Archive for Geziler

5 ÜLKE, 11 ŞEHİR

5 ÜLKE, 11 ŞEHİR
Almanya (Leıpzıg, Postsdam, Berlin, Dresden), Polonya (Wroclaw, Varşova, Czestochowa, Krakow, Bırkaneu), Slovakya (Bratislava), Çek Cumhuriyeti, Avusturya (Viyana)
Sadece parasını yatırdığım başka hiçbir şeyi ile ilgilenmediğim, tur programını iki gün önce okuduğum, her türlü işlemlerinin sevgili arkadaşım Mehmet Cengiz’in organizasyonu, MNG Turun 13-20 Mayıs 2017, 7 Gece, 8 gün Uçak, Otobüs, Uçak. Çıkış ve Giriş İstanbul planlı turundan izlenimler…
Turda en büyük şansımız çok iyi bir rehbere ‘Can Limoncu’ya’ sahip olmamız. Polonya’da yaşayan ve gezdiğimiz ülkelerin tarihi, sosyal hayatı, çevre ve ekonomik hayatı ile ilgili mükemmel bilgiler veren rehberimize kocaman teşekkürler. Serbest zamanların daha kısa tutularak yaya gezilerimizde de daha fazla bizlerle olabilseydi faydalı olacaktı.
Polonyalı otobüs sürücümüz Angel (Bizim Osman’ın deyimiyle Anceliko) ise iyi bir sürücü olmanın yanında sempatik tavırları ile bir başka şansımız dı diyebilirim.
Bu kısa bilgilerden sonra gelelim turla ilgili ilk değerlendirmelere; Önce OHAL dolayısıyla yurt dışına çıkışta yok o belgeydi, yok bu belgeydi istenenlerin hepsi gereksiz polisin yaptığı sorgulama sadece birkaç dakika sürüyor. 5 saat önce havaalanında olmak yorgunluktan başka bir şey değil.
Bir diğer yorgunluk ise tur süresince 2000 km yi bulan otobüs yolculukları. Hele son günkü 15 saati bulan yolculuk gezi ve molalara rağmen oldukça yorucu. Kitap okumak hele bir de benim gibi Yaşar Aksoy’un “İzmir Sevgisi” ni okuyup İzmir den ayrılmamış gibi seyahat ediyorsanız en iyi yöntem. Tabii bir de üç beş koltuk arasında ne olacak bu memleketin hali muhabbetleri uykudan önceki iyi bir masal…
Olumsuz diğer bir konu ise Berlin’ine ayrılan bir günün yeterli olmaması, Viyana’da araçla yapılan panoramik tur sonrasında rehberin kısa bir yaya bilgilendirmeyi müteakip verdiği uzunca bir serbest zamanla ekipten ayrılmasıdır…
Oteller üç ve dört yıldızlı olarak belirtilmiştir. Beklentileri karşılamayan oteller olmakla beraber, günün yorgunluğunu alacak yatak ve yastık olması yeterli geliyor.
Yemeklerde damak tadını aramak lüks olsa da idare eden sabah kahvaltıları, sabahtan hazırlanan sandviçlerle çat kapı yenen öğle yemekleri yanında otellerin bazılarında akşam yemeği imkânı olmaması ise ayrı bir problem.
Sonuç olarak gezdik mi, gezdik. Gördük mü, gördük. Sürenin kısa gezilecek yerlerin çok olması bizi yordu mu, yordu hem de çok. Onun için derim ki turdan önce iyice dinlenin, ayağınız, diziniz, beliniz sağlam olsun.
Ve de bu turu planlayan tur operatörünün sorumluları bir de kendileri gelsin ve programı tur ekibiyle beraber gezsin ki yeni bir düzenleme yapsınlar… Berlin’i iki gün yapsınlar, otelleri yeniden değerlendirsinler, Bastei köprüsünü programdan çıkarsınlar, Viyana da turun tamamı rehberli yapılsın bu arada hazırladığı testlerle bizlerin zekâ seviyesini zorlayan Hamdi beye Hamdi Hamdioğlu olarak tavsiyem yukarıda ki isteklerimin yanında tur sonucunda değerlendirme için de bir test planlamasıdır…
Neler gördük? Bunun cevabı Türkiye’de hanlar, hamamlar, saraylar, camilerdir. Bu gezide de çok farklı değil han, hamam yok ama şehirlerin geniş meydanlarında muhteşem saraylar, opera binaları, kapılar, devasa kiliseler, parklar ve içlerinde yazlık saraylar, içlerini gezemesek de müzeler, kraliyet yolları, anıtlar, heykeller, köprüler, bisiklet yolları ve ulaşım aracı bisikletliler, tuz madeni, Yahudi soykırım kampları, kütüphaneler… Ve de 2000 km lik otobüs yolculuğu boyunca eşlik eden orman ve yeşil alanlar, tertemiz, modern yapılarıyla köyler…
Kaç tanesi aklımda kaldı, fotoğraflara bakınca burası nesriydi dediğim o kadar çok yer var ki. Ama yapıların görkemi, yıkıntıdan yaratılan tarih hele Yahudi Soykırımın yaşandığı kamplar, anlatılanlar, Doğu ve Batı Berlin dünü ve bugünü. Polonya’nın Türkiye’ye ne kadar benzediği ama AB sürecinde aldığı yol…
İğne ve çuvaldız değerlendirmesi yapmak için, 2nci dünya savaşından sonra yıkılmış, yok olmuş şehirlerin nasıl yeniden imar edildiği, tarihin ve kültürün nasıl korunduğu, Sovyet idaresinden batıya dönen ülkelerin bugün geldikleri AB sürecinde ki gelişmeleri görmek gerekir.
Tabii ki bunları gördükten sonra Türkiye ile karşılaştırma, Hitler’in uyguladığı demokrasinin bugün Türkiye deki uygulamaya ne derece benzediği, neden AB ne alınmamak için ayak diretildiğinin gerçeği.
AB ne alınmamızın altında yatan asıl gerçekler bence hak, hukuk, adalet, demokrasi kriterleri değil. Bu tur esnasında Polonya’yı biraz dışarı da bırakırsak diğer ülkeler de görmediklerimiz;
Çevre kirliliği, trafikte yayaya ve araçlara saygısızlık, kurallara uyumsuzluk, dilenci, çığırtkan, kavgacı ve suratsız insanlar, turiste yüksek fiyat uygulayan esnaf, başıboş dolaşan kedi, köpek, tarihin görüntüsünü yok eden zevksiz ve yüksek binalar, bakımsız, harabeye dönmüş tarihi binalar, kırık heykeller, suyu akmayan çeşmeler, kapalı ibadethaneler, gürültü, rahatsız edici müzik, sarhoş, parkta, bahçede bira içen ayyaşlar, dinci militanı sakalları ile modern görünümlü gençler, allı pullu türbanlı, peçeli, ayak bileklerine kadar mantolu genç kızlar…
Bu ülkeler de görmediklerimizi ne zaman Türkiye’de de görmeyeceğiz işte o zaman alsalar da almasalar da Avrupalıyız. Eğer bu kriterleri yerine getirirsek hak, hukuk, demokraside en yüksek seviyeye çıkacaktır.
İşte tekmili birden 7 gece 8 günün bir bölümü dağıtılan tur programından alıntı ile özeti
1NCİ GÜN
İzmir’den bir önceki akşam başlayan otobüs yolculuğumuz 03 de İstanbul da sona eriyor. Havaalanına transfer, kısa süren işlemlerden sonra uzun bir bekleyiş ve tam zamanında hareket ile 3saate varan bir yolculuktan sonra 11 de Almanya, Leipzig havaalanına iniyoruz. Pasaport polisi daha ilk kişiyi kontrolünde sorgu suale başlıyor. Neden geldiniz, ne kadar, nerede kalacaksınız, kalacağınız yerin rezervasyon belgesi ve dönüş biletiniz. Devreye rehberimiz giriyor, turla geldiğimizi, Viyana’dan döneceğimizi açıklıyor da giriş damgasını basıyor.
Saat farkından saatlerimizi bir saat geri alıyor ve sürücümüz Polonyalı Angel ile tur otobüsümüz içinden otoban geçen uçakların bir köprüden geçtiği havaalanından, Kanola bitkisinin sarıya boyadığı tarlaların arasından Lepzig’e hareket ediyoruz. Kolonya ve lokum ile hoş geldin ikramının ardından turun pahalı bir gezi olacağı küçük su şişesinin ‘Bir Avroluk’ fiyatı ile belli oluyor. Bu pahalılık her yerde devam ediyor. Polonya da Türkiye ile birebir olan kendi ulusal paraları diğer ülkelerde Türk lirasını dörtle çarpmayı gerektiriyor.
Lepzig, Doğu Almanya’nın sanayi ve ticaret şehir olmasının yanında kültür ve bilim şehri olma özelliği ile öne çıkan adını Lehçe Ihlamurdan alan bu şehir tur boyunca gördüğümüz devasa ıhlamur ağaçları ile adını hak ediyor.
İlk durağımız 91 metre yüksekliği, 386 basamaklı, 26 bin ton ağırlığında granit kaplı 1913 de Napolyon’un aldığı yenilgiyi anmak için yapılmış Avrupa’nın en büyük anıtı devasa Völkerschlactdenkmal, komünist rejime başkaldıran St. Nicolas Kilisesi, ünlü besteci Bach’ın evi, opera binası, eski Pazar meydanı, Avrupa’nın en büyük ve düğüm noktası tren istasyonu ve Postdam’a hareket.
Potsdam, “Berlin’de hâkimler var” diyen değirmencinin kenti. Ol hikâye ki ‘Prusya Kralı saray arazisine değirmenini terk etmeyen değirmenci ile görüşür. Ret cevabı veren değirmenci ısrarlar karşısında mahkemeye müracaat edeceğini belirtir ve şu ünlü sözünü söyler ‘Berlin’de hâkimler var’ karar çıkar değirmen yerinde kalır. Değirmenci her sabah öğüttüğü undan yaptığı ekmeği krala sunar. Kralın cevabı ise “Ben her sabah yediğim bu ekmek ile adalete inanıyor ve güveniyorum”
Comfort Hotel beklentiyi karşılamasa da yorgunluktan düşünceye yer yok yarın hareket diğer günlerde de devam edeceği şekilde erken saatte kalk borusu 06 30, kahvaltı 07 de hazır, hareket 08 de rota Berlin.
İKİNCİ GÜN
Dünün Doğu Almanya’sı ile Batı Almanya’sı arasında örülen ‘Utanç Duvarı’nın bulunduğu, iki ülke birleşinceye kadar Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılan acıların kenti Berlin. Bu gün kalıntılarının bir kısmı ile giriş ve çıkış kapılarından olan Checkpoint Charlie muhafaza edildiği, doğu ile batının yapısal farklılıklarının halen belli olduğu ve giderilmeye çalışıldığı kentte gezilecek, görülecek ve o günleri yaşatacak çok yer olmasına rağmen sadece 3 saatlik bir süre ile yetiniyoruz. Ünlü Televizyon kulesinin bulunduğu meydan, Bradenburg kapısı, Zafer Sütunu, Parlamento binası Reichstag, Berlin Katedrali, eski av sahası bugünün hayvanat bahçesi ve programın sürprizi Berlin maratonunun bir bölümünü araç içersinden takip ederek Dresden’e hareket.
