BİR SALKIMINDA, BİR AVUCUNDA BİNBİR ŞİFA KAYNAĞI ÜZÜM

BİR SALKIMINDA, BİR AVUCUNDA BİNBİR ŞİFA KAYNAĞI ÜZÜM

Soframızda eksik olmayan meyvelerimiz var tatlısı ve tuzlusu ile, ekonomik değerleri nedeniyle alabildiklerimiz yanında sadece pazarda tezgâhta gördüklerimiz var, derde derman şifa kaynağı özellikleri ile öne çıkanları var. İşte bunlardan biri “Üzüm”; sarısı, siyahı, pembesi, kırmızısı ile Sultaniye, Trakya İlk Eren, Superior Red Glop, Mevlâna, Kripson…  Yaş çeşitleriyle, yaprağı, kurusu, çekirdeği, pekmezi, bulama, hoşaf, suyu, pestil, lokum ve köfteri ile sağlıklı beslenmemize katkı sağlayabilecek değerli bir gıdadır. Ayrıca alkol üretimi ile de ekonomik değeri yüksek bir meyvedir. Alaşehir’de doğup büyümenin ve orada dededen toruna aktarılan bir üretim kültürünün uygulayıcısı bağ sahibi olmanın verdiği avantajla yaşı, pekmezi, hoşafı ile soframdan, atıştırmalık olarak kurusu ile avucumdan eksik olmayan arkadaşlarıma ikram etmekten mutluluk duyduğum üzüm hakkında okuduğum kaynaklardan (1,2,3) edindiğim bazı bilgileri paylaşmak istiyorum ki üzüm daha çok tüketilsin ve üreticinin alın terinin karşılığı ekonomik olarak ona destek olunsun. Bağlarımız sökülmesin, üzümcülük bitmesin bizlerde bu şifa kaynağından mahrum olmayalım…

Bağcılık için yerkürenin en elverişli iklim kuşağı üzerinde bulunan ülkemiz, asmanın gen merkezi olmasının yanı sıra son derece eski ve köklü M.Ö. 3500 yılına kadar dayanan bir bağcılık kültürüne de sahiptir.  Türkiye ‘de 761.310 dekar alanda yarısına yakını Ege bölgesinde olmak üzere 255.000 ton çekirdeksiz kuru üzüm üretimi gerçekleştirilmekte Manisa’nın Alaşehir ilçesi üretim ve çeşitlilikteki en yüksek payı ile ‘Üzümün Başkenti’ olarak anılmaktadır. Kuru üzüm potansiyeli bakımından dünya üretiminin %40’ını sağlayan ülkemiz, çekirdeksiz kuru üzüm üretiminde ABD’den sonra 2’nci sıradadır.

Yaş, yeşil, siyah, kara üzüm çeşitli değerlendirme yöntemlerinin oluşu, iklim ve toprak istekleri yönünden çok seçici olmayışı, çok yıllık olması ve çoğalma yöntemlerinin kolay oluşu gibi etkenlerin etkisi ile dünyadaki en yaygın kültür bitkilerinden biridir… Bileşimi ile ilgili verilere göre; karbonhidrat içeriği dolayısıyla iyi bir enerji kaynağı, B1, B2 vitaminleri ve çeşitli mineral maddeler içerdiğinden iyi bir besin, faydalı bir ilaçtır. Özelikle bedensel gelişme, deri ve saç beslenmelerinde iltihaplı, ateşli hastalıklar ve madensel tuz eksiklikleri, böbrek ve karaciğer hastalıklarında yararlılığı tıpça tespit edilmiştir.

Anadolu coğrafyasının en köklü ve zengin mikro besin kaynaklarından biri olan üzüm; içerdiği yüksek orandaki K vitamini, kabuğundaki resveratrol, lif ve güçlü antioksidanlar sayesinde bağışıklık sisteminden kalp-damar sağlığına kadar vücuda çok yönlü fayda sağlar. Vücudu enfeksiyona karşı koruyarak daha dirençli bir hale getirir.

Hücresel boyutta bakıldığında üzümün içinde bulunan bileşenler hücrelerin işlevlerini desteklerken yapısal bozukluklarını önler. Bu nedenle hücre yapısının bozulmasından kaynaklanan kanser için de önleyici ve koruyucu bir etkiye sahiptir.

Kandaki yağ miktarını dengeleyen yeşil üzümün aynı zamanda karın bölgesinde oluşan ve özellikle organ yağlanmasına işaret eden göbek yağlarını da erittiği tespit edilmiştir.

Siyah üzümler, temel olarak antioksidan bakımından yeşil üzümlere kıyasla daha zengindir. Kara üzümün faydaları arasında hücre koruması, hücresel yaşlanmayı geciktirmesi ve yoğun lif miktarı nedeniyle kan şekerini dengelemesi de bulunmaktadır.

Üzümün işlenmesi, taze olarak tüketilmek yerine farklı biçimlerde üretilip kullanılması anlamına gelmektedir.

Bunlardan en yaygın bilinenleri kurutularak, suyu sıkılarak ya da pekmez ve sirke gibi başka besinlere ek olarak tüketilmesidir. Taze üzümdeki su oranının yüksek olması, üzümün işlenmesine olanak sağlayan en önemli faktörlerden biridir.

Aynı zamanda taze üzümde olduğu gibi işlenmiş üzüm de vitaminler, mineraller, lif ve antioksidanlar açısından oldukça zengindir. Üzümün faydaları ve besin değerlerindeki farklılıklar işlenme biçimlerine ve yetiştiği koşullara bağlı olarak değişiklik gösterebilir.

Kuru üzüm faydaları, taze üzüme kıyasla daha fazladır. Bunun temel sebebi kurutulmadan kaynaklı olarak içeriğindeki lif miktarının fazlalığı ve mineral ve vitamin yoğunluğunun artmasıdır. Kuru üzüm de taze üzüm gibi zengin bir B vitamini kaynağıdır.

Özellikle Türk mutfağına kek ve kurabiye gibi hamur işlerine katılarak sağlıklı bir rafine şeker (beyaz şeker) alternatifi olabilir. Yoğurt gibi protein kaynaklarıyla beraber tüketildiğinde tokluk hissini güçlendirir ve güne enerjik başlamanızı ya da devam etmenizi sağlar.

ABD ‘de yapılan son bilimsel araştırmalar, ¼ fincan kuru üzüm de kolonları sağlıklı tutan 1.5 gr.  inulin adlı bir madde içermekte olduğunu ve kolon kanseri tedavisinde doğal bir yöntem olarak kullanılması tavsiye edilmektedir.

* Kalp Atışını Düzenler, Yüksek Tansiyonu Azaltır * Kansızlığa İyi Gelir, Kanın Temizlenmesine Yardımcı Olur *İçerdiği Antioksidanlarla Kanser Oluşumunun Önleyicilerindendir * Çocuklarda;  Kemik Gelişimini Destekler * Yetişkinlerde; Kemik Yapısını Güçlendirir * İçerdiği Enzimler Diş Çürümelerine Engel Olur * Zekâyı ve Hafızayı Kuvvetlendirir, Stres ve Yorgunluğu Giderir * Sinir ve Kas Sistemini Güçlendirir * Beyin ve Kalp Damarlarını Açar, Beyni Besler *Hormon Düzenleyicidir, Zayıflama Rejimlerinde Ana Ürünlerdendir * Karaciğeri Temizler, Kolesterolü Dengeler * Sindirim Sistemine Yardımcı Olur * Bağışıklık Sistemini Güçlendirir * Göz Sağlığını Korur * Cildi Güçlendirir, Güzelleştirir * Diğer Atıştırmalıklara Göre Daha İyi Enerji ve Tokluk Hissi Verir * İçerdiği bioflavonoidler C vitamini aktivitesini arttırır

100 Gr. Kuru Üzümün Besin Değerleri: Kalori 294, Protein 1,8 g, Karbonhidrat 65 g, Kolesterol 0, Lif 7g, Fosfor 95mg,  Kalsiyum 52 mg, Demir 1,8 mg, Bakır 0,35mg, Potasyum 850 mg, Magnezyum 35 mg, A Vitamini 30 IU, B1 Vitamini 0,1 mg, B2 Vitamini 0,08 mg, B3 Vitamini 0,50 mg, B6 Vitamini 0,38 mg

Üzüm pekmezi, su oranı yüksek olan üzümlerin sıkılması ile elde edilen üzüm suyunun kaynatılması ve pekmez toprağı ilavesiyle yoğunlaştırılmasıyla elde edilir. Pekmez lif açısından zengin olmasa da demir, potasyum, kalsiyum ve magnezyum açısından zengin bir besin olarak günlük gereksiniminin büyük bir kısmını karşılamaktadır.  Glikoz ve fruktozun fazla miktarlarda bulunması üzüm pekmezini doğal bir karbonhidrat ve enerji kaynağı yapar. Aynı zamanda kana hızlıca karışarak enerji seviyesini hızlıca etkileyebilir. Ayrıca, mineralleri yoğun olarak içermektedir. Üzüm pekmezi faydaları özellikle hamile ya da emziren anneler için çok kritiktir. Amino asit içeriği hem bebeklerin hem de büyüme dönemindeki çocukların gelişimine önemli katkıda bulunur. Özellikle iştahsızlık ya da anemi (kansızlık) gibi durumlarda pekmezin iştah açtığı ve kırmızı kan hücrelerinden kan üretimini desteklediği bilinmektedir. İçerisinde iki önemli B vitamini bulunur; bunlar, tiyamin adı verilen B1 vitamini ve riboflavin denen B2 vitaminidir. Özellikle riboflavin demir alınımına destek olduğu için kansızlık gibi durumlarda pekmezin tercih edilmesine neden olur. .Pekmezin kara tahin ile karıştırılarak ceviz ile tüketilmesi ise besin değerlerine çok önemli katkılar yapmaktadır…

Ancak tüm bu özellikleri yanında; taze olarak tüketilmesinin yanı sıra kuru üzüm, pekmez ve doğal probiyotik kaynağı olan sirke gibi işlenmiş formlarıyla da hücre yenilenmesini destekleyen bu şifalı meyve, yüksek şeker oranı nedeniyle günlük porsiyon kontrolüne dikkat edilerek günde bir avuç kuru 40-50 gr. yaş olarak 150-200 gr. ölçülü tüketilmelidir. Sağlıklı ve mutlu yaşam dileğiyle sağlıcakla kalın üzümü sofranızdan eksik etmeyin…

(1) https://www.tarisuzum.com.tr/uzum_hakkinda.html (2) https://manisa.tarimorman.gov.tr/Menu/32/Manisa-Sultani-Cekirdeksiz-Uzumu (3) https://www.medicalpark.com.tr/saglik-rehberi/uzum-faydalari 26.09.2026

Comments (1) »

TÜRK TİPİ EKONOMİ “YA TUTARSA”

TÜRK TİPİ EKONOMİ “YA TUTARSA”

GENAR araştırmasının ekonomi yönetimine yönelik güven sonuçlarını inceledikten sonra sadece bir sonucu ele alarak geliştirmeyi düşündüğüm yazımın başlığı bir karamsarlığın ifadesiydi. Ancak mola verdiğim anda bir mutlu sonucu paylaşarak başlamak istiyorum yazıma. A Milli Voleybol Takımımız temmuz ayında kazandığı 2026 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi şampiyonluğundan sonra Avrupa Şampiyonasında İtalya’yı 3-1 yenerek Avrupa şampiyonu da oldu.  Şampiyon “Atatürk’ün Kızları Filenin Sultanlarını”  kutluyorum, teşekkür ediyorum tüm emeği geçenlere… 

Evet, gelelim GENAR Eğitim, araştırma ve danışmanlık şirketinin son anketine;  araştırmaya göre toplumun yüzde 32,2’si ekonomi yönetimine “hiç güvenmediğini”, yüzde 35,1’i ise “güvenmediğini” belirtirken ekonomi yönetimine güven duymayanların toplam oranı yüzde 67,3 olarak ortaya çıktı ve bu sonuçla Türkiye’nin en önemli gündem maddesi ne sorusunun cevabı ise “enflasyon ve hayat pahalılığı” olarak ilk sıraya yerleşmiş oldu. Ankete katılan Cumhur İttifakı seçmenlerinin yaklaşık %58’i, uygulanan programın orta vadede başarıya ulaşacağına inandığını belirtirken, %42’lik kesim ise somut sonuçların daha hızlı alınması gerektiği yönünde görüş bildiriyor.

