiştirmeye çalışıyorlar.  Onlara sağlık ve başarı dileklerimizi iletip kısa bir geri dönüşle Çağçağ deresinin oluşturduğu vadide ki yeşillikler içinde Midyat yoluna yöneliyoruz.

Mola yerimiz Avasipi (Beyaz su) deresinin çıktığı su başında Habip Ustanın Yeri. Dere üzerine kurulmuş çardaklarda döşekler bizi bekliyor. Elimizi, yüzümüzü yıkıyor, ayaklarımızı suya sokuyor, minderlere yayılıp yorgunluğu çıkarıyoruz. Biraz sonra hafif acılı bir sosla marine edilmiş ızgara Alabalıklar, közde biber ve patlıcanla servis ediliyor. Burada suyun sesi, yeşilin rengi ve mangalın dumanına aldanır ve daha da kalırsak Midyat’a geç kalacağımızdan aklımız yediğimiz balıkta ve çevrenin güzelliğinde, suyun serinliğinde ve berraklığında yola çıkıyoruz. Daha birkaç yüz metre gidiyoruz ki o yol boyunca gördüğümüz yeşillik ve vadi de yetişen incir, dut, ceviz, kiraz, kavak yani her çeşit ağaç bir anda yok oluyor ve yerini kıraç bir araziye bırakıyor. Çünkü beyaz su bitti.

Midyat’a giderken yol boyunda dikkatimi çeken üzüm bağlarını inceliyorum. Asmalar oldukça bodur, yer asması iki yerde yüksek sistem gözüme çarpıyor. Üzümleri ve şarabı meşhur olan Süryanilerin anayurdu olan Turabdin bölgesinde Midyat’a vardığımızda akşam saatleri olmuş durumda ve doğru yeni Midyat’ta yani Estel’de Öğretmen Evine gidiyoruz. Odamıza yerleşiyor ve minibüse atladığımız gibi eski Midyat’a gidiyoruz.

Eski Midyat’ta Konuk Evinde (İsak Bey Konağı) ilk katı1654 de ikinci katı 1948 de yapılmış taş ustalığının en güzel örneğini sergileyen konağı hayranlıkla gezdikten sonra çocuklar eşliğinde, onlarla sohbet ederek, poz vermede çok becerikli kızların fotoğraflarını çekerek çarşıya geliyoruz. Telkariciler ve şarap satıcılarını dolaşıyoruz, eski çarşıda baharatçılar ve yöresel giysi satanlar Şule hanımı cezp etmiyor. Tekrar telkari ve gümüşçüler çarşısındayız, hanım bir bilezik arıyor ama bu arada bir yüzüğü kurtarıyor. Yarın devam ederiz deyip karşıda ki Cevat Paşa camisine yöneliyoruz. Akşam ezanını camide inleyip eski evlerin arasına dalıyor süslü, işlemeli, dantel oyasının taş oymalı olarak işlendiği evleri hava kararıncaya kadar o sokak senin bu sokak benim dolaşıyoruz. Yayılmaktan dönen oldukça besili görünen koyun ve keçilerin peşinden ahırlarına gidişini takip ediyoruz. Keçilerin neredeyse tamamı bir duvarın önünde durmuş ve duvarı adeta yalıyorlar mineral ihtiyaçlarını karşıladıklarını düşünüyoruz. Karşılaştığımız Midyatlılar akşamın bu saatinde gezen yabancılara alışkın olmasalar da yadırgamıyorlar bizi. Hele bir de İzmir’den geldiğimizi söyledik mi hemen bir hemşeri muhabbeti başlıyor, İzmir’de ki akrabalarını soruyorlar. Bizi daha devam edecek turumuzdan çocuklar alıkoyuyor yemek yiyeceğimiz lokantayı söyleyince çok uzaklaştığımız söylüyorlar. Onlar evlerine giderken biz de Gelüşke Hana giriyoruz. Havuz başında suyun şırıltısı ile dinlenirken yöresel yemeklerimiz geliyor. Mehir çorbası (ayran çorbası, lebeniye), sam börek (kapalı lahmacun), Midyat tava (taş fırında tavada domatesli, biberli, baharatlı, dana sote), Süryani dobo (domates salçası ve baharatlı tiftilmiş kuzu eti tava) ve Diyarbakır burma.  Süryani Dobo bir harika ama günün bombası burma tatlısı şimdiye kadar yediklerimin en iyisi. Türkün karnı doyunca aklı yolda olurmuş biz de yola çıkıyoruz Midyat’tan Estel’e ama yaya. Yediklerimiz başka türlü hazmetmemiz mümkün değil. Bu yürüyüş bana yetmiyor hanımı odaya bırakıyor ve devam ediyorum Estel’i gezmeye ve yarın ki gezi için iki yer keşfediyorum.

İkinci gün:

Sabah kahvaltıdan sonra genç bir delikanlı Mehmet geliyor aracı ile grafik okumuş memur olarak çalışıyor, bu gün ve yarın bizimle olacak. Son derece saygılı bölgeyi iyi bilen ve iyi bir fotoğrafçı olan Mehmet’le turumuz başlıyor.

İlk durağımız dün akşam gezerken gördüğüm sabuncudan bıttım sabunlarını alıyor ve yeni restore edilmiş eski bir konağı Estel Çarşısını, içinde ki kent müzesini ve alt kattaki mağaraları geziyoruz. Hacı Şehmuz Konağı bölgenin taş yapısı, mimarisi ile en iyilerinden restore edilerek Midyat Kültür Evi olarak düzenlenmiş. Odaların her biri halı üzerine yapılmış resimlerle devlet adamlarına, yazarlara, şairlere, sanatçılara ayrılmış. Gözüm devleti kuranlara, milli mücadeleyi yapanlara ait bir oda arıyorum ama Atatürk haricinde kimse yok. Bu düşüncemi ilgililerle paylaşıp Ulu Camiye geçiyor ancak gezemiyoruz cami kapalı. Malum imam ve müezzin asıl işleri var oradalar, cami ek işleri!

Mor Gabriel Kilisesi (Deyrulumur) Midyat’ın 20 km doğusunda              MS 397 yılında yapılmış, süreç içersinde Süryani cemaatine Metropolitlik olarak hizmet vermiş. Kilise muhteşem mimari örneği ile Süryani vakfı tarafından ayakta tutuluyor. Özel rehber eşliğinde gezilen kilisede aynı zamanda din adamlarının bir mezarda birden fazla defin yapılabildiği mezarları da var. Bunlar sandalyede oturur vaziyette ve doğuya bakacak şekilde gömülürlermiş, Mor Gabriel’in mezarı vasiyeti ile diğer mezarlara nazaran ayakaltında yapılmış kenarda ki açıklıktan toprak alıyor bazı ziyaretçiler.

Midyat’a veda etmeden önce son bir çarşı turu atıyor ve Anıtlı (Hah) köyüne doğru yola çıkıyoruz.  Dargeçit yolunda ki köyde nüfusun tamamı Süryani ve Meryem Ana Kilisesi ibadete açık ve özgün yapısını muhafaza ediyor. Yohannes ortaokul öğrencisi ailesi ile kilisede kalıyor ve buradan sorumlular, bize bilgi veriyor, sorularımızı cevaplandırıyor.

Yolda bir ara durup üzüm bağlarını, asmaları inceliyor, fotoğraflıyor, bizim bağlarla karşılaştırıyorum.

Tekrar geri dönüp Ilısu Barajı altında kalacak olan bir kültür hazinesi Hasankeyf yoluna çıkıyoruz. 37 km uzaklıkta ki Batman’a bağlı, Raman Dağlarının güney eteklerinde Dicle Nehri’nin iki yakasında MÖ 9ncu yüzyılda kurulmuş. Şehre girmeden önce karşıda yeni yapılan Hasankeyf’i görüyoruz. Eski konutların devlet tarafından 20- 30 bin liraya istimlâk edildiği, yenisinin 3 katı fiyat istendiği Hasankeyf belki 3-5 yıl daha ziyaretçilerini kabul edecek sonra akıllarda kalan bir hoş seda olarak kartpostallarda, fotoğraflarda, videolarda, filimler de kalacak. İşte biz görmüştük, bu kültürü yaşadık, o havayı teneffüs ettik diyebilmek için oradayız.