Saksonya eyaletinde Elbe nehrinin ikiye böldüğü, Doğu Almanya’nın en önemli kentlerinden olan Dresden’de panoramik turumuz 1905 yılında sigara üretimi için tütünü Osmanlı dan aldıkları için Yenice adı verilen ve mimari nedenlerle cami şeklinde yapılan eski sigara fabrikası bu günün kültür merkezi ile başlıyor. Kale Avlusu, eski kraliyet sarayı, Terasa heykeli, August köprüsü, Altmark meydanı ve Elbe nehrinin kenarında Bastei köprüsü.
Yol uzun yorgunluk had safhada İstikamet Polonya geceleme Wroclaw’da Hotel Mercur’de.…
ÜÇÜNCÜ GÜN
Wroclaw, kuzeyin Venedik’i, Obra nehrinin kolları ile nehri kuşattığı kent 12 ada üzerine kurulu, 124 köprü ile birbirine bağlanmış. Bu suyun bolluğunu görünce aklıma bizim Beştepe’li geliyor (Gerçi aklımdan hiç çıkmamış her gittiğim kilisede mum yakıp dua etmiştim bizi kurtar Allahım diye) “Su akar Türk bakar” derler di biz öyle yapmadık suyu enerjiye çevirdik diyerek HES leri örnek gösteriyordu. Avrupalı HES leri daha keşfetmemiş ki şehrin içi kanallarla dolu. 2016 yılının Avrupa Kültür Başkenti şehrin çeşitli yerlerine yerleştirilmiş bir tepkinin yansıması olarak ortaya çıkan ‘cüce heykellerinden’ dolayı cüceler şehri olarakta anılıyor. Biz bu cücelerden Profesör, itfaiyeci, hırsız, asker….. olanlarını buluyor ve fotoğraflıyoruz. Wroclaw turumuz Kasaplar Çarşısında bir Türk’ün işlettiği cafede çay ve kahve ile başlıyor 12 adadan biri olan Kum Adası ile devam ediyor. St Jean Katedrali, Kiliseler Birliğine ait Küçük Vatikan Adası, Rektörlük Binası, Profesörler Bahçesi, Küçük Ahırlar, savaştan kaçanların gömüldüğü ve geçenlerin çiğnediği altı mezarlık olan Azize Meryem Ana Kilisesi, Avrupa’nın en büyük ikinci meydanı olan Rynek(Pazar), görkemli kulesi ile Belediye Binası ve Tuz Pazarı, yüz kızartıcı suç işleyenlerin bağlandığı ve celladının bulunduğu Pranga Sütunu ile turumuzu tamamlayıp 11 15 de Varşova’ya hareket ediyoruz 16 30 da turumuz başlıyor…
Polonya’nın başkenti ‘küllerinden doğan şehir Varşova’ yı 231 m yükseklikten Kültür Bilim Sarayından kuş bakışı seyredip eski şehre hareket ediyoruz. Saksonya Bahçesi, Meçhul Asker Anıtı, Kraliyet Yolundan Kraliyet Meydanına ve saraya ulaşıyor devamla Avrupa’nın en eski anayasasının kabul edildiği Saint Jean Kilisesi ve arkasında yerde koca bir çanın durduğu çanlı meydanı görüp Vista nehrini seyrederken korkuluklara takılan aşk kilitleri dikkatimizi çekiyor. Birer tane de biz takalım diyoruz ama ne kilitçi var ne kilit satan (Orada yaşayan Türk yok demekki yoksa bir kilit tezgâhı açardı) Pazar meydanını da görüp otele yöneliyoruz. Otelimiz Portos, Artos, Artemis üçlüsünden Portos’dayız. Akşam yemeğinde sürpriz ördek ve bira…
DÖRDÜNCÜ GÜN
Sabah saat 08 de yine yollara düşüyoruz. Kapısında sadece bir tek nöbetçinin bulunduğu Cumhurbaşkanlığı konutu yanında araçtan iniyor Polonya’nın Atatürk’ü Marszatek Jozef Phsudski’nun heykelini görüp içinde Chopin Anıtı, Kral Sarayı ve Osmanlı askerini ayaklarının altına almış Jan Sobieski anıtının bulunduğu 18nci yy dan kalma Lazienki parkını sincaplar eşliğinde geziyor ve Varşova ile vedalaşıyor uz.Czestochowa kentinde Jasna Gora bölgesinde ki dini merkezlerinden Bakire Meryem Katedralinde 12 yaşında ikinci vaftizlerini olan beyazlar giyinmiş kız ve erkek çocuklarının vaftiz törenleri ile Kara Meryem tablosunu görüyoruz. Yola devam bu sefer yolda geyikler bize eşlik ediyor. Krakow’da iki gece kalacağımız İnter House Hotel’e yerleşiyoruz. Akşam göl kenarında Polonya geleneksel halk oyunları eşliğinde müzikli, bizlerinde eşlik ettiği danslı hoş bir yemekten sonra tumba yatak.
BEŞİNCİ GÜN
Bugün rehberimiz insaflı saat 0830 a kadar müsaade ediyor yine panoramik tura başlıyoruz. Vistül Nehri kenarında Wawel Kraliyet sarayı, Wawel Katedrali, Papa 2nci Jean Paul evi, cafeleri, restoranları, sanat galerileri ile şehir meydanı, kapalı çarşı, kiliseleri dolaşıyor ve yaya turumuz her saat başı bir itfaiyecinin çaldığı yarım kalan Heynel Melodisi ile son buluyor. Sırada golf arabaları ile yapacağımız Yahudi Mahallesi ağırlıklı eski şehir turu var. Yahudilerin yoğun olarak yaşadıkları bu bölgede eski günlerin anısına muhafaza edilen sinagoglar, evler mağazalar tabelaları ile dururken tarihe tanıklık etmiş ve pek çok Yahudi’nin hayatını kurtarmış Schlerin Fabrikası, getto, meydan, surlar, gözetleme kulesi, kilise, opera, şehir parkı ve üniversiteden sonra çay molasını bir Türk’ün işletmeciliğini yaptığı Retbull barda yapıyor, meydanda gezinti ve güvercinleri besledikten sonra tuz madeni gezimiz için araçla yola çıkıyoruz. 13ncü yy dan 2016 yılına kadar işletilen bugün içinde temsili olarak maketlerle tuzun çıkarılmasının anlatıldığı maden; 327 metre derinlikte, 300 km tünel uzunluğu, 2040 oda ve 200 koridordan oluşan tünele 65 metrelik bir merdivenle iniyoruz. 3.5 km süren gezide indiğimiz son derinlik 135 metre. Burası sadece bir tuz madeni değil aynı zamanda tuzdan yapılmış heykelleri, avizeleri, üç boyutlu tabloları ile bir sanat galerisi, yer altı gölleri, tünelleri ile tabiat harikası, Kilisesi, kabartma Meryem ve İsa heykelleri ile bir tapınak. 2.5 saat süren geziden sonra otele dönüyoruz. Sabah yolculuk var hem de hareket 07 de yol uzun program yüklü Yahudi Soykırımın yapıldığı kampları gezeceğiz.
ALTINCI GÜN
2nci Dünya Savaşında Almanların Yahudileri katlettiği iki kamptan Auschwitz; 1.5 milyon insanın gaz odalarında katledildiği kamp o günkü haliyle muhafaza ediliyor. Trenlerle getirilen Yahudilerin ayrıştırıldığı alanlar, hücreler, yaşam alanları, koğuşlar, yanlarında getirdikleri ama hiç kullanamadıkları malzemeler, Dr Mengel’in insanları kobay olarak kullandığı hastane… Önceleri kurşuna dizerek öldürdükleri ancak pahalı ve zaman alıcı buldukları için gazla boğmayı daha ekonomik buldukları için oluşturdukları gaz odaları. Sonrasında yaktıkları fırınlar. Saçlardan yapılmış kilimler. İnsanın nefret ve kinini bir nebze olsun rahatlatan ise kamp sorumlularından Dr. Hess’in yakalandıktan sonra idam edildiği sehpanın da burada sergilenir olması.
Bu kamp yeterli gelmeyince yakında ki Birkenau köyünün sürgüne gönderilen halkından kalan evlerinin malzemelerinden inşa edilen ve 5 milyon Yahudi’nin katledildiği Birkenau kampında bugün çocuklar ve kadınların kaldığı bölümlerle bazı yaşam alanları ayakta kalmış diğer bölümler yıkılmış. Bugün açık hava soykırım müzesi olarak kullanılan bu alanlar ve anlatılanlar turun en can alıcı ve em önemli bölümü. Özellikle Yahudi soykırımının tarihsel gelişimi ve uygulamalar Türkiye’de son yıllarda yaşadıklarımız sonrasında bir eksiği gaz odaları ile aklımızın bir bölümünde soru işareti yaratıyor.
Yolumuza Çek Cumhuriyeti sınırından transit giriş yapıp Ostrava ve Brno şehirlerine uzaktan bakarak devam ediyoruz. Saat 1830 da Konya kadar yüzölçümü ve 5 milyon nüfusu ile Çekoslavakya’dan ayrılarak kurulan ve bugün AB ülkesi olan Slovakya’nın başkenti Bratislava’dayız. Hızlı bir panoramik turla Veba (Sağlık) Anıtı, Soykırım anıtı, şehir surları, tarihi eczane, Michael Kapısı, Mozart’ın evi, Yeşil Sokak ve Şehir Meydanı, Napolyon Heykeli, Şehir meydanı, Eski Belediye Binası, protesto amaçlı yapılmış Kımıl Heykeli, Ulusal Tiyatro ve meydanda yenilen akşam yemeğinden içilen biralardan sonra yolcu yolunda gerek araç bin ve hedef Viyana kapıları diyoruz ama Bratislava’nın da hakkını yemeyelim. Gezdiğimiz yerlerde en beğendiğimiz ve ırk olarak insanların en güzel olduğu kent burası. Sabah 07 de başlayan yolculuğumuz gece saat 22 de sona eriyor. Viyana’da iki gün kalacağımız Hotel Geblegasse’ye yerleşiyoruz
YEDİNCİ GÜN
Programda iki gün yazsa da sadece bir gün gezebileceğimiz Tuna nehrinin kolları ile sarılmış 23 bölgeden oluşan Viyana turumuz Her zamanki gibi panoramik turda araçla başlıyor. Belediye Binası, Müze Mahallesinde ikiz müzeler Doğa ve Bilim Müzesi, Maria Terassa Meydanı, 6 milyon kitabın bulunduğu Kütüphane Binası, Ünüversite, Mimarlık Müzesi, Karls Meydanı, Opera Binası, Gothe Heykeli, Kraliyet ailesinin kışlık Helsburg Sarayı, Parlamento Binası, Gotik Kilise, Lunapark ve serbest zaman. Rehberimizin en lazım olduğu anda ayrılmasıyla Mehmet’in rehberliğinde kalan bölümler, hanımlar için alışveriş balık ayaküstü lokantasında son gün yemeği ve otele dönüş…
SEKİZİNCİ GÜN
Sabah kahvaltısından sonra hava alanına gidiş İstanbul’a iniş saat 1730, Esenler otogardan İzmir’e hareket 1900 Her turun sonunda bir sonra ki tur da görüşmek üzere yazarım ama böyle çok teferruatlı ve uzun otobüs yolculuğun olduğu bir tur hariç aynı dileğimi tekrarlıyorum. Bir sonra ki turda görüşmek üzere… 01.06.2017