Onlar inanmaya devam etsinler görünen gerçek memnuniyetsizlik had safhada ve bu sonuçların değerlendirilmesi aşamasında ekonominin 2027-2029 dönemini kapsayan 3 yıllık yol haritasını ortaya koyan büyüme, enflasyon, istihdam, cari açık, bütçe dengesi, ihracat ve yatırımlara ilişkin hedefleri içeren orta Vadeli Program (OVP) Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz tarafından paylaşıldı.

2026 sonunda milli gelirin 1,8 trilyon doları, kişi başına düşen gelirin ise 20 bin doları aşması beklenirken OVP dönemi sonunda millî gelirin 2,2 trilyon doların üzerine, kişi başına millî gelirin 25 bin dolara ulaşması ön görülüyor. Bir önceki OVP’de 2026 yılı için yüzde 16 olarak belirlenen enflasyon hedefi yüzde 28,4’e yükseltilirken %3,8 olarak öngörülen büyüme ise yüzde 3,3’e çekildi.  OVP de 3 yıllık enflasyon hedefleri şu şekilde belirlendi: 2027: %21,0, 2028: %13,5, 2029: %9,0…

OVP, rakamlar ve ekonomik değerlendirmelerle yüzlerce sayfa olarak devam ediyor. Ekonomistler ve rakamların dilinden anlayanlar bu konuları derinlemesine inceleyecek ve bizleri bilgilendirecektir. Benim bu rakam karmaşasında en dikkatimi çeken konu enflasyonun tek rakama ineceği müjdesinin 2029’a ertelenmiş olması. Bilmiyorum bu öngörü 2018 de; (enflasyon %15) enflasyonu tek haneli rakama indireceğini söyleyen ve bu kardeşinize yetkiyi verin, faizle (%16,5) şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz” diyenlerin kulağı çınlıyor mu acaba?

Onun kulağını bilmem ama vatandaşın karnı gurulduyor ekonomiyi OVP ile programlayıp, ulaşılamayan hedefleri rakamları değiştirerek değil üç yılı bir yılı bile planlamayanların yaptığı “Ya tutarsa” anlayışı ile ekonominin savrulduğu her noktada programı değil günü geçiştirmektir. Ve de bunun en doğru açıklamasını OVP hakkında ki düşüncelerini açıklayan Maliye Bakanı Şimşek vermektedir. “…Bugün “Evet, arzuladığımız noktada değiliz. Başlangıçta hedeflerimiz tabii ki iddialıydı. Biz ataleti muhtemelen düşük ölçtük” 

O düşük ölçtüğü ataletin (kişinin, kurumun ya da toplumun bir işi mutlaka yapması gerektiğini ve yaparsa neler kazanacağını bilmesine rağmen, yapması gereken zamanda, yapması gereken yerde ve yapması gerektiği gibi yapmamasıdır. Bir sistemin veya aygıtın çalışmaz duruma gelmesi, görevini yapmaması.) Ağustos ayına yansıması bu ifadenin göstergesidir.

Ağustos ayı verilerine göre TÜRK-İŞ’in araştırmasında dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık asgari gıda harcaması ‘açlık sınırı’ 37.388,30 TL. Gıda harcamasının yanı sıra giyim, konut, kira, elektrik, su, yakıt, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi zorunlu ihtiyaçlar için yapılması gereken toplam aylık harcama tutarı olarak hesaplanan ‘yoksulluk sınırı’ ise 121.786 TL seviyesine yükseldi. Bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti de 48.305,38 TL olarak hesaplandı.

TÜİK’in daha düşük açıklanan rakamlarını baz alsanız dahi bugünkü ekonomik çöküntünün rakamları ile geçmiş OVP ile ne derece uyumludur? Bir yılını tutturamayan 3 yıllık programı yapsan ne yazar, yapmasan ne yazar ortaya çıkan sadece ‘dostlar alışverişte görsün’ anlayışıdır…

Ve de bir başka gündem de olan konu ise TARİŞ (Tariş İncir, Üzüm, Pamuk ve Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri) tarafından açıklanan kuru üzüm alım fiyatı. “TARİŞ” sözcüğü, kuruluş yıllarında Birliğe destek olan bankalardan Tarım Bankası (Ziraat Bankası) ile İş Bankası’nın ilk hecelerinden oluşmakta olup amacı “Kooperatifçilik ilkeleri doğrultusunda, ürünün gerçek değerini bulabilmesi için piyasada denge unsuru olmak, kaliteli üretimimiz ve pazar odaklı yaklaşımımızla ortaklarımızın ürünlerini en iyi şekilde değerlendirmek” olarak belirlenmiştir.

TARİŞ; Ege Bölgesi’nde 7 ilde, yaklaşık 100.000 üretici ortağın örgütlendiği, 106 kooperatifin bağlı olduğu üzüm, incir, pamuk ve zeytinyağı olarak dört ayrı üretici örgütünün ortak markası olmaya devam etmektedir. Üzüm birliğine bağlı olarak 13 Üzüm Tarım Satış Kooperatifi faaliyet göstermekte olup 10.000 yakın üretici ortağı bulunan Tariş Üzüm Birliği kuru üzüm fiyatını 2024 yılında 100 TL/kg, 2025 yılında 120 TL/kg açıklamışken 2026 yıl avans alım fiyatını 80 TL/kg olarak açıkladı. Gerekçesi ise geçen yıllara göre rekoltenin çok yüksek (200 bin tondan 300 bin tona) olması ve geçen yıldan kalan satılmamış 60 bin tona yaklaşık kuru üzüm olması yanında iklim değişikliği nedeniyle üzümde ki kalite düşüşü.

TARİŞ yönetimi gerekçelerde haklıdır ancak değerlendirmesi gereken 2 konu vardır ki bu da ücretlendirmenin olmazsa olmazı enflasyon farkıdır ve de kuruluş amacında ki “…ortaklarımızın ürünlerini en iyi şekilde değerlendirmek” ilkesidir. Bugün resmi rakamlarla %30 civarında olan enflasyona üreticinin emeği de katılarak fiyat açıklanmalıydı. Bugün üretici sendikalarının belirlediği 150 TL’nin çok altında kalan avans alım fiyatı üreticinin zarar edeceğinin açık ve net göstergesidir.

Sergide kuruyan üzümün fiyatının geç ve düşük açıklanması yanında geçen yıl kuru üzüm piyasasında görülmeyen Toprak Mahsulleri Ofisi bu yılda sessizliğini korumaktadır. Aklıma gelen ise TARİŞ ile TMO arasında bir danışıklı fiyat anlaşması mı olduğudur. Bugün Tarım Bakanı ile Maliye Bakanı arasında yapılacağı açıklanan görüşmeden TMO ‘nin alım fiyatı beklenti kadar olmasa da enflasyon farkı ile artırılır ve bu iktidara oy vermeyeceğini açıklayan üreticiye bu bir siyasi yatırım olarak sunulur mu?  

Konu üzümden açılmışken bir sözümde belediyelere ‘Bağ Bozumu Şenlikleri’ yapılıyor sazlı, sözlü, en güzel üzüm seçiliyor, kelter taşıma yarışmalı… İyi hoş ta bu fiyatla zarar edeceği ve önümüzde ki yıla bağını sökme düşüncesinde olan üreticinin hakkını arama konusunda neredesiniz ne yapıyorsunuz? Hani şenlikten önce üreticileri toplayıp bir hak arama, bir eylem, sorgulama. Kavgasız, gürültüsüz “Sessiz Çığlık” sergi yerinde, köyde, bağda…

Bir diğer konu ise bugün bağcılıkla uğraşan çiftçinin yaş ortalaması 57 olarak açıklanıyor ki ben buna şahidim. Ekonomik dengesizlikle baş edemeyen çiftçi yarın yaşı nedeniyle bağcılıktan vaz geçecektir ve bağını sökecektir. Üzümün yerine ikinci ürün ne olmalıdır ve gençleri bağcılığa teşvik için neler yapılmalıdır? Var mıdır bu sorunun cevabını verecek…  

Son söz; ekonomi yönetiminin OVP deki “niyeti” ile üreticinin ve tüketicinin yaşam gerçekleri uyuşmuyor hayatın gerçekleri ve yaşam maliyeti saraydan değil bizzat tarladan, fabrikadan, pazardan üreticiden, tüketiciye maliyet müessiriyet faktörü sorgulanmalı ve planlanmalıdır… Sağlıcakla kalın. 7.09. 2016

Leave a comment »

“MANİSALI YAZAR VE ŞAİRLER SÖZLÜĞÜ”

“MANİSALI YAZAR VE ŞAİRLER SÖZLÜĞÜ”
Mustafa ÖREN

“…Manisa Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığını kurmak ve kitaplık adıyla yayınlar yapmak kararlılığındayız. Çünkü medeniyet yazıyla başlar. Söz uçar yazı kalır. Kentlerin belleği vardır. Kent üzerinde yapılmış ve yapılacak araştırmalar, bu belleği geliştirir. Hafızası olmayan insanlar, nasıl sıkıntı çekerlerse kentlerde hafızasız sıkıntı çeker ve savrulmalar yaşar… Yazılı eserlerle geleceğe ışık tutmayı, kalıcı kaynaklar oluşturmayı ve yaşadığımız topraklara anlam katmayı hedefliyoruz…”  Bu sözlerle yola çıkan Manisa Büyük Şehir Belediye Başkanı Besim Dutlulu’ya destek veren emekli tarih öğretmeni, yazar, şair Mustafa Ören ‘Manisa Kitapları Kaynakçası (yerli yabancı 1091 eseri içeren araştırma), Antik Çağdan Günümüze Manisa Şiir Defteri (Ragıp Özcan ile)’ kitaplarından sonra Manisa Kent Belleğine hediye ettiği “Manisalı Yazar ve Şairler Sözlüğü” kitabı Manisa BB Kent Kitaplığınca yayımlandı.

