Archive for Geziler

GÖLLER BÖLGESİ TURU

GÖLLER BÖLGESİ TURU
Devre arkadaşlarımızla bu yıl ki toplantımızın rotası Antalya olunca tur operatörümüz Mehmet Cengiz teklif etti. Burdur da buluşalım, Isparta’ya geçelim Göller Bölgesi turu yapalım sonra ver elini Antalya. Düşünmeye bile fırsat kalmadan programı ve konaklama rezervasyon işlemlerini gönderdi o zaman ver elini Burdur dedik çıktık yola eli boş gitmek olmaz önce Alaşehir’e uğrayıp üzüm ve pekmez ikmalimizi tamamlıyor şimdiye kadar yaptığımız en pahalı kahvaltıdan sonra Denizli ye doğru yola çıkıyoruz.
Denizli şehir merkezine girmeden Afyon yolundan 30 km ötede Honaz ilçesine bağlı Kaklık’ a ulaşıyoruz. Büyük bir yer altı deresinin tavanında oluşan bir çökme sonucunda meydana gelen “Kaklık Mağarasının” dışında hissettiğiniz kükürt kokusu sizi rahatsız etse de içeri girdiğinizde bu koku neredeyse yok oluyor. Küçük Pamukkale denilen mağaradaki travertenler mağara yakınında bulunan hamamdan akan pınar sularının şelale şeklinde mağaraya akması sonucunda oluşmuş mağaranın içinde ayakkabılar elimizde dolaşıyor hayranlıkla seyrettiğimiz sarkık ve dikitleri fotoğraflayıp Acı Göle doğru yola çıkıyoruz. Ama Acı Göl hakikaten acı olmuş ortada göl yok çok uzakta görülen bir mavilik için yolumuzu değiştirmiyor ve rota Dinar üzerinden Burdur.
Mehmet gelmiş ve yerleşmiş bile iki gece kalacağımız Burdur’da hemen kısa bir plan yapıyor ve Burdur sokaklarında yürüyüşe çıkıyoruz. Son derece modern bulduğum şehir de ilk durak Valiliğin yanında ki “Burdur Anıtları” Türklerin Orta Asya dan çıkışından bu güne kadar gelişen tarihin sembolize edildiği heykellerden sonra ertesi gün yapacağımız turun öncesinde keşif yapıyoruz.
İkinci gün yoğun bir programımız var. Burdur Arkeoloji Müzesi ile başlayan turumuz 17nci yüzyıldan kalma, ahşap işlemeleri ile harika Taş Oda Konağında kısa bir kahve molası ile Saat Kulesi ve Ulu Cami ye devam ediyor. Yaya yaptığımız bu turdan sonra aracımızla yolda Burdur Gölünü görüntüleyerek Hacılar yolundan Yaraşlı Gölü ve Salda Gölüne gidiyoruz. Yaraşlı gölü de Acı Göl gibi çekilmiş. Cumhurbaşkanının eşi Emine Hanımın ziyareti ve yapılacağı ilan edilen Millet Parkı ile gündeme gelen Salda Gölünde mavinin her çeşidini görebilirsiniz. Krater gölü olan ve akıntısı olmayan göl sessiz ve sakin haliyle insana huzur veriyor. Karşıda çam ağaçlarının altında hamağa kurul saatlerce gölü seyret ne dert kalır ne de tasa. Ama yarın yapılırsa Millet Bahçesi açılırsa yandaş Butik Otel, yandaş kıraathane ne keyf kalır ne de seyir deyip rotayı Antalya yolunun 13ncü km sinde ki İnsuyu Mağarasına çeviriyoruz. 1200 m. Yükseklikte, 597 m uzunluğunda, kalker kaya yapısının zamanla erimesi ve aşınması sonucu, içinde 1 metresinin 10-15 bin yılda oluştuğu sarkıt ve dikitler meydana geldiği irili ufaklı 9 göl bulunan mağaranın çıkışında kısa bir dinlenmeden sonra hedef ünlü Burdur Şişini yemek üzere Toros Lokantası. Burada sözü Tripadvisor yorumcusu Mehmet’e bırakıyorum. “Çok Beğendim. 21 Ekim 2019 akşamı yemeği burada yedik iki sokaktan görülüyor çok büyük bir mekân. Biz Burdur köftesi yedik güzeldi porsiyonu az çoğaltılırsa iyi olur peynirli pide çok güzel olmuş salata ve mezeler güzel burayı beğendim.” Gurme olarak ben de birkaç ilave yapayım Şiş klasik Adana kebap şekline benzese de kıymanın sadece tuzla ovulmasıyla oluşan köfte harcının kısa, ince şişe dizilerek mangalda ızgara yapılıp pide üzerinde servis ediliyor. Asıl yenilmesi gereken ise Beyaz peynir ve cevizin iç olarak kullanıldığı hamurun üzerine susam dökülen ve tere yağla yağlanıp servis edilen pideyi kesinlikle tavsiye ederim… Bugünlük bu kadar, yarın ola hayrola…
Burdur’dan Isparta’ya gideceğimiz üçüncü gün turumuza Kavaklı Rum Ortodoks Kilisesinden dönüştürülen Burdur’un Kemer İlçesi Elmacık Köyü’nde yapılan fosil kazılarında ortaya çıkan dev bir file ait iskelet ile tarih öncesi canlılara ait kalıntıların sergilendiği Tabiat Ve Doğa Tarihi Müzesi ile başlıyoruz. Isparta dağ yolunu takip ederek ulaştığımız yanardağın kraterinde meydana gelen Gölcük Gölü ile ilgili değerlendirmeler Mehmet den “22 Ekim 2019 günü Isparta’ya giderken bu milli parkı gezdik araca 18 TL alıyorlar. Gölün kenarında ki yoldan çevresini gezdik kıyısına indik kalabalık yoktu. Göl çok güzel çevresi yemyeşil piknik masaları var. Kır restoranda çay içtik bir şeyler atıştırdık burası aynı zamanda düğün salonu olarak da kullanılıyor.” Gölün kenarında dolaşırken dikkatimi çeken ağaçları inceleyince gördüm ki bunlar Elma ağacı kısa bir duruş, keşif ve sonuçta her şeyi ile doğal olan elmalar giriş masrafımızı karşılamış oldu.
Sonraki durağımız ise Aglasun İlçesinin kuzeyinde yer alan Sagalassos Antik Şehri Harabeleri. Dik ve virajlı yoldan kente ulaşmaya çalışırken düşünmeden edemiyoruz Ne işiniz vardı bu tepeler de? Ağlasun’un (Burdur bölgesi) 7 km kuzeyinde yer alan Sagalassos, batı Torosların batı kolunda, Ağlasun Dağları’nın güneye bakan dik yamacına iskân edilmiştir. Geçmişi milattan önce 3000 yılına dayanan ve UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi’ne 2009’da giren Sagalassos’un, 5 bin yıllık sokaklarında tarihi yolculuğa çıkıyoruz. Deniz seviyesinden bin 750 metre yüksekte, bir kartal yuvasını andıran derin vadilere hakim kent, binlerce yıldır antik suyun aktığı ve halen akan Antoninler Çeşmesi, agoraları, Roma hamamları, Macellum yapısı, üzerinde dans eden kızlarla bezeli Heroon yapısı, kütüphanesi ve yaklaşık 9 bin kişilik tiyatrosuyla göz kamaştırıyor. Yolu Burdur’a düşenler mutlaka bu kenti görmeli diyerek Isparta’ya doğru yolumuza devam ediyoruz.
Isparta’da ilk durağımız Kutlubey Ulu Camii, şehir meydanında şehrin iki sembolü Süleyman Demirel ve Gül heykellerini gördükten sonra kısa bir çarşı turu yapıyor, köylü pazarından alıç aldıktan sonra kapağı valiliğin hemen arkasında ki Kebapçı Kadir’e atıyoruz. Mevsimine göre kuzu, erkeç veya oğlak etinin şişe takılarak fırın duvarına dik olarak asılıp çalı kökü odunuyla 2 saat alev 1 saat korda fırının içerisindeki bakır sahanlardaki suyun buharı ile pişirilen meşhur Isparta Fırın Kebabı. Kebap olurda pilav olmaz mı?Tatlı soğanın halka halka doğranıp karabiber ve tuz ile ovularak bakır kazanların altına konur. Üzerine haşlanmış nohut ilave edilir. Nohutun üzerine önceden haşlanmış kuzu kaburgalarının etlerinin didilerek üzerine takviye olur. Bunun üzerine dolgun pirinçler ıslatılıp temizliği yapıldıktan sonra bire birbuçuk ölçeğinde pirinç ve et suyu ilave edilerek hazırlanan Kabune Pilavı yanında yayık ayran. Final ise İrmik Helvası….
Turun son gününde kahvaltıdan sonra ekip eşyaları toplarken ben fotoğraf makinamı alıp karşı sokağa gidiyorum Camisi, Barla ve Nur pazarı ile adı Nur olan sokaktaki Saidi Nursi Evinin kapısını çalıyorum. Saidi Nursi’nin yaşadığı müze evi dolaşırken fark ediyorum ki burası aynı zamanda bir dergâh, evi dolaşırken sohbete davet ediliyorum, anlatıyorlar hazretlerini, yollarını ve müritlerini. Merakımı gidermiş olarak çıkarken evden anlatılanlarla bildiklerimin arasında ki uçurumu değerlendirdiğimde tarikatların yapısını ve yayılmalarını bir defa daha anlıyorum.
Antalya’ya doru yola çıkıyoruz ilk durağımız İslamköy de Süleyman Demirel Külliyesi ve Anıt Mezarı (http://www.demirelvakfi.org/muze.html) ‘’Okuduğumuz okul kerpiç bir bina idi. Altı boş, üstünde ise üç oda vardı. Bunları sınıf olarak kullanırdık. Alttaki boşluğa köylü hayvan kapatırdı. Yani altta hayvanlar bağrışırken, üstte de çocuklar cıvıl cıvıl okumaya çalışırdı.’’ İşte doğduğu İslamköy’de böyle bir ortamda okuyan, 1965–1993 tarihleri arasında yedi farklı hükûmette toplam 10 yıl 5 aylık bir süreyle başbakanlık görevinde bulunan Türkiye’nin 9ncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel vefat edince köyünde anıt mezara gömülmüş. Anıtmezar Barajlar Kralı unvanına uygun şekilde inşa edilmiş, burada ki 9 gölet 9ncu Cumhurbaşkanlığını anlatıyor. 16 dönüm üzerine kurulu külliye ise ailesi ve kardeşlerince Demirel’in anısına oluşturulmuş. Müze binasının 8 kubbesi var. Kubbelerden büyük olanı Demirel’in cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemi, diğer 7 kubbe ise başbakanlık yaptığı dönemleri simgeliyor. Kütüphanede Demirel’e ait 46 bin kitap, 6 bin teyp/video kaydı, 120 bin fotoğraf, 32 bin gazete ve dergi, 6 milyon belge var. Süleyman Demirel’in hayat hikâyesi, imkânsızlıklar içindeki bir köy çocuğunun, okuyarak başbakanlığa, cumhurbaşkanlığına kadar yol alabileceğini gösteren bir hikâyenin sergilendiği Külliye mutlaka görülmeli derim. Mehmet Cengiz’in değerlendirmesi ise şöyle “22 Ekim 2019 günü İslamköy’de bu külliyeyi gezme şansı bulduk Demirel’in doğduğu ev müze olmuş her yer tarih ayrıca harika bir müze yapılmış tüm hediyeler resimler her şey orada sergileniyor külliye çok güzel olmuş sonra kabrine gittik dua ettik buraları mutlaka görün.”
Eğirdir Gölü’ne doğru yolumuza devam ederken Süleyman Demirel hakkında konuşuyoruz ama aklımızda tek şey var gölde balığı nerede yiyeceğiz. Göl kenarında turumuzu tamamlayıp kapalı olan Ayastafonas Kilisesini dıştan görüp göl kenarında manzarasını ve konumunu beğendiğimiz Balıkçı Mustafa’nın Yeri Yeşil Ada Restoran’a oturuyoruz. Masamızın etrafı kedi, tavuk ve horozlarla çevrilirken sahilden ördeklerin sesi bize eşlik ediyor. Başlangıçta yaprak sarma, yoğurt, peyniri, harika sotelenmiş tere yağda Kerevit, sonrasında nefis bir salata eşliğinde levrekle yemeğimizi noktalarken bu lezzetlerin hakkını iki duble rakı ile veremediğimiz için üzgünüz. Balıkçı Mustafa’ya bu nefis lezzetler için teşekkür ederek kahve molasını Askeri Gazinonun sahilinde verip yolcu yolunda gerek diyerek Kovada Gölüne doğru yola çıkıyoruz. Milli Parkta yaya turumuz esnasında karşılaştığımız gelin ve damatlara tebriklerimizi iletip turumuzun son bölümünü tamamlayarak Antalya Karpuzkaldıran kampına varıyoruz
3 günlük turun dinlenmesi 9 gün. Yorgunluğumuzu giderecek zamanımız oldukça fazla Antalya da gezilecek yerlerde var programımızda. Üç kapı, Kale İçi, Etnografya Müzesi, Saat Kulesi ve Yivli Minare Camisi turundan sonra Mehmetçik Kahve de verilen kahve molası ile bir günü bitiriyoruz. Diğer günler tabii ki Ekim ayının son günlerinde parlayan güneş ve deniz.
Geceleri mangal da keyif de ocakçılar ben ve Necati, hazır yiyiciler ise Kasım yani KÇ, Memedim, Cafer ağam, Osman ve hanımlar. Kampın kısıtlı imkânlarından kurtulmanın yolu ise balık pişiricisi Komaşlı Süleyman ile “rakınızı ve dostlarınızı alın gerisini bize bırakın” sloganı ile nefis mezeleri, balıklarına eşlik eden canlı müzik programı ile Soros Balıkçısı. Tabii kampların olmazsa olmazı toplu akşam yemeği organizasyonu…
Sayılı günler çabuk geçiyor. 12 gün olmuş bile İzmir’den ayrılalı vedalaşma öyle hüzünlü değil, keyifler yerinde, yeniden buluşmanın programlarını takip etmek üzere yola düşüyoruz yine Denizli de ki pide molasından sonra Alaşehir’de bağda günün yorgunluğunu eltimgilin hazırladığı lezzetlerle atıyoruz. Cafer ağam Salihli’ye devam ederken biz Kasımla ertesi günü kahvaltıdan sonra İzmir’e hareket ediyoruz… Bir başka tur da bir başka güzelliklerde buluşmak üzere kalın sağlıcakla… 9.12. 2019

Comments (1) »

KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİNDEN BİR KAÇ SATIR

KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİNDEN BİR KAÇ SATIR
NEDEN KUZEY KIBRIS, NEDEN KIBRIS
1960 yılında adanın Türk ve Rum iki halkı arasında ortaklık temeline dayandırılan uluslararası antlaşmalar uyarınca kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, Rumların 1963 yılından itibaren başlattıkları ayrımcı politika ve Türk tarafına uyguladıkları vahşete varan saldırılar nedeniyle her an çıkacak bir savaşın beklentisi ile varlığını sürdürdü. 1967 de Türk köylerine yapılan saldırılar Türkiye’nin havadan yaptığı müdahale ile durdurulurken 1974 yılında ise bıçak kemiğe dayanıyor Türkiye garantör devlet olarak 20 Temmuz 1974 günü Barış Harekâtı ile Kıbrıs’a çıkıyordu.
Harekâtın başarıyla sonuçlanmasının ardından tarihsel süreç içerisinde ”Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi”, ”Kıbrıs Türk Yönetimi” ve “Otonom Türk Yönetimi” olarak adlandırılan yönetim yerine 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu.
Önce taraflar arasında, bir yıl sonra Viyana’da BM gözetiminde Kıbrıs Türk ve Rum tarafları arasında varılan nüfus mübadele anlaşması uyarınca Rumların güneye, Türklerin de kuzeye geçmesi sonucu adada homojen iki kesim meydana geldi.
15 Kasım 1983 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Meclisinde yapılan olağanüstü oturumda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) kuruluşu ve bağımsızlık bildirisi oy birliğiyle onaylandı. KKTC’nin kurulmasıyla Kıbrıs Türk halkının kendi kaderini tayin etme hakkı, bağımsızlık mücadelelerini devlet olgusuyla dünyaya ilan etmiş oldu.
KKTC bağımsızlığını ilan ettikten sonra Türkiye, Pakistan ve Bangladeş tarafından tanınmış, daha sonra gelen baskılar üzerine Pakistan ve Bangladeş de bu kararlarından vazgeçmişlerdir. Türkiye dışında resmen tanıyan yoktur “de facto”(fiili) olarak kabul edenler vardır. Uluslararası toplum tarafından Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti halen “de jure”(hukuki) olarak Kıbrıs Cumhuriyetine bağlı olarak kabul edilmektedir. Bazı devletler ve uluslararası kurumlar, KKTC yetkililerini Kıbrıs Türk Toplumu yetkilisi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanını ise Kıbrıs Türk Toplumu Lideri olarak anmaktadırlar.
BM Genel Sekreteri Kofi Annan, 2002’de “Annan Planı” olarak da bilinen “Kıbrıs Sorununa Kapsamlı Çözüm Temeli” belgesini ortaya koydu. Denktaş ve o zamanki Rum lider Tasos Papadopulos, “Annan Planı” çerçevesinde çeşitli görüşmeler yaptı ve plan 24 Nisan 2004’te iki tarafta referanduma sunuldu.
Rum halkının yüzde 75,83’ü planı reddederken, Kıbrıs Türk tarafı kendileri için getireceği pek çok zorluğa rağmen yüzde 64,91 çoğunlukla plana “evet” dedi. Buna rağmen referandumun hemen ardından 1 Mayıs 2004’te Rum yönetimi, adadaki diğer ortak yok sayılarak “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında AB’ye tam üye yapıldı.
O günden bu güne liderler arasında ve BM nezdinde yapılan görüşmelerden sonuç çıkmazken Magusa da kapalı Maraş bölgesinin açılacağı haberleri ile yeni bir sürece girilmiştir.
Yukarıda ki kısa bilgileri vermemin nedeni kısa bir tarih bilgisi yanında bir noktaya dikkati çekmektir…; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin ilan edildiği 1983 tarihinde Paşaköy de28 nci P. Tüm. Mu. Tb. Komuta Muhabere İşletme Bölük Komutanıydım. O günü yaşayanlardan ve sınır boyunca görev alanlardan biri olarak bu mutlu gününün gururunu yaşadım. Tanınmasa da, ekonomik zorlukları olsa da, siyasi çekişmelerle Türk hükumetleri ile sorun yaşasalar da Rum yönetiminden ve vahşetinden uzak bir yaşamları vardı.
Ancak daha sonra özellikle son gittiğimde bir konu beni rahatsız etti. Devletin adı resmen “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” idi ama turizm broşürlerinde bu isim hiç kullanılmaz ve yayınlar “Kuzey Kıbrıs” olarak basılırken, hatıralık eşyaların tamamı ise Cyprus/Kıbrıs olarak pazarlanıyordu. BM de kabul edilmeyen ve hiçbir ülke tarafından tanınmayan KKTC bunu kendi içinde de benimsemiş olmalı ki Türk Cumhuriyeti unvanını kaldırmış olmalı. Kendisini turizm alanında uluslararası bir ülke olarak kabul etmeyen ve Kıbrıs’ın kuzeyinde bir bölge olarak kabul eden bu yöntem ne derece doğrudur? Bunun cevabını siyasilere soramadım ama turizmden para kazananlara sorduğumda hiç de dikkat etmediklerini ve pek de umurlarında olmadıklarını gördüm.
Eğer Kıbrıs Türk toplumu adada belirli bir statüye sahip olmak, bunu sürdürmek ve bağımsız bir devlet olarak yaşamak istiyorsa adına ve cumhuriyetine sahip çıkmalıdır. Yoksa Rumların ve BM in ayak oyunları ile bir bilinmezde bir de bakarlar ki “Annan Planının” belirsizlikleri içinde yok olup gitmişler…
DİPKARPAZ’IN EŞEKLERİ
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde iki yıl görev yaptım hemen hemen tüm bölgeyi gezdim daha sonraları birkaç defa turistik seyahat yaptım fark ettim ki KKTC ile ilgili hiç gezi yazısı yazmamışım. Kısmet bu gezideymiş. Yine bir Mehmet Cengiz organizasyonu Gazi Magusa da Orduevinde 10 günlük (24 Eylül- 2Ekim) bir tatil. Deniz, kum, güneş, rakı, balık, et ve de Dip Karpaz’ın eşekleri…
Satırın başı iyi de bu eşekler nereden çıktı dediğinizi hissediyorum. Güney Afrika da safari yaptım, fil ailesi tarafından kovalandık, aslanları yemledik, çitalarla hoş sohbet ettik, zürafalara yol verdik, maymunlardan çantayı zor kurtardık, ama eşekler tarafından yolumuz kesilmedi…
Magusa’nın kuzeyinde en uç bölge olan Dip Karpaz da Zafer Burnu yolunda, yolunuz eşekler tarafından kesilirse hiç şaşırmayın tek kurtuluşunuz var yanınızda ki yiyeceklerden onlara ikram etmeniz. Eşek cenneti diyebileceğimiz bölgede hür yaşayan eşekler, yol kenarında para isteyen dilenciler gibi araçların önünü kesip adeta haraç alıyorlar. Öyle ki açık camdan kafalarını içeri uzatmaya kadar vardırıyorlar işi.
Siz siz olun bu bölgeye giderken yanınıza havuç veya keçiboynuzu alın ve eşekleri besleyin yoksa “ha de gımıldannn” geçelim deseniz de istiflerini bozmuyorlar. Yolda kurtulsanız bile birkaç kilometre ötede Apostolos Andreas Manastırı çevresinde bu sefer aracınızdan inince sizi karşılıyorlar. Kısaca kurtuluş yok…
İyi de bu bölgeye nasıl gideceğiz ne yeyip içeceğiz. Önce tarifeli otobüs, minibüs yok. Ya kendi aracınla, ya da kiralayacağınız araçla. Bizim ki 20 kişilik midibüs Turcu Osman’dan kiralık. Hedefimiz Dip Karpaz da Rum kahvesinde kahve içip Zafer Burnunda denize girmek ve akşam rakılaması yapmak.
Daha önce gezdiğimiz için Magusa kalesini, Barnebas Manastırını pas geçiyoruz. Salamis Harabeleri cazip gelmiyor Kantara Kalesine uzaktan selam verip devam ediyoruz. Türk tarafının Maraş’ı diyebileceğim İskele bölgesinin oteller, villalar, lokantalarla kaplı ama deniz tarafı olabildiğince yeşil ve boş bırakılmış sahil şeridini seyrederek yol alırken Cafer ağam yolda kavuncu arıyor. Girne’de yediğinden tad alamayınca rakının ziyan olduğunu ve rakıya ayıp olduğunu düşünüyor. Hele Girne de yol üzerinde tezgâhtakilerden almadığına bin pişman. Osman abim ise rüyasında kavun görüyormuş. Bir ara gözleri parlıyor Osman la Cafer in “aha diyor kavun, durdurun arabayı” cevap “herbokolog” Maho’dan geliyor “iş yok, tipleri bozuk.” Yeni Erenköy de markette den ise aldığımız yolda eşeklere vermek üzere havuç…
İlk molamızı verdiğimiz “Slow Food Mehmetçik” her hafta Pazar günü yöresel bir ürünün pazarlandığı etkinlikte bu haftanın ürünü “Bal.” Dolaşıyor, alışveriş ve tadımlardan sonra kahvelerimizi içmek üzere Türk ve Rumların beraber yaşadıkları Karpaz da Rum kahvesinde ikinci molamızı veriyoruz. Hemen kısa bir köy turu yapıp birkaç laflamadan sonra soruyorum bizimkilere “Perşembe günleri berberler neden kapalı” çıt yok. Berberler hafta içi her gün çalıştıkları için ihtiyaçlarını görememekten şikâyet edince böyle bir karar alınmış. Perşembe öğleden sonra berberlere resmi tatil…
Altınkum sahilini kuş bakışı fotoğraflayıp demir kapıdan geçerek Zafer Burnuna gideceğiz ama gidemiyoruz yukarıda anlattığım eşekler yolu kesmiş ve kapı da ki satıcıdan alacağın keçiboynuzunu ikram etmeden de yolu açmıyorlar. Biz kapıdan, pencereden havuç ikramı ile yolu açıyoruz ama bitmiyor ki yolda yol kesen onlarca eşek var.
Apostolos Andreas Manastırı ve çevresinde ki yerel pazarı gezdikten ve burada ki eşekleri de besledikten sonra son noktaya önce deniz ve akşam rakılaması için “Sea Bird Motel Restoran” (05488636336; 05338756336) a varıyoruz. 3 saate yakın yol gelmişiz yol yorgunuyuz. Maho ve Memedim akşam yemek planlamasını yaparken hızlı adımlarla plaja inip tumba deniz yapıyoruz. Nefis bir koy, nefis bir deniz, nefis bir güneş, nefis bir kum ve bunlara hiç yakışmayan kötü bir işletme. Sahili kiralayanların tek derdi 20 tl yi almak şezlonglar yetersiz, gölgelikler bozuk umurlarında değil. Ama bizim keyfimizi bozamıyor yüzüyor, güneşleniyor ve keyfimize bakıyoruz.
Keraat vakti gelmiş ki masalarımız hazırlanırken rakılama bahçede başlamış bile. Masalar hazır denince eller gidiyor rakıya mezeler muazzam, kavun da var, peynir de o zaman hadi şerefe. KKTC deki adıyla Mineri biz deki adıyla 5 kiloluk Akya/Kuzu balığı bir gün önce tutulmuş takoz halinde kesilerek ızgara ve tavada servis ediliyor. Yeme de yanında yat sözü bu servis için söylenmemiş masa da yok yok sadece yiyiyor ve içiyoruz. Bütün ahali halinden memnun. Oh be dünya varmış derken işletmen sahibin ikramı 35 likle yolluğumuzu da yapıyoruz. Bir daha ki gelişimizde bir gecelik bungalov kiralayıp muhabbete gün ışıyıncaya kadar devam etmeyi aklımın bir köşesine yazıyorum. Aracımıza giderken bizi uğurlayan yeni tutulmuş 15 kiloluk bir akya balığı ise fotoğraflanarak Maho’nun tuttuğu balık olarak arşivdeki yerini alıyor
Dönüş yolunda ki Kırmacı’nın disk jokeyliği eşliğindeki şarkılı, türkülü, oyun havalı yolculuk anlatılmaz, yaşanır…
MAGUSA/DUMLUPINAR ET LOKANTASI
Magusa’da Salamis Yolunda ki lokanta (05338410603) mutlaka gidilmesi ve rakılama yapılması gereken lokantalardan birisi bizim ekip için en öncelikli olanıdır. Baba mesleği kasaplıktan gelen Hasan Ustanın işlettiği lokantanın özelliği hiç durmayan et servisi ve tabii en cezbedici tarafı sınırsız içki seçeneği. Önceden rezervasyon yaptırmanızda fayda olan restoranda humus ve tahin favori mezeler arasında. İki gece gittiğimiz lokanta da pide de hellimle başlayan servis, sucuk, köfte, şiş/tava ciğer, et şiş, pirzola, şeftali kebabı ile devam ediyor. Beğendiğiniz meze ve eti tekrar istediğinizde size tek cevap veriliyor “sıkıntı yok”. Not alıyorum bir daha ki gelişimiz de tandır yaptıracağız Hasan Usta’ya.

GİRNE/SANDAL RESTORAN
Girne Liman’da olan bu lokantaya geçen yıl gitmiş ve memnun olmuştuk bu yıl hiç yer aramadan tekrar uğradık ki geçen yıl anlaştığımız şef ayrılmış. Sahibi ilgilendi menü belirlendi, pazarlık yapıldı saat belirlendi. 20 kişi gittik ki daha masa hazır değil mezeler dört kişiye hazırlanacağı konuşulmuşken beş kişiye yazmış şef lütfen ilave mezeyi daha getirdi. Dört 70 lik rakı yerine masaya konulan 2 şişeye ilaveyi iki 35 likle yaparken diğer 70 liği unutturma derdinde olduğunu hissettim. Peynir ise öyle küçük dilimlenmişti ki ölçüsünün ne olduğunu anlayamadık. Jumbo karidesi ise kafasıyla 20 adet servis yaparken içlerini mutfakta unutmuş ikazımızla eksikleri tamamladı. Hele 6 kiloluk balığı üç adet masaya bırakarak 20 kişiye kendimizin servis yapmamızı istemesi ise bardağı taşıran son damla oldu ve filim koptu. Artık bu lokantada değil yemek yemek önünden geçerken bile düşünürüm. Siz siz olun uzak durun derim…
Bu arada Liman da gurup olarak balık yiyecekseniz lokantaları dolaşın pazarlık yapın, mezeleri ordövr tabağı olarak isteyin, rakının tamamını masaya isteyin, balığı önceden görmenizi tavsiye ederim.
GİRNE – LEFKOŞA TURU
Bir gün içersinde yapılacak Girne- Lefkoşa turu ile gezilebilecek yerleri şöyle sıralayabilirim.
1974 Barış Harekatında Türk askerlerinin karaya ilk çıkış yaptıkları yer olan; “Çıkartma Anıtı ve Plajı” ile “Karaoğlanoğlu Şehitliği.’
İngilizlerin yaşadığı tarihi Osmanlı köyü “Karmi.
Girne’nin doğusunda bulunan yüksek bir tepe üstüne kurulu “Bellapalis Manastırını”
Girne şehir merkezinde tarihi “Antik Girne Yat Limanı“ ve 7. yy Bizans tarafından yapılmış olan “Girne Kalesi“ni ve kalenin içinde yer alan “Batık Gemi Müzesi.“
Kıbrıs’tan hediyelik eşya, uygun fiyatlı alkol vb gibi alışveriş yapmak ve Kıbrıs yemekleri (Şeftali Kebabı, Fırın Kebabı vs.) için “Girne Çarşısı“
Lefkoşa da; Rum ve Türk kesiminin birbirini sadece teller ile ayrıldığı yarım metre mesafeye kadar yaklaştığı sınır bölgesi, , her iki kesimin birbiriyle temas kurduğu sınır kapısı ile Birleşmiş Milletlerin karargâh olarak kullandığı eski “Ledra Palace Otel“inin görüleceği “Yiğitler Burcu” parkı.
“Büyük Han‘, Rum tarafına yaya geçişi olarak açılan “Lokmacı Kapısı”, tarihi ” Bandabulia Belediye Pazarı”, ve “Selimiye Camii‘si” .
Lefkoşa’nın ünlü dereboyu caddesinde bulunan Rumların ne derece vahşi olduklarını gösteren, fakat bu vahşiliğin unutulmamasını sağlayamayan “Barbarlık Müzesi”.
Şehir merkezinde eski şehrin kuzeyinde yer alan “Girne Kapısı“, şehir merkezinde yer alan “KKTC Cumhurbaşkanlığı Sarayı“, “Venedik Sütunu” ve tarihi “İngiliz Mahkeme Binaları“.
KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş’ın anıt mezarı… 07.10.2019

Leave a comment »

İZMİR ENTERNASYONAL FUARI:

İZMİR ENTERNASYONAL FUARI:

Bu yıl Fuarın açıldığını Ahmet Talimciler’in yazısını okuyunca öğrendim. Yarın 9 Eylül kurtuluş törenlerinden sonra bir dolaşmak ve 9 yılda değişen bir şeyler var mı görmek istiyorum. Tahminim eski tas eski hamam şeklinde olacağı…

Gittim ve gördüm ki Fuarın ruhu kalmamış ruhu. Artık eski fuarlarla bu fuarı karşılaştırmak mümkün ve de gerekli değil. Arada o kadar çok fark var ki. Aşağıda okuyacağınız yazıdan farklı olan şu “Basmane kapısından Lozan kapısına kadar olan yolda sağlı sollu kaldırımlar” işgalden kurtarılmış burada ki stantlar paraşüt kulesinin önüne arkasına yerleştirilmiş. Fuar olmuş tam bir yeme, içme panayırı… Kapalı bölümde ise eski tas eski hamam stantların bir bölümü boş. Bu bölümde  “İnovasyon” çatı teması altında; bu yılın ana teması, teknolojik ürünlerin hayatımızda ve global ticarette giderek artan etkisi sebebiyle “teknoloji” olarak belirlendiği özellikle profesyonel alıcılara yönelik bilgi sistemlerinin tanıtıldığı bölüm var . Kapalı bölümde bir diğer etkinlik ise Sırbistan’ın Partner ülke., Hindistan’ın ise Odak ülke olarak ağırlandığı bölüm ki görseniz ne olur görmeseniz ne olur.