Polonya’nın daha teferruatlı anlatımı için;

https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/category/polonyayi-geziyorum/

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Leave a comment »

1050 KM DE YUNANİSTAN

1050 KM DE YUNANİSTAN

Bir ülke düşünün AB üyesi olsun ve devlet olarak iflasını ilan etsin ama halkı bu ekonomik dar boğazdan etkilenmek şöyle dursun kurtulmak için kılını kıpırdatmasın. Olur mu demeyin Ferah bana ilk söylediğinde hadi canım sende demiştim. Ama gördüm ki öyle. Bu ülke neresi? Başlıktan anlaşıldığı üzere Yunanistan.
Şule hanıma hep söyler dururdum ‘seni ana memleketine götüreyim diye’ ve geçen sene Tekirdağ’a gittiğimizde sevgili dostlarımız Ferah ve eşi Emine tamam dediler seneye hazır olun. Tarihi de kararlaştırdık, 6 Nisan’da Şule hanımın doğum günü Selanik’te kutlanacak.
Kutlandı mı, kutlandı, gezdik mi gezdik. İki gün Selanik, bir gün Bir gün Kavala da 4-5 yıldızlı otellerde kaldık, en kaliteli lokantalarda yemek yedik. Gittiğimize deydi mi değdi. Sağ olasın Ferah, sağ olasın Emine kardeşlerimiz.
Aldığım notlardan kısacık tekmili birden 5 – 9 Nisan, 4 gece 5 gündüz Tekirdağ – Selanik – Gümülcine İskeçe –- Kavala – Dedeağaç – Tekirdağ turu…
Başlangıç noktamız tabii ki İzmir. Bir gün önceden yola çıkıyor, yolda kahvaltıdan sonra öğle saatlerinde Eceabat’ta kayınpederimin ve aile büyüklerinin mezarlarını ziyaretten sonra akşam Tekirdağ’da Polis evine yerleşiyor kayınvalidemin mezarını ziyaret ve kısa bir Tekirdağ turundan sonra Limanda ki lokantada nerede kalmıştık deyip ertesi gün için hazırız.
Ferah’ın aracı ve rehberliğinde İpsala sınır kapısına doğru yola çıkıyoruz. Geçişimiz o kadar rahat oluyor ki şaşırıyorum. Ohal di, kaçan Fetö cülerdi hiçbir önlem, hiçbir kontrol yok diyebilirim. Neyse bu onların derdi. İlk durağımız Gümülcine ve ilk duyduğumuz kelime ‘oraya değil şu karşıya park edin diyen Türk asıllı bir vatandaşımızın’ Türkçe ikazı. Öğreniyorum ki Gümülcine’de yaşayan Türklerin sayısı hayli fazla. Aracımızı emniyetli bir şekilde park ettikten sonra sokakları ezbere bilen Ferah önümüze düşüyor yorgunluğumuzu içtiğimiz kahvelerle attıktan sonra yaya tura başlıyoruz. Gözüm ve kulağım duyacağım Türkçe kelime ve levhalarda, Pazar yerine girip çıkıyorum fiyatlara bakıyorum, bize göre çok pahalı hele balıklar yanına yaklaşılacak gibi değil bizde 1 olanı burada 3 le çarpın, ucuz olan et ve tavuk. Aradığım Türkleri Çukur Kahve’de buluyorum hafif yağan yağmuru burada sohbet ve çayla geçirdikten sonra yola devam. Aklımda kalan nasıl aranız dediğimde verilen cevap “ Evlatlık çocuk daha ne olsun” ve Cb T ile çekilmiş fotoğraflar. Restorasyonu yapılmış ve ibadete açık camiyi gördükten sonra yine Türklerin yoğun yaşadığı İskeçe’ye hareket.
İskeçe’de şehir sokaklarında kısa bir turdan sonra hedef akşam saatlerinde Selanik’te olmak.
Selanik; girişinde ki çimento fabrikası ile İzmir’i hatırlatıyor derken görüyorum ki sahili ile Kordon, mağazaları ile Alsancak, kalesi ile Kadifekale’yi anarak Kemeraltını bulamadığımız kısa turdan sonra otelimize varıyoruz. Ve ‘bingo’ otelimiz Colors Central Ladadika’da yerimiz bir günlük ayrılmış, benim engin İngilizcem ve Ferah’ın akıcı Türkçesine Napolyon kirazı Duygu yetişiyor ertesi gün için yeni bir oteli ayarlıyor ve doğru otelin karşısında ‘full tou meze’ lokantasına yemeğe geçiyoruz. Ve de mezelerin hakkını kişi başı 20 lik ‘Barbayianni’ rakı ile veriyor, civarda ki bar ve cafeleri dolaştıktan sonra liman içinde cafe de cilayı bira ve malibu ile yapıyor ve yarın için dinlenme zamanı diyerek otele yarı çakır keyf dönüyoruz.
İkinci günde yeni otelimiz El Greco daha merkezi bir alanda, yerleşiyor ve tura başlıyoruz. Yaya çarşı Pazar yola koyuluyoruz hedef Atatürk’ün doğduğu ev. Yol üzerinde Saint Demetrus kilisesi, kazısı devam eden bir eski ibadethane kalıntısı, kümbet, devasa bir kapı, minaresi çan kulesi yapılmış camiden çevrilme Rotunda kilisesini görüyoruz.
Kapısında Türkçe, Yunanca ve Fransızca “Türk milletinin büyük müceddidi ve Balkan İttihadının müzahiri Gazi Mustafa Kemal burada dünyaya gelmiştir. İşbu levha Türkiye Cumhuriyetinin Onuncu Yılı münasebetile konulmuştur. Selanik Birinci Teşrin 1933” yazan önünde bir otobüs dolusu polisin beklediği etrafı yüksek tellerle çevreli güvenlik önlemleri en üst seviyede görünen TC Konsolosluğu sınırları içersindeki TC Devletinin kurtarıcısı ve kurucusu ulu önde Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu evin önündeyiz…
Bizim kitaplarda, dergilerde fotoğraflarını gördüğümüz ev oldukça tanıdık ve bildik geliyor. Atatürk’ün 1881 doğduğu o zamanki adresi Koca Kasım Mah. Islahhane Caddesi olan bugün ise Apostolou Pavlu Caddesi 17 adresli evin bir üst sokaktaki arka bahçenin çelik kapısının zilini çalıyor ve kaydımız sonrası Osmanlı mimari dokusunun hakim olduğu 1870 yılında yapılan ev Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi tarafından kiralanmış ve aile 1888 yılında Ali Rıza Efendinin vefatına kadar bu evde oturmuştur. Daha sonrasında bu evin bitişiğindeki 1912 yılına kadar oturdukları daha küçük bir eve taşınmışlar ve sonrasında Selanik’in Yunanistan yönetimine geçmesi ile İstanbul’a gelmişlerdir. Bir Yunanlı tarafından satın alınan 17 numaralı eve Cumhuriyetin 10ncu yılında yukarıda bahsettiğim plaket takılmıştır. 1937 yılında ise ev Selanik Belediyesi tarafından satın alınarak Selanik Başkonsolosluğuna teslim edilmiştir. Evin yenilemesi 1950 de yapılmış, 1953 de ise ziyarete açılmıştır. 2012 yılında ev bugünkü sözde modern müzecilik anlayışı ile yenilenmiştir. bahçeden üç katlı evin ikinci birinci katından içeri giriyoruz.
Ortada ki maketten evin odalarını ve kullanım şeklini inceledikten sonra şaşırıyorum. Makette odalar günün eşyaları ile düzenlenmiş gerçeği ise öyle değil odalar mutfak hariç bomboş sadece duvarlarında Atatürk’ün hayatını anlatan, Manastır Askeri İdadisin deki ders notlarını gösteren karneleri, birkaç şahsi eşyasının sergilendiği ışıklı panolar ile Zübeyde Hanımın ve Atatürk’ün mumyaları, Atatürk’ün fotoğraflarının da bulunduğu bir kütüphane var. Üst kattaki odada ki bir kürsünün önüne yazılmış “Atatürk bu odada dünyaya gözlerini açtı İstanbul’da kapadı” yazısından Atatürk’ün doğduğu odada olduğunuzu anlıyorsunuz. Şaşıyorum çünkü bu kadar boş ve görsellikten uzak bir anlayışı kabul edemiyorum. Halbuki o günkü yerleşme düzenine hazırlanmış her bir odada doğduğu odadan başlayıp Mustafa’dan Mustafa Kemal’e, Gazi Mustafa Kemal’e ve Atatürk’e kadar olan süreç TC Devletinin kurtuluş ve Kuruluş süreci ile sesli ve görüntülü video konferans şeklinde anlatılabilirdi. Görüyorum ve anlıyorum ki Atatürk sadece Türkiye’de değil kendi doğduğu evde de yalnızlaştırılıp unutturulmak isteniyor. Bir diğer ayıp ise Yunanistan’a ait o caddeye Atatürk’ün adı verilebilirdi. 1933 yılında konulan levha ve evin Türkiye’ye hediye edilmesi neyine yetmiyor derseniz bugün Türkiye’de Atatürk’e ve emaneti cumhuriyete ve kazanımlarına yapılanları gördükten sonra Yunanistan devletine belki teşekkür etmemiz gerekebilir…
Evin karşısında ki bir Türk’ün işlettiği kahvede moladan sonra turumuza Kale taksi ile gidip panoramik bakıştan sonra yaya olarak devam ediyoruz. Kale ve çevresindeki surlar, çocuklarla kısa bir futbol paslaşması, Türkiye’den mübadele ile göç eden Yunanlı bir ailenin temizliğini yaptığı kilise, çarşı, yollarda pek çok rastladığımız ama bu en büyüğü olan ve benim içine rahatlıkla sığdığım o yolda kaza geçiren ve vefat edenlerin anısına yapılmış şapel, modern Beyaz Kuleden sahile iniyor ve tarihi Kulenin kenarından 30 dakikalık körfez turu için korsan teknesine biniyoruz. Yorgunluğumuzu birer duble rakı ile atmaya çalışıyor ve akşam yemeği planını yapıyoruz.
Şule Hanımın doğum günü kutlaması için Ferah’ın seçtiği mükemmel lokanta karşı sahilde, nefis bir manzara, lezzetli deniz ürünleri ve de olmazsa olmaz ‘Barbayianni’. Gecenin finali rehberimiz Ferah’ın sürprizi doğum günü pastasının kesilmesi ile son buluyor.
Günün yorgunluğunu deliksiz bir uyku ile attıktan sonra kahvaltı ve ver elini Kavala. 5 yıldız Egnatia Hote’lde deniz manzaralı oda için 20 euro fark verip kalede liman manzaralı Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nı heykelinin gölgesinde kahve ile sürdürüyoruz. Şehir turu yine olmazsa olmaz deniz ürünleri yanında rakı ile son buluyor.
Son gün durağımız Dedeağaç yolunda iki levha dikkatimi çekiyor Konstantinoupolis 460 km, Kıbrıs haritasının KKTC bölümünü kırmızı ile boyayıp ‘Kıbrıs’ı Unutma’ yazısı Yunanistan’ının Türkiye’ye bakış açısını ortaya koyuyor. Otelimiz 4 yıldız Nefeli Hotel’de balkonda şarap keyfi ile yol yorgunluğunu atıp Dedeağaç’ta panoramik turumuz sonrası müşterilerinin büyük bölümü Türk olan lokanta da şömine keyfi, Anadolu ezgilerinin de söylendiği canlı müzikle çakır keyifle Yunanistan turumuz sona eriyor.
İpsala’dan çıkış, bir gece Tekirdağ’da konaklama, Gelibolu’da kısa bir tur, Cunda’da yol keyfinin son noktası ve İzmir. Bir başka turda görüşmek üzere teşekkürler Ferah, teşekkürler Emine. 15. 04.2017