Yazar Mustafa Ören; 1973 Erzurum- Şenkaya’da doğdu. Eğitim hayatının tamamını Erzurum’da tamamladı Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi tarih bölümünden mezun oldu. Trabzon ve Manisa’da öğretmenlik ve bir süre idarecilik yaptı. 27 yıllık meslek yaşamı sonrası emekli oldu. Tarih, kentler tarihi, şiir ve edebiyat hem mesleki hem özel olarak ilgilendiği alanlar yanında fotoğrafçılık, dağcılık, arama kurtarma, Afet Hazırlık Formatörlüğü, İlk yardım eğitimleri aldı. AKUT yanında çeşitli STÖ’lerinde aktif olarak çalışmaları devam etmektedir. Çeşitli kurumlarca çıkarılan dergilerde kent tarihi üzerine yazıları yanında şiir, öykü ve yazıları yayımlandı.  Bir Mübadil Kadar Çaresizdim (Şiir), Tenha (Şiir), Manisa Kitapları Kaynakçası (Araştırma), Antik Çağdan Günümüze Manisa Şiir Defteri (Ragıp Özcan ile) kitapları yayımlanmıştır…

Yüzlerce kitap okudum, okumaya devam ediyor ve ‘Okuduklarım’ adı altında blogumda paylaşıyorum. Nutuk hariç hiçbir kitabın sayfalarını bu kitap kadar zevkle ve sonraki sayfasını merakla çevirmedim…

Kitap; Sözlük olarak adlandırılsa da sözlükten öte, otobiyografi özelliği öne çıksa da araştırma ve inceleme alanında Manisa’nın edebiyat tarihçesi olarak başvuru kitabı, dünden, bugüne ve yarına ulaşacak bir kültür köprüsü, bir vefa örneğidir… 

Milli Kütüphane Toplu Katalog,  Kültür Bakanlığı Kütüphaneler Sistemi, Yazma Eserler Katalogları, yayın evlerinin internet siteleri, devlet arşivlerinden kütüphane sistemlerine kadar yüzlerce kitap, makale, tez, dergi, ve gazete kaynağın taranmasıyla hazırlanan eserde, kendilerine ulaşılamayan kişilerin birinci derece akrabalarına, arkadaşlarına ulaşılarak 578 isimi içeren 771 sayfalık kitap Antik Çağ Dönemi (4 kişi), Osmanlı Dönemi (100 kişi) ve Cumhuriyet Dönemi (474 kişi ) olmak üzere üç ana dönemi kapsıyor. Alfabetik sıra esas alınarak hazırlanan kitabın son bölümünde ise Cumhuriyet Dönemi yazar ve Şairlerin Manisa merkez ve ilçelerine göre listesi toplu olarak sunuluyor…

Kitabın önsözünde; “…Yarınlarımıza rol model olacak insanlarımızı önce tanımak, sonra tanıtmak ve öğretmek; onların yarınlara daha güçlü bakmasına vesile olacaktır. Beş yılı aşkın bir sürede hazırlanan bu eserde; Manisalı olup farklı disiplinlerde eser ortaya koymuş, alanlarında örnek teşkil etmiş insanları bir araya getirmek ve derli toplu bir bilgi kaynağı oluşturarak okuyucunun istifadesine sunmayı amaçladığını…” belirten yazar Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” Vecizesini kültürel bir miras olarak yerine getiriyor…

Bugün Manisa denildiğinde akla Mesir Macunu, Manisa Tarzan’ı, Spil Dağı, lalesi, tarihi ile Magnesia, Lidya, Philadelphia, Millî Mücadeledeki var oluş süreci ve daha pek çok özelliği akla gelir… Peki, kültür, sanat, edebiyat değerleri? “…Manisalı iseniz hiç olmazsa Birri Mehmet Dede’yi, Şair Eşref’i, Yusuf Atılgan’ı, Erol Toy’u, İlhan Berk’i, Nihal Yeğinobalı’yı bilmeniz gerekmez mi? Diye soran yazar cevabını bu eseri ile veriyor…

Ve de bizleri şu sorunun cevabını vermeye zorluyor ‘Şehirde yaşamak mı, şehirle yaşamak mı?’

Manisa ve ilçelerinde ki tüm kütüphanelerde bulundurulması gereken Manisalı Yazar ve Şairler Sözlüğünde Alaşehirli 29 yazar ve şairle yer almaktan büyük onur duyduğum bu eseri hazırlayan öğretmen Mustafa Ören ve ekibine, yayımlayan Manisa Büyükşehir Belediyesine ve emeği geçenlere teşekkürler ediyorum, Elinize, kaleminize, emeğinize sağlık…              31.08.2026

Leave a comment »

GÜNDEME BİR BAKIŞ Sakarya Zaferinin 105nci Yılında Şehit Aileleri ve Gazilerimizle, Terörsüz Türkiye Süreci, Tarikat ve Cemaatler…

GÜNDEME BİR BAKIŞ

Sakarya Zaferinin 105nci Yılında Şehit Aileleri ve Gazilerimizle, Terörsüz Türkiye Süreci, Tarikat ve Cemaatler…

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtuluştan kuruluşa giden süreçte Millî Mücadele tarihimizin en önemli zaferlerinden biri olan “Sakarya Meydan Muharebesinin” (23 Ağustos – 13 Eylül 1921) “Sakarya zaferinin” 105nci yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, şehitlerimizi ve gazilerimizi minnet ve şükranla anıyorum. Türk ordusunun zaferi ile sonuçlanan İkinci İnönü Savaşı’ndan (23 Mart-1 Nisan 1921) üç ay sonra, Temmuz başlarında Yunan ordusu Kütahya-Eskişehir hattında cephemize saldırıya geçer. Ordumuz 25 Temmuz akşamı Sakarya doğusuna çekilir. Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. Bu satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla sulanmadıkça vatan terk olunamaz.” Emri ile taktik geri çekilmeye son verilmiş tüm vatan savunma hattı olarak kabul edilmiştir. 13 Ağustos’ta ileri harekâta geçen Yunan Ordusu taarruzlarıyla başlayan muharebe ve 23 Ağustos günü başlayan Türk ordusunun karşı taarruzları ile geri çekilmeye başlamış ve bu zafer o günlerde siyasi ve askeri alanda büyük moral kazandırmıştır.  Yazar, edebiyat tarihçisi, gazeteci, siyasetçi İsmail Habip Sevük’ün, Sakarya Meydan Muharebesi’nin önemini, “13 Eylül 1683 günü Viyana’da başlayan çekilme, 238 sene sonra Sakarya’da durdurulmuştur.” sözüyle ifade ettiği, çok fazla subay kaybı olduğu için bu Muharebeye “Subay Muharebesi” adı da verilen Büyük Taarruz (26 Ağustos 1922) ve Başkomutanlık Muharebesi (30 Ağustos 1922) için gerekli olan hazırlıkların yapılmasına zaman kazandıran Sakarya zaferini Atatürk Nutukta şöyle ifade eder…“13 Eylül 1921 günü, Sakarya Nehri’nin doğusunda düşman ordusundan eser kalmadı. Bu şekilde 23 Ağustos gününden 13 Eylül gününe kadar, bugünler de dahil olmak üzere, yirmi iki gün ve yirmi iki gece aralıksız devam eden Sakarya melhame-i kübrası” (Büyük ve Kanlı Sakarya Savaşı), yeni Türk devletinin tarihine, dünya tarihinde çok az rastlanan büyük bir meydan savaşı örneği kaydetti.”

Sakarya zaferi ile ilgili bu satırları yazarken aklıma geliverdi Atatürk’ün 26 Ağustos 1922 de verdiği ‘Ordular İlk hedefiniz Akdeniz’dir ileri’ emri ve “bahri fecr” başlangıcında başlayan taarruz. Bahri fecir ne demektir bilir misiniz? Güneşin doğuşu ile tan yerinin ağarması ve cisimlerin seçilmeye başladığı andır ve taarruz vaktidir askeri sözlükte. Bugün ise bir başka alanda yapılıyor şafak vakti operasyonu Ankara Güvenpark’ta. 37 gündür oturma eyleminde olan er şehit aileleri ve gazilere, şafak operasyonu yapılıyor ‘bahri fecir başlangıcında.’ Apar topar topladıkları şehit aileleri ve gazileri dağıtarak Gazi Rehabilitasyon Merkezi’ne götüren güvenlik güçleri, parkı da bariyerlerle kapatırken gazilerin protez bacak ve kollarını ise çöp torbalarında görüyoruz medyada. Dün bahri fecr başlangıcında teröristle savaşa gidenlere bugün layık görülen işlem bu. Bilmem yoruma gerek var mı?

Şehit ve gazilerimizle başladık onlarla devam edelim. Terörsüz Türkiye sürecinde şehit ve gazilerin hatıralarına zarar verecek herhangi bir adım atılmadığını savunan MHP lideri Bahçeli “Gizli kapaklı herhangi bir pazarlık, vatandaşlarımızın bilgisi dışında bir yol söz konusu olmamıştır” ifadelerini kullanırken. Aynı sürecin diğer bileşeni KCK (Kürdistan Halklar Topluluğu) nın yayımladığı şu bildiri hakkında ne düşünüyor acaba? “Kürdistan, Ortadoğu ve Dünyada özgürlük ve demokrasi mücadelesi açısından önemli gelişmelerin olduğu bir dönemde şanlı 15 Ağustos Devrimci Atılımımızın kırk ikinci yıldönümünü yaşıyoruz. Başta Önder Apo olmak üzere tüm yoldaşların, gerilla güçlerimizin kadınların ve gençlerin, halkımızın ve dostlarımızın 15 Ağustos Direniş ve Diriliş Bayramını, Gerilla Bayramını kutluyoruz.” Bu kutladıkları günün TC. Devletine karşı bir isyan hareketi olduğunun ve bunlara karşı mücadele edenlerin şehit yakınlarının ve gazilerinin hatıralarına karşı manevi bir başkaldırı olduğunun ve devlete meydan okuma olduğunu farkında mıdır?

Ve de DEM Parti İmralı Heyeti üyesi ve Van Milletvekili Pervin Buldan, çerçeve yasayla oluşturulan kurulun 24 Ağustos’ta ilk toplantısını yapacağını, bu toplantıda alt kurulların kurulması için süreç başlayacağını belirterek, “Bu alt kurulların bir tanesi silahsızlanma ve siyasallaşma kurulu olacak ve burada Sayın Öcalan yer alacak. Çünkü Sayın Öcalan gelişleri organize de edecek” sözleriyle terörist başına statüsünün (bir kişinin, kurumun veya grubun toplum içindeki yeri, konumu, pozisyonu veya saygınlığı) belirlendiğinin farkında mıdır? 

Ve de devlet; İmralı’da uzun süre kalan ve tahliye olan Veysi Aktaş’ın Türkiye’deki yeni çözüm ve entegrasyon sürecine yönelik “Kürtler hukukun dışına itilmiş. Devletin de dışına itilmiş. Bu süreç Kürtlerin hukuk içine ve devlet içine alınması sürecidir. Bu sürecin tamamlanması gerekiyor. Anayasal aşaması da dahil olmak üzere. İki tarafın birbirini tanıması lazım. Yani Kürtlerin devleti tanıması lazım, devletin de Kürtleri tanıması lazım. Demokratik entegrasyon da böyle gerçekleşir.” Açıklaması karşısında kendi gazisine, şehit ailesine şafak operasyonu yapan siyasi iktidar tanıma önceliğini kime verecektir? Şehit ailesine mi, gazilere mi yoksa terörist başına ve onun silahlı örgütü ile siyasal uzantısına mı?