Şehir’e girince önceden planladığım gezi güzergâhına uygun Mardinike Külliyesi önünden Dicle kenarına iniyoruz. Karşımızda şehre adını veren kayalara oyulmuş mağara konutları ile ‘Mağaralar Şehri’ ya da ‘Kayalar Kenti’ anlamına gelen ‘Hısnı-keyfa’ dayız. İran, Roma, Bizans, Osmanlı kültürlerinin birleştiği beş bini aşkın mağara evi, sarayları, köprüleri, camileri, hanları, çarşıları, kaya kiliseleri, kaleleri, yer altı yolları ile bir garnizon kalesinden Artuklu’ya başkent olan, birçok medeniyeti ağırlayan şehirdeyiz. İlk olarak Zeynel Bey Türbesi önünden üçayaklı ve bir ayağında bir ailenin yaşadığı 100 metreyi aşan uzunluğu, 40 metrelik orta kemer açıklığıyla ve ortasında ki ahşap bölüm düşman kuşatmasında açılarak düşmanın geçmesinin engellendiği eski köprüyü, Dicle’nin hemen kenarında yükselen dev bir duvar görünümünde ki masif kaya kütlesini, üzerinde ki sarayı, merdivenlerle birbirine bağlı mağara evleri seyrediyoruz. Akkoyunlulardan Zeynel Bey Türbesi, Artuklulardan Köprü, İmam Abdullah Zaviyesi, Köşk ve hamam,  Eyyübilerden Ulu Camii, Er Rızk Camisi, Kızlar Camisi ve Sultan Süleyman Külliyesi, Urartulardan İç Kale ve mağaralar, Büyük Selçuklulardan Koç Camisi, Osmanlılardan Yamaç ve Mardinike Külliyesini değil birkaç saatte bir günde bile gezmek mümkün değil. Ancak bazı bölgelere giriş yasaklanmış yaptığımız programa uygun geziyoruz. Sadece fotoğraf çekseniz saatler yetmez. Hele Orta 7nci sınıf öğrencisi kalp cerrahı olmak isteyen, hobi olarak ta fotoğraf çekecek Salih gibi bir rehbere denk gelir ve fotoğraf makinanınızı ona kaptırsanız sizi bir profesyonel bir fotoğrafçı gibi yönlendirir ve harika fotoğraflara sahip olursunuz. Yorulmuşuz daha yolumuz uzun, Türk medeniyetinin temsilcisi Yol Geçen Handa yemek molası veriyoruz. Benim favorim Dicle nehrine özgü Şabot balık ızgara. Yarın hadi bu balığı yemeğe gidiyoruz deseler hemen yola çıkarım ancak yanında rakısı ile. Israrla şarap istiyorum ama gençleri kandıramıyorum gece söz diyorlar ama gündüz yok. Balık yağlı ve acılı harika bir sosu var. Kuzu şişlerde güzel ama bu balık Halfeti’de yediğim ve tadı damağımda kalandan daha harika. Çıkarken garson gençlere ve aşçıya malum hikâyeyi anlatıyorum ‘…beni hangi hayvan yedi.’ Haklısın abi diyorlar akşama gel misafirimiz ol. Vedalaşıyoruz belki bir daha görmeyeceğimiz Hasankeyf ile yolculuk Gerçüş’den Kayapınar yolu üzerinden Savur’a.

Mardin’e yapılacak gezilerde genelde Savur programda yok, ben Nemrut’ta tanıştığım ve Mardin gezi programını yapmamda bana yol gösteren Van Gagik Tur Genel Müdürü Ferzan Beyin (04322161038) önerisi ile Savur’u programıma alıyorum. İyi de ediyorum Dereiçi (Kıllıt)  Köyü ve Öztürk ailesine ait Hacı Abdullah Konağı görülmesi gereken yerlerden. Taş mimarisinin özgün örnekleri ile bezenmiş çoğu boş ve bir bölümü yıkılmak üzere olan evlerin olduğu Kıllıt köyü 200 e yakın Süryani ailesini barındırırken Kıllıt’ın Süryanice ‘azalan’ anlamına uygun göçlerle şu anda sadece 3 aile kalmış. Köyde diğer yerlerden farklı Mor Yuhanun Ortodoks kilisesinin yanında Protestan ve Katoliklere ait kilise de var. Bölgede ki Süryaniler her hafta bir kilisede ayin yaptıklarından 4ncü yüzyıldan kalma Mor Yuhannun kilisesi ibadete açık. Kilisenin bahçesinde ki mezarların taş yapısı ve üzerlerinde ki kapaklar çok değişik ve işçilikleri mükemmel. Köyde ev şarabı yapımı yanında bir de şarap imalathanesi var.

Savur, her iki yanında yeşillikler içersinde akkavaklarla bezenmiş bir vadinin olduğu, en üst noktasında kalesi olan bir tepenin eteklerinde kurulmuş. Minik bir Artvin görüntüsü var. Hacı Abdullah Konağı konak değil bir Kasır üç kapısını kapattın mı içindeki erzak depoları ile aylarca hayatı idame ettirebilecek şekilde yapılmış.  Haremlik ve selamlık olarak iki ayrı evden oluşan yapının bugün bu bölümleri kapatılmış, duvarda yemek ve suyun verildiği bölümler görülebiliyor. Konağın salonunda duvara asılmış ve sadece erkeklerin kayıt edildiği soy ağacında kökleri Peygambere kadar giden Öztürk ailesinin halen yaşadığı konakta 7 oda pansiyon olarak ayrılmış. Evin sahibi Nezihe hanımın çeyizinden ve aileden kalan 200 yıllık eşyalarla donatılan konağın başodasında ki tavan renk ve işçilik olarak bir harika ama daha ne kadar dayanır ailenin maddi imkânları buna yeter mi orası şüpheli? Çayımızı içiyor aile ile sohbetimizi tamamlıyor ve Mardin’e 50 km uzaklıkta ki Savur’u akşam saatlerinde geride bırakıp gezinin son bölümü olan Gündüz Seyranlık, Gece Gerdanlık Mardin’e doğru yola çıkıyoruz. Programda 2 saatlik bir gecikme var süratle kalacağımız Tatlıdede Konağına gidiyor, yerleşiyoruz. (ama ne yerleşme teferruata girmeyeceğim otel merkezi yerde fakat konumu çok iyi değil hele 106 numaralı oda kâbus gibi ancak ertesi gün yeni bir oda ya geçiyoruz ve kâbus bitiyor.) Hava kararmaya başlasa da kendimizi 1nci caddeye atıyoruz. Burası Mardin’in mecburiyet caddesi trafiğin büyük bölümünün tek yönlü olduğu caddenin iki yakasında konutlar ve alışveriş mekânları var. Her bir merdiven sizi daracık bir sokağa, o sokak ayrı bir kültürün, ayrı bir medeniyetin izlerini taşıyan konaklara, kiliselere, medreselere, camilere, çarşılara götürüyor bizi. Kısa bir tur atıyor ve akşam yemeği için Mehmet’in tavsiye ettiği ve mavi tabelalı minibüslerle gidilen yeni Mardin’de ki mahalli yemekler yapan Aynı zamanda doğum günümüde kutlayacağımız Ebrar lokantasına gidiyoruz. Menü lebeniyye (yoğurtlu buğday çorbası) ki ben bunu çorba niyetine değil ayran olarak içiyorum, yöreye özgün baharatlarla harmanlanmış Etli Ekmek (Konya değil), Şam böreği de denilen sembusek (kapalı lahmacun), Irok (kızartılmış içli köfte), Güveç, Etli Patlıcan dolma, Kaburga Dolma, Kibbe (işkembe dolması, Bülent’in kulaklarını çınlatıyorum), Mardin Tabağı olarak servis ediliyor ve tarafımızdan kısa zamanda yok ediliyor. Yarın uzun ve yorucu bir gün olacak ama yinede gece bir çarşı turu yapıyoruz Şule hanım ısrarla bileziği aramaya devam ediyor. Otele giderken merdivenlerle ve dar sokaklarla tanışıyor ve peşine takıldığımız iki bayanı takip ederek kaybolmadan oteli buluyoruz.

Üçüncü gün: Sabah saat 08 30 Mehmet’le Cumhuriyet Meydanında buluşuyor ve yollara düşüyoruz. En uzaktan başlıyoruz medeniyet, kültür ve tarih turumuza. Dayrulzafaran Manastırı (Mor Hanonyo), 1600 yıl önce şehrin 5 km doğusunda bir güneş tapınağı iken daha sonra kiliseye döndürülmüş ve uzun yıllar Manastır olarak Süryani din adamlarını yetiştiren merkez 1166 – 1932 yılları arasında Dünya Süryani Ortodoks Patriklik Merkezliğini de yapmış.  ‘Deyrul’ Arapça ve Süryanice’de ‘manastır anlamına geliyormuş. Zafaran ise ‘safran’ bitkisi. Adı safrandan geliyor Manastırın. Pek çok yerde devlet dairelerinde TC ibaresi kaldırılırken manastırın kapısında kapı gibi ‘TC Süryani Kadim Deyrulzafaran Manastırı’ yazıyor. Diğer yerlerin aksine buraya giriş paralı, vakfın girişte ki mağazası ve kafeterya dolu. Açılışa kadar manastırın adını aldığı safranlı çayımızı içiyor ve rehber eşliğinde kiliseleri, mezarları, güneş tapınağını geziyoruz.