 

 

 

 

 

 

Leave a comment »

MAVİ TUR – 2

MAVİ TUR – 2
Geçen yıl tadı damağımızda kalan Mavi Turun bu yılki programı 28 Ağustos – 4 Eylül tarihleri arasında
Marmaris – Datça – Marmaris güzergâhında. Teknemiz yine aynı “Haluk- İrem – S.” Bayram kaptan ve ailesi…
Önceki yıldan tecrübeli olduğumuz, tur programından, kimin ne yiyip, ne içeceğine kadar her şey tur operatörümüz sevgili arkadaşım Mehmet Cengiz tarafından planladığı için içimiz rahat ve de özellikle her akşam rakı, kavun, peynirin hazır olduğunu belirtmesi beni pek bir rahatlatıyor.
Tur öncesi dinlenmek ve enerji yüklemek için birkaç gün öncesinden Alaşehir’e gidiyor ve bağ evinde bağ bozumunun tadını çıkarıyoruz. Turun başlangıç günü sabah erken saatlerde yolculuğumuz başlıyor. Rota Alaşehir- Denizli- Kale – Ula- Marmaris. Geçen yıl olduğu gibi bağdan kestiğim üzümler ve Alaşehir ekmeği de bagajda, kuru üzüme eşlik edecek leblebiler Serinhisar’dan alındıktan sonra hedef Kale. Kahvaltı için mola yerimiz Kale yolu üzerinde benzinlikte ki Kardelen lokantası, Kale’ye özgü pide ve yol boyunca kurutmak üzere dizilmiş biberlerden yapılmış biber tartı kızartma tekrar bu bölgeye gelip özel bir gezi yapmamız özellikle eski Kale’yi gezmemiz için yeterli bir neden.
Kahvaltıdan sonra yola devam ediyor tam da belirlediğimiz saatte Marmaris’te limanda oluyoruz. Öyle bir planlama ki Mehmet’le orada eşyaları hanımlara teslim edip biz aracımızı park yerine bırakıp dönüyoruz ki hanımlar tekneye yerleşmiş bile. Kaptan ve ailesi ile hoş sohbette öğreniyoruz ki bu sene İrem kızımız işe başladığı için bizimle olamayacak onun yerine yeğen Salih var. Mürettebat tamam Bayram Kaptan, eşi Sibel hanım aşçımız, kamarotlar oğulları Haluk ve yeğenleri Salih. Diğer turdaşlar da tamamlanınca ilk iş kamara kuralarını çekip kamaralarımıza yerleşmek oluyor. Son lojistik ihtiyaçlarda tamamlanınca hareket için hazırız. Önce harita başına geçip rotayı öğreniyoruz, öğreniyoruz da gezi boyunca uyuyor muyuz bu rotaya? Hayır, hava durumuna, koyun dalga durumuna göre değişikliklerle sürecek 8 günlük tur başlıyor. Bismillah Vira…
Koyu Marmaris, İçmeler, Turunç sahillerini seyrederek, deniz paraşütü yapanların renk cümbüşü paraşütlerinin altından salınarak giderken bir yeri işaret ediyor kaptanımız. 15 Temmuz darbe kalkışmasında Cb T nin kaldığı ve çatışmaların yaşandığı otel. İlk durağımız olan koya demir atıyoruz gece burada konaklayacağız. Tabii öncesinde hoş geldin kokteyli ile başlayan muhabbet akşam yemeğinde rakı ve şarabın eşlik ettiği ne olacak bu memleketin haline dönüşüyor. İlk günün yorgunluğu ile yattığımız yeri beğeniyoruz. Tabii Şule hanım güvertede gökyüzünü seyrederek ben kamarada deliksiz bir uyku saat 06 da teknenin motor sesi ile bozulsa da dalgalı deniz ilk günden ne oluyor dedirtse de kaptanın denize saldığı oltadan çıkacak balıkla akşama yapacağımız keyfi düşünerek yola devam diyoruz. Oltadan balık çıkmıyor ama içimiz biraz dışımıza çıkıyor sallanmaktan.
İkinci günün sabahında Serçe koyundayız. Elimi yüzümü denizde yıkayıp sabah turumu atıp çevreyi tanıdıktan sonra Sibel hanımın hazırladığı mükellef kahvaltıyı hanımların kahve sohbeti izlerken tavla ve okeyciler yerlerini alırken kitabını alanlarda teknenin gölgeliklerini işgal etmiş bile. Tekrar deniz sonrasında Bozukkale’de adaya çıkış ve dönüşte kekik ve adaçayı yanında da deniz salyangozu bu günün kısa getirisi denizden değil karadan. Öğle uykusu, deniz sefası ve beklenen an hanımlar için hazırlanan kokteyller, açılan şaraplar, benim hazırlığım belli rakı, kavun, peynir. Bu akşam yemeğine kadar devam eden muhabbetten sonra tekrar kurulan sofra şarkılı türkülü bir 30 Ağustos hazırlığı.
Üçüncü gün yine erkenden saat 06 da motor diyor kaptan. Rota uluslar arası sulardan Simi kanalından Kargı Koyu. Bu rotayı geceden açıkladığımız için Simi kanalından geçişte tüm turdaşlar ayakta Yunan karasularına girince kaptan Yunan bayrağını fora ediyor. Kaderin bir cilvesi Sevr ile Türkiye’ye hâkim olmak isteyen Yunanistan’ın 30 Ağustos’ta başlayan geri çekilişinde biz teknemize Yunan bayrağı çekiyoruz. Simi’yi seyrederek tamamladığımız geçişten sonra ilk işimizde o bayrağın indirilmesi oluyor. Kahvaltı ve deniz molasından sonra Şair Can Yücel’in Datça’sına Yunanlı Filozof Strabon’un “Tanrı yarattığı kulunun uzun ömürlü olmasını isterse, onu Datça yarımadasına bırakır” dediği Datça’dayız. Tekneyi limana bağlayıp karaya çıkıyoruz ve sahilde restoran ve büfelerin arasında bir panoramik turdan sonra ikmalimizi tamamlayıp gece 30 Ağustos Zafer Bayramında Datçalı gençlerin coşkulu kutlamalarına marşlarla, sloganlarla eşlik ediyoruz. Datça’nın keyfine bu kadar kısa zamanda varmak mümkün değil tabii ki tekrar geleceğiz eski Datça’yı dolaşıp Can Yücel’in yarım kalan şarabından bir kadeh içeceğiz, Kızlan koyu var daha orada değirmenler görülecek seneye programa alıyorum Datça’yı…
Dördüncü gün Bencik koyu, yeşilin mavi ile birleştiği, çamların denizden su içtiği koyda iç içe geçmiş adaların arasından süzülerek geçiyoruz. Güllük Ağaçları ile kaplı sahili palmiyelerle bezeli MTA kampı sorumsuzluğun son örneği olarak bakımsız ve terk edilmiş görüntüsü ile bir bekçiye terk edilmiş şekilde kapalı…
Dişlice adası adı gibi sert kayalıklarla ürkütücü de olsa minicik bir ada. Turumuzu tamamlayınca yeni bir rota belirliyoruz Orhaniye Kızkumu. Denizin ortasında uzayıp giden kızıl bir kum sanki tuğla, kiremit kırıntısı, diz boyunda sahilde tur atar gibi bir aşağı, bir yukarı gelip gidenler. Bizim ekibi burası pek sarmıyor ve rotayı Selimiye’ye çeviriyoruz… Sığ Limanda öğle yemeği, çay molası sahilde, ben yaya tura, hanımlar mağazalara keşfe çıkıyoruz. Dönüşte eller dolu benim bulabildiğim sadece lavaş ekmeği aradığım tatlı kabağını bulamıyorum. Sen Alaşehir’de bağdan eltimgilin ısrarla al götür dediği kabakları getirme burada bırak sonra Selimiye’de kabak ara…
Geceleme için Kocadede Burnuna geçiyoruz ve vukuat var. Hem de ne vukuat. Teknik bir arıza motor bölümünü su basmış. Zamanında müdahale ile su boşaltılıyor.
Beşinci gün, elektrik arızası sabah gelen ekip tarafından onarılıyor. Kahvaltı ve tam yol ileri kışın güneş almadığı için görüntüsü soğuk, beyaz ve buz görünümünde olduğundan Kuzbük olarak adlandırılan koyda öğle yemeği ve deniz molasından sonra Bozburun Germe Koyuna yanaşıyoruz. Bizi koyun tepelerinde ki keçiler karşılıyor. Ben hemen kısa bir tur için köye yöneliyor otele uğruyorum. Döndüğümde akşam yemeği için kuzu gelmiş, kaptanın kızı Elif tatlıları hazırlamış bu akşam ziyafet var. Kuzuyu öne hafif haşlayıp üzerine sosunu sürdükten sonra kazığa takıp çevirmeye başlıyoruz. Teknedekiler sabırsız, ben ise bir elimde rakım, bir elimde değneğim kuzuyu çeviriyorum. Nar gibi kızaran kuzu törenle tekneye çıkarılıyor ve final de kalan kemikler sabah köyün köpeklerine dağıtmak için paketleniyor.
Altıncı gün, sabah yürüyüşünden sonra uğurlamaya gelen keçilerin tepelerde yaptıkları akrobatik yürüyüşler ve pozlar eşliğinde Çanak koyuna geçiyoruz. Öğle yemeği ve deniz sefasından sonra Söğüt köyüne hareket ediyoruz. Koca tekneyi Ahtopotçu Mehmet’in lokantası önüne bağlıyor ve 8 çeşit ahtapotları rakıya meze yapıyoruz.
Yedinci günün yorgunluğu Bozburun limanda tatlı bir uyku ile giderilirken sabah horoz sesiyle uyanıyoruz. Veda anı geldi çattı, kahvaltıdan sonra ekip dolmuşla Marmaris’e doğru yola çıkarken Şule hanım elinde çantası Bozburun Dinç Otel (02524562172 05366991210) de iniyor. Ben Marmaris’ten geri döndüğümde hanımefendi otele yerleşmiş, denizin tadını çıkarmaya başlamış bile.
Mavi Tur’un ikinci bölümü karada devam ediyor 3 gün buradayız. Bozburun; Keçinin, koyunun ağaca gemici düğümü ile bağlandığı, Sessiz Şehir unvanını alan bölgelere inat sessizliğin tavan yaptığı, tertemiz havası ile geçen yıl kaldığımız otel bu yılda tercihimiz. Tek eksiğimiz bu sene Neşe ve Mehmet onların bu yıl ki tercihleri Alanya’da ki yazlıkları. Bozburun’da mavi turun keyfini karadan sabah yürüyüşleri, deniz hamamı ve akşam sefası ile çıkarırken sayılı gün bitiyor.
Mavi Turun üçüncü bölümünde Datça Palamut Bükündeyiz. Denizin ormanla, yeşilin maviyle, Akdeniz’in Ege Deniziyle buluştuğu koy daha ilk görüntüsü ile bizi kucaklıyor. Hemşerim İbrahim Ünlü’nün kiraladığı evde kalacağız.
Çok katlı binaların olmadığı, otellerin dikine değil enine inşa edildiği, lokantaları ve dükkânları ile göz alabildiğine uzanan sahili hele bir de yüzmeye başlayınca denizin derinliklerinde seyretmeye doyamayacağınız kumu ve temizliği ile bir harika yer burası.
Köy evimiz badem ağaçları arasında sabah horoz sesi duymaya hasret kalmış bizlere ilk gün ilaç gibi geliyor. Sabahları köyde tarlalar arasında yaptığım yürüyüşler, keyifli bir deniz banyosu, kahvaltının şahı, deniz, deniz ve yine deniz. Ve de akşam hani şair Cahit Sıtkı Tarancı’nı dediği gibi “Haydi Abbas, vakit tamam; Akşam diyordun işte oldu akşam. Kur bakalım çilingir soframızı…” çilingir soframız kuruluyor ağacın gölgesinde tam kenarında denizin, ay çıkıyor gönlümüzce, bir başka şairin dizelerinde ki gibi “rakı şişesinde balık oluyoruz” her akşam mekânımız Çuhadar lokantasında. (02527255278-05056299758)
Buraya kadar gelinirde Ege ve Akdeniz’in kucaklaştığı noktada Knidos antik şehir ziyaret edilmez mi hele Afrodit Tapınağının gölgesinde denize girilmez mi? Tabii ki bunlar yapıldı buz gibi, tertemiz suyun tadına vararak antik kentin kalıntılarında denize girmek ayrı bir hoşluk, ayrı bir güzellik. Unutmadan sadece deniz ve güneş mi ilanen köy düğününe davet ve nefis bir düğün yemeğinden sonra akşam köy meydanında düğün eğlencesi…
Sayılı günler çabuk geçiyor, hiç bitmesin istiyoruz ama yola çıkma zamanı bal, badem ve sabun alındı bu arada karar verildi seneye Çuhadar Tesislerinde yer ayırtıp buraya tekrar geleceğiz…
Dönüşte mola yerimiz yol üzerinde ki Jandarma tesislerinde, arıların yoğun saldırısına teslim olmuyor onları bir parça salamla kandırıp Bozburun Yarımadası karşımızda, çam ağaçları altında, önümüzde deniz kahvaltıdan sonra yola koyuluyoruz. Bir başka Mavi Turun planını düşünerekten yola devam, son mola kutsal şehir Alaşehir’de.
Bozdoğan’da pide yemeden gidilir mi, gidilmez molanın hakkını kaymaklı peynirli, kıymalı pide ile verirken tahinli pidenin tadına bakıyoruz.
Kurban bayramında Alaşehir’deyiz kavurma bana ait eltimgil Sema sarmayı, peksimeti ve pişileri hazırlamış. Akşam keyfi için biraderim Halil zaten dünden, hazır tüm yorgunluğumuzu burada bırakarak 15 gün önce ayrıldığımız İzmir’e doğru yola çıkıyoruz… 20. 10. 2016