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne en önemli konularından biri, 30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilen ve 13 Aralık 1925’te yürürlüğe giren 677 sayılı Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin Seddine ve Türbedarlar ile Bazı Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun ile faaliyetleri yasaklanmış olan Tarikat ve Cemaatler dir. Ki bu kanun Anayasa’nın 174. maddesi ile koruma altındadır değiştirilmesi dahi teklif edilemez… Buna rağmen bu konu yeni uygulamalarla gündemde ki yerini koruyor. Siyasi iktidarın anlayışına göre bunlar STÖ dür. Düne kadar dini faaliyetleri ile gündeme gelen bu dinci kuruluşlar siyasi alanda ki yakınlıkları ile el üstünde tutuluyor. Dün ne istedilerse verdik dedikleri FETÖ terör örgütü olarak darbe kalkışmasında bulunurken bugün ise Süleymancılar ve Furkancılar şirketleri, özel okulları, medya organları, finans kuruluşları, yurt dışı yapılanmaları, şeyhlerinin milyonlarca dolarlık şahsi servetleri ve paylaşılamayan mirasları ile soruşturuluyor. Evet soruşturulsun ve gereği yapılsın ancak Adalet Bakanının şu açıklaması “ Soruşturmanın herhangi bir dini grubu, inancı, düşünceyi veya hukuka uygun faaliyeti hedef almadığını belirterek, “Dosyaya yansıyan somut suç eylemlerini, mağdur ve tanık beyanlarını, örgütsel baskı iddialarını ve mali delilleri konu almaktadır” konuyu asıl bağlamından koparmaktadır. Suç unsurunu meydana getiren faktörler dini bir yapılanmanın sonucudur ve dinin sömürülmesidir. “Suç örgütü kurma ve yönetme”, “örgüt üyeliği”, “suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama”, “nitelikli dolandırıcılık”, “resmî belgede sahtecilik” ve “Vergi Usul Kanunu’na muhalefet” suçlarıyla soruşturma yetmez 677 sayılı kanununda gereği yapılmalı ve STÖ olarak nitelendirilen bu dinci yapılandırılmalar kapatılmalı devlet içinde ki uzantıları temizlenmelidir…

Son söz; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün  Nutukta öğüdüdür bizlere ;  : “…Saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı, çok iyi incelemekten hiçbir zaman vazgeçmesin…”  24.08.2026

Leave a comment »

TERÖRSÜZ TÜRKİYE’DE YENİ SÜREÇ

TERÖRSÜZ TÜRKİYE’DE YENİ SÜREÇ

Geldi, geliyor, bugün, yarın derken ‘geldi’ ve komisyondan apar topar geçti. Yangından mal kaçırır gibi TBMM de görüşüldü. Teklif, 467 kabul oyuyla TBMM’de 10 Ağustos’ta kabul edildi. Oylamada 87 milletvekili “ret”, 7 milletvekili ise “çekimser” oy kullandı. Neden mi bahsediyorum? İktidarın “Terörsüz Türkiye” diye nitelediği süreç kapsamında hazırlanan ve “çerçeve yasa” diye anılan kimlerin hazırladığı, kimlere danışıldığı,  tam metin olarak basılı halde milletvekillerinden bile saklanan, bir gün önceden ‘laf ola beri gele’ açıklanan, terörist başının İmralı’dan onayladığı “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine dair yasadan…”

Devlet Bahçeli’nin Kürt sorununa ilişkin 22 Ekim 2024 tarihli çağrısının ardından başlayan “Terörsüz Türkiye” sürecinin son halkası olan bu yasayla amaçlanan; 15 Ağustos 1984’den bu yana 42 yıldır süren, 15 bin asker, polis, sivil vatandaşın şehit edildiği, 46bin teröristin etkisiz hale getirildiği ve 1,5 trilyon dolar maliyet üreten terör belasından kurtulmaktı.

Kurtulmaktı ama dünden bugüne bir anda gelinmedi. “Dünü bilmeyen bugünü anlayamaz, bugünü anlamayan yarını göremez” sözünden giderek düne bir bakalım…

İlk Kürt ayrılıkçı örgütü 1900 yılında İstanbul’da kurulan “Kürdistan Azm-i Kavi Cemiyeti” idi. Sonra 20’den fazla bölücü Kürt örgütü kuruldu. İlk Kürt ayaklanması 1806 yılında Abdurahman Paşa yönetimindeki “Baban Aşireti İsyanı” ardından “49 Kürt isyanı” tarihe kaydedildi…

27 Kasım 1978 tarihinde Diyarbakır’ın Lice ilçesi Fis Köyü’nde sosyalist bir Kürt devleti kurmak hedefiyle Türkiye’ye karşı ‘Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi’ verecek uzun süreli halk savaşında silahlı mücadele   amacıyla PKK (Kürdistan İşçi Partisi) kuruldu…  Hedefleri 1921 anayasasında 11’nci madde ile belirlenen “Vilayetlerin özerklikleri ile 12 ve 13ncü maddelerde ki vilayet şuralarının kurulmasıydı… 15 Ağustos 1984 tarihinde Şemdinli ve Eruh baskını ile devlete karşı ilk kurşunu sıkan PKK terör örgütünün saldırıları tam 42 yıl devam etti…  

Önce “Kürt Sorunuydu” problemin adı ve çözümü için çareler üretti siyasiler; “Kürt realitesini tanıyoruz”, “Dağda silah tutacaklarına düz ovada siyaset yapsınlar”, “Kürt sorunu benim sorunum”, “Kürt kardeşlerimizin kendi dillerinde şarkı söylemesine karşı değiliz” benzeri açıklamalarla… Kürt Sorununun “Terör Sorunu” olduğunu anlamaktansa sorunun çözümünü güvenlik güçlerine bıraktılar. Ne zaman ki bölgedeki feodal yapıya hakim olan toprak ağaları siyasallaşıp bölgede PKK ile müşterek faaliyetlere başlayınca Açılım, Oslo görüşmeleri ve Dolmabahçe Mutabakatı gibi çözüm süreçlerini başlattılar. 2010 Şubat ayında akp iktidarı silahlı kuvvetlere bölgede yapılacak operasyonlar için mülki amirden izin alma şartını ortaya koydu… 6551 sayılı “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”, 16 Temmuz 2014 tarihli Resmî Gazete ‘de yayımlanarak yürürlüğe girdi. 

Özellikle akp iktidarı zamanında süreçle ilgili yapılanları TBMM de ki konuşmasında sorgulayan İyi Parti Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez’in değerlendirmeleri ışığında yasanın dününü ortaya konmaktadır ve dünü anlamak adına mutlaka incelenmelidir bu konuşma…

Yine dünden kısa iki alıntı ile bugüne gelelim;

 MHP lideri Bahçelinin 4 Kasım 2014 de TBMM Grup Toplantısında yapmış olduğu konuşmadan birkaç satır. “…2002’de sıfırlayan terör AKP’yle canlanmıştır…”, “…İmralı ve Kandil arasında tam bir pazarlık hattı kurulmuş, Türkiye’nin akıbeti buraya zincirlenmiştir…”, “…Kırmızı kitabı kaleme alanlar, Türkiye’nin üzerine kırmızı kalem çekmek üzeredir…”

15 Ağustos 2009 tarihinde hazırlanan 156 sayfalık 10 ilke ile 3 aşamalı plan içeren “Türkiye’de Demokratikleşme Sorunları, Kürdistan’da Çözüm Modelleri (Yol Haritası)” başlığı adını taşıyan belgenin hazırlayıcısı terörist başı ve bugün yasalaşan  “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” yasasının ana fikri…

Yeni yasa ile ilgili değerlendirmeden önce TBMM de görüşülmesi için seçilen tarihin Sevr Antlaşmasının 106’ncı yılı olmasını tesadüf olarak değerlendirenlere terörist başının bir açıklamasını hatırlatmak gerektiğini düşünüyorum. “…Bin kilometrelik yol bir adımla başlar.

Bu yasa ile tarihsel bir sorunu çözmek için yola çıkıyoruz. En az Cumhuriyet’in kuruluşu kadar önemli olacak bir demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız…” “…Henüz her şey çözülmüş değildir…” Verdiği mesaj yeni bir Cumhuriyet ve bu cumhuriyette Kürt realitesinin yol haritası ve hedef 100 yıl sonra Sevr’de yarım kalan Kürdistan olmazsa özerk yönetim!

Ve de bugünde; “12 maddeyi içeren “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine dair yasa” ile;

PKK/KCK terör örgütünün ve bununla bağlantılı her türlü oluşumun fiili varlığına son verdiğinin ve kontrolü altında bulunan her türlü silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bu tespitin teyidine dair Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete ‘de yayımlanmasını müteakip, yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar ile verilen mahkûmiyet hükümlerinin infazının ertelenmesi işlemlerinin ve yapılacak diğer işlemlerin belirlenmesi amaçlanmaktadır.

Ancak bu amaca ulaşacak maddelerde Anayasa’ya aykırı düzenlemeler içerdiği hukukçular tarafından dile getirildiği gibi yasa teklifinin TBMM’deki görüşmelerinde de gündeme getirilmiştir.

Yurt dışındaki örgüt elemanlarının durumu belirsizdir. Terörün finansmanının görmezden gelindiği, örgütün ekonomik gücü, elde ettiği mal varlığı ve bunların tasfiyesinin gündeme alınmadığı, kurulacak üst kurulla yürütmenin yargıyı yönlendireceği, infaz kolaylığı ile cezaların ertelenmesinin örtülü af düzenlemesi olduğu, aynı suçlardan mahkûm olanlar arasında örgüt adına dayalı imtiyaz yarattığı, yasa kapsamındaki görevleri yerine getiren kişilerin hukuki, idari veya cezai sorumluluğunun doğmayacağı maddesinin cezasızlık zırhı olarak kabulü ile yargısal denetimin engellendiği ana başlıklarını içeren bu anayasal aykırılıklar çözülmeden yasanın kabulü bundan 10 yıl önce CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması sırasında söylediği ve uyguladığı “Anayasa’ya aykırı ama evet diyeceğiz” yaklaşımının devamı olarak kabul edilemez bir uygulamadır.

Bu aykırılıklara karşı Yeni Partinin hukuki bir çalışma yaparak konuyu Anayasa Mahkemesine götürmesi ve çözümün hukuki dayanaklarının Anayasaya uygunluğun sağlanması gerekmektedir. Yeni Parti yönetimi yasasın görüşülmesi esnasında ‘iki arada bir derede kalarak’ ‘ne şiş yansın ne kebap misali’ siyasi stratejisini “barışın önünde durmayacaklarını belirterek, teklifin oylamasında parti yönetimi olarak “evet” oyu vereceklerini, milletvekillerini ise bölgesel olarak serbest bıraktıklarını” açıklaması bundan sonraki yol haritasında şüpheye yol açsa da  sürecin Lozan Antlaşması ve Anayasal ilkeler ışığında devletin birliği ve ülkenin bölünmez bütünlüğü ile Cumhuriyetin temel nitelikleri çerçevesinde yürütülmesi beklenen yol haritasıdır…

Ve de bugünün özeti MHP lideri Bahçelinin 4 Kasım 2014 de TBMM Grup Toplantısında yapmış olduğu konuşmadan aldığım yukarıda ki birkaç satırdır… Dün dündür, bugün bugündür sözüdür bu satırların özü.