Kısaca 87nci İzmir Enternasyonal Fuarına gitmezseniz hiç bir şey kaçırmazsınız. Ha konser, müzik diyorsanız proğramlarda yok yok… 10.09.2018

Buyrun 9 yıl öncesinde fuar manzaraları…
“Çocukluğumdan beri İzmir fuarı taşradaki bizler için bir tutku, mutlaka gidilip görülmesi gereken bir olaydı. Alaşehir’den fuara gelmek, gezmek, dönünce de anlatmak, topladığım broşürleri arkadaşlara göstermek günlerce beklediğimiz bir olaydı. İzmir’e Fuar için 8 Eylül günü gelirdik annem ve kardeşlerimle, babam iş durumuna göre bize katılır dı. Ertesi gün İzmir’in kurtuluşu olduğu için bir taşla iki kuş vururduk.
9 Eylül sabahı İzmir’in kurtuluş törenlerini seyretmek için Konak Meydanına iner ve buradaki törenleri seyreder sonra karşıdaki Atıf’ın yerinde dinlenip çay, kahve faslından sonra Kemeraltın’a Şölen lokantasına döner yemeğe giderdik. Akşamüzeri ise ver elini Fuar.
O zamanda Fuar, Fuar dı yani. Özellikle yabancı ülkelerin her birinin ayrı binalarında olan pavyonlarını gezmek, oralardan broşür toplamak her türlü yeniliği anlamaya çalışmak ve ağzı açık seyredip bir şeyler öğrenmeye çalışmak Türk firmalarının neler yaptıklarını görmek ve yabancılarla karşılaştırmak, yorulduğunu ve acıktığını anlamadan kaybolmamak için önünde, arkanda beraber geldiklerini takip etmek, hepsi baki kubbede kalan hoş bir seda şimdi. Hele lunapark da çarpışan arabalarda yer kapmak için yapılan mücadeleler, yalnız binen kızları sıkıştırmak için yapılan manevralar bu günkü şoförlük için gerekli manevralarmış meğer. Lunaparktaki kahkaha aynaları ile dönme dolaplar ve kasnak atma ise ayrı bir eğlence idi. Gece traloybüsle eve dönünce ertesi günün planı yapılır ve öyle yatardık daha hayvanat bahçesi vardı gezilecek. Çay bahçeleri, gazinolar ve gece kulüpleri Fuarın olmazsa olmazlarıydı. Göl, Akasya, Manolya, son derece kaliteliydi Zeki Müren siz bir fuar düşünülemezdi bile. Ve fuar 30 gün açık kalır, tüm Ege akın akın fuara gelirdi.
İşte kısaca anlattığım böyle bir fuardan son yıllarda bütün özelliklerin kaybetmiş bir panayırı andıran, enternasyonal özelliği sadece adında kalmış fuara her yıl inatla gitmeye devam ediyorum belki düzelmiştir diye ama bu yıl geçen yıldan da kötü. 28 Ağustos -6 Eylül tarihlerinde açık olan fuarın onur konuğu ülke Etopya, onur konuğu şehir Çanakkale, tema ise iletişim ve bilişim.
Basmane kapısından girdim fuara ama ne giriş öyle bir kontrol var ki evlere şenlik tam üç kontrol dan dan geçiyorsun yanımdaki hacı amcanın peygamber sünneti minik çakısı güvenlik çemberine takılırken bizim Savcı Tahsin’in yakalanırsan Ergenekon silahlı militanı olarak içeri alırlar dediği bıçağım göze batmadı.
Basmane kapısından Lozan kapısına kadar olan yolda sağlı sollu kaldırımlar çeşitli firmalara ait stantlarla işgal edilmiş durumda. Bankalar, cep telefoncular, gıdacılar, temizlikçiler, bisikletçi, motosikletçi, dondurmacı, çağ kebapçı, pilavcı, güzellik merkezleri, mobilyacı, muslukçu, gelinlikçi ne arasan var yarı açık yarı kapalı bölmelerde. Tariş standında 50 kuruşa üzüm suyu satıyorlar, Yeni Asır gazetesi standında ise gazete alana 2 tl ye Un, çay ve makarna hediye. Bir de Göztepe taraftar standı var karşılarına bir Karşıyaka standı koysalardı kanlı bir fuar olurdu diye düşünüyorum malum bu iki güzide kulübümüzün taraftarları birbirlerini çok sever ve bir kaşık su da boğmaya çalışırlar… Bu kaldırımları işgal edilmiş yolun en güzel yeri defilenin de yapıldığı gelinlikçi, gelinlikler kadar mankenlerde harika, gençler fotoğraf çektiriyorlar hele bir kırmızı gelinlik var ki mankeni de modeli de! Harika.
Yine bu yol üzerindeki Celal Atik Spor salonunun içinde ise kitapçı, eşarpçı, kolonyacı, takıcı, çantacı, çorapçı, susuz oto yıkamacı, havlucu, sabuncu, mumcu, bıçakçı, çelik kapıcı, dernekler, platformlar var. Buranın en ilginci model uçakçı, helikopter uçuruyor kafayı korumak zorundasın her an kafana bir model helikopter düşebilir. Seneye buraya bir standa biz açabiliriz adını da Necmi düşünsün çünkü bir tek biz eksiğiz.
Celal Atik spor salonundan çıkınca biraz ilerde otomotiv bölümü var eskiye nazaran firma sayısı az otomobiller ve mankenler güzel zaten ilgiyi çekenlerde mankenler otomobillerle pek ilgilenen yok.
İzmir B.B.si de bu bölümde panolarla kendinin reklamını yapıyor, yaptığını belirttiği işlerin içersinde bir yurt, okul, kütüphane yapımı yok. Bazı okulların boya badanasını yapmışlar halbuki sosyal demokrat belediyenin eğitime ve öğrenciye daha fazla hizmet etmesini beklerdim sonra Fetoş’un yurtlarından eğitim kurumlarından şikayet ediyorlar. Birde belediyenin yeni yaptığı hayvanat bahçesini tanıttığı bölüm var buranın misafirleri tavşan, kaplumbağa ve eşek.
Paraşüt kulesinin etrafı ise sucuk, tarhana, pastırma, pişmaniye, yağ, dondurma, çiğ köfte, ayran, kumpir, mısır satış stantlarıyla dolu.
Gazino kültürünü ise Latif Doğan, Nurhan Damcıoğlu ve Neşe Karaböcek ile Uğur Böceği Yalçın temsil ediyor. Giriş ücretsiz ileriki günlerde Ahmet Özhan konseri var. Bunun yanında Açık Hava tiyatrosunda bazı konserler ve gösterilerde yapılıyormuş.
Hayvanat Bahçesi fuarın içinden Çiğli/Sasalı’ya taşındı ama lunapark duruyor dışarıdan şöyle bir bakıyorum daha hareketli değil herhalde ilerleyen saatlerde fuarın en çok tercih edilen yeri olacak.
Açık havada gezip dolaştığım ve gördüğüm yerler böyle, fuarın birde kapalı alan bölümü var. Artık eskisi gibi firmalar ve ülkeler kendilerine ait binalarda fuara katılmıyorlar. Basmane kapısı girişinde devasa bir bina var Hollerle birbirine bağlı tüm katılımcı ülke ve firmalar burada irili ufaklı standlarda görücüye çıkıyorlar.
Binaya girince sağ tarafta Onur konuğu il Çanakkale bölümü var sizi dev Çanakkale Şehitler Abidesi karşılıyor. Valilik, Belediye, Yöresel firmalar, tarihi ve turistik kuruluşlar tanıtımlarını yapıyorlar. Bol miktarda pano ile özellikler anlatılıyor. Bir seramik ustası çocuklara elde çamurdan küçük objeler yaptırıp hediye ediyor Bir bölümünde Troia Rüzgârı diye bir sergi açılmış Yunan tanrıçaları ve filozoflarının büstleri sergileniyor. Yanında neden Çanakkale Destanını yaratanlarında olmasın diye düşünmeden edemiyorum. Diğer bir bölümde ise savaş alanından toplanan malzemelerden oluşturulmuş özel savaş malzemeleri sergisi var. En ilginç bölümü Belediye standında burada ince saz var ve fasıl çalıyorlar bir duble rakıları eksik ramazan olmasa belki o da olurdu herhalde.
Girişteki soldaki holde ise KKTC ve tekstil,çiçek, takı ve diğer firmalarla ceza evlerinin atölyelerinde imal edilen ve 10 dan fazla ceza evinin kendi yöresindeki özelliğe göre ürettiği ürünlerini sergilediği stantlar var. Bence fuarın mutlaka görülmesi gereken yeri burası. Foça süt mamulleri, sebze, meyve, zeytinyağı, Ayaş ayakkabı, Mardin telkari, Kütahya porselen ve diğerleri kilim, mobilya, çiçek, deri, tekstil, halı bunların hepsi mahkûmları topluma kazandırma projesi adı altında yapılan çalışmalar. Ama piyasaya açılımları çok dar ancak fuarlarda satış yapabiliyorlarmış birde bulundukları bölgelerde. Adalet Bakanlığı bu işe daha ciddi eğilse iyi bir ekonomik kazanç sağlar diye düşünüyorum mallar kaliteli ve ucuz.
Bir bölümü boş olan ana holde ise yine her türlü firmaların stantları var dışarıdakilerden farkı yok ne ararsan var derde devadan gayrı ama şöyle ciddi bir ticari, sanayi, elektronik ürün tanıtan yok. Geçen yıl yaprak sarma makinesi satan vardı bu yıl göremedim ama daha ilginçlerini gördüm. Ayakkabı boyacısı kabini, tam otomatik okey masası, gizli kalem kamera, sutyen yıkama kafesi ve 1001 şekle giren koltuk takımı stantları.
Bu senenin teması İletişim ve Bilişim ya bende eski bir iletişimci olarak hayal kurmuştum Türk Telekom stant kurar eski ve yeni her türlü iletişim araçlarını sergiler ve özellikle eski zorlukları bilmeyen gençlere ve çocuklara bu günkü teknolojiye nasıl gelindiği bilgisi verilirdi diye düşünmüştüm. Hatta kafamda canlandırdığım serüvende dumanla işaretleşme, güvercin, davulla, okla başlayan haberci ile devam eden sonra gelişen mektup, telgraf, telefon, teleks ve diğer iletişim araçlarını anlatan ve gösteren ve bu gün 3 G ile noktalanan bir serüven. Sadece hayalde kaldı bu düşüncem T.T. fuarda yoktu veya vardı ben görmedim. Ama düşündüğümü PTT yapmaya çalışmış kocamanda başlık atmış İletişimin Serüveni diye. Gazetede okuyunca işte dedim benim düşündüğüm bu aferin PTT ye gördüğüm ise birkaç telefon, perfaratör, maniple, terazi, dağıtım çantaları, ıstampa ve fotoğraflar. Anlayamadığım ise Facit hesap makinesi ile lüks lambasının iletişimle olan ilgileri ve orada sergilenme nedenleri.
Şimdi gelelim fuara enternasyonal adının verilmesine sebep olan yabancı ülkelere. Bu sene katılan yabancı ülke sayısı 9 evet sadece dokuz.
Onur konuğu ülke Etopya’ya ayıp olmasın diye geniş bir alan ayırmışlar fakat onlar içini dolduramamış en büyük etkinlik Etopya’lı bir bayanın mangalda yaptığı kahve ikramı birde küçük bir tekstil bölümü ve tarihi turizm panoları var. Almanya İzmir Başkonsolosluğu ile temsil ediliyor ve Sun hava yolları, praktiker ile dr.oetker katılımcıları. Polanya’da ise birkaç broşür ve pano, Irak’ta birkaç halı, İran’da birkaç boş plastik kutu, Küba küçük bir dolabın içinde sigara, puro ve içki, Ukrayna birkaç afiş, el işleri ile tanıtılırken, Libya ile Kuveyt ise sanayi ve turizm gurupları ile katılımı en yoğun olan ülkeler. Birde Uluslar Arası Sanat Günleri adı altında 17 ülke sanatçısının resim ve fotoğraf sergisi var. Enternasyonal adı taşıyan fuarın dış katılımcıları ile ilgili yazacaklarım bu kadar.
Bu holde diğer bir bölümde ise Tekne, yat ve deniz ekipmanları tanıtımı yapılıyor.Giriş ücretli ben gittiğimde içerde İzmir BB başkanı dolaşıyordu.Dayanamam adama laf atar psikolojisini bozarım diye girmedim .Artık Kaptanı Derya Süha Paşa gezerse bilgi verir.
Bu kadar gezdikten sonra açıkınca gidilecek tek yer var yine uluslar arası yemek bölümü. Bulgaristan, Fas, Etopya, Meksika, İtalyan, Çin, Arnavutluk, Ege, Osmanlı-Türk mutfağının isimlerinin yazılı olduğu bölümlerin Etopya hariç tamamında Türk aşçılar çalışıyor ve yemekler tamamıyla bizimle özdeşleşmiş yemekler. Bense değişik tatlar arıyorum ama ne mümkün. Arnavutluk bölümünde yemeği planlamıştım satılan Arnavut ciğeri, Çin’ den sebzeli börek ve ayranla idare ettim. Etopya mutfağında ise benim hazırladığım tabağı beğenmeyip esmer güzeli bir bayanın hazırladığı lapa tahıl tanelerinden oluşan mönüyü tattım. Etopya’lıların neden o kadar zayıf olduklarını şimdi daha iyi anladım.
Fuar gezim tam 3 saat sürdü yıllar önce 2-3 günde zor gezdiğimiz fuar artık eski özelliklerini kaybettiğini bir defa daha gördüm. Gelişen teknoloji, satış ve reklam kolaylıklarının en üst seviyeye çıkması her ürünün kendine has fuarının yapılması neticesinde fuardaki bu değişim normaldir diye düşünülebilir. Ancak koskoca İzmir Enternasyonal Fuarı da böyle panayır haline dönüştürülmemelidir. Buna bir dur diyen ve Fuarı bu kepazelikten kurtaracak birileri çıkacaktır inşallah. Seneye tekrar görüşmek üzere… 1. 9. 2009

Comments (1) »

KARADENİZ YAYLA TURU

KARADENİZ YAYLA TURU
Ankara/Seyahat-53 Turizm Şirketinin organizasyonu olan turun tam adı “Uçaklı Endemik Karadeniz Yayla Turu” https://www.seyahat53.com/Tur/ucakli-endemik-karadeniz-yayla-turu/40430

Önce neden endemik, nedir endemik; Endemik kelimesi Yunanca endomos (indigenous) kelimesinden gelir. Yerli, o yere ait demektir. Yeryüzünün yalnızca belirli bölgelerinde yayılış gösteren (yaşam alanı belirli bir bölgeyle sınırlı) canlı tür ya da cinslerine endemik denir.
Turun adı Endemik olunca buna yakışır bir de rehberi olması gerekir ki bilgileri akademik olarak verebilsin. Biyoloğ Adem Kesimal (05056259790) tam bu işin erbabı, biyoloji öğretmeni bölgenin tarihine coğrafyasına, sosyolojisine her yönüyle hakim. Bu arada çok güzelde muhlama/kuymak (mıhlama değil) yapıyor.

Nasıl bir hazırlık yapmalıyız bu konuda birkaç tiyo vereyim.
*Önce bizim tur danışmanımız sevgili arkadaşımız Mehmet Cengiz gibi bir organizatör bulun derim…
*Tur 16 kişi ile sınırlı ekibi kendiniz oluşturmaya çalışın. 65 yaş altı ve fizik kondisyonu iyi olanlar tercih edilmeli. Bizim gurupta ki Maho gibi bir “herbokoloğ” un gurupta bulunmasında büyük fayda var.
*Turla ilgili bilgileri, güzergâhı, konaklama noktalarını bir harita üzerinde günleri ayrı renklerle belirtecek şekilde hazırlayın.
*6 gece, 7 gündüzde bir gün hariç valizler her gün araca inip, binecek. Ailecek tek valiz, iki sırt çantası ile yetinmeyi planlayın.
*Olmazsa olmaz alınacaklar iki yürüyüş ayakkabısı/bot biri suya dayanıklı (ince çizmede olur), yürüyüşlerde değiştirmek üzere bol tişört/atlet, yağmurluk, yürüyüş pantolonu veya eşofman, yürüyüş sopası, böcek ısırmasına karşı ilaç.
*Şelalenin altında gölette, buzul gölünde yüzerim, rafting yaparım diyorsanız mayonuzu alınız.

Mutlaka yapın diyeceklerim
*Rehberinizden lokantalarda yöresel yemekleri hazırlamalarını isteyin.
*Araçta her gün yer değiştirin.
*Yayla yollarında araçtan inin ve yürüyün.
*Horon ekibiyle horon tepin.
*Buzul gölünde yüzün.
*Bulduğunuz her fırsatta halkla sohbet edin, özellikle ne olacak bu memleketin hali sohbetlerinde varılan sonuç ve verilen oyu değerlendirin.
*Dalından fındık, yaban mersini toplayın.

Ne öğrendim;
*Uzungöl ve Ayder Arap turistlere teslim edilmiş. Sağlıksız yapılaşma bu iki bölgeyi yok etmiş.
*Yaylaya çıkış artık bir geleneğin yok olmaması için sürdürülen etkinlik. Hayvancılık yok olmuş ve yaylalarda artık yarı yarıya boş.
*Yeşilin her tonunun, tertemiz pırıl pırıl akan derelerin halen yok edilemediğini doğanın buna direndiğini.

Tur rehberimiz Adem beye sorduğum kaç il, ilçe, köy, göl, şelale, köprü, vadi, yayla, bitki örtüsü, endemik yapı ve kaç kilometre yol sorularına aldığım cevapla yani çok kısa bir özetle başlayayım tur notlarına
“Endemik Karadeniz turu boyunca Trabzon hava alanından başlayarak Rize, Artvin illerini görüyoruz.
Trabzon’da 6 ilçe, Rize’de 6 ilçe, Artvin’de 4 ilçe yanında Rize, Artvin ve Trabzon’un onlarca köyünü görme fırsatı buluyoruz.
Gezimizde bir tarihi cami ziyareti vardır.
1 buzul gölü (Tobacelazena) 3 heyelan set gölü Uzungöl, Şavşat Karagöl, Borçka Karagöl göreceğimiz göllerdir.
Gezimiz boyunca Mençuna Şelalesi Palovit Şelalesi, Maral Şelalesi ve Bulut Şelalesi olmak üzere 4 şelaleye yürüyoruz. Onlarca şelale ise yol boyunca bize eşlik edecek…
Gezimizde Arhavi çifte köprü ve Çamlıhemşin Mollaveyis tarihi köprülerinde yürüyoruz. Ayrıca yöreye özgü taş ve tahta köprülerden onlarcası yol boyunca bizlere eşlik edecektir
Doğu Karadeniz’in en güzel vadileri olan Çaykara, Fırtına Vadisini ve Çoruh havzasını ziyaret ediyoruz.
Gezimizde Doğu Karadeniz’in en önemli turizm merkezi olan Uzungöl ve Ayder başta olmak üzere Uzungöl’de Lustra ve Garastel Yaylası Borçka Maçahel Vadisi’nde Çuripira Mısırlı köyü Yaylası Çamlıhemşin vadisinde Gito, Badara Yaylası, Sal, Pokut , Hazindag ve Avusor Yaylası ziyaret edilen önemli yaylalardır
0 rakımda başlayan gezimiz 3000 rakımlı Kaçkar dağı doğu vadisinde Tobacelazene ile zirve noktasına ulaşıyor.
Gezi boyunca Doğu Karadeniz coğrafyasının biyolojisi ve jeomorfolojisi hakkında önemli bilgiler paylaşılıyor. Misafirlerimizin kayın, ladin, kestane, gürgen kızılağaç basta olmak üzere bölgede yetişen önemli ağaç türlerinin yanında yok olma yoluna giren Şimşir ağaçları arasında gün boyu yol alıyoruz. Çan çiçeği, turnagagası, centaura çiğdem, orman gülü gibi yörenin endemik bitkilerini de fotoğraflıyoruz. Çay ve fındık ise gezi boyunca olmazsa olmazlarımız…
Ormanlar yaban keçisi, çengel boynuzlu dağ keçisi, kurt, ayı, domuz, tilki, geyik, sansar, çakal, sülün, atmaca, şahin, yaban tavuğunun yaşam alanıdır…
Gezimiz yaklaşık 1300 kilometre sürmektedir.
Bu özetten sonra gelelim gün be gün turda yaşadıklarımıza. Önce bu turda en önemli unsur araç ve sürücü. Aracımız tüm bölgede kullanılan 17 kişilik minibüslerden. Yeterli mi bence hayır arazi tipi landroverler bu bölge için daha uygun diye düşünüyorum. Sürücümüz ise bir harika Adem Alınoğlu (05322039282) yayla yollarında bazı yerlerde ağzımız burnumuza gelse de birazcıcık korksak da o kendinden emin sürüşü ile bize güven verdi. Rehberimizden yukarıda bahsetmiştim. Kısaca turda iki Adem’e emanetiz ve ben onlara Adem Kare diyorum.