 

Comments (1) »

SAKIZ VE İSTANKÖY (KOS) ADASI TURLARI

SAKIZ ADASI TURU
Sen yıllarca Yunanistan’la hasım ol, bir, iki, üç değil onlarca sorun olsun, özellikle Ege Denizi ve Adalarda ki Yunanlıların bitmez tükenmez ihtiraslarına karşı görevin gereği planlar yap, sonra en ekonomik dar boğaz da oldukları anda, git adaları gez, ekonomik katkıda bulun ki yarın sana karşı güç olarak dönsün.
Böyle düşündüğüm için emekli olduktan sonra arkadaşların Ege’deki Yunan adalarına gezi tekliflerini geri çevirdim. Ta ki bu konuda uzman olan arkadaşım Ömür’ün tüm organizasyonu üstlenip diğer arkadaşların da Mahmut, Yaşar, Özhan ve Bülent’in eşleri ile hadi deyince teslim bayrağını çekmekten başka çare kalmadı.
Ama ben yine de düşüncemden ödün vermedim diyebilirim cebimden 5 avro para harcamadım. Tüm ödemeleri hanım yaptı!!!
Sabah 09 da Çeşme’den hareket ediyoruz 25 dakikalık rahat bir yolculuktan sonra 50 bin nüfusu, şehir merkezi ve 62 köyden oluşan yapısıyla Bizanslılar, Cenovalılar ve Osmanlılar egemenliğinden sonra Lozan anlaşması ile Yunanistan’a verilmiş Sakız Adasındayız. 1566 – 1912 yıllarında Osmanlılar tarafından yönetilen Sakız Adasında pek çok Osmanlı eseri Cami, Çeşme, Hamam, Mezarlık bulunmakta. Osmanlı ile ilgili olan bağlantı sadece bu kadar değil bir de kullanılan bir deyim var. “Sakızlılar ikişer ikişer gezer” Bu deyim Osmanlılar zamanından kalan bir uygulamadan alınmış. Osmanlı yolda gördüğü bir Rum’un hemen sırtına bine ve kendisini taşımasını istermiş. Bundan kurtulmak isteyen Sakızlılar ikişer kişi gezer karşıdan gelen bir Osmanlıyı görünce biri diğerinin sırtına binermiş ve bu yükten kurtulurlarmış. Ne derece doğrudur bilinmez!
Bizim Osmanlılar gibi bir niyetimiz olmadığı için rehberlerimiz Özhan, Ömür ve Bülent kaşla göz arasında üç araba ile geliyorlar doluşuyoruz araçlara yol üzerinde akşam yemeği için Baraka Tavernada yerler ayrılıyor, otele gitmeden alışveriş keşfi için Mesta yolunda ki Lidl marketteyiz. Girişte boş olan eller çıkışta şaraplar, peynirler, çikolatalar derde deva ne varsa dolu market torbalarını taşıyor…
Limana bakan oldukça geniş odası ve nefis manzarası ile Chios Otele geldiğimiz de adanın bir bölümünün panoramik turunu tamamlamış oluyoruz. Rehberlerin hadi demesi ile tekrar yollara düşüyoruz.
Kuzeye doğru balık restoranları ile ünlü Langada ya gidiyoruz. Virajlı yollardan, harika manzaralar eşliğinde, eski ve yeni değirmenlerin gölgesinde ve yol kenarında bu yolda ölümcül bir kaza olduğunu belirten ve ölenlerin anısına oluşturulmuş içinde ölenlerin resimleri ve bazı özel eşyalarının olduğu minyatür sunaklar, şapelleri dikkatimizi çekiyor. Langada doğal bir limanın yamaçlarında, yeşil bir vadi içinde balıkçı köyü.
Dövüldükten sonra özel bir tezgâh üzerinde kurutulan ahtapotların servis edildiği, karides ve balığın harman olduğu şarabın su gibi aktığı Nastos Lokantasında öğle yemeğini yiyip Türk’ün karnı doyduktan sonra aklı yolda olurmuş deyişine uygun köy içinde kısa bir yaya yürüyüş ve hanımların ellerinde bahçelerine dikmek üzere topladıkları sardunya dalları ile panoramik turla şehir merkezine dönüyoruz.
Otelde kısa bir moladan sonra güneye hareket ediyoruz. İstikamet Orta çağdan kalma köyler. Yol üzerinde eski Sakız dönemi yapılar ile özellikle Cenovalıların eserlerinin olduğu bölgelerden geçerek narenciye bahçelerinin yerini zeytinliklere bıraktığı tepelerden sakız ağaçlarını görülmeye başladığı Armolia köyüne geliyoruz. Çömlek ve seramik işçiliği ile ünlü bu köyde birkaç atölyeyi gezdikten sonra hemen arka tarafta di Sakız ağaçlarının olduğu bir bahçeye giriyoruz. Adanın sadece güneyinde yetişen Sakız Ağacı değişik gövde yapısı ve ürünü olan Damla Sakızının hasadı ile de ayrıcalıklı bir özelliğe sahip. Cenovalılar ve Osmanlılar döneminde dahi özel bir statü ile korunan ticareti özel kurallara bağlı olan hatta satılması ve dallarının kesilmesinden dolayı ölüme varan cezaların verildiği ağaç nerede ise ada için kutsal bir özelliğe sahip. Yaz başlarında başlayan hasat mevsimi hazırlıları 15 Ağustos ta ki Meryem Ana Yortusuna kadar devam ediyormuş. Ağacın gövdesine ve büyük dallarına nakışlama denilen çiziklerin atılması ile başlayan ve bu yarıklardan reçinesi akarak özel hazırlanmış beyaz killi toprağa düşen minik sakız topları yıkanıp, kurutulduktan sonra çeşitli mamullerin içine karıştırılarak kullanılmaya hazır hale getirilirmiş.
Mesta, ve Pirgi köylerine doğru yola devam ediyoruz. İlk durağımız adını, Yunancada “kule” anlamına gelen, merkeze hâkim bir ortaçağ kulesinden alan Pirgi köyü.
Ortaçağdan kalma, özellikle Ceneviz döneminde sıkça yaşanan korsan saldırılarından damla sakızını koruma ve işgalcilerin hareketlerini daha rahatlıkla birbirlerine duyurabilmekten kaynaklanan ihtiyaçla inşa edilen köy evleri korunabilmek amacıyla kale köy özelliğinde köy evlerin dış duvarları bitişik ve dışa açılan tek kapısı gece kapatılan surların oluşturduğu açık hava müze görünümleri ile görsel bir şölen sunuyor. Bu mimari yapıya eşlik eden diğer bir görsel şölen ise evlerin dış cephelerindeki kazıma usulü süslemeler bir sanat harikası. Bu, beyaz ve siyah geometrik şekillerin sıva üzerine işlendiği el oymacılığı kum-sıva kaplamanın yapılmasına dayanan, dikkatlice beyaza boyanıp ardından şekillerin kazınması ile yapılan bir teknikmiş.
15 Ağustos’ta gerçekleştirilen Sakız Adası’nın en etkili şovlarının izlenebildiği panayırın yapıldığı köy meydanında ki kahvede ekip mola verince ben yakındaki kiliseye gidiyorum. Dikkatimi çeken nokta kilisede sadece bayanların olması kambersiz ayin olmaz deyip bizim bayanları da çağırıyorum, mumlar yakılıyor, dualar ediliyor, altısı bir yerde fotoğrafı da çekip yola düzülüyoruz.