Peki, yarın ne olacaktır? Görünen o ki Beştepe’den alınacak talimatla yasada ki işlemler “danışıklı dövüş” ile ‘al gülüm, ver gülüm’ hesabı ile zamana yayılacak seçim sürecine kadar yeni anayasa yapılması ve RTE nin bir dönem daha Cumhurbaşkanı olması için gerekli değişikliklerin olması aşamasında verilecek tavizlerle yürütülecektir… Anlaşma ve sürecin yürütülmesindeki pazarlıkların kesilmesi ise önceki açılım ve görüşmelere bakıldığında hiç de sürpriz olmayacaktır.

Bir vatandaş olarak “hayır” denilmesi gerektiğine inandığım bu yasaya evet oyu verenlerin yasa teklifinin gerekçesinde ki devletin görevleri bölümünü ve maddelerini, Anayasanın 81’nci maddesindeki yemin ettikleri ilkeler ışığında Anayasaya uygunluk açısından bundan sonraki süreci bu ilkeler doğrultusunda değerlendirmeleridir…

Son söz olarak terörü önlemek adına bir yola girilmiştir. Terörsüz Türkiye hepimizin özlemidir. Terörle müzakere değil mücadele edilir.  Adına Kürt sorunu diyerek Güneydoğu ve Doğu Anadolu’nun sorunlarını çözemezsiniz. Bugün Kürt vatandaşlarımızın Anayasal hakları, kültürel, sosyal ve ekonomik ve tüm vatandaşlık haklarından kısıtlanan hiçbir hakkı yoktur. Tüm vatandaşlar eşittir ancak terör sorunu ile bölge siyaset ağalarının çıkarları doğrultusunda ötekileştirilmektedir.  Burada ki vatandaşlarımızı etnik bir ayrımcılıkla ayrıştırmak ve bölgenin sorunlarına bu şekilde bakmak çözüm değil çözümsüzlük getirir. Çözümde meşru organ terörist başı değildir burada meşru organ devlet, halk ve yerel yönetimlerdir. Devlet terörle mücadelede teröristle vatandaşı ayırsın. Bu bölgeye özel ekonomik, sosyal, kültürel, kalkınma planları ile devreye girsin, bu bölgenin öncelikle ekonomik olarak kalkınmasını sağlayacak, refah seviyesini yükseltecek tedbirleri alsın vatandaşı siyaset ağalarının elinden kurtarsın çözüm gelecektir… 

Tüm olumsuzluklarına rağmen  “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi…”  Yasasının hayırlara vesile olması dileği ile kalın sağlıcakla.  13.08.2026     

Comments (5) »

GÜNDEME BİR BAKIŞ

GÜNDEME BİR BAKIŞ

“…Ben mutlu değilim. Ya siz?” Bu soruyu sormuştum şubat ayında ki “%53,3 mutluymuş hayatından! Ya siz?” başlıklı yazımda. O günden düne kadar değişmedi bu düşüncem ama pazar günü mutluluğun ne olduğunu kısa sürelide olsa yaşadım daha doğrusu yaşattılar bize “Atatürk’ün Kızları Filenin Sultanları.”

A Milli Kadın Voleybol Takımımız, 2026 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi finalinde Brezilya’yı 3-1 mağlup ederek şampiyon oldu. Kadın voleybol maçlarında ayaklarına çivi ve iğne atıldığı, spor kıyafetlerinin sorgulandığı günlerden bugünün “Şampiyon Filenin Sultanlarını”  kutluyorum, teşekkür ediyorum tüm emeği geçenlere. Devam etsin diyorum bu mutluluğumuz bir ay sonra ki Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonasında. Ve de darısı ‘Filenin Efeleri’ A Milli Erkek Voleybol Milli Takımımızın başına…

Türkiye’nin en önemli sorunu ekonomi ve gündem de olan da emekli maaşları. TBMM Genel Kurulu’nda yapılan oylama ile SSK ve Bağ-Kur emeklilerine ödenen en düşük emekli aylığı, yüzde 17,76’lık zamla 20 bin liradan 23 bin 552 liraya yükseltildi. 3 bin 250 lira zam 5 milyon 722 bin 223 bin kişinin hangi derdine merhem olur? Dört kişinin açlık sınırının 36 bin 42 lira olduğu bir ortamda en düşük emekli aylığı en azından asgari ücret seviyesine 28.075 liraya çıkarılsın teklifini reddeden, emekliyi açlığa ve sefalete terk eden 273 bin 196 TL maaş, 177.658 TL emekli maaşı alan milletvekilleri askıda ekmek uygulaması yapan fırınlara gitsinler rakamların 10lardan 100 lerden 1000 lere fırladığını ve eksi olduğunu görecekler, belediyelerin lokantalarına gitsinler bir öğün yemek sırasına girsinler ve hesaplasınlar o artışla kaç öğün yemek yeneceğini…

Bitmeyen bir diğer gündem maddesi ‘Terörsüz Türkiye’ süreci. TBMM de kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun sonuç raporunu çözümleyemeden “Terörsüz Türkiye Çerçeve Yasası’nın” Meclis tatile girmeden çıkarılması konusunda TBMM Başkanının siyasi partilerle yaptığı görüşmeler devam ediyor.

Teklifte terörist başı Abdullah Öcalan’a hukuki statü ve eyleme karışan örgüt üyelerine af düzenlemesinin yer almadığı, Öcalan’a İmralı’daki cezaevi kampüsü içindeki çalışma ofisine geçmesi ve İmralı’ya DEM heyeti dışındaki ziyaretçilere izin verilmesi, ayrıca PKK’nın diğer yöneticileri ile iletişim kanallarının açılmasına yönelik düzenlemeler yapılacağı 4 binden fazla terörist hükümlü için tahliye yolunun açılabileceği öne sürülüyor.

DEM Parti ise “Öcalan’a statü verilmesi, örgüt üyelerinin suç işleyen-işlemeyen şeklinde kategorize edilmemesi, örgütün üst yöneticilerin taslağın dışında tutulmaması ve Türkiye’ye gelecek örgüt üyelerine pişmanlık hükümlerinin uygulanmaması” konularında ısrarcı ve özellikle üniter- ulus devlet yapısından eyalet yapısına dönüşe yol açacak düzenlemeleri de gündeme getirmesi bu yasanın kabulü ve sonrasında ki uygulamaları açısından çok riskli bir süreci beklediğinin işaretidir…

AB’nin yasama organı olan Avrupa Parlamentosu, 8 Temmuz’da Yunan ve Rum milletvekilleri Eleonora Meleti ve Loukas Fourlas’ın raportörlüğünde “Türkiye’nin 1974’teki işgalinin Kıbrıslı kadınlar ve kız çocukları üzerindeki etkileri” başlığıyla 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında savaş suçu işlenerek Rum kadın ve kız çocukların cinsel saldırılara uğradığına yönelik karar tasarısını onaylamış ve Türkiye’den sorumluk üstlenmesini istemişti… Raporda Türkiye’nin uluslararası hukuk kapsamında mağdurlara tazminat ödemesi ve onların haklarını gözetmesi yükümlülüğü olduğu savunulurken. Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyindeki askeri varlığı “hukuka aykırı” olarak nitelendiriliyor ve bunun AB-Türkiye ilişkileri için engel oluşturduğu vurgulanıyordu.

Karara karşı KKTC Dışişleri Bakanlığı tarafından 9 Temmuz’da yapılan bir açıklamada da karar için “yok hükmünde” denilmiş ve şiddetle karşı çıkılmıştı. Türkiye ise bu tepkiye Dışişleri ve MSB Bakanlığının açıklamaları ile destek olmuş ve sonrasında sessizlik hakim olmuştu ve bu sessizlik halen sürüyor. Halbuki yapılması gereken 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü için gösterilen hassasiyet bu karar içinde gösterilmeli Kıbrıs Barış Harekâtından önce Rum ve Yunanlıların Türk toplumuna karşı yaptıkları katliamlar, sosyal, ekonomik ve hukuki yaptırımlar hazırlanacak dokümanlar, filimler, belgesellerle göz önüne serilmeli AB’ne Türk Ordusunun Kıbrıs’ta işgalci değil; katliamı, soykırımı ve vahşeti durduran yegâne caydırıcı güç olduğu belirtilmeliydi… Yapıldı mı? Hayır.

Kıbrıs’ta Türkiye’nin hak ve hukukunu AB nezdine koruyamayan siyasi irade Türkiye’de ise ‘Kurtuluş Savaşını’ yok sayma derdine düştü. Milli Eğitim Bakanı Tekin “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” kapsamında ‘Kurtuluş Savaşı’ ifadesinin çıkarılarak yerine ‘Millî Mücadele’ kavramının getirildiği gerekçesini “Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı” ‘Osmanlı’yla Cumhuriyeti barıştırmamız lazım. Eski Türk devletleriyle Cumhuriyeti barıştırmamız lazım. Çocuklarımız Osmanlı’yı da ataları olarak bilmesi lazım, Osmanlı’ya da sahip çıkması lazım sözleriyle açıkladı…

Önce bir ev ödevi vereyim Bakan Tekin’e “Nutuk’u” okusun (Çocuklar İçin Nutuk yeterlidir hele bir de resimli olursa) ki Milli Mücadele ve Kurtuluş Savaşının birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğunu Kurtuluştan Kuruluşa giden yolda Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, yaşlısıyla bir halkın yeniden ayağa kalkmasının; işgale, teslimiyete ve esarete karşı kendi kaderine sahip çıkmasının öyküsünü ve bu öyküde Osmanlının yerini öğrensin. Osmanlının ümmetinden millete, padişahın kulluğundan cumhuriyetin yurttaşlığına, milletin egemenliğine geçişi, aydınlanma devrimlerini öğrensin ki Cumhuriyetin çökmüş bir Osmanlı rejimin devamı değil; aklın ve bilimin rehberliğinde inşa edilen bir Türkiye olduğunu anlasın…

“Ahbap” , Türk Dil Kurumu’na (TDK) ‘göre kendisiyle yakın ilişki kurularak sevilen, sayılan kimse, dost veya arkadaş’ demektir. Bu anlamıyla benimseyip sevdik Ahbap Derneğini ve başkanı sanatçı Haluk Levent’i, depremde ki çalışmaları, sosyal hayattaki yardımları ile destek olundu kendisine ve derneğine. Sonrasında gelen soruşturma ve iddialarda toz konduramadım kendisine ve derneğine ilk aklıma gelen Nasuh Mahruki ve AKUT Derneğinin hedefe konulmasıydı… Ama ifadeleri okuyunca, itiraflar peş peşe gelince hele bir de yaptığım usulsüzlüktür yolsuzluk değil sözüyle borsa, iddia, bahis, kumar harcamalarından kendini aklamaya çalışınca bu kadarını da pes dedirtti… Bundan sonra kime nasıl güveneceğiz?

Ve de ne olacak bu CHP’nin hali derken 138 milletvekilinden 44’e düşerken 5nci parti oluverdi Özgür Özel’in 91 milletvekili ile kurduğu Yeni Parti ile. Kılıçdaroğlu yönetiminde ki CHP bundan sonra ne yapar bilinmez ama iplerinin Beştepe’de olduğunu unutmadan yola devam edeceği kesin.