1NCİ GÜN: TRABZON-UZUNGÖL-LUSTRA VE KARASTEL YAYLASI-UZUNGÖL-RİZE-FINDIKLI
Ankara’da sabah saat 06 da Ulus Sezen sokakta şirketin aracı ile havaalanına transferimiz ve işlemlerden sonra 08 10 da kalkışla 09 10 da Trabzon havaalanına inişe geçerken seyrettiğimiz yeşillikler içersinde ki sırtlarda yayılmış yayla evleri ve olmazsa olmaz camileri ile yayla turumuz hava da başlıyor.
0950 de rehberimizin bilgilendirmesi ve yağmur eşliğinde ki bu yağmuru berekete yoruyor yola çıkıyoruz. Yeşilin her tonunun abartıldığı, bitki örtüsünün denizle birleştiği, sarıçamların ve çay bahçelerinin arasından süzülerek sürücümüzün verdiği laz havaları coşkusu ile Of’dan Çaykara vadisine Uzungöle yöneliyoruz. İlk molayı ahşap mimarisi ile sert Karadeniz iklimine direnen Kiremitli Köprü’de (Hapsiyaş) verdikten sonra Solaklı deresini ve şimdiye kadar gördüğüm en büyük salyangozu fotoğraflıyoruz.
Hava sisli ve yağmurlu sanki biraz moraller bozuk gibi derken öğle yemek molası keyifleri yerine getiriyor. Bahçesinde karacaların otladığı ve koca bir alabalık çiftliğin bulunduğu “Sinan Kardeşler Çiftlik Resterauntta tereyağında kızartılmış alabalık midemizi bayram ettiriyor. Duvarlarında çeşitli deyimlerin bulunduğu işletmede “Düşünceleri kuduz köpek gibi kovaladığın bir ülkede düşünce adamı nasıl çıkar” sözü memleket gerçeğini açıklasa da o yazıyı tabelasın da bırakıp yola revan oluyoruz.
Ve Uzungöldeyiz; gördüğümüz manzara bir felaket o resimlerde ki göl ve cami bir metrekaresi dahi boş kalmayacak şekilde ucube otel, motel, pansiyonlarla doldurulmuş. Hele bir de o kadar ağacın ve yeşilliğin içinde yapma plastik ağaçlara paratoner ve anten monte etmişler ki doğanın bu kadar aşağılanmasına sebep olanlara ancak “yuh” diyebiliyorum. Ortalık bir panayır yeri ve bu panayırın baş müşterileri de kadınları kara peçeli kıyafetleri ile Arap turistler. Panomarik tur dan sonra teklifim şu oluyor “Uzungölü Araplara teslim edelim, ne halleri varsa görsünler, biz geri dönelim”
Uzungöl’ü Araplarla baş başa bırakıp bulutlara doğru tırmanmaya başlıyoruz. Bulutların içinde ki 1850 metrede ormanın bittiği yeşilin devam ettiği Lustra Yaylasını ancak hayal ederek geçiyor ve Sevdaluk Çeşmesinde aşk tazelemesi yapıp Karester Yaylasında çaylarımızı ve ballı sütlerimizi kuzine soba etrafında sohbet ederek içiyoruz.. Dışarıda ki havadan sonra burası bizi kendimize getiriyor. Yol sisten görünmese de rehberimiz Adem bey bölgenin endemik bitkilerini “Çan Çiçeği” fotoğraflamak için bizi dışarı davet ediyor ve Uzungöl’ü tepeden görecek iyi bir noktadayız ve o bitmişliği, o yok edilmişliği bir kez daha fotoğraflıyoruz.
Yola devam hedef Fındıklı/ Çağlayan “İnceler Konağı” (05069084948). Her bir odasının ayrı bir adı ve hikâyesi olan 300 yıllık kestane ağacından ve killi çamurla sıvanarak hiç çivi kullanılmadan ahşap mimarisi ile yörenin özelliklerini koruyan otelimize yerleşiyor ve Futbol Dünya Kupası maçında kavun, peynir, Maho Gold ve Berduş rakı ile yorgunluk atarken hanımlar armut ve fındık ağaçlarının altında sarılmış, sarmalanmış çay keyfi yapıyorlar… Maç sonunda mangal başından gelen köftenin kokusu akşam yemeğinin habercisi. Yemek öncesinde otel sahibi Mehmet bey her odaların hikayesini anlatıyor ve Maho 2023 hedefine erken gitmenin korkusu ile bahçede yatmaya bile razı, sohbet bitecek gibi değil ama yorgunluk yolu gösteriyor tumba yatak…
Sabah turdaşlar uykuda ben ise Çağlayan vadisine keşfe çıkıyorum hedef akşam öğrendiğim taş köprüye ulaşmak. Çay bahçelerinin, fındık ağaçlarının ve devasa ortanca çiçeklerinin, kabak ve kabalak yapraklarının arasında akan derenin çağıltısı ile karşıma hoş bir sürpriz çıkıyor. İzmirli arkadaşım Mesut Tim’in “Atatürk Çocukları Kütüphanesi” projesinin Çaykara Vadisinde açtığı kütüphaneyi görüyorum. 30 dakikalık bir yürüyüşten sonra Taş köprüye ulaşıyorum dönüşte topladığım fındık ve böğürtlen sabah kahvaltısının harika kivi reçeline eşlik ediyor. Yol üzerinde “Kaçkar dağlarının zirvesi Marsis’in eteğindeki Çağlayan vadisine hoş geldiniz” duvar resmine veda ederek Arhavi’ye doğru yola çıkıyoruz…

2NCİ GÜN: FINDIKLI-ARHAVİ-MENCUNA ŞELALESİ-BORÇKA KARAGÖL-CAMİLİ-MARAL ŞELALESİ
Fındıklı – Arhavi yolu yine yeşillikler içersinde hava düne göre açık ama yüksek nem oldukça rahatsız edici. Arhavi den Ortacalar yoluna dönüyoruz ve tamamıyla orman içinde, yeşillikler içersinde, bazen insanın ağzını yüreğine getiren “Yeşil Yol”da Karadeniz türküleri eşliğinde hanımların araç içinde horonları ile Arılı ve küçük köy dereleri üzerine 18. yy bir birine dik inşa edilmiş iki kemer köprü “Ortacalar Çifte Köprü”ye ulaşıyoruz.
Fotoğraf molasından sonra Mençuna Şelalesine ulaşmak üzere araçla yola çıkıyoruz. Dere kenarında araçtan inip köprüden geçerek çay ve elma bahçeleri arasında ki arı kovanlarını takip ederek inişli çıkışlı tırmanışı bol yaklaşık 45 dakikalık zorlu bir yürüyüşle ulaşacağımız Mençuna Şelalesi tül gibi akan şelale suyu serinliği ve görüntüsü ile yorgunluğumuzu alıyor. Bu arada Şule hanımın botu isyan ediyor ve patlayan tabanı ile benden bu kadar diyor…
Dönüşte kısa bir çay molasının ardından tekrar sahil yoluna ve Hopa üzerinden hedef Borçka Karagöl. 18.yy da kayan bir tepenin Kraskur deresinin önünü kapatması sonucu oluşmuş göldeki balıkları piknikçilerden aldığımız ekmekle yemledikten sonra sırada kendi karnımızı doyurmak var. Nalia lokanta cafe yi kökeni Gürcü olan Tanju bey (04664752001) ve ailesi işletiyor bize Lahana sarma, Silor, Turşu kavurması, Muhlama ve Mısır ekmeğinden oluşan yöresel bir menü hazırlamışlar. Dışarıda duvarda gördüğüm şarap içen adam resminin hikâyesini (Gürcüler mutlu günlerinde el yapımı şaraplarını “Kansi” dedikleri boynuzla gaumarcas (şerefe) diyerek boynuzun içindeki şarabı bir defa da içerlermiş) dinleyince ben kusur kalmam diyorum. El yapımı beyaz şarap ve seramik kansi geliyor bir defa da içiyorum şarabı. Sonuç mu bana bir daha şarap içmeyi yasaklıyorlar çenem hiç durmamış.
Yeni rotamız UNESCO tarafından 22 çeşit endemik bitkisiyle, Kafkas arı ırkıyla ve muazzam doğasıyla biyolojik rezerv alan ilan edilen ülkemiz için önemli biyolojik çeşitlilik alanlarından biri olan Camili’ye doğru yola çıkıyoruz. 1860 rakımlı Macahel Küçükyayla geçidinde ki kar kümelerini fotoğraflayıp yaya olarak Camiliye giriş yapıyoruz. Gürcistan sınırı ile Kaçkar Dağları arasına sıkışmış yöre halkının Macahel diye isimlendirdiği Camili de ilk durağımız “Tema Vakfının Bal Evi” sonrasında karakoldan Gürcistan sınırına bir bakış ve son olarak Laz ve Gürcü Mimari özelliklerini taşıyan 18. Yüzyılın kendine has ahşap mimariye sahip bugün ise yapılan yenileme ile vernikle kaplanarak özelliğini kaybetmiş görüneni “Cami”yi ziyaret ediyoruz.
Araçla yola devam edip orman içersinde yaya yine zorlu bir iniş ve çıkıştan sonra yeşilliklerin arasına elle çizilmiş ip gibi akan Türkiye’nin 68 metreden dökülen en yüksek şelalesi Maral Şelalesindeyiz… Islanıyoruz, fotoğraflanıyoruz ve hedef bölgenin 6 köyünden biri olan Maral köyünde Macahel Han, üç katlı ahşap yapı da bizi yine yöresel yemekler bekliyor. Bu sefer karnıyarık, yumurtalı kabak aşı ve karalâhana ilaveli. Çok beğendiğim karalâhanayı çorba niyetine sabah kahvaltısına da ısmarlıyorum. Memedim karnı tok sırtı pek olunca Havana purosunu zevkle yakıyor, Maho evin genciyle hızlı bir alabalık muhabbetinde, minik Meyra oyunlarıyla bizlerin torun özlemini gideriyor ve de 2nci günün sonu…

3NCÜ GÜN: CAMİLİ-ŞAVŞAT -ŞAVŞAT KARAGÖL- TİBET KİLİSESİ- ARTVİN
Karalâhana çorbamı içiyor üstüne de muhlamayı kapak yapıyorum Türk’ün karnı doyunca aklı yolda olurmuş. Biz de o hesap bu günün uzun yolculuğu için hazırız. Camili – Şavşat – Artvin üçgeninde ilk olarak Gürcistan sınırını kuzeyimizde alıp Çuripira- Meydancık yolunu takiben Şavşat’a hareket ediyoruz. Karşımıza çıkan üç yalaklı çeşme de yine bir aşk tazelemesi yaparak kısa duruş ve yaya yürüyüşlerle yemyeşil ormanların arasından ip gibi akan şelaleleri, küçük göletleri, yaylaları ve yayları kısa duruş ve yaya yürüyüşlerle geçiyoruz. Bu araya hanımların ziyaret ettikleri bir yayla evi, yayladaki çocuklarla kısa sohbeti de sığdırıp Maho’nun Meydancık ta pazardan kavun ikmalini de tamamlamasından sonra köyde kısa bir mola veriyoruz. Köylülerle sohbeti hemen önümüzdeki ağaçtan koparılmış dutlar pekiştiriyor…
Şavşat kalesini ve Şavşat’ı şöyle bir görüyoruz hedef 9. Yy da yapılmış haç şeklinde ki görünümü ve taş mimarisi ile kubbesi çökmüş ve günümüze sadece yan duvarları kalmış ve cami olarakta kullanılmış Tibeti Kilisesi. Öğle yemeği molası dere kenarında suların içinde yeşillikler içinde bir alabalık çiftliğinde.
Yemekler yenip semaverde çay keyfinin ardından Şavşat Sahara Milli Parkı içindeki Karagöl deyiz ve Turizm Haritası İzmir’den 1700 km uzakta olduğumuzu belirtiyor. Yemyeşil ormanların arasına elle çizilmiş gibi duran doğa harikası bir manzarada gölde tekne keyfi yapanlar yanında, balıklar Urfa Balıklı gölü aratmazken burada ki fark diğer bir köşede ineklerin sulanması.
Günün son yolculuğunda Çoruh nehri bize eşlik ediyor, Deriner Barajı gölü kenarında çay molası ve işte Artvin boğa heykeli ile bizi karşılıyor. Otelimiz gitmeden önce dünyanın en büyük Atatürk heykelinin bulunduğu Atatepe’yi ziyaret ediyoruz.
Bu tepeden bir başka tepeye çevrecileri yapımına isyan ettikleri altın madeni arama ruhsatı verilen ve bir utanç abidesi gibi Artvin’in tepesinde asılı duran Ceratta tepeyi de görüp ilgilileri uygun bir şekilde anıyoruz! Otelimiz Kafkasör yaylasında bahçesinde 370 yaşında kesilip anıt ağaç olarak sergilenen Kayın ağacının ve bir keçi sürüsünün bulunduğu Özel İdare Arena Otel (05358605170) ve Belediye Sosyal Tesislerinde (O5412123711) gurup ikiye ayrılıyor akşam yemeği, içilen çaylar ve kahvelerden sonra yapılacak tek şey var tumba yatak 3ncü günün sonu da mutlu bir şekilde bitiyor.

4NCÜGÜN: ARTVİN-BORÇKA CANKURTARAN -FIRTINA DERESİ – ÇAMLIHEMŞİN ZİL KALE PALOVİT ŞELALESİ -GİTO YAYLASI – BADARA YAYLASI
Günüm sabah gün ışırken akşamdan programını yaptığım yaylanın iç bölgelerine doğru yaya yürüyüşle başlıyor. Otel görevlisinin söylediği göletleri bulacağım. Patika yürüyüş yollarından sonra bulduğum üç, beş metrekarelik göletler bir hayal kırıklığı, mantar topluyorum Maho mantarlara onay verse de rehberimiz olumsuz rapor verince mantarlar sadece görüntü olarak kalıyor.
Eşyalar yine araca yükleniyor ve “Boğa Güreşlerinin” yapıldığı arenaya sabah yürüyüşü ile ulaşıyoruz. Boğa ve güreşler hakkında aldığımız bilgilerin ardından Baraj gölü belediye sosyal tesislerinde Artvin Sofrasında (0466 284 21 14) kahvaltıya iniyoruz. Kahvaltıya fırından aldığımız taze simitler eşlik ederken görüntüde göl üzerinde kayar telde “Kaz uçar da ..! Laz uçmaz mı?” diyerek “Lazların uçtuğu” “Zipline” yapan gençler var…
Borçka Cankurtaran Vadisinden Ardeşen’e ulaşıyor ve Özel İdarenin El Sanatları Merkezinde kısa bir moladan sonra öğle yemeğinde Osmanlı tesislerinde “O balli dudaklarun ben olayım kaşuği, finduk kadar aklun vardi, onda da kurt çıktı, yureğum ağir değil her öküzi bağlayamam, akil hiyar değil ki kirupta vereyim yarisini” duvar yazısı laz deyişleri eşliğinde köfteliyoruz…
Kaçkar Dağı tırmanışı başlıyor, Gito yaylasına çıkmak üzere tırmanırken bir alanı işaret ediyor burasının dünyanın sayılı Şimşir mesçeresi (korusu) iken şimdi hastalık nedeniyle yok olmak üzere olduğunu öğreniyoruz.
Gito yaylasında yürüyüş, sohbet toplanan çiçekler ve çay keyfinin ardından bir diğer yaylaya tırmanıyoruz. Badara yaylasında bir tarafta çok uzaklarda Pazar ilçesini fotoğraflarken tam ters tarafta Karadeniz’i dağların ardında yeşilliklerin içinde bir kare mavilik olarak görmenin zevki aşağıda Maho’nun Özcan bey ve öğretmen kızının ev sahibi oldukları “Likipa Dağ Evi (05462330053- ‭ (530 945 15 53)‬” nde çardak altında kurduğu akşam sefası rakı, kavun ve peynirle taçlanıyor.
Konaklayacağımız “Zilkale Otel 805333763970) de diğer oteller gibi bir aile işletmesi yaylada ki sefa burada da devam ediyor. En zor olanı da çantaları üçüncü kata çıkarmak ve indirmek. 4ncü günde zevk ve sefa ile bitiyor…