Mesta köyüne doğru yola çıkıyoruz. Orta çağdan kalma köylerden biri olan Mesta’da köyün içine girmek için sadece iki kapı var, sokaklar dar, evler, boşluklar olmadan köylülere evlerin çatılarında görünmeden hareket etmeleri için yan yana tasarlanmıştır. Mimarinin bir diğer özelliği ise köyün korsanların kaybolması ve köy merkezindeki önemli binalara ulaşamamaları için, bir labirent şeklinde inşa edilmiş olması… Köyü zamanımızın elverdiği sürede dar sokakları, kiliseleri, dalında çiçeği ve limonu ile nefis kokular saçan ağaçları, kartpostal güzelliğinde işlenmiş desenleri ve her densin bir hikâyesi olan duvarları, sokakları biri birine bağlayan arpaları geziyoruz. Kilisedeki ayini ancak kapıdan seyredip Sakız şehrine doğru panoramik turla yola çıkıyoruz.
Otelde kıyafetler değişiyor ve tavernada ki program için hazırız. H Naparka (Baraka) Taverna sanki bizim ekip için kapatılmış, buzuki ve gitar eşliğinde başlayan müzik ziyafeti Yunan ve Türk ezgileri ile devam ederken iki ülkenin oyun havaları ve tavernada ki görevli bayanların sirtakisine bizimkilerde eşlik edince eğlence doruğa tırmanıyor. Yaşar bir döktürüyor ki bayanlar pes ediyor. Tabii ki ben de olmazsa olmazımı unutmuyorum elde darbuka müzisyenlere eşlik ediyorum. Çok yerde yedik, içtik, eğlendik ama balığın, ahtapotun, kalamarın bu kadar bol olduğu ve masada kaldığı, içkinin su gibi aktığı, şarabın ve rakının artık yeter denildiği bir yemek yemedik desem yalan olmaz. Teşekkürlerle ayrılırken tavernadan otele gideceğimiz zannederken yanıldığımı anlıyorum. Önden gidenler bir bara dalmışlar bile madem öyle battı balık yan gider biralar, sodalar söyleniyor, eğlenceye devam. Yaşar hızını alamıyor sokakta devam ediyor dansa ne de olsa Alaşehir Lisesi orkestrasının elemanı, eski müzisyen kanı kaynıyor ihtiyar delikanlının.
Yattığımız yeri beğendik terimi bu gece için söylenmiş olsa gerek tüm bir günün ve gecenin yorgunluğunu attığımızı zannederken sabah kahvaltısından sonra ki şehir turu için tekrar yola çıkıyoruz.
Önce Mahmut ve ben ayrılıyoruz gruptan, şoförler araçları teslime gidiyor, hanımlar dolaşmaya. Sakız merkezi dolaşıyoruz. Liman ve çevresinden sonra yukarı şehre yöneliyoruz o cadde senin bu sokak benim dolaşıyoruz. Unicef’in kurduğu Mülteci Kampı ve limandaki demirli kontrol gemisi bazı gerçekleri anlatsa da elimizden bir şey gelmiyor bakıyor ve tura devam ediyoruz. Mecidiye Camisi 1923 ten sonra ibadete kapatılmış yenilenerek şimdi sanki Ayasofya’ya inat Bizans müzesi olarak kullanılıyor. Kütüphane, müze, kilise, han, hamam belirli bir rotamız olmadan dolaşırken uyarılıyoruz. Bizimkiler limanda bir restorana oturmuşlar veda partisi yapıyorlarmış. Yine şaraplar açılmış, yine deniz ürünleri ve aperatifler. Tekrar kısa bir tur. Zaman geçti saat 18 30 da teknenin kalkış zamanı yorgun muyuz, değiliz, mutlu muyuz, evet.
Tekne de iki günün muhasebesini yaparken mali açıdan çok masraf olmadığını gümrükten alacağımız malzemelerle beraber 450 avroya iki günün maliyetini hanımdan öğreniyorum…
Sakız adasına tekrar gelir miyim? Evet, Sakız adasını kiralayacağım araç ile baştan sona dolaşacağım, manastırlarını, kiliselerini, diğer orta çağ köylerini göreceğim. Göremediğim diğer orta çağdan kalma köylerini kahveleri, kiliseleri gezip ile dar sokaklarında kaybolmayı planlıyorum ki bunu mutlaka yapacağım. Tabii ki akşamda keraat vaktinin hakkını verip nerede akşam orada sabahı yapmak şartıyla. 20 Nisan 2016
İSTANKÖY (KOS) ADASI TURU
Alışık artık ödemeler hanımdan olunca Yunan Adalarına gitmenin bir mahzuru yok. Bodrum’dayız, Bodrum’a gelipte karşıya İstanköy adasına (Adanın ismi Yunanca Kos, Türkler tarafından İstanköy diye adlandırılmış) geçmeyeni dövüyorlar bizde uyduk arkadaşlara ver elini günü birlik tura hareket sabah saat 09 15 dönüş akşam saat 18 00 yol süresi katamaranla 35 dakika. Ertuğrul tüm organizasyonu üstlenmiş kamptan araç bizi alıyor, limana götürüyor. Biletler alınmış, harç pulları ve pasaportları teslim alıp katamarana biniyoruz. Diğer teknelere nazaran süratle Turgutreis sahiline el sallayarak adaya varıyoruz.
Ege Denizinde 12 adalar grubunda olup Tıp Bilimcisi Hipokrat ile de ünlenen Bizans, Roma, Venedik’liler, Saint John şövalyeleri, Almanlar, İtalyanlar ve Osmanlılar (400 yıl) tarafından idare edilen ada 1947 yılında Osmanlı’dan Yunanistan’a devredilmiş. Gümrükten çıkar çıkmaz ilk işimiz ada turu yapacağımız iki seçenekten otobüs veya tren birini ayarlamak. Otobüs uygun diyor ve hareket saatine kadar civardaki Kale, Kont Francesko şatosu, Hipokrat Ağacı (Tıp bilimcisi Hipokrat öğrencilerine burada ders vermiş), Hamam, kapalı ve metruk haliyle Gazi Hasan Paşa camiini içine alan kısa bir meydan turu yapıyoruz.
Otobüsümüz üstü açık tur aracı, güneş yakıyor, rüzgâr serinletiyor 1 saatlik panoramik tur şehrin genel yapısı hakkında bize fikir veriyor.
Hanımlar keyif kahvesi için mola verdiklerinde Necmi ile dolaşmaya çıkıyor ve ekipten kopuyoruz. Hanımın bu kopuşun hesabını sorduğu ve surat yaptığı turda Defterdar Camisi, Paraskevi Kilisesi, Panellion Kompleksi, Belediye Pazarı, Arkeoloji Müzesini ve çarşıyı dolaştıktan sonra yemek için sahilde deniz kenarında adalı bir Türk’ün işlettiği lokantada (Carevella) ekiple buluşuyoruz. Bir ara Erhan’ında Türkçe melodilerle çaldığı, Yunanlı yerel sanatçının akordeonu eşliğinde rakılarımızı Mahmut’un huysuzlukları eşliğinde yudumluyoruz. Deniz ürünlerinin harman olduğu masada en beğenilen kızartma karides, kalamarlar o kadar bol ki masada kalıyor. Ahtapot ise sınıfta kalıyor. Hanımlar halay çekip oynamayı da tamamladıktan sonra tekrar şehir turuna devam ediyoruz. Öğreniyoruz ki adada sayıları 700 civarında olan Türk yaşıyor yoğun olarak yaşadıkları köy ise Germe. Türk mağazaları ve lokantaları Türkiye’den gelenler için lisan ve pazarlık konusunda kolaylıklar sunuyor.
Dönüş vakti geliyor, gümrükte rakının Türk gümrüğüne göre 2 avro ucuz olduğunu öğrenince hakkımızı burada kullanıyoruz. Dönüşte yine gümrük yine alışveriş. Sakız adası ile kıyasladığımda tekrar gelmemi gerektirecek bir özellik bulamadığım bu adayı da görülmüş gezilmişler hanesine yazıp kampa doğru yola çıkıyoruz. Keraat vakti geldi de geçti bile… 5 Haziran 2016

Leave a comment »