Yeni Parti için ise şimdiden açık ve net konuşmak için erken kuruluş ve teşkilatlanma çalışması devam ediyor. Parti programında ki bazı muğlak ifadeler ve sağa göz kırpan hareketler ile üyelere değil delegelere dayanan bir sistemle atanmış ile seçilmiş arasında ki mücadelenin devam edeceğini gösteriyor. Fazilet Partisinden ayrılan akp ’nin başarısını göstermesi dileğimizdir ancak atılacak her adımın Beştepe’den güdümlü bir yargı engeli ile karşılaşacağını da göz ardı etmemek gerekir. Partinin adına yapılacak itiraz bunun ilk örneği olabilir, yargıtaydan çıkacak karar ise engel olmasa bile köstek olacaktır.

Ve de kulaklara küpe olacak bir değerlendirme;  “Kuvayı Milliye” dergisi mayıs- haziran 1999 sayısında yazar “Ali Tartanoğlu’nun Neden DSP, Neden MHP?” başlıklı partilerin değerlendirildiği yazısında ki şu satırları da göz ardı edemiyorum Yeni Parti adına…

…CHP sosyal demokrat bir parti, Atatürk’ün kurduğu partidir… CHP üyelerinin ve seçmenlerinin önemli bir kısmı gerek partileri gerek kendileri hakkında böyle düşünüyor buna inanıyor olabilir. Ama partinin karar sürecini belirleyen delegeler, milletvekilleri, belediye başkanları, adaylar ve yönetim kadrosu başka çizgi de… CHP’nin karar sürecini oluşturanlar da önemli ölçüde rant, ihale ‘ve en azından oğluna, kızına iş, dostunu, yaranını kayırma, ödüllendirme peşindedir…Onlar da önemli ölçüde yeni dünya düzeni, küreselleşme, benim vatandaşım işini bilir, ben zengini severim söyleminin yani vahşi kapitalizmin, yani Özalizm’in etkisindedir… CHP ne düzenle bütünleşebilmiş ne ona rest çekebilmiştir. Geleneksel sol oyları çantada keklik saymış, bunun üstüne hafif Özalizm sosuyla sağdan da nemalanmak istemiş, ama dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmuştur…

Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az… 27.07.2026

Leave a comment »

UYARMALAR/Atatürk İlkeleri Işığında-Bir İflasın Kronolojisi 1950-1960

Atatürk İlkeleri Işığında
UYARMALAR
Bir İflasın Kronolojisi
1950-1960
Nadir Nadi

Gazeteci, yazar Nadir Nadi, 14 Mayıs 1950 -27 Mayıs 1960 yılları arasında ki 10 yıllık Demokrat Parti dönemi icraatlarını Atatürk ilkeleri açısından eleştirel bir gözle inceleyen seçme yazılarından oluşan bu eserinin 1961 yılında yayımlanmasını önsözde şöyle açıklıyor.

“…Aradan aylar geçti. 27 Mayıs devrimi olmuş, geçici hükümet kurulmuş, siyasi hayatımızda yeni bir durağa varılmıştı. Bir akşam Radyoevinin üst katında 27 Mayıstan beri adı fazlaca duyulan bir sorumlu kişi ile oturmuş konuşuyorduk… Bir ara gözleri benim üzerime takıldı. Durup dururken birden alaycı bir eda ile: “Bir zamanlar siz de onları tutmuştunuz demez mi?” Hiç beklemediğim bu gösteri karşısında dona kaldım. Kimi tutmuştum? Ne zaman, niçin, ne kadar tutmuştum…“

Kendi davasına bakan bir yargıç gibi merak ve üzüntü içinde 1950 yılının Cumhuriyet koleksiyonunu kitaplıktan indirdim. DP’nin ilk yanlış adımı karşısında benim ilk uyarma yazım, orada tozlu sahifeler arasında masum, boynu bükük, sessizce yatıyordu. Arkada onun gibi kim bilir niceleri vardı? Hiçbir kötü niyetle değil, sadece bir iktidarın başarısına yardımcı olmak, rejimi iflastan kurtarmak, milletimizin ilerlemesini, yükselmesini sağlamak uğruna kaleme alınan o yazıları toplu bir halde okurlarıma sunmayı yararlı buldum ve böylece bu kitabı hazırlamaya karar verdim. Cağaloğlu, Kasım 1961…

Kütüphaneler için topladığım kitapları ayrıştırırken kapağı kopmuş, cildi dağılmış olarak bir köşeye koyduğum ve sonrasında önsözü okuyup şöyle bir karıştırınca sayfaları bu kitabı okumalıyım dedim ve ciltlettim. Kitaplığımda başvuru kitapları arasında yerini alan bu kitabı bulun, okuyun ve altını çizdiğiniz bölümlerle dünden bugünü ve yarını değerlendirin…

Gazeteci, yazar Nadir Nadi, 1908’de Fethiye’de doğdu. Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi’nin oğludur. Galatasaray Lisesi’ni bitirdi (1930). Yükseköğrenimini Viyana ve Lozan Üniversitelerinde sosyal bilimler dalında yaptı. Aynı yıllarda Cumhuriyet’e yolladığı haberlerle gazeteciliğe başladı. 1936 yılında İstanbul’a döndükten sonra gazetenin çeşitli birimlerinde çalışan ve köşe yazarlığı yapan Nadi,  1938-1941 yılları arasında Galatasaray Lisesi’nde sosyoloji öğretmenliği yaptı, 1945 yılında babası Yunus Nadi’nin yaşamını yitirmesi üzerine Cumhuriyet’in yönetimini ve başyazarlığını üstlendi. 1950’de Muğla’dan, 1954’te İstanbul’dan bağımsız milletvekili olarak TBMM’ye girdi. Avrupa Konseyi’ne bağımsız Türk delegesi olarak seçilip altı yıl bu görevde bulundu. Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nu savunan Nadi, 13 Ağustos 1961’de yayımlanan “Tuhaf Bir Tasarı” başlıklı yazısını 23 Ocak 1983’te yeniden yayımlayınca, Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılandı. “Halkı yasalara karşı suç işlemeye teşvik etmek” suçundan iki ay 20 gün hapse mahkûm oldu. MSB’ nın temyiz hakkını kullanmasıyla karar Yargıtay tarafından bozuldu Nadir Nadi beraat etti. 1962 yılında ortaklarıyla anlaşmazlığa düşerek, Cumhuriyet’teki yazılarına bir süre ara verdi. 9 Haziran 1964’te Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tarafından Kontenjan Senatörlüğü ‘ne seçildi. Ancak senatörlük süresi daha dolmadan, 3 Nisan 1970’te görevinden ayrılarak yine Cumhuriyet gazetesine döndü.  20 Ağustos 1991’de kalp yetmezliği nedeniyle yaşamını yitirdi.

1983 Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü’nü Feridun Hikmet Es’le paylaştı. Aynı yıl Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin onur ödülü aldı. TÜYAP 7. İstanbul Kitap Fuarı, 1988’de Nadi’yi onur yazarı seçti ve adına Alpay Kabacalı’nın hazırladığı Sekseninci Yaşında Nadir Nadi adlı kitabı yayımladı. Sokakta Gürültü Var (1943), Atatürk İlkeleri Işığında Uyarmalar (1961), Perde Aralığından (1965), İki Sovyet Rusya – İki Polonya 1935-1965 (1967), 27 Mayıs’tan 12 Mart’a (1971), Sil Baştan (1975), Olur Şey Değil (1979), Ben Atatürkçü Değilim (1981), Dostum Mozart (1985) yayımlanmış kitaplarıdır…    

“Uyarmaların” 7 Haziran 1950 de yayımlanan Ezan başlıklı ilk yazısının üst bölümünde babası Yunus Nadi’nin” Adamları kızdırmak için değil, Fikirleri yürütmek için yazmalı”  sözünü rehber edinen Nadir Nadi’nin 19 Mayıs 1960 da yazdığı ‘Işık Adam’ la son bulan seçme yazılarında on yıl süren bir çöküşün kronolojisini okudukça dünle bugünü karşılaştırma fırsatı bulacaksınız.

Tarih 28 Haziran 1951 başlık ‘Artık Yeter’ “…Bugün göze batan realite şudur: Din baskısı altında demokrasiye, medeni haklarımıza, hürriyetlerimize, inkılaplarımıza ve inkılaplarımızın sembolü Atamıza alenen saldırılmaktadır. Milli vicdan rahatsızdır ve başlayan kim olursa olsun bu halin sorumlusu bugünkü hükümettir. İnkılap esaslarına kayıtsız şartsız bağlılık prensibine bir an önce dönmezsek, demokrasinin bu memlekette kısa zamanda yeniden bir hayal olabileceğini unutmayalım…

Tarih 4 Nisan 1956 başlık ‘Kimin Rahatı İyi ki’? “…Hukuk devletinden bahsettin mi, bozguncusun; insan haklarından söz ettin mi, yurdu jurnalliyorsun; pahalılık mı dedin, onu yaratan sensin; enflasyon mu, şeamet (felaket) tellalısın.  

Tarih 4 Eylül 1956 başlık ‘Orada Yerimiz Neresi’ “…NATO’yu teşkil eden milletlerin birlik ülküsü, here şeyden ziyade hürriyeti ve ondan ayrılmasına imkân bulunmayan insanlık onurunu korumaktır. Bu ülkü uğruna güçlerini birleştiren devletler, ilkin kendi ülkelerinde bu kavramları ayakta tutmaktan sorumludurlar. Oysa, bir NATO ülkesi olan yurdumuzda ne yazık ki iki türlü insanlık şerefi yürürlüktedir. Hükümette görev alan kimselerin şeref ve haysiyeti, öteki vatandaşlara kıyasla özel bir şekilde korunmaktadır. İktidardan yana olan kişilerin de ayrı bir himaye gördüğü meydandadır. Muhalif ve bağımsızlar ise, eski Roma’daki pleb sınıfı gibi, aşağı yukarı her türlü haktan yoksun bir halde yaşamaktadır…”  

Yüzlercesini okuyacağınız bu değerlendirmeler ışığında; “Dünkü hatalar üzerinde uzun boylu durmak ve düşünmek zorundayız. Yarın aynı hataları önlemenin başka çaresi yoktur kanısındayım” diyen yazar Nadir Nadi’ye hak verirken şair Mehmet Akif Ersoy’un “Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar. Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi? Sözüyle 56 yıl sonra bugünkü uyarmalara giden yolda ilk okumaları gerçekleştiriyorum ve de neden olmasın bloğumda yazdığım yazılardan dünden yarına uyarmaları derlemeyeyim diye düşünüyorum…

Sonuç olarak: Tarih 29 Ekim 1956 başlık ‘Kaçınılmaz Ödev’ “…Türkiye’mizi fikir ve kanaatlerin korkusuzca ifade edilebildiği hür bir ülke haline bir an önce ulaştırmak bugün işbaşında olan neslin kaçınılmaz ödevidir.  Bu ödevi ihmal edersek, yarın ki nesiller onu başaramaz mı? Başarmasına elbette başarır. Fakat ara yerde vakit kaybederiz. Gittikçe hızı artan medeniyet yarışında biraz daha geri kalırız. Bize ve çocuklarımıza yazık olur…”

Son söz; Atatürk’ün devrimleri ve cumhuriyeti emanet ettiği gençlik günlerimden bu günlere kendi payıma düşen görevi mesleki ve emekli olarak yerine getirdiğime inanıyorum. Bugün kendimden ve çocuğumdan vazgeçtim benim kavgam anayasanın “Başlangıç Maddesi” ve “Genel Esaslar” başlığı ile belirtilen ilkelerin uygulandığı bir cumhuriyete dönüşle rejime sahip çıkmak ve torunumun geleceği içindir… 

Uyarmalar/Nadir Nadi/ Cumhuriyet Yayınları ikinci baskı Kasım 1961/318 sayfa                             7.07.2026

Leave a comment »

TÜRKİYE’NİN EN ÖNEMLİ SORUNU NEDİR ?