5NCİ GÜN: POKUT- SAL- HAZİNDAĞ -AYDER YAYLASI
Güne, Kasım sakallarını kestiği yeni imajı ile başlıyor. Sabah kahvaltısında Mehmet Güney yumurtaları haşlarken ben de sipariş yumurtalı ekmekleri hazırlıyorum. Kaçkar Dağları Milli Parkında bugünkü rotamız Porsuk ağacı ile başlıyor öğreniyoruz ki nesli tükenmek üzere olan bu ağacı tohumdan yetiştirip başarı sağlayanlar bilimsel makale olarak yayınlıyormuş. Maho ya teklif ediyorum “o makaleyi alkol ve anason üzerine yazacakmış”.
Ormanda patikadan yürüyüşle ulaştığımız 15 metre yükseklikten akan ve bölgede ki en yüksek debiye sahip olan Palovit şelalesinde serinleyip. Zil Kale’ye hareket ediyoruz. Fırtına Deresinden 100m denizden 750 m yükseklikte vadinin orta yerinde 8 burç ve 1 gözetleme kulesinden oluşan yapım tarihi belli olmayan bu kale niye yapılmış sorusuna cevap veriyorum “Yoldan geçenden 10 altın geçmeyenden 20 altın haraç almak için.” Günün sürprizi ellerinde bayraklarla dillerinde Onuncu Yıl Marşı ile inen gurup, bunlar İzmir’li diyorum ve yanılmıyorum. Hanımlar geziyorlar…
Kalede gezinin en pahalı kahvesini (7tl) içtikten sonra bu kahveyi hazmetmek üzere Şenyuva (Çinçina) köyünden Fırtına vadisinde ine çıka, en zorlu yolculuğu yaban mersini molası ile yayalaştırarak sisler içersinde Sal Yaylasına ulaşıyoruz durmak yok yola devam işte Pokut yaylası eşiz bir manzara. Eynatap yayla evi çay molası ardından yürümeye alıştık, yürüyoruz…
Yürümekten yorulduk araç bin ve Hazindağ Yaylasında Hazindağ Konuk Evinde kuzinede pişirilmiş yöresel yemeklerden oluşan öğle yemeği üzerine laz böreği ve kahve… Neşe ile Mehmet’in en romantik anlarını yaşadıkları yaylayı terk etmek istemeseler de Ayder’e yola çıkıyoruz…
Çamlıhemşin çarşısında kısa bir gezi ve çay molasının ardından Maho elinde ikmalini yaptığı levazımat ile dönüyor ve Adem kaptana talimatı veriyor bu kavun kesilecek, bu rakı içilecek… Ve gezinin ikinci hayal kırıklığı yok olmuş, bitirilmiş, ranta teslim olmuş, yayla evlerinin yok olduğu yerine otellerin, pansiyonların aldığı hatta trafiğin tıkandığı, küçük bir Uzungöl görüntüsü ile Arap turistlere teslim edilmiş Ayder Yaylası(!).1350 metrede “Anlatacak bir hikayen olsun” sloganını kullanan “Ümit Otel” (04646572022) yerleşiyoruz. Gecenin sürprizi Horon ekibi, tulum eşliğinde Horona bende katılıyor ve horondaşımın anlattıklarını yan gözle takip ederek gençlerle horon tepiyorum netice de kuru fasulye pilavdan eser kalmıyor…
Bugün yorulduk, yarın yine zorlu bir gün ve erken hareket o zaman tumba yatak. 5nci gün sonu “Hayat Gezince Güzel” e ilave “yatınca daha güzel”…

6NCI GÜN: AVUSOR-TOBACELAZENA GÖLÜ-AYDER
Sabah 07 30 da yola çıkıyoruz, diğer günlerden farklı olan eşyalar iki gün kalacağımız otelde. Rota Kaçkar Dağları Doğusunda 15 milyon öncesine kadar giden bir jeolojik yapının bugüne kalan buzulların oluşturduğu Buzul Vadisi ve Buzul Gölü. İlk durağımız kendi elektriğini kendi üreten bölgenin en alçak yapılı evlerinin bulunduğu Buzul Vadisinin ortasına kurulmuş 2200 m de Avusor yaylası.
Şaşgun Bakkal yanındaki yayla lokantasında çay molasından sonra erkeklere katılan Yükselen ve Belgin hanımlarla zorlu tırmanış başlıyor. Maho her zaman ki gibi başıbozuk bir şekilde basıp gidiyor. Biz rehberimizin kontrolünde cep telefonlarının uçak modunda çalıştığı, suların küçük derecikler halinde gürül gürül aktığı, birkaç büyükbaş hayvanın yayıldığı otlakların arasından küçük molalarla 3000 metreye tırmanıyoruz.
Güneşin yaktığı, rüzgârın üşüttüğü, Kaçkar’ın zirvesindeki kar kütlelerine ulaşmak adına çayırların arasında bata çıka, ayakkabıları suya gömmeden “pişman oldu dön” tepesini aşıyoruz. Susayanlar için rehberimiz hemen kaynak suyundan küçük bir birikinti oluşturup bitkisel pipetle buyurun diyor su hazır eğil ve kana kana iç. Maho karşı tepelerde bir görünüp kaybolurken bizim ekip azimle “inadına çıkarım” tepesini de aşıp 3000 m de Kaçkarların “Kemerli Taşlarını” fotoğraflıyoruz. Birkaç yüz metre sonra bir futbol sahasından biraz büyük sessiz ve sakin duruşuyla “Buzul Gölü((Tobacelazena)” karşımıza çıkıyor. Bu zorlu ve kutlu tırmanışı kutlamamız lazım. Ve de Maho yine yapacağını yapıyor karşı tepedeki kardan torbasına doldurmuş elindeki bardakta Maho Golda katık yapıyor, biz de eşlik ediyoruz şerefe… Sıra geldi turun başında mutlaka yapacağım dediğimi yapmaya. Mayomu giyiyor ve buz gibi suya giriyorum. Su soğuk mu, soğuk ama 3000 m de buzul gölünde birkaç kulaç atmanın zevki soğukluğu hissettirmiyor(!) rehberimiz Adem bey de çivilendikten sonra süratle kurulanıp sis bastırmadan geri dönüşe geçiyoruz…
Yayla evinde Cuma namazı çıkışı öğle yemeği vaktine kadar orada tanıştığımız Kerkük Türkmenlerinden olan gurubun çocukları ile haşır neşir oluyor, Şaşgun bakkalu ziyaret ediyor, İsmet’i torunum ilan ediyor ve hanımlarla bölgenin siyasi ve sosyal yapısını konuşuyoruz. Öğle yemeğinde rehberimizin özel olarak hazırlattığı etle yapılan kavurma ve yine rehberimizin elleriyle hazırladığı Muhlamanın tadı damağımızda araçla Aydere dönüyoruz. Yorgunluğumu alır bir de kaplıcaya gidiyorum. Ancak müşteri potansiyeli ve suyun devridaimini yeterli görmeyince kısa bir turla yetiniyorum. 6ncı gün sonunda keyifli yemek sonu sohbeti ile tumba yatak…

7NCİGÜN: TAR DERESİ-RAFTİNG-ZİPLİNE- ÇAY TOPLAMA- ALIŞVERİŞ- ANKARA
Ayder’deki otelimizden ayrılarak öne kısa bir sabah yürüyüşü için Ayder den 7 km uzaklıktaki Tar deresine gidiyoruz. 2kmlik yürüyüşte beylere Şule hanım eşlik ediyor. Bulutların arasından akar gibi görüntüsüyle Bulut Şelalesine ulaşıyoruz. Dönüş yolunda arıcılık yapan bir aile ile hoş sohbetten sonra son kavunu kesip rakılayacağımız alana varıyor, süratle son görevimizi yapıyor ve bugünler için şükrediyoruz. Son göreceğimiz yer tipik Karadeniz ahşap mimarisinin korunduğu Kıyı Köyü de fotoğraflıyor ve alışveriş turuna başlıyoruz…i
Çamlıhemşin de kısa bir tereyağ, peynir ve reçel alışveriş ve çay molasının ardından Osmanlı Lokantasında rafting ve bizim adımıza zipline yapan rehberimizi seyrederek pide ve sütlaçla leyenda helalleştikten sonra Sürmeli’de bıçak imalathanesi, Rize’de Rize bezi fabrikası, Araklı da “Her Köy Okuluna Bir Kütüphane” projesine destek vaat ettiğim Vatan Çay Fabrikasını ziyaret ve alışverişle günü noktalıyoruz.
Son durak çay fabrikasında valizlerimizi uçak moduna göre son şekli veriliyor ve havaalanına doğru yola çıkıyoruz. Artık gün değil tur bitiyor rehberimiz ve sürücümüz Adem beylere çok teşekkürler ediyor ve vedalaşıyoruz….
Bir başka turda ama iptalsiz olanın da görüşmek üzere teşekkürler can arkadaşlarımız Mehmet ve Selva, Mehmet ve Neşe, Mahmut ve Yükselen, Mustafa ve Tülay,, Mustafa ve Berrin, Kasım ve Serpil, İsmail ve Nükhet’e 05.08.2018

Comments (1) »

SARIKAMIŞ KAR VE KAYAK

SARIKAMIŞ KAR VE KAYAK
S-(K)AR-I-KA(YAK)-M-(K)IŞ
ADI NEREDEN GELİYOR
Ocak ayının ikinci haftasında 8 gün olarak planlanan ancak hava şartları nedeniyle 10 güne uzayan sonuna mecburi Kars’ta ikamet ve Çıldır gölü gezisinin de eklendiği kış tatilinden akılda kalanlar.
Önce Sarıkamış adı nereden geliyor? Üç rivayet var. Bir rivayete göre: Çerkez Beylerinden biri bu topraklara biraz yiyecek ve bir sarığa aldığından buranın adı Sarığalmış olarak söylenmiş bilahare Sarıçam Ormanlarına nazire Sarıkamış denilmiş. Diğer bir rivayete göre: Hazar denizi ile Aral gölü arasındaki Sarıkamış çukuru bölgesinden bir Türk boyunun yukarı Sarıkamış köyüne yerleşmesinden kaynaklanmaktadır.
ŞEHİTLER DİYARI
Sarıkamış kış şartlarının en ağır görüldüğü bölgelerden biri ve kış şartları tarihte yerini 60 bin şehitle almış ve “Şehitler Diyarı” olarak anılmaktadır.
Sarıkamış Harekâtı; (22 Aralık 1914), I.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu ve Rus İmparatorluğu arasında Sarıkamış’ta gerçekleşen kara çatışmalarından olup Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri taktik hatasıyla büyük bir başarısızlıkla sonuçlanan bir askeri harekâttır…
1877’deki 93 Harbi, Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgisi ile sonuçlanınca Batum savaş tazminatı olarak Rusya’ya verilmiş, Sarıkamış, Kars, Ardahan ve Artvin de Berlin Antlaşması ile Rusya’ya bırakılmıştı. Bu yurt topraklarını geri almak 1914 yılında dönemin Başkomutan Vekili olan Enver Paşa’nın büyük hayali olan “Turan” yahut “dünya Türk Birliği”ni gerçekleştirecek ilk adımı atmak amacıyla planlanan harekât ağır kış şartlarında yetersiz lojistik destek nedeniyle felaketle sonuçlanmıştır.
KIŞ TURİZMİ
Sarıkamış coğrafi özelliğinin kendine verdiği kış şartları ile kayak turizminde öne çıkan bir yöre olmuştur.
Sarıkamış’a karadan ulaşım her zaman mümkün olduğu gibi Sarıkamış’a 60 km uzaklıkta ki Kars Havaalanına İzmir, Ankara ve İstanbul’dan direk uçuşlarla ulaşmak mümkündür. Ancak İzmir’den Sun Hava Yolları ile direk uçuş yapacaklar dönüşlerinde hava şartları nedeniyle iptal edilen uçuşlara hazırlıklı olmalılar. Diğer şirketlerin iniş yaptığı ve kalktığı alana gelmeyen Sun havayollarının yolcuların hem fikir olduğu açıklanmayan gerekçesi yeterli yolcunun olmayışı ve bunları tek uçakta toplayacak bir ek sefer planlamasıydı. Eğer nostaljik bir yolculuk yapmak istiyorsanız çok önceden biletinizi almak şartıyla Ankara’dan hareket eden Doğu Ekspresi size keyifli ama hayli uzun bir tren yolculuğu sunacaktır.
Kars havaalanından şehir merkezine halk otobüsleri ve taksi ile ulaşabilir ve eski garajdan Sarıkamış’a dolmuşlarla gidebilirsiniz. Ayrıca havalimanından transfer yapan şirketler ile de ulaşım mümkündür. (Erse Tur 05322010658) Sarıkamış’ın deniz seviyesinden yüksekliği 2225 m iken Kayak Merkezi rakımı 2630 metredir. Şehir merkezine oldukça yakın olan kayak merkezine araçla ulaşmak sadece 10 dakikadır. Kayak merkezine toplu taşıma hizmeti yoktur. Oteller Bölgesine taksi (20 tl) ve kiralanacak minibüslerle (Miroğlu Turizm 0535 869 58 15 kişi başı 3-5 tl) ulaşmak mümkündür…
Konaklama için şehir merkezinde ki otellerin yanında Öğretmen Evi ayrıca kayak merkezinde oteller de hizmet vermektedir…