Tekrar Mardin istikametine dönerken seyir yerinde birkaç fotoğraf daha çekip 13ncü yüzyılda Artuklular döneminde başlayıp 15nci yüzyılın sonunda Akkoyunlular döneminde 1502 de tamamlanan 20nci yüzyıl başlarına kadar eğitim veren medrese iki katlı tek avlulu, kubbeli, cami, türbe ve medrese ile külliye şeklinde 23 odalı günümüze kadar mükemmel işçiliği ile ayakta kalan ancak değil bir rehberi bir bekçisi bile bulunmayan Kasımiye Medresesine varıyoruz. Süryaniler kendi ibadethanelerine sahip çıkar ve her türlü hizmeti verirken bize ait ibadethanelerin sahipsiz kalmasını anlamak mümkün değil.  Yanda ki tur rehberinin anlattıkları ve tanıtım levhasından anladıklarımızla; ‘Medresede Kasım beyin ve kız kardeşinin mezarları var ve türbe haline dönüşmüş. Dersliklerin kapı yüksekliğinin 1 metre civarında olması öğrenci kapıdan girerken başını eğsin ve hocasına saygıda kusur etmesin diyedir. Aynı kapılar Süryani Manastırlarında ki kiliselerde de vardır ve hem girerken hem de çıkarken saygıyı sağlamaktadır. Medresenin avlusunda ki çeşme ve havuz düzenlemesi İslami Tasavvuf Felsefesinde suyun akışıyla doğumdan ölüme kadar geçen insan hayatı ve sonrasını simgelemektedir. Çeşmeden çıkan su doğumu, döküldüğü yer bebekliği sonraki bölümler çocukluk ve gençliği, ince uzun oluk yaşlılığı, suların toplandığı havuz ise mahşeri temsiletmektedir. Çeşmenin bulunduğu duvarda ki izlerin Kasım Paşanın öldürüldüğünde kız kardeşinin kanlı gömleği duvarlara sürerek oluşan kan lekeleri olduğu söylense de analizler bunların kan değil, kireç taşının bünyesinde ki demir oksit olduğunu meydana çıkarmış.’

Bir diğer durağımız için Diyarbakır Kapı birinci caddenin başında aracımız park ediyor ve yaya turumuza başlıyoruz. Güven Eczanesi yanında merdivenlerinde çeşitli el baskısı motiflerin olduğu Nasra Şimmeshindi’nin bez baskı atölyesi kapalı, dönüşte tekrar uğramak üzere Süryani Kadim Kırklar Kilisesine uğruyoruz. MS 569 yılında yapılan kilise ibadet olduğu için kapalı. Hacı Mehmet Ağa Konağı önünden geçerken bilgilendirme levhası dikkatimi çekiyor 1852 yılında vakfedilen malları ve vakıf senedi ilginç bilgilerle dolu. Müze yoluna ilerlerken karşımıza çıkan sokak bir vaha gibi geliyor bize. Duvarlara, pencere kenarlarına asılı saksılarda, iki duvarı birleştiren köprüde rengârenk çiçeklerle tezat teşkil eden havalandırmak için duvardan sarkıtılmış battaniye ve yorganlar arasından İpek Yoluna çıkıyoruz. Karşımızda tüm görkemi ile Ulu Cami (Cami’i Kebir) MS 1199 Selçuklu, Artuklu, Akkoyunlu ve Osmanlı mimarisinden özellikler taşıyan on altı kitabeli, şehrin her yerinden görülen minaresi ile devasa bir yapıya ve mükemmel bir taş işçiğine sahip sahip camiyi ileride otobüs şoförü olmayı düşünen çocuk rehberimiz Salih ile geziyoruz. Peygamberimizin sakalı şerifinin de bulunduğu camide bir de el sürülen dilek taşı var.

Camiden çıkışta Eski çarşı, Bakırcılar sokağı, Tellalar (Sipahiler), Revaklı çarşı, Hasan Ayar çarşısından baharat, sabun kokuları arasında geçiyor,Şahmerancıları görüyor Şehidiye Camii ve Medresesine uğruyor ve önce askeri kışla olarak kullanılan şehrin kentsel oluşumu ve yaşam kültürünü yansıtan Sakıp Sabancı Kent Müzesine geçiyoruz. Buradan çıkışta dışarıda sözleştiğimiz şekilde İlköğretim 6ncı sınıf öğrencisi ileri de savcı olmayı ama paralel, yandaş değil, hukukun, cumhuriyetin savcısı olacağını söyleyen Mehmet’le buluşuyoruz. Hatuniye (Sıtti Raddiyye) Camii ve Medresesi’ne gidinceye kadar bize Şahmeran’ın hikâyesini anlatıyor Mehmet. O kadar güzel anlatıyor ki Camide de rehberliğimizi yapıyor. 12 nci yüzyıl Artuklu mimarisi özelliklerini taşıyan, mihrabında ki taş işçiliği ile ön plana çıkan, caminin içinde peygamberimize ait olduğu söylenen ayak izleri mevcut. Mehmet’in olayları yaşayarak anlatımı, özellikle anlattığı alanla bütünleşmesi, olayları birleştirmesi bir harika. Çıkışta sohbet ettiğimiz rehberimize kitap göndermek üzere adresini alıyorum.  Hani diyorlar ya yapılması gereken 10 şey işte bunlardan biri Mehmet’in rehberliği olmalı derim. Eğer yolunuz düşerse buralara Mehmet’i müze önünde bulun ve rehberliğinizi yaptırın.

Tekrar 1nci caddeye çıkıyoruz Telkaricileri dolaşarak PTT binasına doğru ilerliyoruz. Taş işçiliğinin en önemli eserlerinden olan bina kapalı ancak dışarıdan görüyor ve Zinciriye Medresesine (Sultan İsa) çıkan yokuşun başında duruyoruz. Şule hanım bir yokuşa bakıyor, bir daha bakıyor ve yok diyor bu kadarı da fazla. Ama demokrasilerde çare tükenmediği için orada hazır bekleyen katıra Şule hanımı bindiriyor ve yan yoldan tırmanmaya başlıyoruz. Ana caddede aksayan trafik, peşimizde ki çocuklar, çalan kornalar hiç umurumuzda değil ‘gelin ata binmiş ya nasip demiş’ gidiyoruz. Binemem, düşerim diyen hanım nerdeyse jokey oluyor kısa süre de. Mardin Kalesinin altında ki medresenin mihrabında ki taşlardan bazıları şeffaf ve ışığı geçiriyormuş. Cep telefonu ile test ediyoruz doğru.

Yokuş çıkmaya alıştık ya bir gayret deyip Kız Meslek Lisesinin önüne çıkıyoruz kapalı duvardan atlayıp meşhur kapıyı ve diğer alanları fotoğraflayıp hadi diyorum kaleye tırmanalım. Kapalı olan ve askeri tesis statüsünde ki Mardin Kalesini Evliya Çelebinin Seyahatnamesinden okuyoruz. “ Hendeği olmayan kalenin etrafı cehennem çukurunu hatırlatan derinlikte tıraşlanıp parlatılmış kayalardır. Birçok mağaraları, pusu yerleri, on seneye yetecek, yağmurun bir damlasının heba edilmeyecek su kanallarının bağlı olduğu sarnıçları vardır”. İnişe geçiyor ve diğer kiliselerde ki kırmızı rengin aksine mavi rengin hâkim olduğu Mar Hırmız Keldani Kilisesini (MS 397) dolaştıktan sonra Mardin Müzesine geçiyoruz.  Müze 1995 yılında Süryani Katolik Eski Patrikhanesinin (1895) binasında kurulmuş. Bahçesinde gençlerin davul eşliğinde halay çektiği Müze tadilat dolayısıyla kapalı sadece uygulama bölümü açık buranın sorumlusu Göl Marmaralı bir hemşerimizin önerisi ile üzerinde biri Haleli Kanatlı Meleğin diğeri taş işleme motiflerinin olduğu iki Artuklu Sikkesi  basıyoruz. Sabah ibadet dolayısıyla kapalı olan Süryani Kadim Kırklar Kilisesini gezip caddenin başında ki ‘Göz Aldanır Mide Aldanmaz’ diyen Mehmet Usta’nın üç oğlunun çalıştırdığı Diyarbakır Kapıda ki Garajlar Lokantasına (04822125910) giriyor ve sandalyelere yığılıyoruz. Esnaf lokantası olan mekânın tezgâhında kuyruk yağı ile harmanlanmış koca bir öbek zırh kıyması duruyor bir tarafı acılı, bir tarafı acısız başka bir katkı maddesi yok. Şişe hazırlanan kebaplar bir porsiyon yetmiyor ikinciyi söylüyorum ayran, salata, közde domates ve biber eşliğinde. Öğle yemeği için Rıdo’yu planlamıştım ancak Yenişehir’de olunca Mehmet’in tavsiyesi ile seçtiğimiz lokantadan memnun ayrılıyoruz

Şoförümüz ve rehberimiz Mehmet’le olan programımız bitiyor, vedalaşıyoruz. Teşekkürler Mehmet İzmir’e geldiğinde rehberin benim.

Karnımız doydu, dinlendik artık caddede bilmem kaçıncı turumuza başlayabiliriz. Ve günlerdir bulamadığım telkari ustası ile tanışıyorum Merdin Silver Telkari El Sanatları Atölyesi aynı zamanda Telkari Koruma ve Geliştirme Derneği caddenin hemen başında. Bayram Ustadan telkarinin işlenmesini öğreniyor, bir parça yapmak istiyor beceremeyince bırakıyorum. 999 ayar gümüşün kaynakla 950 ayara düşürülerek eritilmesinden sonra özel makinede çekme işlemi yapılarak iplik inceliğine getirilen ve telkari adını alan gümüş tel sabırla işlenerek ağır desenlerle bezeli tepsi, tabak, kolye, bilezik, küpe haline geliyor. Dernek olarak mesleğe sahip çıkmak için çalışan ancak istediği desteği göremediği belli olan ustadan bulamadığımız bilezik yerine gerçek el işi kolye alıyorum Şule’ye Anneler Günü hediyesi olarak. Bu arada öğreniyorum ki piyasada satılan pek çok telkari eşya Çin’den geliyormuş. Dokumaların Pakistan malı olduğu gibi. Yemek üzerine tatlıyı Sadık Künefede yiyip Artuklu Bey Çerezcisine uğrayıp safranlı badem şekeri (imlebbeys) ve tadına doyamadığımız yöresel kahveden alıyoruz. Şah Kulu Bey Konağına bir göz atıp otele yöneliyoruz. Biraz dinlenip pek çok filmin ve dizinin çekildiği doğal film platosu Mardin sokaklarında kaybolmaya çıkacağız.

Son bir kaybolma turu, merdivenler bitmek bilmeyen inişler çıkışlar, daracık sokaklar, koca konaklar işlemeleri ile insanı hayrete düşüren duvarlar, kapılar, cumbalar, tünelle sokakları birbirine bağlayan abbaralar, yaz gelince tahtaların kurulduğu ve gecenin serinliğinde uyunduğu düz damlar. Çeşitli motiflerle işlenmiş kadın ve erkeklerin ayrı seslerle çaldığı ilginç kapı tokmakları, duvarlarda yuva yapmış kuşlar, daracık alana asılmış çamaşırlar, sokağa salıverilmiş temizlik suları, çocuklar, büyüğü, küçüğü, kızı erkeği ile daracık sözde meydanda oyun oynamaya çalışan çocuklar. Çarşısında, sokağında aynı anda Türkçe, Arapça, Süryanice, Kürtçe konuşulan, camisi ve kilisesi ile iç içe geçmiş, sıcacık yaklaşımları ve konukseverlikleriyle insanları olan bir kentte son bir tur ve sonunda pes eden Şule Hanım. Mola ve Hayat Kahveden Mezopatamya Ovasına gece ışıklar altında son bir bakış.

Akşam yemeği 115 yıl önce inşa edilmiş geçmişten günümüze Mardin mutfak kültürünün sunulduğu bir lokantada Cerciş Murat Konağında (04822136841). Menüsü yanında servisteki değişik sunum tasarımları ile mide yanında gözede hitap ediyor. Ana salonda canlı müzik var ve fiks menü uygulanıyor oldukça pahalı, müzik biraz gürültülü ve yöresel değil. İç odalardan birine geçiyoruz müzik daha dinlenebilir. Daha önce yemediğimiz yemekleri sipariş ediyoruz. Çok geniş bir tepside ve kepçeler içinde servis edilen 10 çeşit meze tabağı, Alluciye ( ekşili yeşil erik yahnisi), sumaklı pekmez, çilekli mevsim salata,  Harrire (sütlü pekmez peltesi), ve kahve. Yediklerimizi eritmek için biraz da oyun havası ve son gece. Anneler Günü kutlaması sona eriyor…

Dördüncü gün: Güvercinlerin kavgası, yanda ki horozun ısrarlı ötüşü ile uyanıyor ve kendimi sokağa atıyorum. Çöp toplayan eşekler, okula giden çocuklar, işe giden esnaf, çarşı ve yine sokaklar var hedefimde. İlk adımda sözleşmişçesine daha sonra birkaç tane daha göreceğim çöpçü eşekle ve sürücüsü ile karşılaşıyorum kadrolu eşeklerin sayıları 50 kadarmış.  Aracın giremediği sokaklarda çöp bunlarla toplanıyor. Yolda karşılaştığım çocuklarla sohbet ediyorum, onlarda şikâyetçi merdivenlerden ama başka şansları yok, inecekler ve çıkacaklar. Bir başkası evinin balkonundan uçurtmasını uçurmaya çalışıyor. Bir atlı geliyor karşımdan işe gidiyor belli. 1950 yapımı Alman malı ilk ve tek gördüğüm demir tulumba suyu bağlansa iş görecek haliyle bir köşede duruyor.  Daracık sokağın birkaç metre genişlediği alanda asma altı çardak ve altında eski bir koltuktan bozma oturma yeri belli ki yorulanlar için iyi bir dinlenme alanı. Sırtında ekmek kasası ile bakkala servis yapan çocuk Suriyeli gündeliği 15 liraya çalışıyor. Bir amca evin hayatına davet ediyor kısa bir sohbetle turuma devam ediyorum bir bakıyorum ikinci caddeye inmişim bunun bir de çıkışı var. Fırıncı ve elektrikçiyle kısa bir sohbetten sonra tırmanmaya başlıyorum Salsal Camisi yanından eski çarşıya geliyorum. Daha yeni açılıyor dükkânlar hayırlı işler dileklerimle merhabalaşıyoruz leblebici, kalaycı, demirci, bakırcı, kasap, giyimci, kuşamcı, terzi, kunduracı, manavı, peynirci, yoğurtçu, salçacı, tütüncü, baharatçı, çorbacısı ile rengârenk dükkânlar hepsi cana yakın ve misafirperverler kahvaltıya davet ediyor gençler. Bir amca hariç, semerci fotoğraf çekme isteğimi geri çeviriyor daha siftah etmedim diye. Şeyh Abdülaziz Camisini de gezip hemen yan sokaktan otele dönüyorum. Şule hanım uyanmış kahvaltıyı yapıyor ve sürücümüz Murat beyle buluşup daha önce evde bulamadığımız Nasra Hanımın atölyesine gidiyoruz. Son durağımız, okuma yazması olmayan, Süryanice ve Arapçadan başka dil bilmeyen, tek bir odayı hem yaşam mahalli hem atölye olarak kullanan kızı ve gelinin desteklediği 90 yaşında kiNasra Simmeşhindi kök boya ile 2500 yıllık Süryani geleneği tahta kalıplarda ki motifleri kumaş bezlere basıyor, basmacılık yapıyor. Bir tane alıyoruz ve havaalanına doğru yola çıkıyoruz. Dönüş uçağımız saat 11.55 de.

Mardin’e vedayı Refik  Durbaş’ın şiirinin son dört mısrası ile yapıyoruz.

“Ben, bedenini kaleler üzerine inşa etmiş Mardin kenti,

Ben, taşın ve inancın şiiriyim…

Ben, Mardin’im çünkü…

Böyledir işte ömrümün ol hikâyesi…”

Şairin dediği gibi böyledir işte bir Mardin gezisinin hikâyesi… 19.05.2014

 

Leave a comment »

39 SOKAKLA DAMLACIK BULUŞMASI

39 SOKAKLA DAMLACIK BULUŞMASI

‘Grup İzmiriz’ organizasyonlarından bir tanesi ‘Damlacık Buluşması’. İki gün önce ‘Milli Kütüphanede Perşembe toplantıları’ kapsamında Yaşar Ürük beyin ‘Konak Mimari Değişimi’ sunumundan sonra Grup İzmiriz olarak bir Cumartesi günü Konak’a ve Körfeze kuş bakışı bakmak fırsatını yakalayacağımız gezimiz için saat 12 00 de Eşrefpaşa Dr. Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi önünde 40 gezgin, gezidaş hazırız, hava da tam istediğimiz gibi yağış yok, rüzgâr yok, soğuk yok. Rehberimiz Yaşar Ürük bey önde biz arkada yola düşüyoruz.

Ben bu gezileri önemsiyorum ve katılmaya çalışıyorum. Çevreyi tanımak ve yaşadığımız şehir hakkında bilgi sahibi olmak için çok güzel fırsatlar. Ancak bunların böyle gönüllüler tarafından değil de kurumlar tarafından yapılması gerektiğini düşünüyorum. Belediyeler, Valilik, Kaymakamlıklar ne güne durur. Hele rehberler odası sadece yabancılar için mi vardır? Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim bu işi gönüllü olarak yapan Yaşar beye, Orhan Beşikçiye gezilerde destek veren arkeolog Zafer Derin ve şehir araştırmacısı İlhan beye teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız ve bizlere bu güzellikleri yaşatıyorsunuz. Bu arada yine gezilerine katıldığım gazeteci, yazar, araştırmacı Yaşar Aksoy beyi de bu arada anmadan geçemeyeceğim.

Kültür merkezi önünde Yaşar bey yoklamayı yapıp gezi için kaynak olmadığını tespit ettikten sonra verdiği bilgide ‘dokusu bozulmamış’ 13 mahalle, 39 sokak da eski evleri, 9 cami, bir hazire, eski çeşmeleri göreceğimizi öğreniyoruz. Sınırlarımızı ise önce Varyantın yani Birleşmiş Milletler Caddesinin batısı sonra karşıya geçip İki Çeşmelik Caddesi batısı olarak belirlerken ilave ediyor ‘inişi ve çıkışı bol bir gezi olacak, yorulacaksınız dikkat edin arada dinlenin’.  Evet, bu konuda son derece haklıymış hiçbir gezide bu kadar yorulmamıştım in, çık, merdiven tırman hele fotoğrafları çeken Hüseyin Erciyas beyin işi daha zordu, o bir de iyi görüntü almak için duvarlara tırmanıyor, akrobasi yapıyordu. Size de teşekkürler Hüseyin bey.

Gezi ile ilgili aldığım notlarımı okuyup bu yazıyı hazırlamaya başladığımda karar veremedim, aldığım notlara göre sokak sokak mı yazayım yoksa özetleyeyim mi? Özetlersem çok genel olacak ve gezinin bazı özelliklerini kaçıracağım, tamamını yazarsam, okurken sizler sokaklarda dolaşmaktan değil sokak isimlerini okumaktan başınız dönecek, in, çıkları okurken yorulacaksınız. En iyisi ben yoruldum siz de okurken yorulun… Sonunda karar verin bu kadar yorgunluğa değer miydi?  Hadi bakalım uzun bir girişten sonra tekmili birden ‘39 Sokakla Damlacık Buluşması’.

Gezeceğimiz ilk bölge Varyantın batısı burası yoğun olarak Tatar göçmenlerin oturduğu bölgeymiş. Kültür merkezinin hemen arkasında 384 sokaktan başlıyoruz adımlamaya sokakları ve ilk durağımız hemen köşe başında üzerinde ‘İzmir Belediyesi 1932’ yazan şu anda suyu akmayan çeşme. Son anda fark ediyorum ve aman diyorum Cumhuriyet düşmanları bu çeşmeyi görmesin. Neden mi? O belirttiğim yazının hemen üstünde TC yazıyor görürlerde kazımaya kalkarlar, boyarlar.

Biraz yürüyünce Muhtarlık binasını görüyor ve mahallenin adını öğreniyoruz Güngör Mahallesi ve hemen yanında mahallenin özelliklerinden olan Tatar börekçisi Mehmet Ustanın dükkânı. Daha gezini başı dükkânın içinden yayılan çiğ böreğin kokusunu boş geçmez tadına bakardım. Bir daha ki sefere deyip devam ediyoruz.

1889 yılında yapıldığını kitabesinden öğrendiğimiz Akarcalı Camisinin minaresinden yayılan ezan sesi eşliğinde 386 sokaktan sola dönüyor 380 sokağı geçiyor yol kenarı çiçek saksıları ve küçük süs ağaçları ile bezenmiş 387 sokağa giriyoruz. Dış sıvası mozaikten yapılmış bir ev bir devrin mimari tarzını yansıtırken bir diğer evin sıvasının içine gömülmüş dış cephede aynı renkle boyalı tarihi iki sütun ise bizi hayretlere düşürüyor bu iki sütun oraya nereden geldi ve neden orada? Madem koydun vur üzerine beyaz boyayı olsun sana mermer görünümü ile tarihi (!) bir ev. Biraz ileride ise yan yana üç ev; biri hayatın sillesini yemiş belli ki sahipleri de terk edip gitmişler, ev de o terk edilmişle kendi kaderine küsmüş boyaları akmış, camı, çerçevesi kırılmış daha yıkılmamış direniyor. Ama yanındakiler yenilenmiş o eve nazire yaparcasına süslü ve gösterişliler moda deyimi ile ‘diren eski ev’ diyorum…

394 sokakta bizi çok güzel bir körfez manzarası bekliyor burada oturanlara gıpta ediyor ve fotoğraf makinelerimizin deklanşörüne art arda basıyoruz. Şule hanıma soruyorum ‘buradan ev ister mi’ hemen diyor dünden gönüllü manzara onu cezp etmiş sokakların darlığı evlerin eskiliği hiç umurunda değil. Soruyorum fiyatlar 150binden başlıyor, kiralar 500-600 lira. Ama her gün soba yak,  külünü temizle, evin önünü süpür bu işleri nasıl kim yapacak? Hayali yeter deyip devam ediyoruz yeni manzaralara…

334 sokaktan sola dönüp 420 sokağa geldiğimizde doğanın şiddetine ve sahibinin ilgisizliğine dayanamayan bir evin yıkılıp yok olduğunu ve bir kısım ev malzemesinin de bu yıkıntı içinde olduğunu görüyoruz.

Ara açılmış adımları sıklaştırıyor Yeşiltepe Parkının kenarından hızla geçiyoruz biraz ilerde gezidaşlar 401sokak başında bizi bekliyor. 19ncu yüzyıl sonu 20nci yüzyıl başında yapılmış yanında yıkılmış medrese kalıntısı da bulunan Selimiye Hacı Ethem Camisinin önündeyiz. Caminin alt duvarında ki mermer yazıtın bir Yahudi kadına ait mezar taşı olduğunu ve bu bölgenin eski bir Yahudi yerleşimine ait maşatlık, mezarlık olduğunu öğreniyoruz Yaşar beyden.

İlk yürüyüşe başladığımızda sokaklarda olan insanlar artık yoklar sokaklar bomboş sadece biz gezidaşlar varız. Daracık sokaklardan bazen ancak 4-5 kişi yan yana yürüyerek ve uzunca bir kuyruk oluşturarak bazen evin duvarından çıkmış soba borusundan yayılan dumanın sislemesinde özgürce dolaşıyor ve fotoğraf çekiyoruz.

404 sokaktan yukarı çıktığımızda iki papaza ait olduğu söylenen ikiz evler dikkatimizi çekiyor. Evlerin kapı girişi üzerindeki ay yıldız ve eski Türkçe rakamlar el değiştirdiğinin göstergesi olarak değerlendiriliyor. Biraz ilerde ise yine çok güzel bir körfez manzarası ile karşı karşıyayız ve bir genç almış yanına birasını bir elinde sigarası ve telefonunda belliki mesaj yazıyor öyle dalmış ki bizim farkımızda bile değil. Bu manzarada kim bilir kime hangi sevgiliye, hangi yavukluya…

399 sokaktan tırmanırken yine yıkılmış ve parçalanmış bir ev görüyoruz sol tarafta ise bu eve nazire yaparcasına dimdik ve yeni haliyle duran bir ev dikkatimizi çekiyor restore edilmiş ama altı şiş, üstü kebap misali imarla ilgili mevzuatı bir hayli zorlamış.

391sokağa sağa dönüyoruz bir ihtiyar amca elinde sigarası saksılara dayanmış sigarasını tellendiriyor belli ki içerde içmek yasak, selamlaşıyoruz biraz sert bakıyor ama kalabalığı görünce yumuşuyor, buraları İzmir’mi diye söyleniyorum alışmışız aşağı da modern evlere, geniş caddelere, hızlı ve gürültülü bir hayata sanki Alaşehir Toptepe altında dolaşıyorum. Burada manzara deniz, orada ova ama aralarında bir fark var. Burası İzmir ve yarın kentsel dönüşüm buralara uygulandığında şehrin en mutena semti olur çıkar. Bu sokaklar da ki arsalar, evler sahiplerini de ihya eder. O zamanda yerde gördüğümüz İBSİ yazan su şebekesine ait vana kaybolur ve bu özgünlük yok olur. Bu doku korunmalı mı? Korunmalı ama nasıl?

Sokaklar arasında inişli çıkışlı turumuz devam ediyor.  400 ve 397 sokaktan sola dönerek evinin önünü daracık sokakta canlı çiçekler ve bodur bitkiler yanında yapma çiçeklerle süslemiş amcaya selam verip bu güzel görüntüden dolayı kendisini kutlayarak 384 sokaktan sağa ve tekrar Akarcalı Camisi önüne çıkıyoruz. Bu bölgede ki turun sonuna geldiğimizi ve biraz sonra ikinci bölüme başlayacağımızı öğreniyoruz Yaşar beyden. 407 sokaktan Birleşmiş Milletler Caddesi yani varyanta çıkıyoruz karşımızda çinileri ve devasa görünümü ile Fatih Camisi.  Bu cami ilk yapıldığında küçük bir mescit görünümün de imiş ancak bulunduğu yerden dolayı her yerden görülebilecek büyük ve gösterişli bir siluet cami olsun diyerek eskisi yıkılarak yerine bu cami yapılmış. Yani şimdi ki İstanbul’da Çamlıca tepesine cami yapma mantığı o günde kendini göstermiş.

408 sokaktan aşağı süzülürken bizi ilk karşılayan sonrasında birkaç tanesini göreceğimiz, dili olsa anlatacağı çok hikâyeleri olan bir binek taşı oluyor.

413 sokakta; kapısında bolca fotoğrafların olduğu Damlacık Spor Kulübü binasını görüyoruz. Fotoğraflar GS’ın efsanevi milli futbolcusu Metin Oktay’ın onun bu kulüpte futbol oynadığı 1952 yıllara ait ve Damlacık Mahallesinin övünç kaynağı.

Köşe başında ise bir diğer övünç kaynakları (!) var yeşile boyanmış ve derme çatma küçük bir kulübe ve içinde yanmış mumları ile Tezveren Dede yatırı. Yatırın adını sorduğum genç ilave ediyor ‘daha bir şey verdiğini görmedik de duymadık ta’. Yatırı yeşile boyayanlar bununla yetinmemiş yanında ki çınar ağacının gövdesini ve hemen yanı başında ki 1898 Marsilya yapımı pompalı sapı kaybolmuş bir çeşmeyi de boyamış. Allah akıl fikir versin diyerek 425 sokağa giriyoruz. Bu sokak ta evlerin bir bölümünün merdivenleri sokağa taşmış, kaldırım olmayınca sokakta serbest yürüyüş özgürlüğünüzü kısıtlayan bu korkuluklu ve üç beş basamaklı merdivenler dikkatimi çekiyor.

Namık Kemal Mahallesi Muhtarlığı önündeki merdivenlerden yeni bir tırmanışa başlıyoruz 424, 423 sokaklarda tırmanış devam ediyor oh diyeceğimiz sokak 413 ve nerdeyiz derken karşımızda ki pazarcılar ve mandalinalarını satış için hazırlayan toptancı kamyonu bizim Hasan Sağlam Öğretmen evinin önüne kurulan Eşrefpaşa Pazar yerine çıktığımızı gösteriyor.

Evet, burası bir açık hava pazarı biz de mandalina alıp yiyoruz ama ya antik Roma döneminde burası nasıldı diye düşünmeden de edemiyoruz. Üzerinde bulunduğumuz devasa mermer taşların olduğu yol Antik Roma dönemine ait tarihi İpek Yolunun bir parçası. O günkü adıyla Viyadora yani Altın Yol.  (Bu gün Karşıyaka’yı İzmir’e bağlayan Altın Yolun adı buradan gelmiş.) İzmir kapılarından olan Magnesia (Manisa) kapısından Agora’ya uzanan yolun Efes kapısı ile birleştiği bir bölüm olan yol bu gün 10 metrelik genişliği ile kendini belli ediyor. Yol elli yıl önce Eşrefpaşa yolunun genişletilmesi çalışmaları esnasında bulunmuş. Yolun deniz kenarına bakan bölümünde bulunan üstü kapalı sütunlu bölüm bu gün yok. Daha önce gezdiğim bu bölgede yol kenarında mezarlıkların bulunduğunu öğrendiğimi ve etrafta bazı kemik parçalarına rastladığımı söylediğimde bölgenin bir bölümünün mezarlık olarak kullanıldığını söyleyen Yaşar beye Zafer bey ilave ediyor. ‘Böyle yolların kenarına mezarlıklar, nekropeller yapılarak şehre gelenlerin ölümlü hayata dikkati çekilirmiş’. Yolun durumu o kadar kötü ve pislik içersindeki adeta sekerek geçiyor ve Belediyenin kulağını çınlatıyoruz. 100 metrelik bu yolu korumaya almak çok mu zor?

Öğretmen evinin kenarından park olarak korumaya alınmış alanın kenarında 429 sokaktan inişe geçiyor ve parka dalıyoruz. İlk dikkatimiz çeken dört adet sütun altlığı oluyor sanki düzenleme esnasında bir yerlerden buraya getirilmiş gibi ama hemen sırttaki antik Smyra’nın batısında ki surlar acaba dedirtiyor. Dere yatağı üzerindeyiz ve Yaşar beyin içine girdiğini söylediği eski bir mağara girişi bu gün kapatılmış. Yapılan düzenlemede ki duvarların üzeri Şirinler, Ayı Yogi, Bobi ve ejdarha resimleri ile süslenerek yıllar sonrası için sanki mesaj bırakılmış zamanın çizgi kahramanları olarak.

Çizgi roman kahramanlarını, surlar ve mağara ile baş başa bırakarak sokak sonunda ki eski çeşmenin yok olmuş hali bizi hiç şaşırtmıyor çünkü böyle onlarcasını gördük ve göreceğiz de.

426 sokaktayız 448 sokağa yöneliyoruz ve karşımızda Damlacık Camisi 18nci yüzyılda Kılcızade ailesi tarafından yaptırıldığı için Kılcı mescidi olarak yanlış adlandırılan bu caminin minaresi kırmızı rengi ile dikkati çekiyor. Minare,  Padişah Abdülhamit zamanında pek çok camide yaptırılanlardan biri. Caminin dış duvarının içine gömülmüş olan Cumhuriyet dönemi eski bir çeşmenin mermer üzerine resmedilmiş vazo içinde ki çiçekleri akmayan suyu ve dolmayan yalağından sulanacağı günleri bekler gibi sapasağlam duruyor. Yakında ki tünel inşaatı ile durumu pek de sağlam görülmeyen bu caminin geleceği biraz şüpheli gibi görünüyor bizlere.  Camiyi kaderi ile baş başa bırakıp ilerliyoruz. Eski bir yapının üzerinde 2 metre genişliğinde 270 metre uzunluğunda Kadifekale’ye uzandığı söylenenlerden biri olarak değerlendirilen koridor/ galerinin ağzı kapatılmış.

427 sokak başında Etnografya Müzesini bütün haşmeti ile arkamızda bırakarak Odun Kapısı Camisine ulaşıyoruz. Odunkapı zade ailesi tarafından 1754 yılında yaptırılan caminin içerisindeki çeşme 100 yıl önce cadde başındaki Mühürdar Ahmet Ağa çeşmesi. Bu çeşme caminin içine taşınarak şadırvan olarak kullanılmaya başlanmış ve de iyi olmuş bu gün kullanılan ve suyu akan ender çeşmelerden biri. Caminin içindeki duyurulardan Alo Fetva Hattının 190 olduğunu görüyorum ve ilk aklıma geleni soruyorum ‘Her gün din, iman, ahlak diye konuşanlar, bizim besmelemiz yeter diyen siyasetçiler; aldıkları oyla iktidar olup hırsızlık yapıyor, yolsuzluğa bulaşıyor, rüşvet yiyor, kul hakkına tecavüz ediyor, haram yiyiyor ve bundan dolayı haklarında soruşturma açılıp ceza veriliyorsa bunların yaptıkları günahmıdır? Bunlara oy verilir mi? Oy verilirse bunların haramına ortak olunur ve günahkâr olunur mu’? Ne cevap verirler acaba? Caminin içinden fotoğraf çekme isteğim ise Kaymakamlıktan izin almamız gerektiği (!) belirtilerek ret edilince pencereden çekiyorum.

446 sokak merdivenlerden aşağı iniyor ve sokağın sonunda eski bir yapının duvarında akmayan ama yazıtı ile duran yine bir çeşme var buraya Memet imzasını atmış.

845 sokakta Ali Ağa Camisinin yenilemesi yapılıyor ama yapılanlara bakınca hiç te güven duymuyorum sanki yalap şalap şap bir çalışma gibi görünüyor. Caminin hemen önünde akmayan çeşme var ama yanına sebil olarak yenisi yapılmış hatta yenisini yaparken eskiye benzetmek istemişler ama onu da beceremişler.

483 sokakta ilerlerken kulağıma müzik sesi geliyor ve karşıda ki İzmir Halk Ozanları ve Âşıklar Derneği binasının merdivenlerini tırmanıyor kapı deliğinden içeri gözlüyorum. İçeride çalışma var ve ozanlar karşılıklı atışıyor bir ara kapıyı çalıp girmek istiyor ve gezi daşlara bir hoşluk yapmak istiyorum ama gruptan bir hayli gerideyim biraz dinleyip 442 sokakta Türkiye Kızılay Cemiyeti Merkezi tabelasının olduğu binayı inceliyorum. Oldukça eski ve bu gün kullanılmayan bu yapı eski bir şapelmiş bir müddet Cemiyet merkezi olarak kullanılmış bu gün kaderine terk edilmiş bir görüntü içersinde.

Yine aynı sokakta bir zenci tarafından yaptırıldığı için Arap Fırını olarak bilinen ve bölgenin simgelerinden olan fırından simit ve peksimetle açlığımızı gideriyor ve eski bir konaktan restore edilmiş tertemiz pırıl pırıl Konak Belediyesi Ayla Ökmen Semt Merkezine giriyoruz ve girmemizle fotoğraf çekmek yasak diyen bir bayan güvenlikçi ile karşılaşıyoruz. Neden sorusuna cevap vermiyor ama önümüze dikilerek bahçeden yukarı ve içeri giremeyeceğimizi belli ediyor. Bahçedeki kuyunun suyunun halen var olduğunu bu hanıma çaktırmadan kontrol ederek onu disiplini ile baş başa bırakıp geri dönüyor ve 436 sokağa giriyoruz. İmam Hatip Lisesi yanından duvarlardan çıkmış soba borularında kendimizi koruyarak ilerlerken sokağın özelliğine uygun yeşil boyalı iki katlı kocaman bir evin iki çatı köşesindeki sütun başlıkları bir mimari harika(!) olarak sırıtıyor. Beyaz mermer renge boyansa daha güzel olur diye değerlendiriyoruz.

430 sokakta köşede yamulmuş yıkılmak üzere olan bir evin içinde oturanların olması beni hayretlere düşürse de Bostanlıda ki yamuk evleri düşününce sadece gülümsüyorum.

Hasan Tahsin Öğretmen evini alt sokaklarındayız burada da bir eski çeşme var ve Damlacık suyu akıyor, Yaşar bey anlatıyor ‘Şirinyer’den gelen suyolları ve buralara akıtılan suların tarihçesi Osmanlı’ya dayanıyor. Sadrazamlar Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ile Pargalı İbrahim Paşa 18nci yüzyılda bu kanalları yaptırmışlar ve 70 çeşme ile su ta Salhane’ye kadar taşınmış. Sonrasında ise bu çeşmelerden bir bölümü Belediye Çeşmesine döndürülmüş’. Elimi yüzümü yıkayıp nefeslendikten ve hayırlarına dua ettikten sonra artık ayaklarımın isyan noktasına geldiği tura yine bir tırmanışla devam ediyoruz.

844 sokaktan kapısında iki adet binek taşı olan Kılcı Mescit’den İki Çeşmelik Caddesine çıkıyor ve sola dönüp 840 sokağa giriyoruz. Sokağın kenarında bir eski bir koltuk üzerine taşlar konulmuş sanki bir taht hatta binek taşını hatırlatıyor ama yere sabitlendiği kazık ise Voyvodayı. Yeni Çukur Hamamı önünde yıkılmış bir duvarın kalıntısı arasında kalan kapı ve pencere sanki karşıda ki Hilton Oteli için özel tasarlanmış bir stüdyo hakkını veriyor fotoğrafçılarımız bu manzaranın

Hacı Mehmet Ağa camisinden İsmet İnönü sokağına yani 842 sokağa çıkıyoruz. İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 1884 yılında doğduğu ve bu gün yenileştirilerek müze haline getirilmiş evinin önündeyiz.   Kapalı ziyaret edemiyoruz ama böyle bir evin varlığından haberdar oluyoruz. Bu evde doğan asker, siyasetçi ve diplomat İsmet İnönü’yü ölümünde son yolculuğuna uğurlayan, tabutunu sırtında taşıyarak bu günkü mezarına götüren Harbiyelilerden biri olarak uygun bir zamanda evi ziyaret etmeyi planlıyorum.

Sokaktan aşağıya doğru iniyoruz sokağın sonunda duvarda fayans bir duvar süslemesi. Belli ki altında eskisi varmış bu yenisi eski tadında ama modern. Karşısında ki bina ise yıkılmak üzere korumaya alınmış ve çitin üzerinde iki levha var biri ‘kuru kafalı dikkat ölüm tehlikesi’ diğeri ise buna inat ‘Düş bahçeleri Halay çeken ağaçlar evi’ ne demek diye yazıdan bir ip ucu arıyorum civarda ama bulamayınca oradan geçen bir hanıma soruyorum yanda ev de kalan gençler yazmışlar!

Esnaf Şeyh Camisi haziresi oldukça büyük ve diğer hazirelerde olduğu gibi semt sakinleri ile iç içe.

Kestelli yokuşuna doğru yol alıyoruz bir evin duvarında gördüğüm kırmızı renkli İSTŞ – 11604 yazılı küçük tabelayı ‘İzmir Su Tesisatı Şebekesi’ olarak açıyoruz.

834 sokağı hızla geçiyor ve  838 sokak ile 774 sokağın keşistiği köşedeki Yemişçizade Konağı önünde duruyoruz. Konak Belediyesince satın alındığı söylenen bu bina bölgede ki Cihan Palas oteli ile beraber kullanılabilecek korunmuş en önemli binalardan birisiymiş. Sahiplerinin yeni ve denize yakın bölgelere taşınmasıyla terk edilen, halen dış görünüşüyle direndiğini belli eden konak zamanında triko atölyesi ve Milli Gazete bürosu olarak kullanılmış. Askerlik Şubesine ev sahipliği yapmış. Rumlar ‘bir binayı soluk yaşatır’ derlermiş diyen Yaşar Bey bu binada hayatın devam etmesi gerektiğini belirtiyor. Temennimiz Belediyenin bunu sağlaması.

Pencerelerinden kim bunlar, burada ne işiniz var diyerek bizleri izleyen dost yüzleri gördüğümüz, yolda hatırımızı soran ihtiyarların olduğu, zamanımız olsa çay ikram edecek sevecen insanlarla karşılaştığımız, halen evlerinin önünün yıkanıp süpürüldüğü, çocukların evin önünde ki daracık alanda evcilik oynadığı, sokaklarında bir tarihin izlerinin yattığı ama yaşayanların farkında olmadığı 39 sokakla Damlacık Buluşmasının sonuna geldik.

Eski evlerin birinci katlarının iş yeri olarak kullanılan üst katlarında ise cumbaların, pencere işlemelerinin, kafeslerin, oymalı pencerelerin olduğu yapıları seyrederek Kemeraltına doğru iniyoruz. Son noktayı 1875 yılında yapılmış hemen arkasında girişi kapatılmış tüneli ve tarihi yapısı ile Naturzade Camisinde koyuyoruz.

Ayaküstü gelecek gezinin Bornova bölgesinde olabileceğini görüşüp ‘eskiyi yakalama, kökümüzü arama, tarihi yâd etme’ gezilerimizden birisini daha tamamlıyoruz. Hedef karnımızı doyurmak üzere bir esnaf lokantası ve sonra bir fincan kahve ama kırk yıl hatırı olanından ve fincanda pişeninden. Sokak çalgıcılarının kıvrak nağmeleri eşliğinde ilerliyoruz yorgun ama mutluyuz… 11.01.2014

Comments (1) »

BİR KAÇ SAATTE KARS

Bir kaç saatte Kars hakkında bilmek istedikleriniz. O soğukta içinizi ısıtacak güzellikte Ceyhun Balcı’nın kaleminden bir gezi yorum. Aşağıda ki linkten okuyabilirsiniz.

http://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2014/01/09/bir-kac-saatte-kars/

 

Leave a comment »

SEFERİHİSAR MANDALİNA BULUŞMASI

SEFERİHİSAR MANDALİNA BULUŞMASI

Pek çok defa gittim Seferihisar’a, Sığacık’a hele “Yavaş Şehir” ile taçlandırıldıktan sonra bir başka gözle bakmaya ve değerlendirmeye başladım bu güzel beldeyi. Ama her seferinde Yavaş Şehir için Sığacık Mahallesi evet ama Seferihisar merkez biraz zor geldi bana. Hele son ziyaretimizde yani bu günkü gezi esnasında Belediye Başkanı ile yaptığımız söyleşiden sonra anladım ki sadece yerel yönetimin katkısı, çabası yetmiyor “Yavaş Şehir” olmaya yerel halkında benimsemesi, destek vermesi ve kriterleri uygulaması lazım. Ama hayli yol aldıkları kesin hele Başkanın biz “Müslüman mahallesine salyangoz sattık” benzetmesi işin zorluğunun yanında elde edilen başarı ve Türkiye’de 8, KKTC de bir ilçenin daha “Yavaş Şehir” unvanını kazanması gelinen noktanın açık göstergesi.

Söze biraz ortadan girdim galiba bu ‘Mandalina Buluşması’ da nereden çıktı der gibisiniz. En iyisi baştan başlayayım. Önce bu organizasyonu yapan “Grup İzmiriz” den bahsedeyim sizlere. “İzmir’de İzmir için bir şeyler yapılmalı diye düşünen İzmir Sevdalılarının oluşturduğu grup;  “İzmir’e sevdalıysanız, bu kentin hoşgörülü ve zengin geçmişini, yaşanılası geleceğe bağlayan köprünün bir parçası olmak için sizde aramızda olmalısınız” diye davet edince ben ve eşim grubun üyesi olduk. ‘İzmir’, ‘sanat’, ‘kültür’,ve ‘turizm’ olmak üzere dört kavram üzerinde yoğunlaşacağını belirten ve platformda nitelikli konferans, panel, sempozyum, çalıştay, gezi ve benzeri etkinlikler düzenlemeyi kendine görev edinen grubun etkinliklerinden birisi bu “Seferihisar Mandalina Buluşması”. Ancak ilki değil daha önce Yaşar Ürük beyin sunumuyla “Frenk Sokağı” söyleşisi ve Orhan Beşikçi beyin rehberliğinde “Basmane Gezimiz” var.

Gelelim Seferihisar Mandalina buluşmasına; planlandığı gibi biz Karşıyaka Kadın Hakları heykeli önünde saat 09.25 hazırız ve hiç sektirmeden Semra Hanımın liderliğinde otobüsümüz geliyor. Bakıyoruz eski dostlardan kimler var Zuhal hanım ve Okan abi burada daha sonra onlara Orhan ve Yaşar beylerde katılıyor ve son duraktan sonra Yaşar Ürük bey gezi hakkında bizleri bilgilendiriyor. Gezi arkadaşlarımızı tek tek tanıtıyor kim kimdir ne iş yapar. Görüyorum ki bilgi ve görgü düzeyi oldukça yüksek bir ekiple beraber olacağız ve hepsi de “İzmir Sevdalısı”. Seferihisar adının nerden geldiği ve bu şehrin kuruluşu ile ilgili bilgileri anlatıyor. Öğreniyoruz ki bu şehrin adı bilindiği ve anlatıldığı gibi eski bir Pers Komutanının adına kurulmuş bir şehir değilmiş ki bu bilgiyi daha sonra Kent Araştırmacısı İlhan Pınar beyde Teos’da bilgi verirken tekrarlıyor. Peki, nereden gelmiş Seferihisar adı. Aslı şuymuş ilk adı Sivrihisar mış Ankara yakınlarında ki Sivrihisar ile karışınca 1910 lu yıllarda burası olmuş Seferihisar. Düzce köyündeki medrese ile Osmanlının ilim, irfan yuvalarından birisi imiş. Bu bilgiler ve hoş sohbetlerle Seferihisar’a geliyoruz ve bizi Belediye’de bekleyen Başkan Tunç Soyer beyle kısa bir söyleşi yapıyor soru ve cevaplardan sonra anı fotoğrafı ile Başkana veda ediyor ve rehberimiz arkeolog Mehmet beyin rehberliğinde Teos’a doğru yola çıkıyoruz. Programın devamında ‘Sığacık Pazarı’ ve son olarak ‘Mandalina Buluşması Şenlik Alan’ı var.

Mandalina, portakal ve limon bahçelerinin görüntüsü eşliğinde Sığacık’a doğru yol alıyoruz. Mayıs ayında insanı sarhoş edecek şekilde buram, buram kokan mandalina çiçekleri artık olgunlaşmış birer meyve olmuş ve dallardan öbek, öbek yollara sarkıyor…

İlk durağımız yol üzerinde ki Karagöl; araçtan inip birkaç yüz metre yürüyeceğiz ama yol kenarında ki mandalinalar tatlarına bakmazsak sanki darılacaklarmış gibi bir hisse kapılınca kul hakkı bir deyip hakkımı alıyorum. Sonra da gerisi geliyor tabii ki. Sığacık’a 3 km mesafede ki göl adı gibi kapkara. Antik taş ocağı olduğunu gösterir üzerinde yazılar olan siyah ve gri mermerler bölgede sere serpe duruyor. 100 metre çapında ki gölün hemen kenarında ki balıkçılar onlarca oltasını birer, birer küçük direkler üzerine bağlamışlar ve uzaktan balıkların vurmasını beklerken hem mangal sefası yapıyor hem de güneşleniyorlar.  Rehberimiz Mehmet beyin anlattıklarına İlhan beyin ilavesi ise Evliya Çelebi den. ‘Tılsımlı Göl’ de denirmiş Karagöl’e ve bunu hikâyesini anlatıyor ‘Derviş ve gölde ki hazine’.

Bu arada bölgede ki taşlardan parlak yeşil olanların ‘Serpantin’ olduğunu ve antik çağda ok ve baltaların ucunda kullanıldığını Akın beyden öğrenince küçük bir parça alıyorum benim ilk insanının yaşadığı Güney Afrika’dan getirdiğim taşın yanına koymak üzere.

Sığacık limanının kenarından Akkum plajlarına doğru yöneliyor ve oradan Teos’a varıyoruz.

‘Teos’;  1862 yılında başlayan ve aralıklarla 1996 yılına kadar devam eden arkeolojik kazılar 2010 yılından itibaren yeniden başlamış ve M.Ö 1000 tarihinde kentte yaşamın olduğu ortaya çıkarılmış.  Ancak kentin en güçlü olduğu zaman Yunanistan’dan kaçanların kurduğu ve geldiklerinde bölgede Karya’lıların olduğu ve kendi egemenliklerine kattıkları zamanmış… Zamanla kent Foça (Fokai) ile Didim (Milet) arasında ki 12 İon kentinden biri olmuş. Kentin en büyük özelliği içinde barındırdığı şair, müzisyen, tiyatrocu ve şarkıcılardan oluşan sanatçı bir çevreye sahip olmasıymış. Kentin bu özelliğinden dolayı kentin koruyucu tanrısı, ‘Dıonysos’ sanat, eğlence ve şarap tanrısı adına tapınak inşa edilmiş. ‘Dıonysos Tapınağının’  bu gün bir bölümü ile ortaya çıkarılmış. Tanrıya sunulan armağanlar tapınak dışındaki alana yerleştirilir, tapınağın kapısı açılarak güneşin tapınaktan içeri girmesi ile tören yapılır ve armağanlar tanrı adına rahipler tarafından kabul edilirmiş. Rehberimiz bu hikâyeyi anlatınca tapınakta rahip olmak varmış dedim kendi kendime. Ekmek elden, su gölden, şarap Teos’lulardan. Kim bilir armağanlarda neler var? Bu arada bir de katkı geliyor rehberimizin anlattıklarına grup arkadaşlarından ‘Dıonysos bir geçtiği yerden geçmezmiş’ hah diyorum ne de olsa şarap tanrısı tanrı hep sarhoşmuş. Yok, yanılmışım gezginmiş hep başka yollardan geçermiş. Dıonysos’la ortak bir özelliğimiz meydana çıkıyor. Ben de gezerken aynı yoldan geri dönmeyi aynı yerden iki defa geçmeyi tercih etmem. Güzergâh değişik olmalı ki daha çok yer göreyim.

Neyse bilgileri dinlemeye devam, tapınağın hemen arkasında bir bölümü sağlam diğer bölümleri çeşitli inşaatlarda ve kalenin yapımında kullanılmış olan ‘Surlar’ 6 km uzunluğunda ve İskender döneminde yapıldığı tespit edilmiş ve bu surların içinde yaşayan nüfus 25-30 bin kişiymiş.

Meclis Binasına doğru ilerlerken bölgede ki zeytin ağaçlarının ilginç kıvrımları ile devasa gövdelerini fotoğraflıyorum. İleride ki hayalime ilk adım olarak bir öykü ve fotoğraf sergisi!

‘Meclis Binası’, tapınağın doğusunda kentteki en iyi korunmuş ve kullanılabilir tiyatro formatında bir yapı. Üstünün açık veya kapalı olduğu tespit edilememiş ancak Odeon, Müzik Sahnesi olarak da kullanıldığı değerlendirilmekte imiş Meclisin karşısında kentin Agorası var. Agoranın ortasında ise ‘Apollon Tapınağı’ olarak tahmin edilen yükselti ise yeryüzüne çıkarılmayı bekliyor. . Meclis Binasının hemen üstündeki Çitlembik ağacı kaç yaşındadır bilmiyorum ama duruşu, gösterişi ve bölgeye hâkimiyeti ile bundan sonra burada yapılacak pek çok etkinliğe şahitlik yapacağına eminim.

Tarihte ki yolculuğumuz devam ediyor ve güneye doğru hafif bir yükselti ile çıktığımız tepede sahne ve kulis bölümleri korunmuş seyirci bölümleri ise kısmen yok olmuş 6 bin kişilik ‘Tiyatro’ ile karşılaşıyoruz. Tiyatronun üst seyirci bölümü Asos da ki kadar olmasa da deniz manzarası ile sahnelenen etkinliği beğenmeyenler için harika bir hayal âlemi sunuyor.

Teos’ta daha gezilecek Sarnıç, Akropol, Gymnasıon, Liman ve Kilise var ancak bizim zamanımız bu kadarına el veriyor ve saat 14 30 olmuş acıktık. Kalan bölümleri bir başka zamanda gezmek üzere Teos turunu tamamlıyoruz.

Sığacık pazarı bizi bekliyor araca biniyor ve Sığacık’a doğru yola çıkıyoruz. Seferihisar’ın Mahallesi olan ‘Sığacık’ bir liman bölgesi. Her ne kadar yeni yapılan Marina denizin bir bölümünü kapamış ve halkın denizle buluşmasını engellemişse de kalenin kuzey kapısı bu buluşmayı sağlıyor. Geçmişi Selçuklulara kadar dayanmakta olan kale Padişah Kanuni Sultan Süleyman tarafından Rodos seferine hazırlık olması bakımından lojistik bir üs olarak inşa edilmiş ve bu günkü halini almış. Kalenin sınırları içersinde ki evler eski yapısal özellikleri ve her hafta Pazar günü kurulan yöresel Pazarı ve kalenin iç avlusunda yapılan kültür sanat etkinlikleri ile ayrı bir özelliğe sahip.

Yaşar beyin Sığacık için bize verdiği serbest zaman 1 saat hem yemek yiyecek, hem pazarı, hem marinayı gezeceğiz. Hanıma soruyorum onun aklı keşkek yemekte benim aklım rakı balıkta orta yolu buluyoruz. Keşkek paket yapılıp eve gidecek süratle Liman Lokantasına yöneliyoruz ve hayatımın en süratli rakı lamasını yapıp kendimizi pazara atıyoruz. Daha doğrusu Şule hanım atıyor ben limanı fotoğraflarken bir anda kayboluyor Pazar girişinde buluştuğumuzda keşkek kurtarılmış yanına bazlama, yaprak sarma ve aşureyi yedeklemiş onları sırt çantama yerleştirip dolaşmaya başlıyoruz. Karnımız tok, sırtımız pek. Sebze, meyve, ot, çörek, börek, keşkek, tatlı, mantı, gözleme, yiyecek, içecek her şey yöresel. El emeği, göz nuru patikler, hırkalar ve daha neler neler takılar, incik, boncuk giysiler kısacası bu pazarda ne ararsan var, bu pazarda hayat var ve biz bu hayatın tadına pek çok defa vardığımız için kısa bir turla tekrar görüşmek üzere otobüse doğru yol alıyoruz. Aklım aşurede ve otobüste midemde ki yerini alıyor damağımda güzel bir tat bırakarak.

Belediyenin Mandalina Şenliğinde düzenlediği etkinliklere katılmak üzere şenlik alanına geliyoruz. Pazar yeri dolu bir tarafta üreticiler sebze ve meyvelerini satarken sahnede Mandalina Güzellik Kral Kraliçesinin seçimi var. Hemen pazarı turluyoruz mandalina ve nar alıp alışverişi tamamladıktan sonra bir çay içimi mola verip şehir meydanına doğru yürüyoruz. Bir çayda burada ki kahvede sonra bir çarşı turu ve ‘Mandalina Buluşmasının’ sonu.

Bir hafta sonunu mutlu ve güzel insanlarla tarihle iç içe geçirmenin keyfi ile geriye dönüş. Teşekkürler İzmir Sevdalısı dostlar, teşekkürler Grubum İzmiriz yönetimi. Bir defa ki etkinlikte buluşmak üzere kalın sağlıcakla. 17.11.2013

Bir başka Seferihisar yazısı;

https://alasehirli.wordpress.com/2010/05/21/seferhisar-sigacik-yavas-sehir-turu/

 

Leave a comment »

SAKIZ ADASI

SAKIZ ADASI

Sakız Adası ile ilgili her türlü bilgiye ulaşabileceğiniz link;

http://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2013/10/17/sakiz/

Leave a comment »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.