TÜRKİYE’NİN EN ÖNEMLİ SORUNU NEDİR ?

“ASAL Araştırma”, haziran ayında 26 ilde 2000 vatandaşa sormuş ‘Türkiye’nin en önemli sorunu nedir?’ Ekonomi ve hayat pahalılığı yüzde 60,4’le ilk sırayı alırken, Adalet/Hukuk sistemi, Eğitim, Emekli maaşları/Asgari ücret, Ahlaki değerlerin kaybı, Terörizm, Göç sorunu/Mülteciler, Güvenlik/Kamu düzeni, Kürt sorunu, Kentleşme/Deprem sorunları %10-%1 aralığında sıralanmış…

Araştırma sonucunda  ‘ekonomi ve hayat pahalılığının’ ilk sırayı alması sürpriz değil ancak siyasi iktidar bu soruna nasıl bakıyor ve onun en önemli sorunu ne?

Siyasi iktidarın hayat pahalılığına çözüm olarak bulduğu istatistikleri üreten TÜİK (Tüketici İnfaz Kurumu) 2026 yılının haziran ayında Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE)yi, aylık 0,99 seviyesinde yıllık ise yüzde 32,11 artış olarak açıkladı. (ENAG’ın hesaplamalarına göre haziran ayı enflasyonu aylık yüzde 1,94 yıllık bazda ise yüzde 51,49)

TÜİK’in verilerine göre SSK ve Bağ-Kur emeklileri yüzde 17,75 memur ve memur emeklileri ise yüzde 13,51 oranında zam alacak.

Birleşik Metal-İş Araştırma Merkezi Haziran 2026 raporuna göre; açlık sınırı 36 bin 42 TL, yoksulluk sınırı ise (4 kişilik bir aile) 118 bin 404 TL çıkmış iken asgari ücretin 28.075,50 TL olduğu, yapılacak zamlarla en düşük emekli maaşının 23 bin 552 liraya çıkartılıyor olması ise vatandaşın hayat pahalılığına çözüm bulunmadığının göstergesidir. 

Bu arada bedelli askerlik ücretinin de enflasyon rakamlarına bağlı olarak 470.000 TL ye çıkarılacağını okuyup 21 günlük eğitimin günlük bedelini en düşük emekli aylığına yakın 22.380 TL olarak hesaplayınca bedelli askerlik yakında özelleştirilir mi diye sorguladım bu kazanç kapısını ve vatani vazifesini 6 ay yapan er ve erbaşların aylıklarını. Er 1.266,00 Lira, Onbaşı 1.447,80 lira,  Çavuş 1.631,24 lira olduğunu öğrendim ve konu askerlik olunca siyasi iktidarın en önemli gündem maddesi olan 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO üyesi ülkelerin devlet ve hükûmet başkanlarının katılacağı  NATO Zirvesine bir bakmak gerektiğini düşündüm…

NATO, Batılı ülkelerin, 1nci Dünya Savaşından sonra 1949’da Sovyetler Birliği’nden gelmesi muhtemel askeri tehdide karşı oluşturdukları, bir savunma örgütü. NATO’nun başlangıcında 12 olan üye sayısı 1952 de Türkiye’nin katılmasıyla bugün 32 ve bir bölümü dağılan Varşova Paktı üyesi olan ülkeler. Ve bugün Fransa Cumhurbaşkanı Macron ‘NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini’ söylerken ABD Başkanı Trump’ın NATO’yu ‘kâğıttan kaplan’ olarak nitelemesi, ‘NATO aracılığıyla örgüte üye olan diğer ülkeleri gütme çabası’ örgütün geleceğinin sorgulanması yolunu açıyor…

İşte bu sorgulamayı yönlendirecek toplantının yapılacağı ülkemizde gündemde olan konu toplantının gündemini oluşturacak konular değil 28 Haziran saat 00.00’dan 10 Temmuz saat 23.59’a kadar sürecek önlemler. Bu süre zarfında; açık ve kapalı alanlarda her türlü toplanma, gösteri yürüyüşü, miting ve protesto eylemi, basın açıklamaları, oturma eylemleri ve açlık grevleri, çadır kurma, stant açma, el ilanı, broşür dağıtma ve afiş/pankart asma faaliyetleri tamamen yasaklandı.70 bin kişilik bir güç, ilan edilen kırmızı bölgeler, haftalar öncesinden yapılan tatbikatlar, 208 gözaltı, aralarında  akademisyenler, çevre gönüllüleri, gazeteciler ve en komedisi bir komedyenin olduğu 176 tutuklu ve de T24, Cumhuriyet, Halk TV, Sözcü, Bir Gün, Evrensel, Nefes, ANKA Ajansı, İlke TV, Medyascope, Yetkin report, Aydınlık, Ulusal Kanal’da çalışan gazetecilere akreditasyon yasağı. 12 milyar liraya yakın 250 milyon dolarlık bütçe…

Bu yasakları okuyunca acaba diyorum toplantı Ankara yerine Bursa- Uludağ’da yapılsaydı sessiz ve sakin bir ortamda.

Bizlerde rahatça düşünseydik zirve öncesinde Trump’ın Erdoğan’a övgüleri sıklaşmasını,  “İran savaşından uzak durduğu için” diyor ama, Erdoğan ‘gel’ dedi, gidiyorum. Erdoğan’a saygımdan dolayı NATO’ya katılacağım, o olmasaydı belki zirveye gitmezdim. Erdoğan’a bir hediye verebilirim” derken hediyeyi merak da ediyorum ama bir taraftan da Trump’ın rahip olayındaki tavrı, ekonominizi mahvederim tehdidi, hakaret mektubu ve hakaretleri de unutmuyorum… Kokusu zirvede ortaya çıkar mı yoksa zamana yayılır ve al gülüm ver gülüm ne kadar ekmek o kadar köfte hesabına mı döner?…

Ve de merak ediyorum zirve öncesi “ABD Temsilciler Meclisi Tom Lantos İnsan Hakları Komisyonunda”, ‘Türkiye İşgali Altındaki Kıbrıs’ta İnsan Hakları: Erdoğan’ın Sicili ve Ankara NATO Zirvesi’ne Etkileri’ başlıklı bir oturumda “Türkiye’nin Kıbrıs ve bölgesel politikaları hedef alınırken, ABD yönetimine karşı yaptırım uygulanması çağrılarına karşı” Türkiye’nin resmi tavrı ne olacaktır? Türkiye’nin Kıbrıs’taki demografik yapıyı değiştirdiğini, kültürel miras üzerinde tahribat yarattığının iddia edildiği, S-400 füzeleri nedeniyle F-35 ve F-16 kısıtlamalarının sürdürülmesi, Mali Eylem Görev Gücü (FATF) tarafından Türkiye’nin kara listeye alınması ve Kıbrıs’taki mali faaliyetlerin denetlenmesi gerektiğini içeren eylem planına karşı zirvede nasıl bir cevap verilecektir?

Bir diğer konu ise BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Maria Holguín’e atfedilen 2Kıbrıs ın yeniden yapılandırılması planı’. İddiaya göre planda Maraş ve Güzelyurt’un Rum tarafına bırakılması, Türk tarafına AB üyelik sürecinin açılması, ambargoların kaldırılması ve federal bir yapı kurulması gibi başlıklar yer alırken NATO planda yer alıyor.  Zirvede bir oldu bittiyle karşılaşır mıyız?

Yunanistan hem Kıbrıs’ta hem Ege’de hem de Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan’da bir oldubitti peşinde. NATO üyesi olarak NATO Zirvesinde bu konuları gündeme getirecek ve Yunanistan’a dur diyebilecek miyiz?

Bir diğer konu ise malum CHP ile ilgili İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde yürütülen rüşvet soruşturması kapsamında Balçova ve Seferihisar belediyelerine yönelik düzenlenen operasyonlar sürerken merak ettim CHP li belediyelerin durumunu ve önce CHP web sitesine baktım tek satır yok araştırdım sonuçta ulaştığım ama emin olmadığım rakamlar şöyle…

31 Mart 2024 tarihinde yapılan yerel seçimlerde büyük başarı göstererek birinci parti olan CHP, 420 belediyeyi kazanmıştı. Ancak seçimden sonra Ekim 2024’ten beri süren yolsuzluk, rüşvet, irtikâp iddialarını içeren operasyonlarda toplamda 28 belediye başkanı tutuklanırken, CHP’li belediye sayısı kayyum atanması, parti değişikliği ile 383’e düşmüş. Yarın ne olacağı belli değil ancak belli olan bir konu var ki siyasi iktidarın hedefinde tüm CHP’li belediyeler potansiyel suçlu ve bu konuda karar verecek bağımsız yargımız var diyebilir miyiz?

O zaman yarın ola hayrola kalın sağlıcakla… Sahi neydi Türkiye’nin en önemli meselesi?                                     4.07.2026

Leave a comment »

RAFLAR VE ROTALAR “Kitap ve Siyaset Üzerine Denemeler”

RAFLAR VE ROTALAR

“Kitap ve Siyaset Üzerine Denemeler”

Recai Şeyhoğlu

“Recai Şeyhoğlu, 30 Nisan 1954’te Eski Borlu’da doğdu. Köprübaşı, Salihli, İzmir, Sivas ve Muğla’da okudu. 15 Haziran 2004 de Konak İş Eğitim Merkezinden emekli oldu. Değişik dergi ve gazetelerde yazıları ve röportajları yayımlandı. TYS, ED, Çağdaş Görmeyenler Derneği, TKD, Emekli Sen, CHP üyesi. Karşıyaka’da yaşıyor.”

Kitabında kendisini oldukça mütevazi böyle tanıtıyor yazar Recai Şeyhoğlu. Emekli öğretmen olmasının yanında kütüphaneci ve yazar vasıflarından hiç bahsetmemiş. 1995’te ilk öykü kitabı (Borlu Derebeyinin Ölümü) ardından bugüne öykü, söyleşi, araştırma, gezi notları ve deneme dalında 41 kitabı yayımlanan yazar aynı zamanda üç yerel gazetede köşe yazıları yazmaya devam ediyor.