Kayak merkezinde oteller bölgesinde 2nci telesiyej bölgesinde valilikçe işletilen ‘Kütük Ev’ ve 3ncü telesiyej bölgesinde ‘Orta Cafe’ dinlenme ve ihtiyaç molası için hizmetinizdedir. Şehir de ve kayak merkezinde kayak takımı kiralanacak işletmeler mevcuttur. Kayak merkezinde en uygunu telesiyeje yakın olan Çam Otel deki ve Kütük Ev in altındaki kayak odasıdır. Kayak takımı kirası 15-25 tl dir…
Sarıkamış’ı diğer kış turizm bölgelerinden ayıran en önemli özelliği bölgeye yağan kar cinsi ve doğal güzelliğidir. Kayak sporu için oldukça elverişli ve dünyada sadece Alpler de olan toz kristal kar, ülkemizde bir tek Sarıkamış’ta mevcuttur. Toz kar ilk yağdığı günkü özelliğini kaybetmiyor. Kayak pistleri sarıçam ormanlarıyla çevrili olduğundan rüzgârdan da korunuyor ve çığ tehlikesi yok.
Toplam Pist Uzunluğu 25 km’dir. Pistler 2 etaplı olup, zirveden 1.etap’ a kadar 5 pist, 1.etaptan aşağıya kadar ise 2 pist vardır. İlaveten zirveden Karanlık Dereye 2 pist inmektedir.
1 numaralı telesiyejle çıkılan 1 numaralı başlama pisti1750 m, 2 numaralı telesiyejle çıkılan 2 nu kolay pist 2000 m ve aşağıda ki oteller bölgesine inmektedir. 3 numaralı telesiyejle çıkılan ve Bayrak tepeden oteller bölgesine inen 3 nu orta pist 3500 m, 4 nu zor pist 2800m 5nu zor pist 2800m, Karanlık dere bölgesine inen ayrı telesiyeji bulunan 6 ve 7 nu zor pistler 2600 m uzunluğundadır.
Ayrı bir pisti olduğu belirtilse de snowbord da kayak pistlerini kullanmaktadır.
Pistlere ulaşım için kullanılan telesiyejler açık oturak dörder kişilik olup üç etaplıdır. İlk etap aşağıdaki oteller bölgesinden Kütük Ev önüne çıkarmakta ve buradan diğer iki numaralı telesiyejle Orta cafenin bulunduğu bölgeye ve oradan da 3 nu telesiyejle Bayrak tepeye. 6-7 numaralı Karanlık Dere pistinden iniş yapanlar için ayrı bir telesiyej çalışmaktadır.
KAR VE KAYAK
Erzurum’da görevde iken oğlumuzu götürdüğümüz kayak tesisinde onun kayak eğitimini ilk günler seyretmiş bizi aşar diye düşünmüştük. Sonrasın da acaba, bizde kayarız a dönüşünce düşe kalka öğrendiğimiz kayak her yıl bir bölgede Erzurum Palandöken, Uludağ, Ilgaz, Bozdağ, Kartalkaya da kar ve kayak keyfine dönüştü.
Bu yıl planımız da Kayseri Erciyes vardı. Ama sevgili arkadaşımız (Ya) Musa Sarıkamış planından bahsedince neden olmasın dedik ve dâhil olduk Şeref kardeşimizin grubuna. Yerlerimizi Sarıkamış Orduevinde ayarlayınca bize sadece uçak biletini almak ve o günü beklemek kaldı.
Ocak ayında sömestr öncesi 8 günlük turumuz 10 Ocak Çarşamba İzmir’den 2 saat 15 dakika süren Sun Ekspres Hava Yollarının Kars uçuşu ile başladı. İzmir’den parçalı bulutlu bir hava ile çıkmıştık Kars’ta bizi karşılayan ise günlük güneşlik sanki yazdan kalan bir hava ve modern görünümü ile meydan binası.
Öncesinde dersime çalışmış yemeden içmeye, turistik geziye kadar her şeyi incelemiş ama Kars havaalanından Sarıkamış’a nasıl ulaşacağımızı her kafadan çıkan yazı yorumlar nedeniyle çözememiştim. İnince iki muhabbetle çözüldü. Sordum “Sarıkamış’a nasıl gideceğiz” cevap verdi. “Abi otobüs gitti taksi var eski garaja 37 lira yazar 35 lira ver, oradan dolmuşla Sarıkamış. İstersen ışıklara kadar yürü oradan dolmuşa bin” Eyvallah bindik taksiye daha birkaç metre ilerledik ki dakika bir gol bir halk otobüsü kenar da duruyor mübarek sanki taksi kazansın diye kendini gizlemiş. İyi de olmuş panoramik bir turla eski garaja geldik ederi 40 tl. Dolmuş bizi bekliyormuş oturduk ve hareket yine bir panoramik tur ayakta da yer kalmayınca hızlandı şoför ve 50 dakika sonra Sarıkamış meydandayız. Ederi iki kişi 20 tl. Şoförümüz bizi indirmiyor ‘misafirimizsiniz’ diyor ve orduevine kadar götürüyor. Saat 11 de İzmir de başlayan yolculuğumuz saat 15 30 da bitiyor.
Kısa sürede odamıza yerleşiyor ve şehir turuna çıkıyoruz. Etrafı çam ormanıyla çevrili şehir de hava açık, pırıl pırıl gökyüzü, kar her yer de, yerler buz. Şule hanımla elele tutuşarak birbirimize destek oluyoruz. Kısa bir panoramik tur.
İlk görüntü kar ve kışın habercisi yerlerde içeri alınmayı bekleyen dağılmış ve parçalanmış çuvallarda ki “parayla satılmaz” etiketiyle kömür çuvalları. Ama bu görüntü havaya yansımıyor tertemiz ve pırıl pırıl hava da kömür kokusu yok. Bunda doğalgaz kullanılmasının yanında vadiden esen rüzgârın etkisi de büyük. Darısı İzmir’in başına deyip yola devam ediyoruz. İki mecburiyet caddesi var birbirine parelel biri Kars’a gidiyor, diğeri geliyor. İlk dikkatimi çeken cadde üzerinde ki peynir ve bal satan dükkânların fazlalılığı. Hemen bir kaçına dalıyor ve fiyatları öğreniyorum ne alacağıma karar veriyorum Sadece eski kaşar kilosu en fazla 30 tl. Bal ise 25 tlden 300 tl ye kadar (Aslanoğlu 05372435260)
Sarıkamış’a gelipte kaz eti yemeden olur mu onu da öğreniyorum Kristal Kaz Konağı Hasan Usta (05352311472) sadece kaz eti yapıyor porsiyonu 50 tl. Önceden haber vermek şart kaz eti hazırlık gerektiriyor.
Yöresel yemek yapan lokantanın sadece camında yazılı bu özellik, eğer Çağ Kebabı isterse canınız meydanda akşam saatinde geç kalmama şartıyla Özen Çağ kebap var.
Etrafa bakınırken bir taraftan kaymamak için dikkatli yürüyor diğer taraftan da çatıları kontrol ediyoruz her an kafanıza buz düşebilir, koca bir kar kütlesinin altında kalabiliriz. En iyisi kaldırımdan değil yoldan yürümek. Trafik yoğun değil ve artık sürücüler araç buzda kullanmayı sıradanlaştırmış. Kar lastikleri patinaj zincirinin pabucunu dama atmış.
Yollar, çatılar buz peki yılın neredeyse yarısını beyaz, kar ve buz görerek geçiren insanları öyle mi Sarıkamış’ın? İlk gördüğüm ve konuştuğum kişi dolmuş şoföründeki sıcaklık, esnafın yaklaşımı, yolu sorduğumuz hanımın bizi evine davet etmesi, insanlarla kısa sohbetlerdeki samimi ve sevecen yaklaşım tabiatın buzunu eritiyor, karı savurup ortalığı sıcak bir ortama çeviriyor. Hani derler ya “has ekmek” işte insanın hası Sarıkamış’ta…
Daha sonra ki günlerde birkaç defa daha dolaşacağım Sarıkamış kendi halinde bir kış, kayak şehri. Nerde, nasıl, kim söylemiş bilmiyorum ama Davos olması için daha çok çalışılması lazım. İlk olarakta sokakların kışa teslimiyetinin önlenmesi gelir. Daha temiz, daha kaliteli kış hizmetini Sarıkamış hak ediyor.
Ertesi gün bir hafta sürecek 09 30 – 16 30 kayak merkezi maceramız minibüsle 10 dakikalık bir yolculukla başlıyor.
Kayak merkezi oteller bölgesi olarak anılıyor. İlk ve durağımız Çamkar otelin kayak odasının önü. Kayak takımlarımızı kiralıyor ve Şule hanımın ısrarı ile antrenman bile yapamadan telesiyejle tırmanmaya başlıyoruz. Telesiyej Sarıçamdan oluşan ormanın arasından ilerlerken biz de pistleri inceliyoruz. Aşağıdan aldığımız bilgilerle ilk olarak 2 nolu pistte karar kılıyoruz. Dikkatli, kar sapanlı, yavaş ve de savruk inişler ileri de yerini slalomlara bırakacak ama o korku var ya işte o hiç aklımdan çıkmıyor. “Düşüp sakatlanmak” Yıllardır kayak yapan Mithat abinin deyişiyle böyle bir kayak stili yok dediği ilk iniş vukuatsız sonuçlanıyor. İkinci çıkışta gözü karartıyor ve hedef Bayrak Tepe. Çıkarken telesiyejde pistleri de inceliyorum.5 nolu pist bizi aşar, 4 belki birkaç gün sonra, hemen kayılacak ise 3 nolu pist. Arada verilen kısa molanın ardından dönüş yolunda kısa bir hesap yapıyorum 22 km kaymışız ve yorgun değiliz, iyi bir başlangıç.
Diğer günlerde kayış standartlarına uygun bir performans sergileme yolunda emin adımlarla ilerlerken artık 4ncü pistteyiz. Birkaç gün sonra Şule hanım 5nci pistten devre arkadaşlarım Ethem ve Tanju’nun kontrollünde ki inişten sonra gözünü 6 ve 7 ye diksede benden onay alamayınca aklı o pistlerde kalıyor.
Biz pistlere, pist bizlere alıştıkça çamların arasındaki pistlerden bir doğa harikasından süzülerek inmenin keyfine varıyorsunuz. Varıyorsunuz da hep tetikte kaymak, etrafı kolaçan etmek, sizden daha acemi birinin pistte sizi gelip bulmasını önlemek biraz dikkatli olmayı gerektiriyor.
Sarıkamış Kayak Merkezinin en büyük özelliği sadece kayak için var oluşu. Daha olacak tı derseniz Telesiyejde çıkarken çalan çılgın bir müzik yok, ne son model kayak montları ve kayak takımları ile spor yapmaya değil de piyasa yapmaya gelenlerde yok, bar, disco onlarda yok, gürültü, patırdı, çılgın gece partileri de yok. Ya ne var? Sessizlik, sakinlik, dinginlik var, beyazın en beyazını, doğanın en doğalını, karın en mükemmeli var.
Ancak olumsuzluk yok mu? Var. Telesiyejler yeterli değil onun için Sarıkamış Kayak Merkezine hafta sonu değil hafta içi gidin ki kalabalık olmayan telesiyejlerden daha sık faydalanabilin. Hele bir sömestr tatilinde sakın düşünmeyin derim.
Bu arada unutmadan kartopu ve kardan adam kışın ve karın olmazsa olmazları değil mi? Evet öyle diyorsunuz. Hayır, Sarıkamış’ta öyle deği. Kar varsa, biz çoluk çocuk çıkar kartopu oynarız. Şule hanımda öyle yapmak istedi ve gördük ki burada kar kartopu olmuyor. Toz kar elinde dağılıyor. Kartopunu yuvarlayıp kardan adam yapamıyorsun. Kartopu yapacağın karı derinde beklemiş karda bulacaksın öyle ha deyince al karı yuvarla at adamın kafasına yok öyle.
Bayrak Tepenin asıl adı Cıbıl tepe orman burada seyrekleşiyor hatta yok oluyor işte bu Cıbıl Tepeye çıkışta ki telesiyejin son noktası hava da varsa rüzgâr, varsa küçük bir esinti size bir gerçeği hatırlatıyor burası Sarıkamış burası soğukları şehri. Şansımıza -10 dan daha düşüğünü görmedik, biraz üşüdük buna da razı olduk kar ve tipi nedeniyle pistler kapanmadı keyifli ve güzel bir tatil yaptık.
Her günün sonunda Orduevinde sıcak bir çay eşliğinde yorgunluk atarken iki günümüzü de taçlandırıyoruz. İlki 5 kişi birleşip olmazsa olmaz kaz eti ziyafeti çekiyoruz sonrasında bir başka gece ocakbaşı keyfi. Hele bir de dışarıda yapılmış “iğlonun” içinde bir de kahve içebilseydik keyfimize keyf katılacaktı. Günde 35 km ye çıkardığımız ve Erciyes öncesi iyi bir hazırlık yaptığımız kayak keyfi anılarımızın başköşesinde yerini alacak. Kayak tutkunuysanız, gidin ve Sarıkamış’ta o eşsiz kar da kaymanın keyfini çıkarın…
Planımızda Kars sadece transit geçiş merkeziydi daha önce de gezmiştik, Sarıkamış’tan yapılan turada katılmadık ama Sun Ekspres bize bu imkânı sağladı. Bir gün Kars ta yaya tur, bir gün buz tutmuş Çıldır gölünde yürüyüş ve nefis bir balık ziyafeti (Günayın Yeri 05374204762) tabi bunun yanında edinilen yeni dostluklar… .05.02.2018

 

Leave a comment »

MAVİ TUR – 3

MAVİ TUR – 3
Geçen yıl Mavi tur sonunda yurt içi, yurt dışı gezi organizatörlerin kralı Mehmet Cengiz bu yıl dinlenelim deyince Ankara’dan Maho seslendi ekip hazır gemiyi hazırla. Emir demiri keser bizim meslekte ve tarih belirlendi 10-17 Eylül, Bayram kaptan (05374346362) ve teknesi Haluk- İrem – S,  Güzergâh Bozburun – Palamutbükü – Datça – Selimiye – Bozburun.
Tur öncesinde Kurban bayramı var hem de uzun bir tatil o zaman yapılacak tek şey kalıyor bayram tatili ile turu birleştirmek anında karar ve rezervasyonlar sadece 15 dakika sürüyor.
Program geçen yılın sondan başlangıca gidiş şeklinde. İlk on gün hanımla baş başa sonrası Mavi tur da Harbiyeli 74 lülerle.

Şule hanım çanta hazırlamada uzman ilk durak bağda 30 Ağustos Zafer Bayramı resepsiyonu ile Alaşehir’de başlıyor.
Bayramın birinci günü kesilen kurban, yenilen kurban kavurması, bayramlaşma ve ertesi gün Denizli üzerinden kahvaltı Kale’de biber tatarı ve pide ile yapıldıktan sonra Marmaris’i selamlayıp ver elini Bozburun üç gün buradayız. Dinç Otel (05366991210) geçen yılki aynı mekân, aynı deniz, aynı sessizlik, tanış olduklarımızla sohbet ve yeni tanışlar, yeni dostluklar. Geçen yıllarda gidemediğim oteller bölgesinin patika yollardan keşfi, akşam gün batımından hemen önce kavun, peynir ve rakı ile başlayan kerat vaktini ayın ışıltısı ile devam ettirmek, sabahın serinliğinde yürüyüşten sonra deniz banyosu, okunamayan kitapların hızla tüketilen sayfaları, kısa turlar ve geçiveren üç gün.
Geçen yıl yaptığımız Mavi Turu (2) anlatırken şöyle yazmışım ‘…Datça’nın keyfine bu kadar kısa zamanda varmak mümkün değil tabii ki tekrar geleceğiz eski Datça’yı dolaşıp Can Yücel’in yarım kalan şarabından bir kadeh içeceğiz, Kızlan koyu var daha orada değirmenler görülecek seneye programa alıyorum Datça’yı…’ ne yani yazdığımızla yalancı mı çıkalım.
Rota Datça, askeri gazinoya yerleşiyor ve geçen yıldan yarım kalan şehir gezimize başlıyoruz. Hemen önümüzdeki gölet ve yanında ki park sanki saklı bir cennet, oradan limana, giderek sahile, aradan çarşıya bir aşağı bir yukarı derken yine gelen keraat vakti. Ne yapalım yani söz vermişiz bir kere Can Yücel’in hatırını mı kıralım mekân gazinonun terası sahile ayın ışıkları yansırken hafif bir esinti yarın için bizi dinlendiriyor.
Ertesi sabah güneşin ilk ışıkları ile rota ‘Eski Datça’ Şule hanıma rehberlik yapacağım önce öğrenmem gerek deyip erken kalkan yol alır misali yola düşüyorum. Bir saatlik yürüyüşten sonra nefeslenmeden mahalle sakinlerinden birini bulup soruyorum. Öğreniyorum ki ‘Eski Datça’ tarihi çok eskilere giden bir yerleşim birimi, son hali ile Rumlardan kalma. Kiliseden dönüştürülen cami, eski belediye binası, hapishane, eski yağ hane ve diğerleri bir çırpıda anlatıyor eski Datça’lı bey. Her yerde olduğu gibi burada da bilgilendirme levhaları eksik. Sora sora Bağdat bulunur misali o sokak senin bu sokak benim dolaşıyorum. Öğreniyorum ve hazırım bu bilgileri satmam lazım. Müşteri hazır Şule hanım…
Kahvaltıdan sonra kısa bir Datça turu daha sonra ver elini belediye otobüsü ile eski Datça. Çeşme başından başlıyor, köy meydanı, köy kahvesi, muhtarlık, kendine özgü begonvillerin süslediği, sardunya ve melisa kokuları arasında daracık taş sokakları, taş evleri. Olmazsa olmaz “Mekânım Datça olsun” diyen ünlü şairin evi müze olmadığı için sadece kapısı etrafında dolanabilsek de Can Yücel’in yaşadığı evin önündeyiz. Ahşap eski bir kapı, üzerinde şairin fotoğrafı ve sözleri bulunuyor. Kapıda bir de tabela var buranın müze olmadığı ve içinde yaşayanların bulunduğuna dair, “Lütfen anlayışla karşılayınız” sözleriyle biten ve Can Yücel’i anlatan bir metin. Ve şairin sorulu-cevaplı sözleri: “Ne harika yer burası! \ Nereden buldun bu Datça’yı?\ Elimle koymuş gibi buldum…”
Dönüş yine Çeşme başından otobüsle.
Akşam yemeği sahilde Kaptan Hüsnünün yerinde kumlar üzerinde olmazsa olmaz kavun, peynir ve rakıya deniz ürünleri eşlik ediyor. Sabah yolculuk öncesi son turumu atıyorum Datça sokaklarında. Deniz banyosunun tuzunu gölette atıp ördekleri yemledikten sonra tekrar görüşmek üzere vedalaşıyoruz Datçay’la. Tekrar diyorum Kızlan ve diğer koylar, değirmenler kaldı ve Can Yücel’in yarım kalan şarabını da içemedik, bademli köfte yemedik, köy kahvesinde Orhan amca ile sohbet edemedik ve rotayı Palamutbüküne çeviriyoruz aklımızda Can Yücel’in dizeleri;
“Beni kuzum Datça’ya gömün
Geçin Ankara’yı İstanbul’u
Oralar ağzına kadar dolu
Alabildiğine de pahalı,
Örneğin Zincirlikuyu’da
Bir mezar 750 milyona milyona
Burası nispeten ucuzluk
Ortada kalma tehlikesi de yok
Hayır dua da ,
Dediğim gibi beni Datça’ya gömün
Şu deniz gören mezarlığın orda
Gömü sanıp deşerlerse karışmam ama!”
Şaire vedalaşmadan gitmek olmaz yol üzerinde tam da dediği gibi denizi gören mezarlıkta ama kendi mezarı denizin görüntüsünden geride bir Fatiha okuyoruz. Düşünmeden edemiyorum 2011 de mezar taşını kıranlar şiiri okudu da şairi yalancı çıkarmak istemediler de gömü arama niyetine mi mezar taşını kırdılar.
Geçen yıl akşam yemeklerinde misafir olduğumuz Çuhadaroğlu Evlerine (05056299758) bu sefer üç günlüğüne yatılı gidiyoruz. Tadı damağımızda kalan bu sahilde program belli deniz, yürü, ye, iç, deniz yine yürü, yine deniz, ye, iç buna Şule hanımın uykusunu da dâhil ettiniz mi bundan iyi tatil Şam da kayısı. Üç günlüğüne geldik ama içim rahat etmiyor, aklımda teknenin hazırlanması var. Palamutbükünü bir gün kısaltıp Bozburun’a dönmeye karar veriyoruz. Palamutbükü hatıra fotoğrafımızı da çekip yola düşüyoruz. Sürpriz turdaşlardan Mustafa ve hanımı da erkenci hazırlıklara nezaret ediyor ve gece teknede kalıp bir keyif gecesini de bitiriyoruz. Sabah yürüyüşünden sonra elde Maho’nun listesi elimde ikmale başlıyorum.
Listeyi tamamlayıp buzdolabına yerleştiriyor ve arkadaşları beklemeye başlıyoruz. Asker adamlar ne de olsa İ Eren le Maho Bodrum’dan, Tahsin Didim’den, Erhan İzmir’den, Musa İstanbul’dan, Hayati Bursa’dan saatinde tekne önünde hazır ve nazırlar. Kamaralar için kura çekiyor, eşyaları yerleştiriyor, ‘Harbiyeli 74 lüler’ flamamız önünde fotoğrafımızı da çektikten sonra “vira bismillah” Mavi Tur başlıyor…
Gün, gün, kısa, kısa anlatacağım ama öncesinde daha kısa özetleyeyim…
Kaptan’ı baba Bayram, aşçısı anne Sibel, kamarotlar çocuklar Haluk ve İrem in olduğu Bozdemir ailesinin Haluk- İrem- S teknesi ile 10-17 Eylül tarihinde Bozburun- Palamutbükü- Datça-Selimiye- Bozburun güzergâhında yaptığımız Mavi Turdan kısa bilgiler. (Uzunu az sonra)
Organizasyon: H. Zeki Sungur
Moderatör: M. Sait Uysal
Foto Direktör: Musa İstek
Müzik Direktör: Mustafa Kırmacı
Baş Keman: Erhan Çatkın
İkinci Keman: Musa İstek
Solistler: Tahsin Meriç, İbrahim Eren, Hayati Toparlak
Koro: Şule Sungur, Yükselen Uysal, Müşerref Meriç, Zülfiye İstek, Mualla Çatkın,Tülay Kırmacı, Rahmiye Toparlak, Zevcan Eren
Tur da;
Musa, kendisine verilen ‘Hazreti’ unvanından sonra gelen vahiylerle verilen emirleri yerine getirmekten, öz çekim foto için ekibi hizaya sokmaktan, tuttuğu küçük balıkları denize geri göndermekten,
Maho, her koyda elde zıpkın balık peşinde koşmaktan, en güzel manzaraların olduğu saatlerde uyumaktan, Maho luktan Mihu luga terfi için Titanik pozu vermekten, her akşam hanımlara kokteyl hazırlamaktan, erkeklere Maho rakı taşımaktan
Kırmacı, her yemeğe ayrı müzik planlamaktan, balıkları önce besleyip sonra avlamaktan, Musa ya balık avı üzerine dert anlatmaktan,
Erhan, başkemancı olarak isteklere yetişmekten, yan teknelere gönderme yapmaktan, boş kaldığı anlarda boynuna bağladığı ipteki terlikleri ile koylara çıkıp koyları temizleyip artıkları ipe bağlayarak tekneye getirmekten,
Tahsin, askeri okul yıllarından başlayıp ancak yüzbaşılığına kadar gelebildiği hatıralarını anlatmaktan,
İ Eren, Mihu ve bana laf yetiştirmekten, kemanda Erhan a solistlik yapmaktan, son üç gün bitap düşmekten,
Hayati, biraları bitirmek için gösterdiği gayretten, Erhan’ın kemanına eşlik etmekten,
Hanımlar, deniz, güneş ve yeşilin sarmalında keyif yapmaktan, gece eşsiz görüntüsü ile gökyüzünü seyretmekten, Datça, Selimiye ve Bozburun da alışveriş yapmaktan,
Ben hzs bu can dostların peşinde koşmaktan, her akşam kavun, peynir, rakıdan sonra sabah tüm koyların deniz altı ve deniz üstü dere, tepe keşif yürüyüşleri yapmaktan
Bayram kaptan, uzun yolda oltaya takılan balıkları tekneye çekerken kaçırmaktan, Maho’nun taşlık, kayalık ve teknesiz koy isteklerini dinlemekten, bulaşık yıkayıp, salata yapmaktan,
Sibel Hanım, benim mutfakta ki isteklerimden, yemek listesindeki değişikliklerden, turdaşlara iki vakit kahve yapmaktan,
Haluk, beş öğün masa kurup kaldırmaktan, temizlik yapmaktan, hanımları tekneyle karaya getirip götürmekten, Adnan Hocanın kediciklerini öğrenince onları takip etmekten,
İrem, okul öncesi evde dinlenmek varken Haluk a yardım etmekten
Helak oldular…
Bu özetten sonra tekmili birden 7 gece 8 günlük Mavi Tur…
1nci gün; Saat 15.30 da Bozburun’dan demir alıyoruz rota ‘Ada boğazı’ koyu. Uzun yoldan gelenlerin yorgunluğunu atmaları için kısa bir dinlenceden sonra tur hakkında bilgi vermek istiyorum ama dinleyen yok sohbeti Erhan’ın kemanından dökülen nağmeler renklendirirken yorgunluk çayını, denizin serin suyu takip ediyor. Akşam saatinde ziyaretçimiz var bir tekne yanaşıyor Bozburunlu hanım tekstil ürünleri satıyor beğeniyor ama anlaşamıyor hanımlar hayırlı işler deyip yolcu ediyoruz yan tekneye. Saat ilerliyor ve Şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın dediği gibi
“…Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı…”
Maho’nun hanımlar için hazırladığı kokteylle, benim çilingir sofrası hoş bulduk kokteyline dönüyor. Başkemancı ve ikinci kemancıya solistler ve koro eşlik ediyor. İlerleyen saatlerde kurulan sofrada peynir, kavun ve rakının yerini rakı, balık alırken şairin
“… Aya haber salın çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce…”
Dizelerini hatırlatırcasına ay denize düşen parıltısı ve hafif rüzgâr esintisinde kadehler birbirini kovalarken yorgunluk ve sabah erken yolculuk planlaması yolu gösteriyor. Hanımların bir bölümü baş üstünde yıldızların altında uyuyacak diğerleri kamaraya.
2nci gün de sabah serinliğinde 07 00 de sulanmaya gelen keçilerin uğurlar olsun keçilemeleri eşliğinde Datça ya doğru demir alıyoruz. Kaptanın saldığı oltaya takılan kuzu balığı günün bereketli geçeceğinin işareti. Güneş kendini gösterince foto safari başlıyor. Onu Simi boğazından geçişte adaların siyasi ve askeri durumunu içeren sohbet takip ediyor elde sabah kahveleri ve dün koydan toplanan adaçayı ve kekikten yapılan çaylar. Ve de olmazsa olmaz Titanic pozu başlıyor tek direnen Maho var. Başına geleceği biliyor dilime dolayacağım ve kurtulamıyor kırk yıllık Maho verdiği pozlarla oluyor Mihu. Datça’yı karşıdan selamlayıp İnceburun’a yanaşıyoruz arıların hücumu karşısında süratli bir kahvaltıdan sonra Palamüt büküne yöneliyoruz. Denizin bu kadar berrak ve temiz olduğu bir koyda denize girmenin tadı yanında hanımlar baş balerin Müşerrefin koreografisi ile su balesinden örnekler sunuyor. Karaya çıkıp sahilde kısa bir yürüyüş, iki gün önce kaldığımız tesisi arkadaşlara göstermek ve yüzerek tekneye dönüş. Öğle yemeğinden sonra hareketle rota Datça. Hani şair Can Yücel’in “Mekânım Datça Olsun” dediği şehir. Yunuslar eşlik ediyor tekneye dala çıka yolcu ediyorlar bizi kısa bir deniz molası Kargı koyunda ve işte tarihçi Strabon’un “Tanrı sevdiği kullarını uzun ömürlü olsun diye Datça’ya gönderirmiş” dediği Datça limanına demir atıyoruz. Akşam yemeği hazırlanıncaya kadar kısa bir şehir turu liman ve caddelerde gün dönerken, güneş yarın buluşmanın işaretlerini verirken bal, badem, sabun alışverişini tamamlayan turdaşlar yorgunluğu dinlenceye çevirecek kokteyle şarapla başlıyorlar. Sanki Ömer Hayyam’ı yalancı çıkartmak istemiyorcasına.
“Ben şarap içiyorum doğrudur, aklı olan da beni haklı bulur.
İçeceğimi biliyordu Tanrı, içmesem Tanrı yanılmış olur.”
Erhan’ın kemanına yan tekneden saz eşlik ediyor gece kısa bir şehir turundan sonra Datça da geceyi şarkılarla, türkülerle sonlandırıyoruz..
3ncü günün sabahında erkenciler ben, Maho, Musa ve eşi yürüyüşten elde gevrek ve yöre ekmeği ile dönüyoruz, kahvaltı hazırlanıncaya kadar turdaşlar hemen yakınımızdaki göle yürüyüşe gidiyorlar. Kahvaltı sonrası rotayı Aktur’a çeviriyor ve Datça’ya veda ediyoruz.
Aktur’da deniz ve yemek molasının tadını sitede kısa bir turla tamamlarken gençliğimizin güzel ve şöhretli sanatçısı Lale Belkıs’la sohbetten sonra rota Dimitru koyu.. Maho’nun istediği gibi bir koy dalıyor, çıkıyor eli boş dönüyor. Mustafa önce beslediği balıkları sonra tutmanın keyfi ile yapılacak balık çorbasının hesabını yapıyor. Turdaşlar denizin tadını çıkarırken ben karaya çıkıp bir tur atıyor ve eli boş dönüyorum. Gece koyun sessizliğini Erhan’ın kemanın tatlı nağmelerine eşlik eden koristlerin sesi bozarken bir anda ortaya çıkan tahta kaşıklar Tahsin ve eşi Müşerrefin elinde halk oyunundan örneklere eşlik ediyor.
4ncü gün de alışkanlık oldu artık elimi yüzümü denizde yıkıyorum. Koy turumu yapıp keyifli bir kahvaltıdan sonra Palmiye (Hurmalıbük) koyuna hareket ediyoruz. Ziyaretimize gelen arılarla hoş sohbetten sonra Maho elde zıpkın ava, ben ada turuna diğer turdaşlar denize. Deniz de keyifli saatler çabuk geçiyor ben elimde midyeyi Maho ya veriyorum bak bereketli ise devam edeyim diye öğreniyorum ki anında haşlayıp Tahsin’le mideye indirmişler. Erhan kaybolan kitabının peşinde tekneyi dolaşıyor, Musa keman dersinde, hanımlar okey masasında ben de Mustafa’nın desteğinde Alaşehir’den getirdiğim kabağı tatlı yapmak için elde bıçak boğuşuyorum. Deniz, uyku derken hareket vakti geliyor istikamet Bencik koyu. Musa ile Mustafa botla oltaya çıkıyor ızgaradan vazgeçtik çorbalık balık derdindeler. Çareyi balıkçıya balık ısmarlıyoruz sabaha getirecek. Akşam çay saatini, kokteyl ve çilingir sofrası takip ediyor, akşama balıklar Bayram kaptanın menüden daha önce tutulan kuzu ve palamutta mangala giriyor, hanımların tipine burun kıvırdığı ama lezzetine tam not verilen kabak tatlısı ile sonlandırıyoruz. Balıkçıya ısmarladığımız balıklar hareket öncesinden geliyor ama fiyatlar yüksek anlaşamıyoruz. Anlaşılan rızkımızı Maho, Mustafa ve Musa çıkaracaklar.
5nci gün sabah deniz banyosunu Sibel hanımın hazırladığı ballı, börekli, sucuklu yumurtalı kahvaltı eşlik ediyor tabii kahvaltının olmazsa olmazı tavşankanı çay, reçeller, Alaşehir pekmezi ile karılmış keçiboynuzu tozu macunu, helal kesim peynir… Erhan kitabını bulmuş keyfi yerinde elde keman sabah mahmuri şarkılarla kaptana eşlik ediyor. Rota Selimiye, Dişlice adasını fotoğraflayarak yeşil ve mavinin birleştiği suları terk ediyoruz. Selimiye’de önce sağlık ocağına kısa bir ziyaretten sonra karada diğer turdaşlarla buluşuyoruz. Hanımlar mağazalarda günün mana ve önemine ait kıyafetler peşinde, beyler kendi başlarına buyruk dolaşıyor, İ. Eren kahve falı baktırmak isteyen! bir hanımın teklifini mahçup bir eda ile cevap bile veremezken ben ekibi toplamaya çalışıyorum. Müşerref akşam yapacağı sürpriz için alışverişte bir saatlik mola çoktan doldu yapacak bir şeyde yok teslim oluyorum… Nihayet toparlanıyor ve Sığ limana öğle yemeği için yanaşıyoruz. Gemre de su ikmalini fırsat bilip Erhan’la Bozburun’a yürüyor, parka bıraktığımız araçları kontrol ediyoruz. Limanda balıkçılarla sohbetten sonra beş çayında sürpriz Müşerref’in hazırladığı Haşhaşlı peksimet muazzam bir tat, tadı damakta bırakan bir lezzet koca bir tepsi ye ye bitecek gibi değil sabaha bu keyif devam edecek. İkmali tamamlayınca daha önce uğramadığımız Kocabahçe koyuna geçiyoruz… Geceleme burada saz, söz eşliğinde
6 ncı gün Maho bugün keyifli dönüyor turdan zarganalarla poz veriyor. Ginlik bükü ve Dirsek bükü bugünkü programın deniz keyfi için seçilen yerler. Asıl hazırlık akşam yemeği için Maho mutfakta balık çorbasının hazırlığında, ben deniz ve kara turunda. Şarapla başlayan kerat vakti hiç bitmiyor ve Can Yücel’in dediği gibi ‘şerefe’
“Sanki bir bademağ’cıyım,
Benim çağlalarımı yiyin
Bir kadeh rakıyla
Dünyada Can’ın yaşadığını hatırlamak için
Şerefinize”
7nci gün de programda hanımların isteği ile değişiklik yapıyor ve Çanak koyunda deniz sefasından sonra akşam kokteyli için Bozburun’a yanaşıyoruz şöyle geniş bir tur ataraktan. Hanımlar ilk gün Bozburun’u gezememişlerdi. Akıllarında alınmayan birkaç parça kıyafet var. Son geceyi burada geçirip sabah yolculuğu için daha dinlenmiş olmak bizimde işimize geliyor. Tesadüfün de böylesi İzmir’den arkadaşımız Necla hanımla karşılaşıyoruz gurupla tura çıkmışlar kısa bir sohbetle İzmir haberlerini alıyoruz. Biten içkilerin son ikmalini de yapıp hepsinin hakkından geliyoruz. Erhan kemanı ile son anlarımızı keyifli kılıyor…
8nci gün sabah erkenden Bozburun da son yürüyüşümü yapıyorum. Vedalaşıyorum sokaklarla kahvaltıdan sonra şairin dediği gibi  “Vakti gelince \ Gitmenin adıdır gün batımı \ Ömürden \ Gönülden \ Günden” dizleriyle şiir tadında bir Mavi Tur’dan sonra Bozburun’u arkamızda bırakıyoruz bizim rota Bodrum, İ Eren ve eşi Zevcan iki gün daha katlanacaklar bize, Mihu ile Yükselen’e… 03.10 2017

 

 

 

Comments (2) »

5 ÜLKE, 11 ŞEHİR

5 ÜLKE, 11 ŞEHİR
Almanya (Leıpzıg, Postsdam, Berlin, Dresden), Polonya (Wroclaw, Varşova, Czestochowa, Krakow, Bırkaneu), Slovakya (Bratislava), Çek Cumhuriyeti, Avusturya (Viyana)
Sadece parasını yatırdığım başka hiçbir şeyi ile ilgilenmediğim, tur programını iki gün önce okuduğum, her türlü işlemlerinin sevgili arkadaşım Mehmet Cengiz’in organizasyonu, MNG Turun 13-20 Mayıs 2017, 7 Gece, 8 gün Uçak, Otobüs, Uçak. Çıkış ve Giriş İstanbul planlı turundan izlenimler…
Turda en büyük şansımız çok iyi bir rehbere ‘Can Limoncu’ya’ sahip olmamız. Polonya’da yaşayan ve gezdiğimiz ülkelerin tarihi, sosyal hayatı, çevre ve ekonomik hayatı ile ilgili mükemmel bilgiler veren rehberimize kocaman teşekkürler. Serbest zamanların daha kısa tutularak yaya gezilerimizde de daha fazla bizlerle olabilseydi faydalı olacaktı.
Polonyalı otobüs sürücümüz Angel (Bizim Osman’ın deyimiyle Anceliko) ise iyi bir sürücü olmanın yanında sempatik tavırları ile bir başka şansımız dı diyebilirim.
Bu kısa bilgilerden sonra gelelim turla ilgili ilk değerlendirmelere; Önce OHAL dolayısıyla yurt dışına çıkışta yok o belgeydi, yok bu belgeydi istenenlerin hepsi gereksiz polisin yaptığı sorgulama sadece birkaç dakika sürüyor. 5 saat önce havaalanında olmak yorgunluktan başka bir şey değil.
Bir diğer yorgunluk ise tur süresince 2000 km yi bulan otobüs yolculukları. Hele son günkü 15 saati bulan yolculuk gezi ve molalara rağmen oldukça yorucu. Kitap okumak hele bir de benim gibi Yaşar Aksoy’un “İzmir Sevgisi” ni okuyup İzmir den ayrılmamış gibi seyahat ediyorsanız en iyi yöntem. Tabii bir de üç beş koltuk arasında ne olacak bu memleketin hali muhabbetleri uykudan önceki iyi bir masal…
Olumsuz diğer bir konu ise Berlin’ine ayrılan bir günün yeterli olmaması, Viyana’da araçla yapılan panoramik tur sonrasında rehberin kısa bir yaya bilgilendirmeyi müteakip verdiği uzunca bir serbest zamanla ekipten ayrılmasıdır…
Oteller üç ve dört yıldızlı olarak belirtilmiştir. Beklentileri karşılamayan oteller olmakla beraber, günün yorgunluğunu alacak yatak ve yastık olması yeterli geliyor.
Yemeklerde damak tadını aramak lüks olsa da idare eden sabah kahvaltıları, sabahtan hazırlanan sandviçlerle çat kapı yenen öğle yemekleri yanında otellerin bazılarında akşam yemeği imkânı olmaması ise ayrı bir problem.
Sonuç olarak gezdik mi, gezdik. Gördük mü, gördük. Sürenin kısa gezilecek yerlerin çok olması bizi yordu mu, yordu hem de çok. Onun için derim ki turdan önce iyice dinlenin, ayağınız, diziniz, beliniz sağlam olsun.
Ve de bu turu planlayan tur operatörünün sorumluları bir de kendileri gelsin ve programı tur ekibiyle beraber gezsin ki yeni bir düzenleme yapsınlar… Berlin’i iki gün yapsınlar, otelleri yeniden değerlendirsinler, Bastei köprüsünü programdan çıkarsınlar, Viyana da turun tamamı rehberli yapılsın bu arada hazırladığı testlerle bizlerin zekâ seviyesini zorlayan Hamdi beye Hamdi Hamdioğlu olarak tavsiyem yukarıda ki isteklerimin yanında tur sonucunda değerlendirme için de bir test planlamasıdır…
Neler gördük? Bunun cevabı Türkiye’de hanlar, hamamlar, saraylar, camilerdir. Bu gezide de çok farklı değil han, hamam yok ama şehirlerin geniş meydanlarında muhteşem saraylar, opera binaları, kapılar, devasa kiliseler, parklar ve içlerinde yazlık saraylar, içlerini gezemesek de müzeler, kraliyet yolları, anıtlar, heykeller, köprüler, bisiklet yolları ve ulaşım aracı bisikletliler, tuz madeni, Yahudi soykırım kampları, kütüphaneler… Ve de 2000 km lik otobüs yolculuğu boyunca eşlik eden orman ve yeşil alanlar, tertemiz, modern yapılarıyla köyler…
Kaç tanesi aklımda kaldı, fotoğraflara bakınca burası nesriydi dediğim o kadar çok yer var ki. Ama yapıların görkemi, yıkıntıdan yaratılan tarih hele Yahudi Soykırımın yaşandığı kamplar, anlatılanlar, Doğu ve Batı Berlin dünü ve bugünü. Polonya’nın Türkiye’ye ne kadar benzediği ama AB sürecinde aldığı yol…
İğne ve çuvaldız değerlendirmesi yapmak için, 2nci dünya savaşından sonra yıkılmış, yok olmuş şehirlerin nasıl yeniden imar edildiği, tarihin ve kültürün nasıl korunduğu, Sovyet idaresinden batıya dönen ülkelerin bugün geldikleri AB sürecinde ki gelişmeleri görmek gerekir.
Tabii ki bunları gördükten sonra Türkiye ile karşılaştırma, Hitler’in uyguladığı demokrasinin bugün Türkiye deki uygulamaya ne derece benzediği, neden AB ne alınmamak için ayak diretildiğinin gerçeği.
AB ne alınmamızın altında yatan asıl gerçekler bence hak, hukuk, adalet, demokrasi kriterleri değil. Bu tur esnasında Polonya’yı biraz dışarı da bırakırsak diğer ülkeler de görmediklerimiz;
Çevre kirliliği, trafikte yayaya ve araçlara saygısızlık, kurallara uyumsuzluk, dilenci, çığırtkan, kavgacı ve suratsız insanlar, turiste yüksek fiyat uygulayan esnaf, başıboş dolaşan kedi, köpek, tarihin görüntüsünü yok eden zevksiz ve yüksek binalar, bakımsız, harabeye dönmüş tarihi binalar, kırık heykeller, suyu akmayan çeşmeler, kapalı ibadethaneler, gürültü, rahatsız edici müzik, sarhoş, parkta, bahçede bira içen ayyaşlar, dinci militanı sakalları ile modern görünümlü gençler, allı pullu türbanlı, peçeli, ayak bileklerine kadar mantolu genç kızlar…
Bu ülkeler de görmediklerimizi ne zaman Türkiye’de de görmeyeceğiz işte o zaman alsalar da almasalar da Avrupalıyız. Eğer bu kriterleri yerine getirirsek hak, hukuk, demokraside en yüksek seviyeye çıkacaktır.
İşte tekmili birden 7 gece 8 günün bir bölümü dağıtılan tur programından alıntı ile özeti
1NCİ GÜN
İzmir’den bir önceki akşam başlayan otobüs yolculuğumuz 03 de İstanbul da sona eriyor. Havaalanına transfer, kısa süren işlemlerden sonra uzun bir bekleyiş ve tam zamanında hareket ile 3saate varan bir yolculuktan sonra 11 de Almanya, Leipzig havaalanına iniyoruz. Pasaport polisi daha ilk kişiyi kontrolünde sorgu suale başlıyor. Neden geldiniz, ne kadar, nerede kalacaksınız, kalacağınız yerin rezervasyon belgesi ve dönüş biletiniz. Devreye rehberimiz giriyor, turla geldiğimizi, Viyana’dan döneceğimizi açıklıyor da giriş damgasını basıyor.
Saat farkından saatlerimizi bir saat geri alıyor ve sürücümüz Polonyalı Angel ile tur otobüsümüz içinden otoban geçen uçakların bir köprüden geçtiği havaalanından, Kanola bitkisinin sarıya boyadığı tarlaların arasından Lepzig’e hareket ediyoruz. Kolonya ve lokum ile hoş geldin ikramının ardından turun pahalı bir gezi olacağı küçük su şişesinin ‘Bir Avroluk’ fiyatı ile belli oluyor. Bu pahalılık her yerde devam ediyor. Polonya da Türkiye ile birebir olan kendi ulusal paraları diğer ülkelerde Türk lirasını dörtle çarpmayı gerektiriyor.
Lepzig, Doğu Almanya’nın sanayi ve ticaret şehir olmasının yanında kültür ve bilim şehri olma özelliği ile öne çıkan adını Lehçe Ihlamurdan alan bu şehir tur boyunca gördüğümüz devasa ıhlamur ağaçları ile adını hak ediyor.
İlk durağımız 91 metre yüksekliği, 386 basamaklı, 26 bin ton ağırlığında granit kaplı 1913 de Napolyon’un aldığı yenilgiyi anmak için yapılmış Avrupa’nın en büyük anıtı devasa Völkerschlactdenkmal, komünist rejime başkaldıran St. Nicolas Kilisesi, ünlü besteci Bach’ın evi, opera binası, eski Pazar meydanı, Avrupa’nın en büyük ve düğüm noktası tren istasyonu ve Postdam’a hareket.
Potsdam, “Berlin’de hâkimler var” diyen değirmencinin kenti. Ol hikâye ki ‘Prusya Kralı saray arazisine değirmenini terk etmeyen değirmenci ile görüşür. Ret cevabı veren değirmenci ısrarlar karşısında mahkemeye müracaat edeceğini belirtir ve şu ünlü sözünü söyler ‘Berlin’de hâkimler var’ karar çıkar değirmen yerinde kalır. Değirmenci her sabah öğüttüğü undan yaptığı ekmeği krala sunar. Kralın cevabı ise “Ben her sabah yediğim bu ekmek ile adalete inanıyor ve güveniyorum”
Comfort Hotel beklentiyi karşılamasa da yorgunluktan düşünceye yer yok yarın hareket diğer günlerde de devam edeceği şekilde erken saatte kalk borusu 06 30, kahvaltı 07 de hazır, hareket 08 de rota Berlin.
İKİNCİ GÜN
Dünün Doğu Almanya’sı ile Batı Almanya’sı arasında örülen ‘Utanç Duvarı’nın bulunduğu, iki ülke birleşinceye kadar Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılan acıların kenti Berlin. Bu gün kalıntılarının bir kısmı ile giriş ve çıkış kapılarından olan Checkpoint Charlie muhafaza edildiği, doğu ile batının yapısal farklılıklarının halen belli olduğu ve giderilmeye çalışıldığı kentte gezilecek, görülecek ve o günleri yaşatacak çok yer olmasına rağmen sadece 3 saatlik bir süre ile yetiniyoruz. Ünlü Televizyon kulesinin bulunduğu meydan, Bradenburg kapısı, Zafer Sütunu, Parlamento binası Reichstag, Berlin Katedrali, eski av sahası bugünün hayvanat bahçesi ve programın sürprizi Berlin maratonunun bir bölümünü araç içersinden takip ederek Dresden’e hareket.
Saksonya eyaletinde Elbe nehrinin ikiye böldüğü, Doğu Almanya’nın en önemli kentlerinden olan Dresden’de panoramik turumuz 1905 yılında sigara üretimi için tütünü Osmanlı dan aldıkları için Yenice adı verilen ve mimari nedenlerle cami şeklinde yapılan eski sigara fabrikası bu günün kültür merkezi ile başlıyor. Kale Avlusu, eski kraliyet sarayı, Terasa heykeli, August köprüsü, Altmark meydanı ve Elbe nehrinin kenarında Bastei köprüsü.
Yol uzun yorgunluk had safhada İstikamet Polonya geceleme Wroclaw’da Hotel Mercur’de.…
ÜÇÜNCÜ GÜN
Wroclaw, kuzeyin Venedik’i, Obra nehrinin kolları ile nehri kuşattığı kent 12 ada üzerine kurulu, 124 köprü ile birbirine bağlanmış. Bu suyun bolluğunu görünce aklıma bizim Beştepe’li geliyor (Gerçi aklımdan hiç çıkmamış her gittiğim kilisede mum yakıp dua etmiştim bizi kurtar Allahım diye) “Su akar Türk bakar” derler di biz öyle yapmadık suyu enerjiye çevirdik diyerek HES leri örnek gösteriyordu. Avrupalı HES leri daha keşfetmemiş ki şehrin içi kanallarla dolu. 2016 yılının Avrupa Kültür Başkenti şehrin çeşitli yerlerine yerleştirilmiş bir tepkinin yansıması olarak ortaya çıkan ‘cüce heykellerinden’ dolayı cüceler şehri olarakta anılıyor. Biz bu cücelerden Profesör, itfaiyeci, hırsız, asker….. olanlarını buluyor ve fotoğraflıyoruz. Wroclaw turumuz Kasaplar Çarşısında bir Türk’ün işlettiği cafede çay ve kahve ile başlıyor 12 adadan biri olan Kum Adası ile devam ediyor. St Jean Katedrali, Kiliseler Birliğine ait Küçük Vatikan Adası, Rektörlük Binası, Profesörler Bahçesi, Küçük Ahırlar, savaştan kaçanların gömüldüğü ve geçenlerin çiğnediği altı mezarlık olan Azize Meryem Ana Kilisesi, Avrupa’nın en büyük ikinci meydanı olan Rynek(Pazar), görkemli kulesi ile Belediye Binası ve Tuz Pazarı, yüz kızartıcı suç işleyenlerin bağlandığı ve celladının bulunduğu Pranga Sütunu ile turumuzu tamamlayıp 11 15 de Varşova’ya hareket ediyoruz 16 30 da turumuz başlıyor…
Polonya’nın başkenti ‘küllerinden doğan şehir Varşova’ yı 231 m yükseklikten Kültür Bilim Sarayından kuş bakışı seyredip eski şehre hareket ediyoruz. Saksonya Bahçesi, Meçhul Asker Anıtı, Kraliyet Yolundan Kraliyet Meydanına ve saraya ulaşıyor devamla Avrupa’nın en eski anayasasının kabul edildiği Saint Jean Kilisesi ve arkasında yerde koca bir çanın durduğu çanlı meydanı görüp Vista nehrini seyrederken korkuluklara takılan aşk kilitleri dikkatimizi çekiyor. Birer tane de biz takalım diyoruz ama ne kilitçi var ne kilit satan (Orada yaşayan Türk yok demekki yoksa bir kilit tezgâhı açardı) Pazar meydanını da görüp otele yöneliyoruz. Otelimiz Portos, Artos, Artemis üçlüsünden Portos’dayız. Akşam yemeğinde sürpriz ördek ve bira…
DÖRDÜNCÜ GÜN
Sabah saat 08 de yine yollara düşüyoruz. Kapısında sadece bir tek nöbetçinin bulunduğu Cumhurbaşkanlığı konutu yanında araçtan iniyor Polonya’nın Atatürk’ü Marszatek Jozef Phsudski’nun heykelini görüp içinde Chopin Anıtı, Kral Sarayı ve Osmanlı askerini ayaklarının altına almış Jan Sobieski anıtının bulunduğu 18nci yy dan kalma Lazienki parkını sincaplar eşliğinde geziyor ve Varşova ile vedalaşıyor uz.Czestochowa kentinde Jasna Gora bölgesinde ki dini merkezlerinden Bakire Meryem Katedralinde 12 yaşında ikinci vaftizlerini olan beyazlar giyinmiş kız ve erkek çocuklarının vaftiz törenleri ile Kara Meryem tablosunu görüyoruz. Yola devam bu sefer yolda geyikler bize eşlik ediyor. Krakow’da iki gece kalacağımız İnter House Hotel’e yerleşiyoruz. Akşam göl kenarında Polonya geleneksel halk oyunları eşliğinde müzikli, bizlerinde eşlik ettiği danslı hoş bir yemekten sonra tumba yatak.
BEŞİNCİ GÜN
Bugün rehberimiz insaflı saat 0830 a kadar müsaade ediyor yine panoramik tura başlıyoruz. Vistül Nehri kenarında Wawel Kraliyet sarayı, Wawel Katedrali, Papa 2nci Jean Paul evi, cafeleri, restoranları, sanat galerileri ile şehir meydanı, kapalı çarşı, kiliseleri dolaşıyor ve yaya turumuz her saat başı bir itfaiyecinin çaldığı yarım kalan Heynel Melodisi ile son buluyor. Sırada golf arabaları ile yapacağımız Yahudi Mahallesi ağırlıklı eski şehir turu var. Yahudilerin yoğun olarak yaşadıkları bu bölgede eski günlerin anısına muhafaza edilen sinagoglar, evler mağazalar tabelaları ile dururken tarihe tanıklık etmiş ve pek çok Yahudi’nin hayatını kurtarmış Schlerin Fabrikası, getto, meydan, surlar, gözetleme kulesi, kilise, opera, şehir parkı ve üniversiteden sonra çay molasını bir Türk’ün işletmeciliğini yaptığı Retbull barda yapıyor, meydanda gezinti ve güvercinleri besledikten sonra tuz madeni gezimiz için araçla yola çıkıyoruz. 13ncü yy dan 2016 yılına kadar işletilen bugün içinde temsili olarak maketlerle tuzun çıkarılmasının anlatıldığı maden; 327 metre derinlikte, 300 km tünel uzunluğu, 2040 oda ve 200 koridordan oluşan tünele 65 metrelik bir merdivenle iniyoruz. 3.5 km süren gezide indiğimiz son derinlik 135 metre. Burası sadece bir tuz madeni değil aynı zamanda tuzdan yapılmış heykelleri, avizeleri, üç boyutlu tabloları ile bir sanat galerisi, yer altı gölleri, tünelleri ile tabiat harikası, Kilisesi, kabartma Meryem ve İsa heykelleri ile bir tapınak. 2.5 saat süren geziden sonra otele dönüyoruz. Sabah yolculuk var hem de hareket 07 de yol uzun program yüklü Yahudi Soykırımın yapıldığı kampları gezeceğiz.
ALTINCI GÜN
2nci Dünya Savaşında Almanların Yahudileri katlettiği iki kamptan Auschwitz; 1.5 milyon insanın gaz odalarında katledildiği kamp o günkü haliyle muhafaza ediliyor. Trenlerle getirilen Yahudilerin ayrıştırıldığı alanlar, hücreler, yaşam alanları, koğuşlar, yanlarında getirdikleri ama hiç kullanamadıkları malzemeler, Dr Mengel’in insanları kobay olarak kullandığı hastane… Önceleri kurşuna dizerek öldürdükleri ancak pahalı ve zaman alıcı buldukları için gazla boğmayı daha ekonomik buldukları için oluşturdukları gaz odaları. Sonrasında yaktıkları fırınlar. Saçlardan yapılmış kilimler. İnsanın nefret ve kinini bir nebze olsun rahatlatan ise kamp sorumlularından Dr. Hess’in yakalandıktan sonra idam edildiği sehpanın da burada sergilenir olması.
Bu kamp yeterli gelmeyince yakında ki Birkenau köyünün sürgüne gönderilen halkından kalan evlerinin malzemelerinden inşa edilen ve 5 milyon Yahudi’nin katledildiği Birkenau kampında bugün çocuklar ve kadınların kaldığı bölümlerle bazı yaşam alanları ayakta kalmış diğer bölümler yıkılmış. Bugün açık hava soykırım müzesi olarak kullanılan bu alanlar ve anlatılanlar turun en can alıcı ve em önemli bölümü. Özellikle Yahudi soykırımının tarihsel gelişimi ve uygulamalar Türkiye’de son yıllarda yaşadıklarımız sonrasında bir eksiği gaz odaları ile aklımızın bir bölümünde soru işareti yaratıyor.
Yolumuza Çek Cumhuriyeti sınırından transit giriş yapıp Ostrava ve Brno şehirlerine uzaktan bakarak devam ediyoruz. Saat 1830 da Konya kadar yüzölçümü ve 5 milyon nüfusu ile Çekoslavakya’dan ayrılarak kurulan ve bugün AB ülkesi olan Slovakya’nın başkenti Bratislava’dayız. Hızlı bir panoramik turla Veba (Sağlık) Anıtı, Soykırım anıtı, şehir surları, tarihi eczane, Michael Kapısı, Mozart’ın evi, Yeşil Sokak ve Şehir Meydanı, Napolyon Heykeli, Şehir meydanı, Eski Belediye Binası, protesto amaçlı yapılmış Kımıl Heykeli, Ulusal Tiyatro ve meydanda yenilen akşam yemeğinden içilen biralardan sonra yolcu yolunda gerek araç bin ve hedef Viyana kapıları diyoruz ama Bratislava’nın da hakkını yemeyelim. Gezdiğimiz yerlerde en beğendiğimiz ve ırk olarak insanların en güzel olduğu kent burası. Sabah 07 de başlayan yolculuğumuz gece saat 22 de sona eriyor. Viyana’da iki gün kalacağımız Hotel Geblegasse’ye yerleşiyoruz
YEDİNCİ GÜN
Programda iki gün yazsa da sadece bir gün gezebileceğimiz Tuna nehrinin kolları ile sarılmış 23 bölgeden oluşan Viyana turumuz Her zamanki gibi panoramik turda araçla başlıyor. Belediye Binası, Müze Mahallesinde ikiz müzeler Doğa ve Bilim Müzesi, Maria Terassa Meydanı, 6 milyon kitabın bulunduğu Kütüphane Binası, Ünüversite, Mimarlık Müzesi, Karls Meydanı, Opera Binası, Gothe Heykeli, Kraliyet ailesinin kışlık Helsburg Sarayı, Parlamento Binası, Gotik Kilise, Lunapark ve serbest zaman. Rehberimizin en lazım olduğu anda ayrılmasıyla Mehmet’in rehberliğinde kalan bölümler, hanımlar için alışveriş balık ayaküstü lokantasında son gün yemeği ve otele dönüş…
SEKİZİNCİ GÜN
Sabah kahvaltısından sonra hava alanına gidiş İstanbul’a iniş saat 1730, Esenler otogardan İzmir’e hareket 1900 Her turun sonunda bir sonra ki tur da görüşmek üzere yazarım ama böyle çok teferruatlı ve uzun otobüs yolculuğun olduğu bir tur hariç aynı dileğimi tekrarlıyorum. Bir sonra ki turda görüşmek üzere… 01.06.2017

Polonya’nın daha teferruatlı anlatımı için;

https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/category/polonyayi-geziyorum/

 

 

 

 

 

 

 

 

Leave a comment »