KATAKEKAUMENE TURU

KATAKEKAUMENE TURU
Yazının başlığına bakınca bu da ne, nereden çıktı diyeceğinizden eminim. Pek çoğunuz Katakekaumene’nin “Yanık, yanmış arazi’’ anlamına geldiğini, antik dönemin önde gelen fikir adamlarından Amasya’lı Strabon (İ.Ö.54–İ.S.24)un Geographika (Coğrafya) adlı eserinde (…bu sahayı geçtikten sonra Katakekaumene diyarına varılır. Bu memlekette, en kaliteli şaraplardan hiçbir eksiği olmayan “Katakekaumenit” şaraplarının üretildiği asmalardan başka tek bir ağaç bile yoktur. Toprağın yüzeyi bir tür külle kaplı olup dağ taş her yer ateşte yanmışçasına simsiyahtır. Sahada; “Physse” başka bir deyişle “nefes alan delikler” olarak bilinen üç tane çukur vardır. Bunların üzerinde yer alan dik tepeler makul suretle yerin içinden püsküren kızgın kütlelerin birikmesi sonucu oluşmuşlardır…) Katakekaumene olarak bahsettiği 80 i aşkın volkan kolonisi, 17 km lik lav şelalesi ile 12 bin yıl öncesinin kömür karası bazalt taşlarının izlerini taşıyan bu bölgenin Kula ilçesi olduğunu bilmiyordunuz.
Bu gün volkanik bölge olması özelliği ile Türkiye’nin Unesco’dan onaylı ilk Jeoparkına sahip olan Kula; tarihinde geçirmiş olduğu evreleri halen muhafaza eden tarihi evleri, kilise ve camileri, kaplıcası, halen muhafaza ettiği gelenek ve görenekleri ile ‘Beşibiryerde’ olarak ifade edilen Kent, Sağlık, Doğa, Kültür ve İnanç Turizmini bir arada sunan ender yerleşim yerlerimizden biridir.
İşte biz bu hafta sonu Kula Beyler Sülalesinden Halil Efendinin torunu olarak üyesi olduğum Kula ve Kulayı Sevenler Derneğinin organizasyonu ile Kula’ya gittik. Gezi tekmili birden 5 bölüm, izlenimlerim tekmili birden 3 sayfa. Buyurun okumaya…
Saat 0700 da Bostanlı İskele önünden hareket edeceğiz ama edemiyoruz üç araçtan ikisi gelmiş yolcular hazır üçüncü araç 30 dakika gecikmeli geliyor. Diğer duraklarda bekleyenlerin kızgın bakışları ile karşıdan gelen iki araçla Kipa önünde buluşup 5 araçlık konvoyla yola çıkıyoruz. Öğreniyorum ki Kula’dan katılacaklarla 230 kişi olacağız. Başkanımız Fikret beyin yardımcısı benim ve kara kara düşünüyorum nasıl baş edeceğiz.
İlk durağımız Emre köyü; Kula’ya 25 km kala İzmir – Ankara karayoluna 10 km. mesafede Tabduk Emre tarafından günümüzden 700 yıl kadar önce Saruhan Oğulları Beyliğine bağlı olarak Batı Anadolu’da kurulan ilk Türk köylerinden…
Kahvaltımızı köyde açık havada Tabduk Emre ve Yunus Emre’nin mezarına yakın bir alanda yapıyoruz. Kula Sofrası kahvaltı için mini bir fırın oluşturmuş burada. Kula’ya özgü kesikli, kıymalı, ıspanaklı ve Kula’nın olmazsa olmazı Tahinli Pide pideleri çay ve ayranla yiyiyoruz. Tatlı niyetine tahinli pidenin ikincisine yöneliyorum ama bitmiş.
Türkün karnı doyunca aklı yolda olurmuş bizimde gezi programımız başlıyor. İlk durak hemen ileride ki “Orta Anadolu’da (1240-1321) yaşamış Türkçe şiirin öncüsü, mutasavvıf bir halk şairi ve büyük bir Türk filozofu Yunus Emre’nin” hocası olan “Tabduk Emre’nin Türbesi” ve hemen türbenin girişinde bulunan “Yunus Emre’nin mezarı”. Büyük bir Türk mutasavvıfı olan, Tabduk Emre miladi 1200’lü yıllarda Emre köyünde yaşamış, Yunus Emre burada Tabduk Emre’ye kul olmuş. Yunus Emre’nin mezarı burada ama bir başka 13 yerde daha mezarı olduğu da söyleniyor.
Dualar edilip, gerekli bilgiler alınıp bölgede ki köylü kadınlardan yöresel tarhana, kekik, üzüm, yaprak ve el işi örgü alışverişleri yapıldıktan sonra yediklerimiz biraz hazmettirmek için yaya olarak köy için deki Carullah Bin Süleyman Camisine ilerliyoruz.
Kapı kemerinin üzerinde inşa kitabesinde “ Bu şerefli cami ve yüce makamın banisi, güzellikler ve hayırlar sahibi Carullah Bin Süleyman’dır” Sene 954 H. (1547 – 1548 M.) yazan caminin en büyük özelliği içinde ki resimleri. Manzara tasvirleri ve üç ile altı kat arasında değişen apartmanları, bazıları ilk bakışta tekrar gibi görünse de, hiçbiri diğerinin aynısı olmayan natürmortlarda karanfil, lale, gül gibi çiçekler ile nar, armut, üzüm, çam fıstığı kozası, kiraz gibi meyveler sık olarak kullanıldığı dikkatimizi çekiyor. Yine cami için bulunan kitabeden 1808 – 1809 Yılında Şehzade Abdurrahman Efendi’nin Camideki resimleri yaptığı anlaşılıyor ve Urla’da ki Kapan Camisi Şadırvanında ki resimleri de bu şahıs mı yapmış diye düşünüyorum. Resimler birbirine o kadar çok benziyor ki.
Araçlarımıza biniyor ve gezinin ikinci bölümü için Kulaya hareket ediyoruz. Belediye Kültür Merkezinde ‘Jeopark’la’ ilgili bilgiyi dinledikten sonra ikram edilen çayları içip bu edindiğimiz bilgileri yerinde görmek üzere Jeopark alanına doğru yola çıkıyoruz.
Minyatür volkanlar diyarı diye adlandırılan, tabandan zirveye boyu 150 metreyi geçmeyen günümüzden 5 – 15bin yıl önce son püskürmelerle oluşmuş tepesinde 200 metre çapında ve 50 metre derinliğinde krater çukuru yer alan “Divlit Volkan Konisinin” eteklerinden, kapkara lav akıntılarının, lavların pişirdiği yanmış toprak manzaraları arasından geçerek yaklaşık 300 km karelik alanı kapsayan Jeoparkın başlangıç noktasına geliyoruz.
Burada verilen kısa bir bilgiden sonra 8 km lik parkurun sadece bir bölümünü dolaşacak zaman dilimi içersinde üç farklı evreye ait lav akıntıları içersinde oluşturulmuş yola diziliyoruz. Kimi ziyaretçiler kekik toplarken kimileri kara taşları inceliyor. Bir bölümü ise hedefledikleri yoğun lav kalıntıları üzerindeki tahta köprülere ulaşmak için hızla ilerliyorlar. Genç, ihtiyar herkes kendi çapında birer kâşif, seyir kulelerinden çevre seyrediliyor, fotoğraflar çekiliyor. Bu arada yaşarı 3-5 arasındaki iki kardeş belki de yaşıtlarının hiçbir zaman yapamayacaklarını yapıyor ve lavların oluşturduğu kum tepeciğinden aşağıya kayıyorlar.
Keşiften yorgun argın dönenlerin hedefinde tek bir şey var. Şehre dönmek ve dinlenmek, öyle yapıyoruz. Peksimet yemeğe, yanında peynir, çay ve ayranı ile Kula Sofrasına. Servisler masada hazır, kaşla göz arasında sadece boş tabaklar ve bardaklar kalıyor. Enfes peksimetlerin yanında ekmek, börek, tahinli pide siparişlerini akşama paket olarak hazırlanması için veriyor ve yola çıkıyoruz.
Ankara yolunda Yurtbaşı köyünde eski bir göl çökeltisinin koruyucu bir şapka altında direnç farkına göre farklı oranlarda aşınmaları sonucu oluşan Peribacaları gezinin üçüncü bölümü.
Kapadokya benzeri sarkıt ve dikitlerin oluştuğu ve halen oluşmaya devam ettiği bölgede, rehberimizin verdiği bilgiler ve fotoğraf çekimi ile seyir alanlarında ki geziden sonra bölgede gezemediğimiz Acısu Kaplıcaları, mağaralar, kanyonlar, bazalt sütunlar, kireçtaşı bloğu, 10bin yıl öncesinden insan ayak izi, kaya resimleri, kaya mezarları, gölleri, sarnıçları çıkamadığımız volkan konisini bir başka geziye bırakarak gezinin dördüncü bölümü için Kulaya dönüyoruz.
Yıllarca Germiyanoğulları’na başkentlik, birçok medeniyete ev sahipliği yapan Kula, 20 tanesi tarihi 33 camisi, Karaman Rumlarına ev sahipliği yaptığı dönemde var olan 3 adet kiliseden bu gün ayakta kalan 2 adet kilisesiyle Türkiye’nin ‘İnanç Turizmi’ kategorisinde önemli merkezlerinden biri olma özelliğine de sahip.
İlk durağımız restore edilerek ‘Meryem Ana Kültür Merkezi’ olarak kullanılan içinde eski Kula Evlerinin minyatürlerinin sergilendiği ‘Kilise’de yol üzerinde yaren ekibi gösterisi ile karşılanıyoruz. Bahçede ekibin bizlere Kula türkülerinden bir demet sunduktan sonra ‘Elveda’ türküsü ile buradan ayrılıyor ve dar Kula sokaklarında kaybolmaya doğru yol alıyoruz.
Zafer ilkokulunun yenilenmesini memnuniyetle gözlemledikten sonra saçakları birbirlerine kavuşan, bir bölümü yıkılmaya yüz tutmuş, bir bölümü direnen, bir bölümü ise kendini kurtarmışlığın rahatlığı ile diğer evlere caka satan, tarih kokan yapıların arasından eski bir Kula Evi olan ‘Türk Evi’ ne ulaşıyoruz. Belediyenin ikramı maden suyu ve çayla dinlenirken, konukların bir bölümü de evi geziyor. Bu evin karşısında ise mahzun ve sessiz, bir zamanlar diğer evlere tepeden bakan, Kula’nın en büyüğü bu evde doğdu diyen, bu gün ise kapısına kilit vurulmuş sahibi gibi gözden düşmüş bir ev, 9ncu Cumhurbaşkanı’ Kenan Evren’in doğduğu ev var. Kenan Evren paşa 12 Eylül 1980 darbesinin lideri olarak yargılanıp ceza alınca ‘Vefa İstanbul’da bir semtmiş’ deyişine hak verir şekilde evi kapatılmış, levhası da sökülmüş.
Buradan sonra gezi eş, dost, akraba ziyareti ve alışveriş için serbest zamana dönüşüyor. Beşinci ve son bölüm iki saat sonra buluşup akşam yemeğine gideceğiz.
Kula’dan geziye katılan kuzenim Nebahat önümüze düşüyor hedef Beyler Evi ve çarşı. Yine dar sokaklar, araçların karşılıklı geçemediği taş yollardan ilk önümüze çıkan bugün Anemon Oteli haline dönüştürülmüş ‘Zabunlar’ evinden, suyu artık akmasa da varlığı ile eski günlerin yâd edildiği yol seviyesinin altında kalmış ‘Eski Çeşme’den iniyor, çıkıyor, kıvrılıyor ve Zafer Sokak yazısı ile dedelerimin, babamın doğduğu sülalemizin çıkış noktası 18nci yüzyılda Hüseyin Bey tarafından yaptırılmış ‘Beyler Evi’ karşımıza çıkıyor.
Şair dostum Kulalı araştırmacı Hüseyin Şahin’in ‘İlklerin Şehri’ adlı Kitabında Beyler Evi şiirinde evin çökmüş halini görüp hüzünlenerek yazdığı “Dur şimdi, dur birkaç sene daha, Yıkılma ne olur Beyler evi… Dur birkaç sene daha yıkılma ne olur, Yıkılmayacaksın değil mi? Beyler Evi.” dizelerine nazire yaparcasına Manisa Büyükşehir Belediyesince yenilenmiş haliyle karşımıza çıkıyor. Yine şiirde belirtildiği şekilde “Ve Kula’nın yaşayan tarihi olacaksın” sözüne uygun dimdik ayakta… Ev kapalı gezemiyoruz, hemen yanda ki evde oturan anne dedem Hasan dedemin kuzeni Ali beye ve eşine merhaba deyip yola devam ediyoruz. Bu arada Nebahat’ın da yenilenmesini tamamladığı diğer Beyler Evi ve karşısında ki taş Beyler Evi bu sokakta tarihin saç ayağı olarak yerlerini almışlar diye düşünüyor ve atalarımla gurur duyuyorum.
Karaman ekmek fırını önünden çarşıya yöneliyor bir zamanlar en büyük dedemiz olan Germiyanoğulları’nın Kula Emiri olan Sungur Beyin yaşadığı ve sahibi olduğu topraklar üzerinde yürümenin gururu ile Körhana önünden bu günkü Pazar yerinden onu anarak Kurşunlu Camiye selam verip, Beş Ulalı çeşmenin yanından börekçi dükkânına varıyoruz ki bizim turdaşlar sıraya girmişler. Paketler kıymalı ve peynirli su böreği ile bir nevi tatlı olan haşhaşlı börek ile doldurulmuş. Bizde hakkımız alıyor ve sırasıyla helvacıdan helva, kara tahin, çerezciden leblebi ve Kula bademini alıp yorgunluk çayı içmek için Sungur Bey Hamamına, eski Çinçin hamamına bugünün Cafesine gidiyoruz ama kapalı. Bir daha ki sefere deyip araçlara ve oradan da akşam yemeğine geçiyoruz. Ne kadar çok yemek ve içmek vardı değil mi gezide. Ama final Kula’ya yakışır olmalı bundan da eminiz daha önce test ettiğimiz için biliyorum.
Kula Sofrasında tarhana çorbası, keşkek, bamya ile başlayan atıştırmalıklar su böreği ile devam ederken final için fırında iç pilav ile doldurulmuş oğlaklar eti kemiğinden ayrılıp pilavla servis edilecek şekilde hazırlanıyor. Fırından yeni çıkmış oğlaktan kendime bir tabak hazırlatıyorum. İşte lezzet patlaması bu, hocanın yeme de yanında yat dediği bu, günün yorgunluğunu alıp götüren insanı sıfırlayan bu. Gezinin sonu, bu oğlağın üzerine daha başka şey yazılmaz ısmarlanan ekmekler, peksimetler, pideler alınır yenilenler hazmetsin diye bir şişe Kula Maden suyu içilir arabaya yerleşilir ve İzmir’e kadar uyunur. Teşekkürler Fikret bey, teşekkürler Nerrin, teşekkürler Kula Belediyesi. Bir başka gezide, daha az otobüsle, daha az turdaşla buluşmak üzere… 15.05.2016

Comments (3) »

2 NCİ URLA ENGİNAR FESTİVALİ

2 NCİ URLA ENGİNAR FESTİVALİ
Urla ve Enginar, Enginar ve Urla, birbirine yakışan bu iki sözcüğü birleştirecek sözcüğü bulmuş Urlalılar. “Festival”
Bu yıl ikincisi düzenlenen Urla Enginar Festivali adına yakışır bir şekilde enginarla dopdolu etkinliklerle 3 güne yayılan programla planlanmış.
Enginar deyince akla tabii ki yemek gelecek ve de öyle olmuş Urla Cumhuriyet Meydanı, Malgaca Pazarı, Sanat Sokağı ve Tamirhane Binası birbirinden lezzetli enginar yemeklerinin satıldığı ve yemek pişirme programları, Tadım Atölyeleri, Mutfak Sohbetleri, Mutfak Atölyeleri ile zengin bir program sundu festivale gelenlere. Enginar temalı hediyelik ve tekstil ürünlerinin de yemekler kadar çeşitli olduğunu belirtmekte fayda var.
Festivalin ana merkezi Cumhuriyet Meydanı’nda kurulmuş yemek satış stantlarında Enginar’ın; Tatlısı, Karideslisi, Mücveri, Turşusu, Karnıyarığı, Ançuezlisi, Kişi, Gözlemesi, Böreği, Çorbası, Kroketi, Konservesi, Kokoreci, Kadınbudu Köftesi, Katmeri, Çiğ Böreği, Dolması, Pilavı, Etlisi, Midyelisi, Suşisi, Çağla bademlisi, Salatası, Kaju soslusu, Fas usulü, Çalkaması, Kızartması, Mangalda kebabı, Çayı, Şambalisi gibi lezzetler de konuklara ikram edildi. Eksik olan tek şey vardı. Suyu yoktu enginarın. Tadına da baktık elimiz yetiştikçe, ağzımız boş kaldıkça bu lezzet patlamalarının. Hem midemiz bayram etti hem de gözümüz. Bütün bu lezzetlere eşlik eden müzik te unutulmamış meydanın iki ayrı bölgesinde canlı müzik yapan guruplarda renk kattılar festivale. Ama en renkli grup alanda pek çok katılımcıyı yerinde kıpırdatan iki kişilik sokak çalgıcılarıydı.
Malgaca pazarı; bizim “Enginarlı pilav doldurulmuş kuzu butu, Salyangozlu Enginar” pişirilen ve tadımı yapıldığı ana denk geldiğimiz ‘Mutfak Atölyesi’ çalışması gün boyu konuklara çeşitli enginar yemekleri yerli ve yabancı aşçılar eşliğinde sunulduğu mekân olmanın yanında konuklara dinlenme imkânı sunan küçük ama şirin mekânları ile ayrı bir festival alanı… Hele bir de bizim gibi çınar altında ki kahvede İsmail amca ile Ahmet amcanın dama oyununa şahit olup 8 taş verip dama yapmanın keyfini yaşayanlardan olabiliyorsanız Cumhuriyet meydanında tüm yorgunlunuz bu alanda gider. Ki sonrasında Sanat Sokağı için güç toplayasınız.
Sanat Sokağı; Urla’nın her hafta Cumartesi açılan sokağı ise “Enginar Sanatla Buluşuyor” sloganına uygun resim, takı, fotoğraf, müzik, seramik, mozaik, cam, dokuma, ebru, Tokat baskı, karakalem çizgi, ahşap, kat’ı sanat, çini stantları, tiyatro, müzik ve sokak partileri ile midesi bayram edenlerin ruhunu sanatla doyuracak etkinlikler sundu konuklara festival boyunca.
Bu yıl Eski Tamirhane Binası yemek atölyesi olarak kullanılırken bir de Tarladan Mutfağa Enginar fotoğraf sergisine ev sahipliği yapıyordu. Ancak sessiz ve sakinliği ile işlevsiz gibi gördüğüm bu mekânda yan salonda bir video etkinliği ile ‘Urla Tarihi ve Turistik Özellikleri’ anlatılsa diye düşündüm.
Bu kadar mı, tabii ki değil Cumhuriyet Meydanın sonunda ve sağında çiçekçiler, enginar satıcıları sizleri bekliyor. İster kelle olarak alın, ister dolmalık, ister çanak, ister konserve enginarın olmazsa olmazı bakla, bezelye temizleniş olarak yanında dereotu ile hazır. Yanında şevketi bostan olsun derseniz o da var. Etli yapacaksanız kasap bir adım ötede ister kuzu, ister oğlak. Yok, ben bir lokantaya oturayım diyorsanız sağınız solunuz lokanta…
Bir tek eksiğim kaldı onu da unuttum, AKM de fotoğraf sergisine gidemedim. Seneye ilk gideceğim yer burası olacak.
Dolu, dolu bir etkinlik yaşadık Urla’da. Hele Alaçatı’da panayıra dönmüş festivalde ki o çılgın kalabalığı gördükten sonra konukların birbirine yakın dört ayrı etkinlik alanına dağıldığı ve Turizm Şirketlerinin daha keşfedemediği ‘Urla nur âlem nurdu.’
Birazda festival dışında meraklısı için eklemeler yapayım eğer yetiştirebilirseniz birazda tarih ve arkeoloji diyorsanız hemen ileride camisi, şadırvanı, hamamı ve okulu ile bir külliye, inin iskele yoluna eski zeytinyağı işliği Klozemenia, biraz aşağıda eski liman, devam edin Çeşmealtında Müze, geçin karşı adaya Karantina’ya ‘Tahaffuzhane’…
Eğer bizim gibi yapar Cumartesiden gider kalırsanız bir gece İskele’de o zaman bu festivali taçlandıracağınız etkinlik tabii ki sahilde rakı balık. Pazar günü Malgaca Pazarında kahvaltı, sonra ver elini Sığacık Pazarı…
Dönüş yolu kalabalık ve çileli hele 1 Mayıs kutlamaları için bazı yollar da kapalı olunca ama eve gidip de akşam yemeği için Şule hanımın çıkınından çıkınca enginarlı ekmek, enginarlı kadınbudu köfte, fırında lorlu enginar, kabak çiçeği dolması, kuru patlıcan dolması birde üstüne aşure ne yorgunluk kalıyor ne açlık…
Seneye 3 üncü Urla Enginar Festivalinde pardon öncesinde Ot Festivalinde görüşmek üzere… 02.05.2016

Comments (5) »

BORNOVA MÜZELERİ

BORNOVA MÜZELERİ
Üyesi olduğum ‘Grup İzmiriz’ den Bornova müzelerini gezeceğiz mesajı geldiğinde ilk tepkim ‘Bornova’da müze mi var’ oldu. Varmış, hem de birkaç değil onlarca. Arkas Deniz Tarihi Merkezi’ni, Ege Üniversitesi Kâğıt ve Kitap Sanatları Müzesi’ni ve Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Süleyman Ferit Eczacıbaşı Şifa Eczanesi’ni, Ege Üniversitesi Tabiat Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi’ni gezdik.
Ege Üniversitesi yerleşkesi içindeki “Herbaryum Uygulama ve Araştırma Merkezi”, “Bilgi ve İletişim Teknolojileri Uygulama ve Araştırma Merkezi Sürekli Sergisi”, “Edebiyat Fakültesi Eski Eser Koleksiyonu”, “Ziraat Fakültesi 100. Yıl Tarım Makinaları Müzesi”, “Prof. Dr. Niyazi Lodos Böcek Müzesi”, “Gözlemevi Uygulama ve Araştırma Merkezi”, Bornova merkezde “Etnografya Müzesi” ise gezemediklerimizdi. Tabii İzmir’in 8 bin 500 yıllık tarihine ışık tutan Yeşilova Höyüğü ve Ziyaretçi Merkezini de baş sıraya yazmak gerekir.
İşte bu gezi esnasında notlarımı aldım ve bloğumda yazmak üzere uygun bir zamanı kollamaya başlamıştım ki ‘Kentyaşam.com’ haber ve bilgi sitesinde sevgili ‘Saadet Erciyas’ın yazısını gördüm, geziyi çok güzel anlatmış bana da paylaşmak düştü. Okuyun ve yollara düşün Bornova’da müzeler var.
http://www.kentyasam.com/bornova-izmirin-kultur-duragi-yhbrdty-3645.html 29.03.2015

Comments (1) »