Yazılar ve kütüphaneler ile aydınlanma evlerinin fotoğrafları olmak üzere iki bölümden oluşan kitabının ilk bölümünde bu özelliklerini ön plana çıkaran yazıları bu kadarı da olmaz ki dedirtiyor insana. Öğretmen kimliği ile gazetelerde yazdığı yazılar, Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanması, ‘Köylerde Rönesans’ sloganıyla başladığı köylerde kütüphane kurma sevdasının “Rasime- Recai Şeyhoğlu Kütüphaneler Zincirine” dönüşmesi ve “Aydınlanma Evine” giden yolda yaşananlar coşkulu açılışlar ve mutlu günlerden hüsrana uğranan benim de bir bölümüne şahit olduğum o günlerin, anıların, hikayesi yanında dünden bugüne ‘ne olacak bu memleketin hali’ sorusuna cevap arayan, sorgulayan, zorbalığa, adaletsizliğe, hukuksuzluğa, kitapsızlığa karşı yol gösteren yazılar…

Bu yazıları içeren 41 kitap demiştim yukarıda evindeki kitaplığında bu kitaplardan hiç birisinin olmadığını görmüştüm bir ziyaretimde cevabı basitti ‘kurduğum kütüphanelere verdim.’ Sonraki bir ziyaretimde ise bana imzaladığı kitapları hediye ettim kendisine kitaplığına koyması için. Duruyor mu yoksa onlarda bir başka kütüphaneye mi gitti biliyorum ama bildiğim şu ki kendi kitapları dahil pek çok kitabı, aydınlanma evi malzemelerinin tamamını kendi bütçesinden satın aldığı ve binlerce kitabı tek tek kontrol ederek gönderdiğidir…  

Emekli Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Kemal Nehrozoğlu’nun ‘Anne Sevgisi, Adanmışlık ve Vefa’ başlığı ile yazdığı önsözde ki şu satırlar kitabın özetidir diyebilirim…

“…Benzersiz bir sevgiyle bağlı olduğu annesi hasta yatağındayken Recai Hoca sormuştu. ‘Anne senin adına çeşme mi yaptıralım, öğrencilere burs mu verelim, yoksa kütüphane mi yaptıralım?’ Yanıt kesindi ‘Kütüphane!’ Gel de bundan sonra Recai Hoca’yı zapt et. Nitekim bugünlerde 70’li sayıları konuşuyoruz. Mucize gibi. İşte bu kitapta, ilk kıvılcımdan bu yana yaşanan cabaları, sevinçleri, hüsranları okuyacağız. Ve asla vazgeçmemeyi… Ve bir ‘VE’ daha: vefayı… Bundan önceki kitaplarında ve yazılarında olduğu gibi ‘Recai beyciyim’ söz konusu cabalara el vermiş kişilerin her birine vefasını da coşkuyla sergiliyor…”

Aynı vefa Recai öğretmene gösteriliyor mu? İşte bunun cevabını ‘Raflar ve Rotalar’ kitabında bulacaksınız ama benim yaşadıklarım da var. Karşıyaka Belediyesi bir yıl önce Latife Hanım Köşkü bahçesinde ki raflarını büyük bir özenle düzenlediğim ve onlarca kitapla destek verdiğim Şeyhoğlu Kütüphaneler zincirinin bir halkası ‘Mehmet Atilla Kitaplığını’ kapatmıştı gerekçesini açıklamadan. Bu satırları yazdığım anlardan iki gün önce Bostanlı Çatıda ki ‘Rasime Şeyhoğlu Aydınlanma Evi ve Kitaplığını kapatarak vurdu son darbeyi belediye bir başka kültür merkezine taşımayı akıl edemeden… Bu sefer kitapların alınması için haber göndermişler Recai öğretmene dört kitap sevdalısı toplandık ve kolilere doldurduğumuz kitapları Foça Belediyesine gönderdik yeni bir alanda hizmet vermek adına…

Ve de Recai öğretmenin Martin Luther Kingin 1963’deki “I Have a Dream!”  Konuşmasından etkilendiği hayali… Olur mu? İlk kütüphaneyi kurduğu Bergama Hacıhamzalar köyünde “Rasime Şeyhoğlu Kültür Evi” açılır mı? Neden olmasın tabii ki olur ancak bir şartla kütüphane kurma çalışmalarını 71’le noktalamak ve bu hayale yönelmek. İşte o zaman da hep destek, tam destek neden benim de üzüm asmalarım olmasın o bahçede o yazarların ağaçlarının yanı başında… Teşekkürler öğretmenim, eline, emeğine sağlık…

Raflar ve Rotalar – “Kitap ve Siyaset Üzerine Denemeler”/ Recai Şeyhoğlu/ Başsaray Yayınları 2026/201sayfa                               27.06.2026

Leave a comment »

ÇOK BİLİNMEYENLİ DENKLEM “MUTLAK BUTLAN”

ÇOK BİLİNMEYENLİ DENKLEM “MUTLAK BUTLAN”

‘Mutlak Butlan’ deyimini daha önce hiç duydunuz veya okudunuz mu? Benim cevabım hayır. Ta ki CHP’nin 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Kurultayı için yapılan itiraz ve devam eden süreçte Ankara Bölge Adliye Mahkemesinin (İstinaf), CHP’nin 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Kurultayı için 21 Mayıs 2026 ayında “mutlak butlan” kararı vermesi ile öğrendik bu deyimi ve neredeyse onunla yatar, kalkar olduk.

Ne demek Mutlak Butlan? Butlan ifadesi Arapça (buṭlān) sözcüğünden Türkçeye geçmiş “boş, geçersiz, asılsız, batıl” anlamına geliyor. Kesin ve tam olan anlamında ki Mutlak ile kullanılınca hukuki bir deyim olarak ifadesi ise şöyle;“ bir hukuki işlemin veya sözleşmenin kamu düzenine, genel ahlaka veya kanunun emredici kurallarına aykırılık sebebiyle baştan itibaren kesin olarak hükümsüz sayılmasıdır.”

Yukarıda belirttiğim kararla kurultay ve sonrasında CHP de yapılan tüm olağan/olağanüstü kurultaylar ile alınan kararlar baştan itibaren hükümsüz kabul edildi. Bu kararla kurultay öncesi CHP de mevcut Kemal Kılıçdaroğlu ve önceki parti organlarının göreve dönmesi sonucunu doğurdu. Kurultayda Genel Başkan seçilen Özgür Özel ve tüm kurullar görevden düşürüldü. Sonrasında ki süreçte ise CHP de iç hesaplaşmalar başladı ve halende devam ediyor. İleride bu konu başlı başına bir araştırma konusu olacak ve Türk siyasi tarihinde bir ibret vesikası olacaktır.

Doğum oldu demiştim karar için, öyle bir doğum oldu ki sancısı aradan günler geçmesine rağmen dinmedi. Nasıl dinsin ki “ İstanbul Büyükşehir Belediyesine yapılan operasyonla başlayan belediyelere yönelik davalar, tutuklanan başkanlar, itirafçı olanlar, belediye başkanlarının transferleri, kayyum atamaları, İstanbul CHP il örgütünün görevden uzaklaştırılması, Adalet Bakanının değişmesi ve kurultay iptali ile gelen mutlak butlan kararı ile sona erdi denilirken ortaya çıkan hukuki süreçteki boşluklar ve itirazlar sancıyı tavan yaptı. Doğan ‘prematüre bebek’ ise Beştepe’de Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi’nde her gelişen duruma göre uygulanan tedavi ile hayatta tutulmaya çalışılıyor!

CHP ise bu süreci yönetme konusunda Kılıçdaroğlucular ve Özelciler olarak ‘Arınmacılar’ ve ‘Direnişçiler’ olarak gruplaşıp paylaşamadıkları parti organlarında ki ayrışmalar, istifalar ve ihraç teklifleri ile bu süreci yürütmekte oldukça zorlanmaktadırlar…

Ancak bu süreçte gerçek olan konu ise alınan kararların bir CHP iç meselesi olmadığı ve memleket meselesi olduğudur. “Mutlak butlan” kararı, bugün yalnızca bir parti içi uyuşmazlık meselesi değildir. Süreçte Yüksek Seçim Kurulu tarafından düzenlenmiş mazbatalar ve oluşmuş kurumsal yapılmış parti organı seçimleri, alınmış kararlar, verilmiş siyasal yetkiler vardır.  Bu karar yargının siyasi partiler hukuku alanındaki yetkilerinin ve müdahale sınırlarının yeniden tartışılmasına yol açmıştır. Siyasi partilerin özerkliği, yargının parti içi işleyişe müdahale sınırları ve demokratik teamüller açısından ciddi tartışmaları beraberinde getirmiştir. Devlet aklı olarak savunulan hukuki süreçte uygulanan kararlar TC. Devletinin Anayasasının amir hükümleri değil Beştepe de ki bir kurulun aldığı ve dikte ettirdiği kararlardır. Ve bu kararların uygulamaları sonucunda CHP içindeki karmaşa çok bilinmeyenli bir denkleme dönüşmüştür…

“Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi ile kuvvetler ayrılığı ilkesi içinde yasama ve yargının egemenliğini kaybettiği bu süreçte Türkiye bir hukuk devleti midir?  Bir mahkemenin aldığı kararla Siyasi Partiler kanunu, YSK yetki ve sorumlulukları, Seçim Kanunu ilgili maddeleri tartışılırken yargının bağımsız karar verdiği kabul edilebilir mi?  Bu durum, Türkiye’de bir siyasal rejimini dönüştürme çabasının son adımları mıdır? Yargıtaya yapılan itirazda Anayasal ilkeler, hukuki ilkeler detaylı bir hukuki incelemeye tabi tutulacak ve siyasi görüş göz önüne alınmadan değerlendirilebilecek midir?  Ve de tüm bu olumsuzlukları devam ettirmek ve kaos ortamını artırmak için Kıbrıs, Doğu Akdeniz, İsrail anlaşmazlıklarında yangına körükle gidilir mi?”

“CHP’de arınma adı altında MYK’da alınan kararla Yüksek Disiplin Kurulu’na sevk edilen 9 milletvekili ve 2 Belediye Başkanı partiden ihraç edilir mi? Özgür Özel hakkında fezleke düzenlenir ve işleme konulur mu? Kurultay toplanacak, parti yeni bir yönetimle yoluna devam edecek mi? Eş başkanlık sistemi ile yola devam edilir mi? Yeni Parti kurulacak mı? Başka bir Parti ile ittifak mı yapılacak? SHP ile yeni bir başlangıç yapılır mı? DSP, CHP’ye kapısını açar buyur der mi? Mecliste yer alan sol bir parti altında toplanılır mı? Millet İttifakı canlanır mı? Parti meclisinden istifa eden Özel yanlısı 28 üyeden sonra kurultay süreci başlayacak mı? Mevcut krizin aşılması için taraflar stratejik bir uzlaşı ve ortak yol haritası oluşturabilecek mi?  Kasım ayında baskın bir seçim kararına karşı yol haritası var mı?”

Sonuç olarak, bu denklemi çözecek olan önce Yargıtay’ın, bu karmaşık hukuki uyuşmazlıkta, hukuki istikrarı ve parti özerkliğini güvence altına alan bir karar vermesi, Türk yargı sisteminin ve demokrasisinin geleceği açısından büyük önem taşımaktadır. Diğer yandan CHP de mutlak butlan kararı ile yönetime gelenler arınmadan önce birleşme ve tek vücut olarak mücadele etmeyi, ayrışma içerisinde değil bütünlük içerisinde yol haritasını belirlemeli Beştepe deki devlet aklıyla değil anayasa ve diğer kanun ve yönetmeliklerin ilkesinde kararlar alarak düzlüğe çıkıp iktidara giden yolu açmalarıdır?

Bu soruların cevaplarının nasıl çözüleceğini Türkiye’nin bütün bunlara nasıl refleks göstereceğini yaşayıp göreceğiz kısaca bu pilav daha çok su kaldıracaktır hatta örneğine rastlanmayan olaylara tanıklık etmeye de hazırlıklı olalım…

TC. Devleti Anayasası Başlangıç metnindeki;

“…Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;

Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir iş bölümü ve iş birliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;”

İlkelerinin uygulanacağı Türkiye’ye kavuşmak dileği ile sağlıcakla kalın…13.06.2026  

Comments (1) »

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın